28 Nisan 2017 Cuma

23 Nisan Kompozisyonu

Bir ara Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi bayramlarını eleştirme furyası vardı. Yanılmıyorsam 2007-2011 arası. 23 Nisan’ların, 19 Mayıs’ların filan, Hitler Almanyası ve Mussolini İtalyası’ndan özenme, 1930’lu yıllardan kalma, militer, faşist uygulamalar olduğu söyleniyordu ekranlarda. Güya halk istemiyordu bu bayramları. "Ceberut Kemalist devletin gariban halka zorla giydirdiği birer gömlek" idi her biri. Tartışma programlarında, o günlerin liberal rüzgarının da etkisiyle, bu gibi ithamları sıkça duyar olmuştuk. 23 Nisan’larda çocukların dışarıda üşüdüğü filan söylenirdi. Bu "zulüm" artık bitmeliydi.

Bir de benim çocukluğumda olmayan, ne ara, nasıl çıktığını fark edemediğim Kutlu Doğum Haftası türemişti. İşin teolojik boyutuna girmeyeceğim. Ama bu kutlamaların bir hafta, hatta bazen daha uzun sürdüğü oluyordu. Herkes Kutlu Doğum’un Gülen Cemaatince icat edildiğini biliyor ama “din düşmanı demesinler şimdi” çekincesiyle susuyordu. Kutlu Doğum programları bazen aşırı boyutlara varıyor, küçücük çocuklar şiir ve ilahi okurken ağlıyor, kendinden geçiyordu kimi görüntülerde. Yanlış işler... Onu da geçtim, tam da 23 Nisan öncesinde olduğu için Kutlu Doğum Haftası bir bakıma paradigma değişikliği girişimiydi. "Kutlu Doğum Haftası Kapsamında Futbol Turnuvası” düzenlendiğini gördü bu gözler. Eğer dinî bir konu din dışı alanlara bu denli genişletilebiliyorsa, burada 23 Nisan’ın sönük ve arkaplanda bırakılması, giderek coşkusunu yitirmesi ve hatta ortadan kaldırılması gibi niyetlerin olduğunu görmemek için kör olmak gerekiyordu. Bugün işler değişti. Kutlu Doğum Haftası ya kutlanmıyor ya da kutlanıyorsa bile sönük ve etkisiz.

23 Nisan’lar zulüm filan değil. İnsanlar gayet gönüllü, seve seve gidiyorlar çocuklarını izlemeye. “Eski Türkiye” adında bir karanlıklar ülkesi yaratılmaya çalışılıyorsa da, bugün dikkat ettim, devletin en üst kademeleri dahil her yerde o beğenmedikleri, dudak büktükleri Eski Türkiye’de bestelenmiş 23 Nisan şarkıları çalıyordu. Hepimizin bildiği ve Yeni Türkiye'de daha güzellerinin bestelenemediği çocukluk şarkılarımız.

Aile kurmadığım için “hariçten gazel okumak” olacak biraz ama, bence mesele çocuklara 3.000 liralık Iphone’lar, yüzlerce liralık tabletler almak değil. Tamam, anne-baba olmak zor. İnsanlar çocuklarını hep mutlu etmek ister. Kent hayatında, sıkış tıkış bir apartman dairesinde çocuklara daima meşgale bulmak da çok zordur muhakkak. Ama kendi çocukluğumu düşününce, bana alınan pahalı oyuncakları değil, annemin Cuma pazarından aldığı beyaz gofretlerin tadını ve babamın bizi bir sabah balık tutmaya götürüşünü hatırlıyorum. Nasıl bir mutluluksa, on yaşında, sabahın köründe kendi kendime uyanmıştım.

Bugün on tane çikolatalı gofret aldım. Yürürken rastladığım çocuklara verdim. 7-8 yaşlarında bir tanesi “çünkü 23 Nisan di miiiiiiii!” dedi :) Bayramını sahiplenmiş belli ki.

Tamer.

