1 Haziran 2017 Perşembe

Değiniler: Mayıs 2017

(1) Hepimiz yerel süpermarketlerde çalışan yirmi yaşlarındaki kızlarla hemen her gün muhatabız. Kolay olsun diye “kasiyer kız” denir genelde. Oysa onlar belirli bir görev tanımları olmayan joker elemanlardır. Yerel, nispeten küçük sermayedar, mesela Koç Grubu ile karşılaştırıldığında çalışanlarına karşı daha acımasızdır. Migros’un elemanı daha fazla kazanır. İzinleri bellidir. Akşam 9 buçuğa doğru her şeyi toparlamış olur, 10 dedin mi kilidi vurur gider. Ama yerel süpermarketlerdeki çalışanların hayatları işyerinde geçer. Sabah işe giderken kasada gördüğüm kızı akşam raf dizerken görebilirim. Bir başka zaman toptancıdan gelen kolileri taşırken veya şarküteride et doğrarken görürüm. Süpermarket sahipleri gereğinden az sayıda eleman çalıştırdığı için bir yerler hep boş kalır. “Şarküteriye bakar mısın?” diye seslendiğinde raf dizen elemanın gelip seninle ilgilendiğini fark edersin. Şarküteride sabit, görev tanımı belli bir eleman yoktur zira. Herkes joker elemandır. Boş durmak yok! Kasadasın ve bir anlığına müşteri yok, boşta mı kaldın? Haydi fiyat etiketlerini güncelle! Şarküteride müşteri mi yok? Derhal oradan ayrıl ve yeni gelen kolileri taşı! Ne diyorlardı ekonomide, “rasyonelleşme”, “esnek çalışma” filan. Gece gündüz oradasın ve ödülün asgarî ücret. Ne kadar da rasyonel.

Yukarı Bak (Up) adında bir animasyon var. İçinizden izleyenler olmuştur belki. Bir adam, uçan balon satarak geçimini sağlamaktadır. Evlenir. Üstelik müstakil, bahçeli, nezih bir evde oturur. Balon satarak bir ömür geçirir. Bunu izleyen çocuk, garibim, muhtemelen hayatın öyle kolay olduğunu düşünüyordur. Oysa kimse balon satarak öyle bir ev alamaz. Zabıtalara enselenme riski de cabası.
Madem bugün 1 Mayıs, içinizi darladım ama, bugün çalışma şartlarının yıllar önce hayal edilenden çok daha kötü olduğunu söylemek istiyorum. Yalnızca çalışmayanlar sürünmüyor, çalışan da pekâlâ kiralarda sürünüyor bugün. Üniversite okuyup çok para kazanma devri kapandı. Çalışma saatleri... Güya otomasyon geliştiği için işlerin çoğunu robotlar yapacak, böylece insanlar günde 3-4 saat çalışacaktı. Oysa bugün pekçok insan sabah 06.30-07.00 gibi uyanıyor ve iş, ulaşım, servis mervis derken eve 19.00 gibi girmiş oluyor. Gözlemlediğim kadarıyla pekçok kişi işini sevmiyor. Çalışmak katlanmaya eşdeğer. Pazartesiler sendromlu. Cuma ise haftanın en güzel günü. Çünkü ertesi gün iş yok -tabi yalnızca bazı işkollarında. Bilim ve teknoloji ilerledikçe çalışma saatlerinin azalacağı fikrini kim bulmuşsa yanılmış görünüyor. Tarım toplumunda insanlar yazın çalışır kışın dinlenirdi. Bugünse o eski günler nostaljik bir ütopya.

İşçi hareketlerine umut bağlamıyorum. Ait olunan ekonomik sınıf dışında kültür, din, ideoloji ve yaşam tarzı gibi kimi etmenler oldukça belirleyici. Gelecekte ne olur bilinmez ama bugün bunca farklı insanın, onca farklılığına rağmen, sırf maaşlı birer çalışan oldukları için birlikte hareket edeceklerine inanmıyorum.

(2) Türk dizisi izlemiyorum. Yurtdışına ihraç edecek kalitede diziler çekildiğini biliyorum. Benimkisi zamanı kullanma ile ilgili bir tercih. Zaten genellikle dizi izlemem. İzleyecek olsam yabancı dizi izlerim ki İngilizcem gelişsin. Türk dizisi izlemediğim için, hatta fragmanlarından bile bihaber olduğum için nadiren de olsa dışarıda, otobüste, lokantada filan bir diziye rastladığımda dikkatimi çeken bir şey oluyor: Dizilerde hep güzel insanlar oynuyor. Kadınların hepsi güzel. Erkeklere bakıyorum, altmış yaşında adam bile, yaşlısı bile karizmatik, yakışıklı. Hepsi seçmece. Düşünüyorum da, düzenli olarak birkaç dizi takip eden birisinin güzellik algısı değişir, giderek daha zor beğenme eğiliminde olur muhtemelen. Eşik yükselir yani. Ben de düzenli olarak dizi izlesem, o çok güzel bulduğum kadınlar gözüme ortalama gelmeye başlar herhalde.

Bugün güzellik standartları tamamen Batılı. Kadınların saçlarını sarıya boyamasından erkeklerin takım elbise giymesine, Japonların çekik gözlerini “açtırmak” için bıçak altına yatmasından topuklu ayakkabılara varasıya çoğu güzellik ölçütü Batılı. Bu durum kültürel emperyalizm sonucu algılarımızın değişmiş olmasına mı bağlı; yoksa mesela yüksek topuklu ayakkabı veya takım elbise gerçekten de daha güzel olduğu için mi güzel görünüyor, ayrı bir tartışma konusu. Gerçekten öyle ya da bize öyle geliyor, bilemem; ama bugün yerleşmiş kimi standartlar olduğu kesin.

