28 Temmuz 2017 Cuma

Değiniler: Temmuz 2017

(1) Bir söylemin her şeyi söylemesi imkânsız. Ne kadar çok şey söylenirse söylensin, söylenecek bir şeyler hep kalacak. Sözün bittiği yer diye bir şey yok. Söylenenler dilediği kadar çok olsun, söylenebilecek olanlar sonsuz sayıda olduğu için eksikler hep bulunabilir. Bu yüzden, söylenmiş olana odaklanıp onun üzerine gitmek, onu, yani pozitif kılınmış, başka bir deyişle vücuda gelmiş olanı desteklemek ya da desteklememek daha makûl bir tutum. Öbür türlüsü, yani söylenmemiş olana odaklanılması, daha doğrusu bunun bir alışkanlık hâline getirilmesi, eleştiriden ziyade açık arama anlamına geliyor. 

Hiçbir söylem kapalı bir kutu olmadığından, söylemlerin kusursuz olması ve insana ve varoluşa dair her şeyi ama her şeyi içermesi mümkün değil. Açık aramak çok kolay. Sonuçta, konuşma başlamadan önce belirli başlıklar kenara not edilerek tuzak kurulabilir. Şu, şu ve şu unsurları tasarlarsınız kafanızda ve eğer onlara değinilmediyse “neden buna ve şuna değinmedin?” diyerek konuşmacının üzerine gitmek çok kolaydır. Bugün ana muhalefet liderinin konuşması sonrası gelen bazı tepkiler bu eğilimin bir kanıtı sayılabilir.

Kolaycılıktır, çünkü söylenenleri eleştirme zorluğundan, daha da önemlisi belki de makûl bulma, hatta takdir etmenin ağırlığından kaçınmayı sağlar. Söyleneni ele almak zor, takdir etmekse iki kat zordur -malûm. Söylenmemiş olanın hesabını sormaksa çocuk oyuncağı. Açığını aramak: Güvenli bir liman. Şaşmaz bir “kılavuz.” Her söylemin söylemeyeceği şeyler zorunlu olarak olacağından, her zaman işe yarayan bir aygıt. Yine de yıpratıcı olduğu söylenebilir. Açığını arayan insanların olduğunu hissettiğinde hep tetikte olursun. Aman açık vermeyeyim, aman dikkat edeyim, söylenmedik hiçbir söz, kapatılmadık hiçbir delik kalmasın derken paranoyaklaşırsın. Kimi metinlerde 3-4 sayfa boyunca yetmiş iki kişiye teşekkür edildiğinde olduğu gibi.

Geniş bir kitleye hitap eden insanların, politikacıların, bilim insanlarının, kanaat önderlerinin, sanatçıların filan, o geniş kitlenin içindeki herkesin kafasındaki her başlığa değinmesi im-kân-sız. Bir söylemin tamamını çok fazla sayıda insan beğeniyorsa o konuşma ya boştur, ya da fazlasıyla geneldir zaten. Fazlasıyla genel söylemlerse neredeyse hiçbir şey söylemez. Gerçek fikir beyanı risklidir. Risk alıp söylem üretirsin, destek görürsen ne âlâ. Ha, risk almayabilir, düşüncelerini kendine saklayabilir, böylelikle hiç açık da vermeyebilirsin. O da bir tercih.

Tabi hiç risk almamak yönündeki bu tercih açık arayanların zaferi anlamına gelir ki, hiç hoş bir durum değil.

(2) Bu akşam ben gibi gezenlerin bir araya geldiği bir etkinlik var. İngilizce, Rusça veya hangi dil talep edilirse o dilin konuşulacağı masalar kurulup insanlar tanıştırılacakmış. Dileyen havadan sudan konuşmak, dileyen tanışmak, dileyense dil becerisini geliştirmek için gelsin deniyor. “TABİ Kİ GELİRİM!” dedim. Sonuçta gündüzlerim kültürel faaliyetlerle geçiyor. Akşamları ise özgürüm.