3 Nisan 2017 Pazartesi

Değiniler: Mart 2017.

(1) Kadın ve erkek kamusal alanda bir arada varolabilmeli. Evet, bu konuların çoktan aşılmış olması gerekiyordu. Oysa 2017’de bile böylesine temel bir sorunu hâlledebilmiş değiliz.

Taciz olaylarının ardından yaşanan tartışmalarda bir tuzak var sanki. Bir ara “bacaklarını topla” kampanyası vardı. Kimisi gerçek, kimisi ise belli ki mizansen olan fotoğraflar gösteriliyor, ardından “öyleyse kadın ve erkeği toplu taşımada ayıralım!” gibi kestirip atan yargılar dillendiriliyordu. Ne zaman bir taciz vakası olsa hortlayıveren bir öneri var: Pembe otobüs. İlk baş kulağa hoş gelebiliyor da, arkasında yatan, insan doğasına dair varsayım çok kötü. Tabi işler bununla sınırlı kalmıyor. Talepler, öğrencilerin kız ve erkek olarak ayrı sıralarda oturtulmasına, ayrı sınıflara alınmasına, nihayet ayrı okullarda okumalarına kadar gidebiliyor. Bu işin toplu taşımadan çıkıp varacağı nokta, kadının kamusal alanda hiç yer almaması bile olabilir pekâlâ. Sonuçta hiç dışarı çıkmazsan, hiç risk almamış olursun. “O saatte dışarıda ne işi varmış?” suçlamasında olduğu gibi. Çıkma dışarı, otur evinde, kadının yeri evidir, hoooooop, sıkıntı kalmadı. Her şey çözüldü. Tıpkı “öğrenci olmasa şu okul ne rahat yönetilir” yaklaşımında olduğu gibi, kökten bir çözüm. Kadınları ikna etmek için gönül okşayan benzetmeler yapıldığına da tanık oluruz: "Kadın mücevher gibidir. Ve en değerli mücevherimizi evde saklarız."

Kadın ve erkeğin her ortamda birbirinden yalıtılması medeniyete aykırı. Biliyorum, “benim medeniyet tasavvurumda kadın özel alanda, evdedir, erkek kamusal varlıktır. Kendi medeniyet anlayışını evrenselmiş gibi dayatma” deniyor. Bunu kabul etmiyorum. Çünkü kişiler kamusal alanlarda karşı cinsle insan gibi bir arada duramıyor, nezaket ve mesafe çerçevesinde iletişim kuramıyorsa, kendini kontrol edemiyor demektir. “İlkel benliğim baskın geliyor, kendimi zor zapt ediyorum. Karşıma çıkma, sağım solum belli olmaz” demeye getiriyordur. Oysa medeniyet zaten içgüdülerine hakim olabilmek demek biraz da. Ormanda yaşamıyoruz. Medeniyet biraz da sosyal ortamın gerektirdiği gibi davranmak, davranışlarını sergilerken başkalarının da orada olduğunu göz önünde bulundurmak demek.

Kaldı ki, dışarısının tek bir cinse ait olduğunu ima eden bir yaklaşımın, zamanla gözetleme-denetleme mekanizmaları geliştirmesi ve baskı kurması kaçınılmaz.
Kadın ve erkek dışarıda saygıyla bir arada varolacak. Bunun başka bir alternatifi yok. Daha doğrusu var: Kadınla erkeğin hiçbir şekilde bir araya gelmemesi için uğraşmak ve kadını kamusal alandan dışlamak.

Evet, bu da bir alternatif; ama medenî değil.

(2) Hollanda-Türkiye gerilimi, Trump'ın iktidara gelmesi, Putin ve Rusya'nın yeniden yükselişi, siyasal İslam'ın gelgitli hâlleri, medeniyetler çatışması, Hollanda'da Wilders, Fransa'da Le Pen... Ben bugünün Dünyasının, yirminci yüzyılda kalmış olan faşizm, Nazizm ve aşırı-sağ gibi kavramlarla açıklanamayacağını düşünüyorum. İşler değişiyor. Karşımızda yepyeni bir durum var. 