Dudaklarına dolgu yaptıran hemşire haberini okudum. Tepkilerin çoğu, bir sağlık çalışanının nasıl olup da doktor olmayan birisine bu işlemi yaptırdığınaydı. Oysa sorun daha ziyade, zaten gayet hoş, dudaklarında hiçbir sorun bulunmayan birisinin BÖYLE BİR İHTİYAÇ HİSSEDİYOR OLUŞUNDA yatıyor. Bir insanın, kusur arar gibi, zaten sorunsuz olan görünüşünü değiştirmek için bıçak altına yatmasını anlayamıyorum. Güzellik ve beğenilme arzusu bir yerden sonra kontrol edilemez noktalara varabiliyor. Zaten güzel olan genç bir kadın -belki de ekranlarda sürekli ortalamanın üzerinde bireylere maruz kaldığı için- “daha, daha, daha!” diyerek lüzumsuz işlere girişebiliyor.

Oysa insan insanı beğenirse beğenir. Ten çekimi denen, kimya denen mucizevî olgu aslolan. Yoksa dudağa dolgu yaptırmışsın ya da yaptırmamışsın -hiç önemi yok. Elimizde olmayan konuları çok da takmamak gerek. Boy, göz rengi, ten rengi, kellik, saç beyazlaması, burun ve dudak şekli, elmacık kemikleri, kafa şekli vs. Bunlara takılmaktansa kendimizi geliştirebileceğimiz noktalara odaklanmakta fayda var. Okumak, dengeli beslenmek, dinlenmek, yürüyüş, bir de sağlıklı iletişim, insanları dinlemek, mümkün olduğunca öfke kontrolu ve biraz gülümseyebilmek az çok elimizde.
Bruckner'in Güzellik Hırsızları romanında güzelliğin bir haksızlık olduğundan bahsedilir. Dünya’da bizden daha güzel insanlar hep olacak ve bu konuda yapacak bir şey yok. Fazla dert etmemeli bence. Hele durduk yere kendimizde kusur aramaya ise hiç gerek yok.

(3) Sanıyorum evim küçük olduğu için ayda bir kez olsun muhakkak gördüğüm bir rüya var. Rüyada evimin küçük odasında yeni bir kapı belirmiş oluyor. O kapıdan giriyor ve -ne hikmetse evimde o zamana kadar varlıklarından bihaber olduğum- yeni yeni odalar keşfediyorum. Büyük pencereli, geniş, ferah odalar. “Vay be!” diyorum, “bundan sonra bu odalarda da otururum!” Evin içinde ilerledikçe daha önce görmediğim koridorlara giriyor, başka başka odalarla karşılaşıp mutlu oluyor, nasıl olup da bu zamana kadar o odaları keşfetmemiş olduğuma şaşırıyorum.

Ev önemli. Herkesin bir dört duvarı olmalı. Yine de insanın yaşam alanı evinden ibaret değil. Sonuçta evlerimiz kapı, pencere ve balkon vasıtasıyla dışarısı ile bağlantısı olan mekânlar. Hâl böyleyken bu daracık alana hapsolmak kendime haksızlık etmekmiş gibi geliyor. Belki biraz da bu yüzden yürümeyi, koşmayı ve yüzmeyi seviyorum. Bitimsiz, daha doğrusu sınırlarını dilediğimce genişletebildiğim mekânlarda daha rahat hissediyorum. Eşya üzerime gelmiyor. Haritaya baktığımda bile gözüm Rusya'ya kayıyor. Ne güzel, devasa topraklara sahip bir ülke. Geniş geniş.

Yedi senedir koşarım. Dışarıda koşma imkânı varken eve koşu bandı almayı hayal bile etmemişimdir mesela. İstemem. Oda yerine balkonu, havuz yerine denizi, koşu bandı yerine sahili, yani her halükârda sınırları daha geniş olan mekânları tercih ediyorum. Tabi bu durum klostrofobik olduğum anlamına gelmiyor. MR cihazına girdiğimde ruhum daralmamıştı örneğin. Gayet sakin beklemiştim. Hatta tüm gürültüsüne karşın uykuya dalıyordum az kalsın.

Yine de, yaşam alanımı mümkün olduğunca geniş tutmak beni mutlu ediyor. Bazen yanıma bir kitap alıp, bisikletle nispeten uzaklara gidip kitabımı orada okumayı seviyorum mesela. Gerekli mi? Değil; ama mutlu ediyor, ferahlık veriyor işte. Dışarısı, evimin sonsuzca genişleyen bahçesi gibi geliyor. Kendimi dışarıya ait hissediyor, hiç yabancılık çekmiyorum. İçerisi de bizim, dışarısı da.
Bu sebeplerle günlerin uzamış ve havaların ısınmış olmasından ötürü mutluyum.

(4) Dağınık ve düzensiz insanların daha zeki olduğu söyleniyor. Daha doğrusu öyle rivayet ediliyor demeli. Zira böylesine büyük bir genelleme yapılırken, odasını darmaduman edip duvarları pastel boyalarla boyamış bir çocuk fotoğrafının altında “dağınıklık ve düzensizlik bir zeka belirtisidir” yazan kepsler hazırlamaktan öte ciddi çalışmalar yapılmış mı, şüphelerim var. Kaldı ki, kendi gözlemlerim bu genellemeyi doğrulamaktan uzak.