Bugün Tito’nun Anıtkabri’ne, Çağdaş Sanatlar Müzesi’ne ve kadın bir ressamın sergisine gittim. Gerçekten yoruldum. Yarın kendimi nadasa bırakacağım. Gündüz Tuna Nehri kıyısında kurulan plaja gideceğim. Hem yüzer hem de dergi okuyup dinlenirim. Akşamsa tekne turu var. Sekizde başlayıp dokuz buçukta bitiyor. Gün batımını izlemek içinmiş o saatler. "Tabi ki gelirim!"

Buradaki Türklerin İngilizcesi iyi. Demek ki öğrenen öğreniyor. Öğrenmek değil de kullanmak önemli olan zaten. Biz zannediyoruz ki birisi bize basketbolun kurallarını söylesin, “aaa hoca ne güzel anlatıyor basketbolu!” diyerek film izler gibi izleyelim, ama hiç basket oynamayalım, ondan sonra iki sene sonra elimize basket topu verildiğinde harika bir oyun çıkartabilelim. Oldu canım. Açıkçası, yurtdışına çıkmayan, altyazılı film izlemeyen, Türk dizisi izleyip Türkçe müzik dinleyen halkımızın yabancı dile ihtiyaç duyduğuna hiç ama hiç inanmıyorum. İhtiyaçtan kasıt, kırk yılın başında yüksek lisans filan yapacağınız zaman YDS’den baraj puanı almaksa başka. Onun dışında ihtiyaç filan duyulduğu yok. Birbirimizi kandırmayalım. 

Öyle kırk dakikalık derslerden sonra, hayatında hiçbir yeri olmayan, asla kullanmadığın bir beceriyi bir anda kullanabileceğini sanmak tuhaf. Yani ben ders göreceğim, beş sene hiç işim düşmeyecek, sonra bir yabancıya denk gelince birdenbire şakır şakır konuşacağım öyle mi? Öyle bir dünya yok. Burada gençler 18 yaşında başlıyor tüm Avrupa’yı gezmeye. Zenginlikle de çok alakası yok. Süpermarketten aldıkları malzemelerle hostelin mutfağında yapıyorlar yemeklerini. Mümkün olduğunca kısıyorlar masrafları. Çocuğum olsa 18 yaşını doldurunca derhâl gönderirdim; interrail olur, başka bir şey olur. Hem dilini kullansın, hem de bütçe yönetimini öğrensin az buçuk. Dün tanıştığım Çekler öyleydi mesela. Gencecik ama çözmüşler işi.

Bizim derdimiz birbirimizle. Bir Türkle tanıştım. İki aylık tatilime laf etti. Ben alışkınım. Zaten 657 sayılı devlet memurları kanununu değiştireceklermiş. Bizim gibi yalakalık yapmayan, kendini geliştirmeye çalışan, tatillerde yurtdışına gidip dilini geliştiren, müzedir, galeridir, mimarî önemi haiz yapılardır gezip bir şeyler öğreneyim de yarın bir gün öğrencilerime de faydam olsun diye düşünen öğretmenler bir iftirayla, veya yeterince yalaka olmadıkları için memuriyetten atıldıklarında mutlu olurlar artık.

Vallahi benim vicdanım o kadar rahat ki umrumda değil. Hiç olmazsa kendimiziz. Yalan yok, yalakalık yok. İşimizde gücümüzdeyiz. Baksanıza zaten dalkavukluk da çıkar yol değil. Adamlar Reis diye film yapmışlar, ismini karıştırıyor olabilirim, sanırım 15 Temmuz ile alakalı ve ardından FETÖ’den içeri alınmışlar :) Zaten yaranacağım diye yırtınanlardan şüphelenmek lazım asıl. Bu ne hırs yahu? İşte sen de kodesi boyladın? Ne gerek vardı yalakaliğa?

Türkiye Komedyası işte. Bu ülkede en iyisi doğru olmak, kendin olmak. Sonrası olacağına varır.

