21 Haziran 2017 Çarşamba

Yemekten Zehirlenen Askerler ve Özel Hizmet Alımları


Askerliğimi kısa dönem jandarma er olarak yapmıştım. 2008 yazı. Haberlerde duyuncaya kadar askerin yemeğinin yemek şirketleri tarafından yapıldığını bilmiyordum. Bilmiyorum, belki hepi topu otuz erlik bir bölük olduğumuz içindir, yemeklerimizi aşçı er yapar, bulaşıkları ise sırayla yıkardık. Yemekler lezzetli, çeşitli ve besleyiciydi.

Manisa’daki olayın altından ne çıkar bilemem; ama bu olay, her hizmeti özelleştirme furyasının nerelere varabileceğini göstermesi bakımından önemli. “Devlet ticaret yapmaz!” mantığı ile her yıl kâr üstüne kâr açıklayan TÜPRAŞ’ın satılmasından, bugün neredeyse tüm hizmetlerin özel firmalardan satın alınmasına kadar varıldı. En adanmış liberali Türkiye’ye getirseniz ve birkaç yıl burada yaşasa, serbest piyasaya olan inancını sorgulamaya başlardı herhalde.

Özelleştirme sözcüğü kulağa hoş gelirdi. Çocukluğumdan hatırlarım. Özelleştirme deyince ışıltılı plazalar, renkli AVM’ler, tertemiz akaryakıt istasyonları filan geliyordu akla. Bir de banka reklamlarındaki neşeli, bembeyaz dişli, güzel yüzler. Tasarruf devrinin sonu. Tüketim çağının zaferi: “Alın, verin. Ekonomiye can verin.” Parayı tutmayın.

Özel hastaneler AVM gibi şık binalarıyla cazip duruyordu; gelgelelim kapıdan içeri girdiğimiz gibi gerekli gereksiz MR’lara mı girmedik, "işitmem iyi" dediğimiz hâlde işitme testlerine mi tabi tutulmadık? Meğer hepsinin ek ödemesi varmış. Birkaç senedir devlet hastanesine gidiyorum. Doktoru önemsiyorum artık, binayı değil. Eğitim özelleşecekti. Her şeyi devletten beklemeyecektik. Derken baktık ki parasını bastıran çocuğuna şişirilmiş notlar kazandırıyor, kimi not çizelgeleri internete sızıyor, merkezi sınavlardan 40-50 alan çocuğun özel okulda diğer tüm notları 90-100 olarak görünüyordu. İdeolojik eğitim veren cemaat dersaneleri ise ayrı bir sorundu. Bir de ulaşımda özelleşme var. Öyle ya, “ulaşımı sağlamak devletin görevi değil” deniyordu bir ara. Serbest piyasanın “gizli eli” her şeyi düzene sokacaktı. Her şey kendiliğinden düzelecekti. Hatlar dolmuşçulara satılıyor, kimi yerde mafyalaşmalar ortaya çıkıyor, dolmuş şoförleri “orada indirmem”, “buradan bindirmem” diyerek yolcuyla tartışıyordu. Silahlı çatışmalar bile olabiliyor. Deniz otobüsü hizmete girdiğinde dolmuşçuların “ekmeğimizle oynanıyor!” diye eylem yaptığını hatırlıyorum.
Yemek de aynı furyadan etkilendi. Yemek şirketleri en düşük maliyetle yemek yapmak için birbiriyle yarışırken dayadılar pilava en ucuz margarini. Bir keresinde kamyonetten indirirlerken görmüştüm: “Prolin” diye bir sıvı yağ markası. Hayatımda duymadığım tuhaf tuhaf markalar. Zaten yemek şirketleri tavuk, tereyağsız pilav ve bol sulu mercimek çorbasıyla özetlenebilir artık. Sefer tasına dönüş yapmak lazım :)

Özelin özelden hizmet alımı neyse de, devletin özelden hizmet alımı söz konusu olduğunda ihalenin tanıdıklara verilmesi riski çıkıyor bir de ortaya.

Askerliğim iyi döneme denk gelmiş. Yemek şirketinden yemiyorduk. Yemekleri aşçı Bekir yapıyor, hiç olmazsa ne yediğimizi biliyorduk.

Tamer.