Dağınık ve düzensiz insanların düzenli olanlardan daha zeki olduğu durumlar olabilir. Yani her tertipli ve planlı kişinin zeki olduğu söylenemez. Farklı karakter tiplerinden söz edilebilir. Beş parmağın beşi bir değil. Birisi düzenli bir ortamda rahat ederken, diğeri dağınıklığın içinde huzur buluyor olabilir. Tamam. Gelgelelim, dağınıklığın ve düzensizliğin yüksek zekanın bir tezahürü olduğu yargısına ne ara sıçrandı, onu anlamak güç. Gözlemlediğim kadarıyla, özellikle çocuklar, ilk gençlik yıllarını yaşayanlar ve ebeveynler bunu kendileri için bir övünç vesilesi hâline getirmiş: “Benim çocuk çok dağınık. Çantasını ben hazırlarım. Yemeği önüne koyarım. Eve gelince çorabının tekini bir yana, ötekini diğer yana fırlatır atar. Çok yoruyor beni. Ama olsun, DAĞINIK ÇOCUKLAR DAHA ZEKİ OLURMUŞ!” Sanıyorum bu gibi rivayetler insanlara kendini avutma imkânı sağlıyor.

Düzenlilik demişken, etkin dinleme ve not tutma becerilerinin önemini herkes bilir. Ama şu “stendapçı gibi öğretmen” modelinin pompalanmasından kaynaklı olsa gerek, iyi anlatıyor olmanın iyi anlama ile sonuçlanacağı zannedilir oldu. Hiç de öyle bir şey yok. Mesela güzel konuşuyor olmanız, dediklerinizin anlaşıldığı anlamına gelmez; kaldı ki, anlamaktan daha önemlisi pratik yapmak, katılım göstermek ve yinelemek gibi unsurlar. Üçgenin iç açıları toplamı 180 derecedir. “Hmm, anladım!” E soru çözmedikten sonra bu aksiyomu anlasan n’olur anlamasan ne? Defteri kalemi yok, not tutmak yok, sanki film izler gibi öğretmeni izle, sonra “ya zaten bende işitsel zeka var.” Açıkçası ben bu çoklu-zeka kuramına, daha doğrusu çoklu-zeka kuramına ilişkin kişilerin kendilerine dair yaptıkları saptamalara karşı hayli mesafeliyim. Nasıl eminiz -mesela- işitsel zekamızın yüzde bilmem kaç olduğundan? Sırf beyanımıza dayanan bir anket doldurduk diye mi? Kuramın doğru olduğunu varsaysak bile ölçümler son derece kesinlikten uzak.

“Derli toplu kişiler daha zeki olur” diyemem. Ama etkin dinleyen, katılım gösteren ve not tutan insanların daha iyi öğrendiğini söyleyebilirim. “Dağınık insanlar daha zeki olur” gibi genellemelere itibar etmiyorum. Bunu bir övünç vesilesine dönüştürmekse hepten anlamsız.

(5) Atatürk’e hakaret etmenin modası geçer gibi olmuştu. Artık daha az prim yapıyor; zira bugün insanlar anlamaya çalışmak ya da hoşgörü dilenmek yerine direkt “iyi ki İstiklâl Mahkemeleri kurulmuş!” demeye başladı. Gelgelelim bazı söylemler tüm tepkilere rağmen, belki de sırf tepki çekmek ve gündeme gelmek için bir hastalık gibi nüksetmeye devam ediyor.

Sovyetler Birliği yıkıldığında ortaya çıkan ifade özgürlüğü ortamı hoyratça kullanılmıştı. Ülkenin kurucu kadrolarına ve İkinci Dünya Savaşı gazilerine hakaret edenlerden tutun, “siz boşu boşuna, bir hiç uğruna savaştınız!” tepkileri verenler dahi vardı. Fakat aradan on yıl, bilemediniz yirmi yıl geçince “yahu n’apıyoruz biz?” diye sormaya başladılar. En nihayetinde kendi tarihlerini inkâr edemezlerdi. Geçmişte yanlışlar kadar doğrular da yapılmıştı. Artık Stalin için, hani zenginlerin mallarına el koyup onları çalışma kamplarına gönderen ve potansiyel rakiplerini tek tek ortadan kaldıran diktatör için bile, “olsun, sonuçta onun döneminde Hitler’i yendik” deniyordu. 2015 Mayıs’ında düzenlenen törenlerde, İkinci Dünya Savaşı gazileri baş köşeye oturtulmuş, karşılarında marşlar söylenmiş, bir bakıma itibarları iade edilmişti. Olgunluk budur.

Bizim tarihsel serüvenimiz tabi ki çok farklı. Yalnız bizdeki "ifade özgürlüğü", daha doğrusu itham, hakaret, yaftalama, özel hayata dair magazinsel uydurmalar ve doğrudan doğruya küfürle yoğrulan kakofonik ortam hâlâ sağlıklı bir zemine dönüşmedi. Şu adamlar bir türlü, hâlâ, “yahu biz n’apıyoruz?” sorusunu kendilerine sormuyor. Bu ülkenin kurucu kadrolarına hakaret etme hoyratlığı ne zaman sönümlenecek bilmiyorum. Tek bildiğim fazlasıyla uzun sürdüğü ve artık iyice can sıkıcı hâle geldiği. Uydurma, tevatüre ve dedikoduya dayanan sözde-bilgiler, Facebook’taki kıytırık, imla kurallarından bile bihaber şahısların hazırladığı sayfaların yalan yanlış kepsleri, sözde “derin” bilgiler, “derin tarih”, büyük oyunu görmeceler, işine gelmeyen herkese mason demeler, nihayet tarihsel çarpıtmalar bir yana, insanların özel hayatlarına dair mide bulandıran söylemler... Ve tüm bunların bize “ifade özgürlüğü” ya da “demokrasi” olarak yutturulması -yemezler.