(3) Artık Suriyelilerin gideceğini sanmıyorum. Mesele ırkçılık değil. Suriyelilerin aşağı bir ırka mensup olduğuna samimiyetle inanan olduğunu sanmam. Kaygılar daha ziyade sığınmacı sayısının korkunç büyüklüğünden kaynaklanıyor. Yetmiş yedi milyonluk nüfus için birkaç on bini eritmek sorun değildir; ama üç milyon gibi bir rakamdan söz ediyorsak işler değişir. Sorun bir ulusu ya da kimliği diğerine üstün tutmaktan ziyade içeri gelen bu devasa kitlenin, beraberinde getirdiği davranış kodlarını yeni evlerinde de sürdürüp sürdürmeyeceği. Belirli davranış kodlarından müteşekkil bir kültür dairesine bambaşka bir alternatif girdiği vakit çatışma çıkabilir. Yeni kültür gittiği yere uyum sağlamaya direnebilir. Adamlar seni beni beğenmeyebilir, hatta dominant bir kültürleri varsa kendi doğrularını dayatmak isteyebilir. Bir Sırbın İngiltere’de yaşaması büyük kültür çatışmalarına yol açmaz -sonuçta ortaklıkları çok. Ama Ortadoğu kültürü ile Türkiye’nin Batılılaşmış muhitleri arasında örtüşmezlikler var ve insanların kaygılarını anlayabiliyorum.

Ama samimi değiliz. Türkiye’nin Batısında kimi işlerde çalışacak adam bulmak kolay değil. Tersaneler sürekli eleman arıyordu bir ara. Tüm gün Playstation kafelerde takılan, akıllı telefonunu kurcalayan ve akşamları arkadaşlarıyla batak oynayan gençler ailesiyle yaşıyor. Kira giderleri yok. İş bulduklarındaysa iki-üç hafta, bilemediniz iki ay çalışıp, harçlıklarını çıkarıp işten ayrılıyorlar. Şu sıralar Türkiye’de yalıtım furyası var. Bir tane binanın yalıtımında olsun bir hemşehrimin çalıştığını göreyim mesela -mümkün değil. Çoğunluk Kürtler olmak üzere başka şehirlerden gelip çalışan insanlar var hep. Kocaeli’nde, Yalova’da, Çanakkale'de filan oranın yerlisinin kendisine ameleliği yakıştıracağını sanmıyorum. Ücretler bir yana tuhaf bir sosyal statü takıntımız var ve bu takıntı sürmeye devam edeceğe benziyor. Anne-babalar n’apıp edip okutturuyor çocuğunu. Çocuk tembel mi? Sorun değil. Paralı üniversiteler var. Okulu ite kaka yedi yılda bitirsin de bir şekilde masa başı bir işe geçsin. Playstation’dan masabaşına yatay geçiş.

Bizim bu “okumayıp çöpçü mü olacaksın?” gibi, meslekleri küçümseyen sözlerde ifadesini bulan sosyal statü takıntımız yüzünden yarın bir gün inşaattır, temizlik işleridir, kimsenin yapmak istemediği ve ne kendisine ne de çocuğuna yakıştırabildiği işler için insan bulunamayacak. Ve zamanla bugünkü durum işimize gelmeye başlayacak. ABD’de Uzakdoğulu göçmenlerden yakınan insanların bir yandan da onları evlerinde çocuk/yaşlı bakıcısı olarak sigortasız çalıştırmasında olduğu gibi. Senin benim yapmayacağımız işleri Suriyelilerin yaptığını göreceğiz. Sürekli “Suriyeliler gitsin” denecek belki; ama her şey lafta kalacak.

Suriyelilerin sorunu örgütlü olmamaları. Türk halkı olarak şizofren gibi muhatapsız, kendi kendimize konuşuyoruz. Ve iletişim olmayınca yalan yanlış haberlerle galeyana gelmek mümkün olabiliyor.

