26 Haziran 2017 Pazartesi

Bomboş Seminerler

Uzmanların verdiği seminerler bazen hayal kırıklığıyla sonuçlanıyor. Bunda her önüne gelenin kendini kişisel gelişim uzmanı ilan etmesi kadar, katılımcıların eğlencelik bir gösteri beklentisine girmesinin de etkisi var. Bilimsellik kimsenin umrunda değil. Katılımcılar gülüp eğlensin, canları sıkılmasın yeter. “On numara bir seminer!” Neden? Çünkü hiçbir şey öğrenmemiş olsak da gülüp eğlendik. 

Beynin karmakarışık bir yapısı olduğundan söz edince heyecanlanıp yeni bilgiler edinmek üzere olduğun yanılsamasına kapılıyorsun. Ardından büyük büyük genellemeler geliyor: “Beyne dair hiçbir şey bilmiyoruz!” O kadar da değil. Ben bile, yani alanım olmamasına rağmen ben bile Wernicke ve Broca bölgelerini ve ne işe yaradıklarını biliyorum örneğin. Ama seminerden tek öğrendiğim beynin bir mucize olduğu ve bizim hiçbir şey bilmediğimiz. Madem ki hiçbir bilgimiz yok, neden oradayız peki? Anekdotlar için. Anekdotlara karşı değilim. Ciddi bir sunum esnasında katılımcıların dikkatini toparlamak için somut örnekler ve yaşanmışlıklardan söz etmek yararlıdır. Ama dünkü seminer BAŞTAN SONA anekdotlardan ibaretti. Bir derleme. Anekdot anekdot üstüne. Masal gibi dinliyorsun. Eğlenceli ama boş. Çıktığında “eee? Peki ben ne öğrendim?” diye sormadan edemiyorsun kendine. Çok fazla kişisel gelişimci var ve pedagojinin kişisel gelişime indirgendiğini gözlemliyorum. Bu "pedagoji = kişisel gelişim" formülü sıkıntılı. 

İnsanları güldürmenin en kolay yolu klişelere, kimi kadın-erkek stereotiplerine, anne-baba rollerine, anne terliği maceralarına, kadınların duygusal, erkeklerinse duygusuz birer odun olduğuna filan başvurmak. Bu şekilde insanları güldürmek garanti. Çünkü en kolay, en yerleşik, en dolaysız yöntem. Yaratıcı olmana gerek yok; zira klişeler, stereotipler ve roller hâli hazırda mevcuttur. Biraz da kitlenin gururunu okşamak için evlad-ı fatihandan girer, Bulgarların “kaba”, Yunanlılarınsa “sinsi” milletler olduğundan dem vurur, “bizim inancımızda x'in y'nin yeri yok” gibi sözleri araya sokuşturur, çaktırmadan kendimizin en iyi millet olduğunu ima edersin ki kitleyi avcunun içine alasın. İnsanlar bayılır sırf doğuştan getirdiği özelliklerden ötürü kendilerine methiyeler düzülmesine. Oysa başka ulusları aşağılamakla yükseğe çıkmış olmayız. Yerimizde sayar, başkalarını aşağılayınca onlardan yukarıdaymış gibi hissederiz olsa olsa. Tam bir züğürt tesellisi. Milliyetçiliğin en kof hâli.

Soru-cevap faslı ise pek çok seminerde olmaz. Yahu dersin içinden, bu adamlar, bu çağdaş yöntemciler ve kişisel gelişimciler hep der ki monolog yapmayın, sunuş yoluyla anlatım sıkıcıdır, ondan sakının. Gelgelelim kendilerini ne zaman karşımızda bulsak bir saat aralıksız konuştuklarını, hep kendilerinin konuştuğunu, monologun âlâsını yaptıklarını görürüz. Soru-cevap faslını beyhude beklersin. Zaten katılımcılar "bitse de gitsek" moduna girmiştir bile.

Artık Türkiye’deki tüm seminerler şu cümleyle özetlenebilir gibi geliyor: “Motivasyon çok önemli!” Gerisi ise anekdot.

Tamer.