15 Temmuz sonrası birlik beraberlik söylemleri gırla gidiyordu. Hani sahte kanıtlarla, CD’lerle filan tutuklanan askerler serbest bırakılmıştı, bir liyakat söylemidir gidiyor, artık işi işin ehline vermekten söz ediliyordu. Bir sene geçti sayılır. Kendi adıma konuşayım, benim öyle herkesle birlik olmak gibi bir derdim yok. Şurada, Facebook’ta yazdığımız cümleleri bile on kere düşünüp tartarken, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadrolarına dergi adı altında yayımlanan paçavralarda veya kamera önlerinde hakaret eden insanlarla ne diye birlik olayım? İstemem.

Böyleleriyle bir ve beraber olacağıma yalnız kalır, hatta gider ormanda Robinson Crusoe misali yaşarım daha iyi.

(6) Kandilleri çocukluğumdan beridir severim. Bazı yazılarda kandillerin İslam’da yeri olmadığını ve Arap ülkelerinde kutlanmadıklarını okumuştum. Şu an tek tek kaynak hatırlamıyorum; ama kimi ilahiyatçıların kandilleri İslam’a ait olmayan, sonradan ortaya çıkmış hurafeler olarak değerlendirdiği bilinir.

Hâlbuki varsın kandiller -mesela- Suudî Arabistan’da kutlanmıyor olsun, ne çıkar? Neden kültürümüzde bir şekilde ortaya çıkmış olan unsurları devam ettirmek ya da yürürlükten kaldırmak için başka kültürleri referans alalım, başka ülkelere bakalım ki? Varsın Türkiye’de kandil günleri insanlar birbirini kutlasın, simitçiler ve pastaneler kandil simidi satsın ve bunlar bu coğrafyaya özgü kültürel teamüller olsun. Bunun ne zararı var? Bir akşam kapım çalındığında komşum aşure getirsin, bense aşure yapamadığım için, malûm, tabak boş dönmez, gideyim mesela bir paket lokum alıp vereyim, bu da buranın kendince, kendine özgü bir değeri olsun. N’olur ki? Neden illa ki başka yerlerde ya da başka başka metinlerde referans arayalım?

Varsın bacak bacak üstüne atmış sahilde otururken babam yaşında birisi önümden geçtiğinde bacağımı indirivereyim mesela. Veya eve girerken ayakkabılarımı çıkartıvereyim. Kültürel, dolayısıyla bir yere özgü ve o yerin özneleri arasındaki uzlaşımlara dayanan kimi uygulamaları başka coğrafyalara referansla ortadan kaldırmak zorunda değiliz. Zaten bu gönüllü asimilasyon olurdu.
Belirli bir tarihsel ve toplumsal bağlamda ortaya çıkmış olan herhangi bir teamülün mantıklı olması gerekmez. Bir büyüğüm geçerken bacak bacak üstüne atmıyor olmam “saçma” olabilir. Komşumun bana aşure getirmesi ve benim ona tabağı boş vermemem “mantıklı” olmayabilir. Bir paket kandil simidi alıp babamlara uğramam “zorunlu” olmayabilir. Sırf aklederek, deneyimi ve tarihi bir kenara bırakarak bakarsak yeryüzündeki her şey saçmadır ve hiçbir sosyal teamül, hatta görgü kuralları dahi gerekli değildir. Ne var ki toplumsal olgular birer mantık problemi değil. Sosyal teamüllerle "p ise q"lar apayrı dünyalar.

Ben yerleşik bir gelenek topluma yararlı mı yoksa değil mi, daha çok ona bakıyorum. Doğumgünü kutlamalarında insanlar bir araya gelerek pasta keserken yüzler gülüyorsa bu iyi bir şeydir. Çalıştığın işyerinin verdiği iftar yemeği, oruç tutan ya da tutmayan tüm çalışanları bir araya getiriyorsa bu da pekâlâ iyidir. Alman bir arkadaşım, öğretmen, “dindar değilim ama Paskalya’da yumurta boyamayı ve çocuklara hediye almayı seviyorum” demişti. Bu kadar basit. Yeni bir araba aldığımızda mesela, bir paket baklava alıp mesaî arkadaşlarımıza dağıtıyorsak bu da güzeldir.

İyiliği ve güzelliği arttıran her şeyi seviyorum. Toplumsal bir pratik -kimseyi zorlamaksızın- insanları bir araya getiriyor ve onları paylaşmaya sevk ediyorsa iyidir.

(7) “Nerede o eski aşklar?” –sahiden mi? Bugün aşktan anladığımızla eskiden yaşananların aynı şeyler olduğunu sanmıyorum. Şirin için dağları delen Ferhat'ın, Leyla uğruna kendini çöllere vuran Mecnun'un veya Juliet’in gözlerini gökteki en parlak iki yıldızdan daha güzel bulan Romeo’nun destansı aşklarını, kaçarak evlenen çiftlerin bazılarını, kavuşmayla sonlanmayan sevdaları ve kimi istisnaları saymazsak, eskiden insanların, yani sıradan, halktan kesimin büyük aşklar yaşadıklarını sanmıyorum.