(4) İnternette içeriklerin kamusallaşması niteliksizliği de beraberinde getirdi. Daha önce tek şık vardı: Edebiyat, felsefe ve bilim, yüksek kültürün birer ürünü, emek gerektiren, son derece zor işlerdi. Edebiyat deyince akla büyük yazarlar ve kimi başyapıtlar gelirdi. Felsefe sabır, odaklanma ve metinlere yakın okuma gerektiren zor bir etkinlikti. Bilimin ne kadar emek gerektirdiği zaten malûm. Ne var ki internet önümüze alternatifler sundu ve seçme “özgürlüğünü” kullanan insanlar edebiyat adına kötü şiirleri, felsefe adına bomboş, ben-merkezci ve yüzeysel sözleri, bilim adınaysa falcılık, parapsikoloji ve telepati gibi sözde-bilimleri (pseudo-science) seçer oldu.

Oysa edebiyatmış, felsefeymiş, bilimmiş gibi görünen tüm bu -mış gibilerin ortalığı istila etmesi, insanlığı kolaycılığa sevk etmekten başka bir halta yaramadı. Sonuçta bir tarafta gerçekler vardı ve gerçekler zordu. Kimse aylarını, yıllarını, hatta ömrünü bu yüksek faaliyetlere adamak derdinde değildi artık. Devir hız devriydi. Alternatifse kıytırık birkaç cümle, birkaç kötü mısra, yalan yanlış bilgiler içeren birer dakikalık videolardı. Kolayı varken ne diye zor olan seçilsindi? İyi, doğru ve güzel olan kimin umrundaydı ki? Önemli olan insanların ne istediğiydi ve istedikleri şeyler sırf istedikleri için bir anda iyiye, doğruya ve güzele bürünüyordu. Doğru olan bu! Neden? Çünkü onu tercih ettim!

Aydınlanmacıların en büyük yanılgısı, bilgiyi herkesin erişimine açık hale getirdiğiniz takdirde insanların bilgiye seve seve ulaşmak isteyeceği varsayımıydı. Hiç öyle bir şey olmadı. Evet, vatandaş bilgiye ulaşmak istedi istemesine; ama zaten önceden kabullendiği, şartlandığı fikirleri onaylayacak veriler aradı hep. Seçenekler havuzu içerisinde işine gelen hangisiyse, önyargılarını okşayan, kulağına hoş gelen, zahmetsiz olan hangisiyse onu seçecekti elbette. Gerçek ve yüksek olanın el altında bulunuyor olması hiçbir anlam ifade etmeyecekti; zira ışık göz kamaştırır. Bakma cesareti göstermedikten sonra ışık dilediği kadar parlasın, boş.

İşin en kötü tarafı ise felsefe, bilim ve edebiyat adı altında tüm bunların sahteleriyle muhatap olan insanların felsefe, bilim ve edebiyata CİDDİ CİDDİ İLGİ DUYDUKLARINI zannetmeleri. Yani işin sahtesiyle, yüzeysel ve kof olanıyla ilgilendiğini değil, bilakis hakikatin tam da bu olduğunu, kendisinin tam da bu yüksek kültüre, insanlığın tinsel üretimine ilgi duyduğunu sanma hali. İşte bu -Sokrates’in tabiriyle- bilmediğini bilmeme, yani kendi bilgisizliğinin farkında dahi olmama durumu asıl tehlike.

Bu yüzden internet çağı ile birlikte bilginin demokratikleşmesi cehaleti arttıracak. Doğru ile yanlış, gerçek ile sahte, derin ile yüzeysel olan arasında dahi seçme özgürlüğü olduğu için işine geleni seçen kişiler, bilmediklerini bilmedikleri sürece, hakikatin asıl savunucularının kendileri olduğunu iddia edecekler. Aydınlanmacıların öngörüsüzlüğü mü demeli; yoksa internetin yarattığı beklenmedik düş kırıklığı mı, bilemiyorum.