Üniversite okumak üzere başka bir şehre gitmeyen, dolayısıyla evlenene dek anne-babasıyla yaşayan insanlar tek-başınalık nedir bilmiyordu. Doğrudan doğruya, çocuğu olduğun aileden baba veya anne olacağın aileye geçiş yapıyordun. Eskiden erkeğin esas beklentisi hizmet, kadınınsa parasal güvence idi. Yani hiçbir ekonomik geliri olmadığı için kocasına muhtaç kadınlar ve kadınların ev işlerini ve çocuk yetiştirme görevini üstlenmesini bekleyen erkeklerdi söz konusu olan.

İşin iç yüzü, hiç yalnız yaşamamış bu insanların eşleri kendilerinden evvel öldüğünde ortaya çıkıyor maalesef. Zaman zaman, 25 yıllık, 40 yıllık eşi vefat eden kimselerin derhal ikinci evliliklerini yaptığını işitiriz. Onca yıllık cefakâr eşinin vefatının ardından hiç olmazsa bir-iki sene geçseydi denir mesela. Bizzat şahit olmuşuzdur. Adam “hizmete” alışmış, tek başınalık nedir bilmiyor, “ne yani, bu yaştan sonra evde yemek mi yapacağım? Yerleri mi süpüreceğim şimdi?” diye soruyor mesela. Kadınlarsa, eğer kendilerine kalan bir maaş filan yoksa dımdızlak ortada kalmamak için tez zamanda ikinci evliliklerini yapabiliyor.

Eskinin büyük aşkları olarak gördüğümüz 25 yıllık, 30-40 yıllık evliliklerin arkaplanında birbirine muhtaç olmak söz konusu olabiliyor yani. Hayatın getirdiği mecburiyetler.

Bugün bambaşka bir dünyada yaşıyoruz. CNNTürk’te duydum, Türkiye’de tek başına yaşayanların sayısı nüfusun %14’üne ulaşmış. Türkiye için büyük bir rakam. Erkeğin de kadının da çalıştığı, kimsenin kimseye muhtaç olmadığı, dolayısıyla başkasının kahrını da çekmediği, hatta ödün dahi vermediği bir dönem. Bu dönemin sorunları da kendine özgü: Mutlak bir değer gibi görünen bireycilik; ve adanma ve özveri gibi erdemlerin enayilik olarak görünmesi gibi sorunlar var. Bireyciliğin, aile dahil hiçbir kolektif aidiyeti benimsemeyen uç yorumları da yeni çözümsüzlükler üretiyor.

Yine de insanların birbirini birbirine muhtaç değilken sevmesi daha hakiki görünüyor. Ve belki de bu yüzden bugün bunu bulması daha zor.

(8) Doğrunun yanında olmak çoktandır erdem sayılmıyor. Ahlâkî bir gerileme toplumun tüm hücrelerine nüfuz etmiş hâlde. Birbirinden hayli farklı nitelikteki ortamlarda hep karşımıza çıkar oldu. Sanıyorum bugün erdemli olmaktan doğrunun değil, sevdiğinin, yoldaşının, dava arkadaşının, işine gelen düşüncelerin ya da bir şekilde ait olduğun grup kimliğinin yanında durmak anlaşılıyor.
Bir arkadaş grubundan bir kişi grup dışından birisine zarar verdi diyelim. Gruptaki diğerleri arkadaşlarına “kusura bakma, burada haksız olan sensin” demek yerine, “ne olursa olsun, ne yaparsa yapsın arkadaşımızın arkasındayız” tavrını sergileme eğiliminde. Olay burada kalsa neyse. İşin acı tarafı bunun bir erdemsizlik değil, bilakis “dayanışma” ve bazen “vefa” olarak sunulması. Yanlışta dayanışmanın sözde erdemliliği.

Çekirdek aileler tuhaf bir şekilde mikro feodal yapılara dönüşüyor: “Ne olursa olsun çocuğumun arkasındayım.” Yanlış da yapsalar, iftira da atsalar, birilerine zarar da verseler, haksızlık da yapsalar maşallah her halükârda sevdiklerimizin arkasındayız. Televizyona ne zaman baksam konut reklamları dönüyor. Yorucu bir mesainin ardından nihayet eve giren baba derin bir oh çekiyor. "Sevdiklerinizle huzuru yakalayın." Dışarısını boşverin. Dışarısı kurtlar sofrası. 400.000 liralık kapalı kutunun içinde sevdiklerinle iyi ol yeter -gerisi teferruat.

Grup kimliğiyle, davayla veya -haksız da olsa- yakınlarla kurulan koşulsuz kenetlenme sanki erdemlerin en yükseğiymiş, erdemler içerisinde en önemlisiymiş gibi tuhaf bir durum oluştu. Sorguluyor, haksız olunmasından rahatsızlık duyuyor, “ben doğrunun yanındayım” diyerek rest çekiyorsan pekâlâ ihanetle suçlanman mümkün. En iyi ihtimalle yeterince adanmamış, sadakâtten uzak, amiyane tabirle gevşek olarak nitelendirebilirler. Yani tam da asıl erdemli tavır bir erdemsizlik olarak nitelendirilebilir.

Bu zihniyet yapısı devletin işleyişinde liyakâtin ortadan kalkmasına, malûm, “bizden değilse olmaz” anlayışının hakim olmasına yol açıyor. Cemaat yapılanmaları da bu koşulsuz kenetlenme örnekleriyle dolu. Önemli olan davadır, ortak çıkarlardır, grubun istikbâlidir vs. Demin aradım bulamadım. Çarpıcı bir örnek. Geçenlerde, bir videoda, birisine “iki kişinin aralarında yaşadıkları sorun için mahkemede tanıklık edecek olsanız ve suçlu olan sizin arkadaşınız olsa, kimin lehinde ifade verirdiniz?” diye soruluyor, sorunun muhatabı ise, kendinden son derece emin, “suçlu olsa da arkadaşımın yanında dururum; çünkü o benim arkadaşım” diyordu.

Asıl erdemin, taraf olduğun kişinin kayıtsız şartsız yanında durmak olduğu düşüncesi yaygın. Bizimle bir yakınlığı olmasa bile haklının yanında durmaksa pek revaçta değil.

Umarım işler tersine döner; zira bence bu durum apaçık bir gerileme.

(9) Son yıllarda sayıları giderek artınca adını koymak gerekmiş: Ev genci. Okulu bitirmiş, işsiz, 20-40 yaşları arasında, anne-babasıyla yaşayan insanlar. Baba evinde oturduğu için kira ödemeyen, yemeği önüne konan, arasıra birkaç haftalığına veya birkaç ay için çeşitli işlere girip harçlığını çıkaran, hayli uzatmalı bir çocukluk yaşayan yetişkinler.

Kendi adıma konuşayım, özgürlüğüme düşkünüm. Evim ayrı olmalı. Ama küçük bir odası olup anne-babasıyla aynı evde, dolayısıyla azamî konfor ve asgarî sorumluluk içerisinde birkaç yıl yaşayan gençlerin bu hayat tarzını alışkanlık hâline getirmeleri mümkün. İşin ekonomik boyutu ise ayrı mesele. Belirli bir parasal gücü olmayan kişi bırakın aile kurmayı, kiraya çıkıp kendi kendisine bakamaz. Baksa bile anne-babasıyla yaşarkenki refah düzeyini yakalaması çok zor. Dolayısıyla, kimi etmenlerin bileşkesinden oluşan bu durum zamanla yaygınlık kazanmış ve “ev genci” diye tabir edilen yeni bir sosyolojik kategorinin ortaya çıkmasına zemin hazırlamış görünüyor.

Gençlere umut vermek lazım. Yalnız umut deyince herkesin aynı şeyi anladığını zannetmiyorum. “Eğitimimi alsam var ya robot yapardım robot!” Hayır, yapamayabilirdin. Herkes mucit, mühendis veya cerrah olmak zorunda değil. İnsanoğlu bilgisayar değil ki öyle usb belleği takalım, bilgileri aktaralım, format atıp istediğimiz yazılımları yükleyelim. Eğitim, a, b ve c kişilerine x müfredatını verdiğimizde her birinden y sonucunu alacağımızı garanti etmez. A kişisi beklenen sonucu verirken b ve c veremeyebilir. Umut derken herkesin astronot olmasından söz etmek zorunda değiliz. Herkes kendisi için doğru olan yerlere gelsin ama hakkıyla gelsin. Birileri kaynakçı olsun bir başkası mühendis, birisi akademisyen olsun, profesörlüğe kadar önü açık olsun, bir başkası ise binalara yalıtım yapan işçilerden olsun mesela. Hangi işi yaparsa yapsın, fark etmez, kendi ayakları üzerinde durabilecek bir geliri olsun. Burası Norveç olmadığı için çalışmayıp sürünen insanların varlığını anlayabiliriz; ama çalıştığı hâlde sürünen insanların sayısı hiç de az değil ve umutsuzluğun kaynağı biraz da burada yatıyor.

Şu inancın zihinlere yerleşmiş olması son derece tehlikeli: “Ne yaparsam yapayım, ne kadar çalışırsam çalışayım x oluşumuna yakın durmazsam, y sendikasına üye olmazsam, elimden tutan birisi olmazsa veya torpil bulamazsam bir yerlere gelemem.” Sınavları kazansam bile mülâkatta elerler, ihaleyi vermezler, himaye eden birileri olmazsa şunu yapamam, bunu yapamam vs. Bir ülke için en karamsar tablo budur bence. Gençliğe umut vermek derken kastettiğim, kişilerin emek vermeksizin bir yerlere gelmesi ve potansiyel olarak farklı olan insanların mutlak anlamda eşit olması, ne bileyim mesela herkesin yazılım mühendisi olması filan değil.

"Ne kadar uğraşsam da boş" karamsarlığı yerine, "aldığım eğitime ve kişiliğime uygun bir iş bulabilir, yeterince çalışırsam iyi bir yerlere gelebilirim" umudu lazım bize.

(10) Türkiye’de umumî tuvalet sorunu var. Eğer otobüslerle o terminal senin bu terminal benim seyahat ediyor, haftasonlarınızı çeşitli sebeplerle başka şehirlerde geçiriyorsanız yolunuz ister istemez umumî tuvaletlere düşüyor ve bu tuvaletlerin hâli resmen içler acısı. AVM’leri eleştirip dururuz da en azından AVM tuvaletleri nispeten temizdir -mahalle aralarındaki ve otobüs terminallerindeki paralı tuvaletlere benzemez.