27 Temmuz 2017 Perşembe

Batı'nın Ahlâksızlığı ve Kadın Erkek İlişkileri

“Batı’nın ahlâksızlığı” deyince anlaşılan nedir? Görünen o ki kadın-erkek ilişkileri. Yani kadın ve erkeğin sevgili olması, evlenmeden aynı eve taşınması, çocuk sahibi olması filan. Vay ahlâksız Batılılar! Hostellerde kızlı-erkekli aynı odada kalırlar, dekolte giyinirler, kadın-erkek birlikte eğlenir kahkaha atarlar. Pis terbiyesizler bizi etkilemesin de “yüksek ahlâkımız” bozulmasın(!)

Batı’nın ahlâksızlığı diye bir şey yok. Hatta biz Batı’nın bilimini, teknolojisini, seküler hukukunu filan aldık almasına ama asıl ahlâkını almadık. Hani bastırır parayı son model metro trenlerini alırsın ama insanlar inenlere öncelik vermeden binmeye çalışır ya, onun gibi. Hani en iyi yol yapım makineleriyle bisiklet yollarını yaparsın da yaya ve araç işgali yüzünden bisikletinle o yoldan gönül rahatlığıyla gidemezsin ya, bir nevi o. 

Keşke Batı’nın ahlâkını alsaydık. Zira kadın-erkek ilişkilerinde önemli olan şey karşılıklı istek ve rıza. Karşı cinsler birbirini rahatsız etmediği sürece, rıza söz konusu olduğu sürece orada hiçbir ahlâksızlıktan söz edilemez. Karşılıklı rıza ile, yani seve seve, bile isteye birbirine yakınlaşan yetişkin bireyler için “ahlâksız” gibi bir ibare kullanmak çok çirkin. Artık anlamamaktan mı kaynaklanıyor, yoksa bir tür kıskançlık mı, bilemiyorum. Şunu biliyorum ki asıl ahlâksızlık, rıza ve istek olmaksızın birlikte olma arzusu, yani kendi iradeni karşındakine dayatma, kadın ya da erkek karşındaki bireyin iradesini yok sayma isteğidir. Zaten rıza ve istek dikkate alınmadığı vakit ortaya çıkan dayatmacı, yani karşındakinin iradesini hiçe sayan yaklaşıma taciz denir. Doğal sonuç. Neden bir türlü şu sorun gündemimizden düşmez? Asıl ahlâksızlık burada olduğu için, rıza mıza takmadığımız için olabilir mi?

Karşılıklı rıza ve isteğin egemen ilişki kipi olduğu bir toplumda, hostellerde aynı odada kalanların birbirini rahatsız etmediğine şaşırmamıza gerek kalmaz. Ama bizim toplumumuzda insanlar şaşırır: Kadın o odada kaldığına göre adeta sonuçlarına katlanacaktır! "O da oraya gitmeseydi" muhabbeti gibi. Düşünceye bakar mısın? Nasıl da altında aslında karşısındaki yetişkin bireyin iradesini, yani onun istek ve rızasını hiçe sayma eğilimi yatıyor. İlla bir ahlâksızlık aranacaksa, asıl başkalarını insan yerine koymayan, onun ne hissettiğini umursamayan bu anlayışa bakmalı. Bu başkasını hiçe sayma, onun rızasını almayı, onun arzusunu önemsemeyi reddetme eğiliminin egemen olduğu toplumlarda kadın ve erkek birbiririnden uzak tutulur. Beceremezler bir arada durmayı. Bunun yerine, bir-aradalığı başarmış coğrafyaları ahlâksızlıkla itham etmekle ve kendini ahlâklı bulmakla oyalanır durur. Hangi hakla yetişkin bireylerin rızaya dayanan birlikteliklerini çekiştiriyor, kendilerini nasıl bu denli üstün görüyorlar, tuhaf doğrusu.

Aslına bakarsanız, “değerlerimiz” diye çokça övünülen şeylerin adının “yasaklarımız” olarak değiştirilmesi lazım. Ve bizim, “Batı’nın ahlâksızlığını aldık” diye değil, “neden onların ahlâkını almadık?” diye üzülmemiz gerekirdi.

2 Temmuz 2017 Pazar

Madımak'ın Benzerleri Yeniden Yaşanabilir


Sivas Katliamı olduğunda onbir yaşındaydım. Dün gibi hatırlıyorum. Bu olay bir nevi milattı. Çocuk aklımla da olsa bir şeylerin farkına varmıştım: Türkiye’de kimseye saldırmasan da saldırıya uğraman mümkündü. Dikkatli ve güçlü olman gerekiyordu. Çocuktuk ama olan biteni görüyorduk. Okuldaki din dersinde hoşgörüden bahsedilmesine rağmen insanların kollarını havaya kaldırarak, çatık kaşlarıyla tekbir getirdiğinde ürktüğümü, korku filmi izler hissine kapıldığımı hatırlıyorum. Belki de kendilerinden korkulması hoşlarına gidiyordur, bilemem; ama şunu biliyorum ki bugün birisi çıkıp ortalık yerde tekbir getirse, çevresindekiler ya kendilerini masa altına atar ya da koşarak oradan uzaklaşır.

Sivas Katliamı öncesinde entelektüellerin hangi bildirileri sunduğunu bilmiyorum. Tek tek bakmaya gerek de görmüyorum. Tüm konukların “şurada ateizm propagandası yapalım da Sivaslıları İslam’dan soğutalım!” diye düşündüğünü sanmam. Panelin tüm bildirilerinin aynı konuda olduğunu da sanmam. Kaldı ki “tahrik ettiler!” veya “ateizm propagandası yaptılar!” gibi gerekçeler geçersiz. Bir kere sen bir ülkede çoğunluksan, ülkenin büyük çoğunluğu Müslümansa madem, rahat olmalı, kendini tehdit altında hissetmemelisin. Diyelim Çin’de, onca insanın içinde bir avuç Müslüman olsaydın daha hassas olmanı anlardım. Azınlık olduğundan tehdit altında hissetmen anlaşılır olurdu. Ne var ki Türkiye’de böyle bir durum yok. Çoğunluksun ve tuhaf bir şekilde çoğunluk olarak sürekli hoşgörü ve saygı talep ediyorsun. Asıl bir zahmet, tam tersine, çoğunluk olanın daha az sayıda olana karşı hoşgörülü olması, saygınlığını ise kendisinin kendi davranışlarıyla inşa etmesi gerekir. Saygı öyle “saygı duyacaksın ulan!” diye insanları sıkboğaz ederek, tırnaklarını geçirip kopartarak alınan bir şey değil. Ben olsam saygıyı talep edeceğime, “bunca çok olmama rağmen saygınlığımı nasıl yitirmişim?” diye sorardım kendime.

Saygıdan yalnızca kendisine saygıyı, hoşgörüden yalnızca kendisine hoşgörüyü, özgürlüktense sadece kendisine özgürlüğü kasteden bir anlayışın tebliğ deyince de yalnızca kendisine ifade hakkı tanıması olağan. Kendisine tebliğ adı altında başkasına karışma hakkını bahşeden bir anlayış bilmeli ki başka anlayışlar da kendilerini tebliğ edebilir. Ben fikirlerimi yayabileyim, ama başkası yayılmaya kalkarsa “Müslüman mahallede salyangoz sattırmayız!” diyerek baskılarız diye düşünmek, El-kaide’ye, Taliban’a ve Işid gibilerine giden yolun ilk adımlarını atmak anlamına gelir. Müslüman olmayan coğrafyalarda insanları İslam’a davet etmeyi kendine hak görüyorsan, Müslüman coğrafyalarda başkalarının seni İslam dışı inanç ve fikirlere davet etmesi de bal gibi haktır. Hem de en doğalından.

Henüz bu anlayış değişmediği için Madımak'ın tekrarlarının yaşanma riski maalesef hâlâ mevcut.