Bu paralı tuvaletlerin ciddi anlamda denetlenmesi lazım. Adamın teki “iyi yere dükkan açıyor”, müşteri garantisi var, en az bir lira, bazen bir buçuk lira ücret, giriyorsun içeriye ve yaşama sevincin soluyor. Bildiğin kenef. Hani eskiden tuvalete kenef derlermiş ya, kenef pis demek, iğrenç, berbat demek. Yahu tuvalet neden pis olmak zorunda olsun? Tekkesini bekleyen, gelirini garantilemiş vatandaş oturmuş köşesine, televizyon izliyor, cevap vermiyor, suratına bile bakmıyor. Zaten o ortama girip çıkınca kendinde eleştirecek gücü bulamıyor, derhâl bu korku filminden uzaklaşmak, "aman lânet olsun ya" diyerek kendini dışarıya bırakmak istiyorsun.

Bu paralı umumî tuvaletlerin çoğunda sifon olmaz. Tuvalet kağıdı olmaz. Kağıt havlu olmaz. Hava üfleyen kurutuculardan bile olmaz. Sıvı sabuna su karıştırılmamışsa ne âlâ. "Beğenmezsen gelme" tavrı sezersin. Elin mahkûm, o esnada yabancı bir kasabanın otobüs terminalinde veya bilmediğin bir mahallede sokak sokak tuvalet arayacak değilsindir. Ellerini yıkamışsın, ödemeyi yaparken “kağıt havlu yok mu, veya peçete?” diye sorduğunda beyefendi hazretleri önündeki çekmecesinden çıkartıp bir adet peçete lütfediyor. Zat-ı âlileri o esnada televizyondan kafasını çevirip yüzüne bakma veya cevap verme zahmetinde dahi bulunmuyor. Haşa. Nasıl olsa başka seçeneğin yoktur: Denetleyen yok, her gelen 1-1,5 lira bırakıyor, yakınacak olsan belki de “seni zorla mı soktuk içeri” diyecek. Adam raad.

Hayır bir de demir turnike koymuş girişe. Sanki içeride bizi bekleyen ortam yüksek bir estetik zevkin ürünü veya lunapark gibi eğlenceli bir mekânmış gibi parayı delikten atmadan giremiyorsun da. Sanırsın içeride mimarî bir deha ürünü ile karşılacağız. Halkımız lafa gelince “Fransızlar pis insanlar olduğu için parfümü icat etmiş!” demesini bilir. Vay efendim Avrupalı pistir, onlara tuvaleti biz öğretmişizdir, ecdadımızdan öğrenmişlerdir. Zaten en kral millet bizizdir. Her şeyin en güzeli bizdedir. Lafa gelince öyle. Ama kamusal alan, nam-ı diğer ortak kullanım alanları yalnızca apaçık ortada duran park ve meydanlardan ibaret değil. Umumî tuvaletler gibi kıyıda köşede kalmış, göz önünde olmayan alanlar asıl önemli olan. Sanırım hakkında konuşması ayıp sayıldığı için kimsecikler bu konuyu dillendirmiyor.

Bu el mahkûm girilen, sifonsuz, tuvalet kağıtsız, kağıt havlusuz, el kurutucusuz, pis ve iç karartıcı umumî tuvaletlere bir çözüm bulunması lazım.

(11) Mayıs doğumlu olmama rağmen ilkbaharla aramız bozuk. Polenlere karşı alerjim var. İlaçlar büyük ölçüde rahatlatsa da bir haftadır akşamları gözlerimi açmakta zorlanıyorum. Yanıyor, kaşınıyor. Hasılı, doğal olsalar da polenler bana yaramıyor.

Dün akşam "ne okusam?" diye düşünürken polenler aklıma Nietzsche’yi getirdi. Bir kitabında, hastalıklarla boğuştuğu dönemlerde daha sağlıklı düşündüğünü söylüyordu. Derken, polen kızarığı gözlerimi kısıp Nietzsche okumaya başladım ve belagâtiyle yine büyüledi.

Yitirmek üzere olduğu akıl sağlığı ve zayıf düşmüş bedeni ile Nietzsche, tam da zayıf düştüğü için öyle büyük laflar ediyordu belki de. Güçlüysen, yani etki alanın genişse, kendi iradeni gerçekleştirmenin önünde ciddi engellerle karşılaşmıyorsan, kıymetli vaktini insanları ikna etmekle harcamana gerek yoktur. İhtiyaç duymazsın zaten. Güçlü, karşısındakini ikna etmek zorunda olmadığı için güçsüzün çenesi daha kuvvetlidir -konuşur da konuşur. Tek silahı çenesi, cephanesi ise sözleridir. Böylelikle kendisine bir güç alanı oluşturabileceğini, başkalarını ikna edip kendi tarafına çekebileceğini ümit eder.

Fikirler etkili olmadığı sürece doğru olmaları bir anlam ifade etmiyor. "Haklıyız, kazanacağız!" Yoo. Haklısın ama güçlü değilsen kazanamayabilirsin. Doğruluğun kendinde bir değeri var muhakkak. Ne var ki güç ve doğruluk birleşmediği vakit doğrular unutulup gidebilir. Aklıma Marx ve Engels geliyor. Doğruyu tespit edip detaylandırmakla kalmak bir yere kadar değerliydi. Aslolan başkalarını ikna etmek, işçi sınıfı denen sayıca fazla kitleyi ikna ederek bir güç alanı oluşturmaktı. Düşüncenin gerçekliğe etki edebilmesi ancak güç ve öncü kuvvetlerle mümkündü.

Türkiye’de ifade özgürlüğü var -tabi yeterince etkili olmadığın sürece. Yani dilediğini düşün ve söyle. Öyle 20-30, hadi bilemedin 2-3 bin kişiye ulaşıyorsan sorun yok. Gelgelelim televizyon ekranlarında yüzbinleri etkilemeye başladığında, yani fikirlerin bir etki alanı yaratarak güçlendiği takdirde sıkıntı başlar. Referandum öncesinde epey etkili konuşan ve dersine iyi hazırlanmış genç bir avukatın başına gelen buydu. Kadının adını unuttum şimdi. Kitlelere ulaştığı vakit bilmem kaç sene önce attığı tivitleri bulup gözaltına almışlardı. İfaden özgür; tabi kendi çapında takıldığın, hedef kitleni küçük tuttuğun sürece. Etkisiz doğru tehdit teşkil etmez.

Mevcudiyetin reddinde temellenen çileci öğretileri lânetlese de aristokrat olduğuna inandığım Nietzsche, Sokrates’i hiç sevmezdi. "Bu diyalektikçi serseri yüzünden ayaklar baş oldu. Vır-vır-vır konuşur, kılı kırk yarar, kurduğu soyut mantık zincirleriyle, gerçeklerle bir ilgisi olmayan kavramlarla kendisini haklı çıkarmaya çalışırdı." Hâlbuki Sokrates (avam, zayıflar vs.) dilediği kadar konuşsun, yeterince güçlüysen tüm bunlar sinek vızıltısıdır.

Nietzsche’yi hem seviyor hem de mesafeli duruyorum. Sonuçta doğruluk ve güç bağıntısı üzerine insana çok şey katıyor. Kendisini okutuyor. Gözlerin kaşınıp yansa da onları açık tutuyorsun.

(12) Kendisini taciz ettiği iddiasıyla adamdan şikayetçi oluyor. Mahkeme adamı yirmi yıl hapse mahkûm edince “durun, ortada taciz filan yok!” diyerek önceki ifadesini yalanlıyor, iftira attığını ekliyor ve adamın bu kadar büyük bir ceza almasını beklemediğini söylüyor. Neyse ki son anda vicdanı ona gerçekleri söyletmiş. Onca olaydan sonra kamuoyunda oluşan gayet haklı duyarlılık sonucu bu gibi sakıncalı durumların ortaya çıkması -maalesef- mümkün hale geldi. Kamuoyu bu denli duyarlı olunca, yargıçlar, sanıyorum tepki çekmemek adına acele ve özensiz kararlar verebiliyor. “Kadının beyanı esastır” gibi son derece tartışmalı, hem doğru hem yanlış bir ilke de işin içine girince durum suiistimale açık hâle geliyor.

Aslında konunun kapsamı daha geniş. Etik bilincin toplumda kök salmadığı bir ortamda ahlâkçılık ahlâklılığın önüne geçiyor. Sözünü tutmak, dürüst olmak, veya ne bileyim, borç aldıysan zamanında geri ödemek gibi kendi kendimize, İÇİMİZDEN GELEREK yerine getirmemiz gereken kimi pratiklere odaklanmak değil de, birilerini derhâl yargılamaya yönelik sert ve ödünsüz ahlâkçılığa savrulmak asıl sıkıntımız. Kafamıza göre ideal bir ahlâk tasarlayıp ona uymayan herkesi yargılama eğiliminden, şu nam-ı diğer ahlâk bekçiliğinden kurtulmamız lazım. Çoğunluk kolay öfkelenir, derhâl ceza talep eder ve kanıt aramaz olunca iftira atmak için gün doğuyor. Şartlar olgunlaşmış oluyor. Çamur at izi kalsın. Nasıl olsa kamuoyu arkanda. Kışkırtan başlıklar da var: “Serbest bırakıldı!” -hâlbuki orijinali “tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı” olacak ama kırpmayı, cımbızlamayı seviyoruz. Kişilerin, yargılandıktan sonra pekâlâ aklanabileceğini unutuyoruz. Belki gerçekten suçlu, belki değil. Ama aceleden ve öfkeden gözümüz kararıyor. Anlayabiliyorum. Yine de sakin olmakta yarar var.

Birisini bir şekilde sevmiyorsak iftira mekanizmasını işletmek yaygın bir yönteme dönüştü. Bir telefon, “şu kişi terör örgütü sempatizanı”, veya o gün revaçta olan kamuoyu duyarlılığı neyse onunla suçla, mesela “fetöcüdür!” diyerek, isimsiz ihbar. Kodese girmese bile soruşturmadır, mahkemedir derken sevmediğin kişinin huzurunu kaçıracağın garanti. Kamuoyu zaten arkanda ve acımasızdır: “Yapmıştır şerefsiz!”, “ateş olmayan yerden duman çıkmaz!” vs. Yargılama süreciymiş, kanıtmış, bunlar “önemsiz” ayrıntılar. Çoğunluğun bir kişinin suçlu olduğuna inanıyor olması, o kişinin suçlu olduğunun kanıtıymış gibi tuhaf bir durum. Suçsuzluğun ispat edildikten sonra dahi suçsuzluğunla değil, üzerinde izi kalan çamurla hatırlanacak olman da cabası.

Toplumsal tabanda ahlâklılığın, yani kimi temel erdemleri hayatımıza mümkün olduğunca yedirmenin yerini ahlâk bekçiliği alınca herkes birer muhbire dönüşebiliyor. İnsanlar bir şeyleri suiistimal ettiği sürece hukukun toparlayıcı gücü kısıtlanıyor.

Konu ne olursa olsun, bence iftira en büyük suçlardan sayılmalı.

Tamer Ertangil.