Kitabım Çağımızın Yanılgıları Üzerine'de, kendi bakışaçımdan Batı'yı ve Ortadoğu'yu da ele almıştım. Şu ana dek kimi okurlardan olumlu yorumlar aldım, kimileri ise eleştirdi. Eleştirileri dikkate almakla birlikte yazdıklarımın arkasındayım. Yeni bir durumun içinde olduğumuzu düşünüyorum.

Televizyonlarda sürekli yinelenen klişelerden farklı şeyler duymak isterseniz, keyifli okumalar :)


Fotoğraf: Deniz Kurt.
(3) Otuz beş yaşımı doldurmak üzereyim ve kendimi kendi ülkeme bu denli yabancı hissettiğim bir dönem daha hatırlamıyorum. Son dönemde aidiyet duygum iyiden iyiye yıprandı. Yabancı filmler izlediğim, İngilizce öğretmeni olduğum, Rus, Fransız ve Alman edebiyatına meraklı olduğum için beni tanımayan birisi ilk etapta Avrupaî bulabilir. Dolayısıyla, Avrupaî bir insanın kendini Türkiye’ye ait hissetmemesi doğal karşılanabilir. Oysa Türk Sanat Müziği eserlerinin çoğunu ezbere bilen, ana dilini seven, onu mümkün olduğunca özenle kullanan ve edebiyatımızdaki bazı yapıtları Dünya edebiyatına tercih eden bir insanım. Buna rağmen aidiyet duygum bu denli örselenmişse, kendimi kendi ülkeme bu denli yabancılaşmış hissediyorsam suç bende değil.

Bazen kendimi olan bitenden yalıtmayı deniyorum. Derken televizyonda belgesel filan izlerken zart diye canlı yayın giriyor araya. Referandum mitingleri... Feribotla karşıya geçiyorum mesela: Meydanlardan yine canlı yayın. OHAL uzatıldı. Hukuk askıda. Ülke KHK’larla yönetiliyor. İstikrar deyince bir tek yol ve köprü gibi mühendislik projelerinin tamamlanmış olması kastediliyor herhalde. Çünkü hukuk alanında tam bir başıboşluk söz konusu. Hayatın anlamı inşaat olmuş. Dışişlerinde olan bitene bakıyorum. Yaşananlar bir komedi filmi gibi ama hiç komik değil. Mütemadiyen AB'ye, İsrail'e, Rusya'ya filan atarlanıp duruyoruz da elimdeki pasaportla vizesiz girebildiğim neredeyse bir Bosna-Hersek kaldı.

Sesinin çok çıkması güçlü olmak anlamına gelmiyor. Ben Türk pasaportuyla, bir Alman vatandaşı gibi her yere vizesiz gidebiliyor muyum, gidemiyor muyum, mesele bu. Lafla güçlü olunmuyor. Gerçi dışişleri içişlerinin bir uzantısı oldu artık. Dışarısı yalnızca iç kamuoyunun gururunu okşayan çıkışlar yapmak ve içeride safları sıklaştırmak için kullanılan bir ortam. 90'larda İtalya'yı protesto için bir mobileti ateşe vermişti halkımız. Yıllar geçti. Değişen bir şey yok.

28 Şubat’ta yaşananlara dair sohbet ediyorum. Zulüm denenin, bir meslektaşımın komşu ilçedeki okula sürülmesi olduğunu öğreniyorum mesela. İyi de, bugün insanlar bırak başka bir kuruma gönderilmeyi, meslekten ihraç ediliyor, işsiz kalıyor, vatan haini ilan ediliyor, hatta sapır sapır intihar ediyor. Ortak bir noktamın olmadığı insanlar da olsalar, bu yaşananlar bana dokunmaya başladı. Tabandaki küçük insanlar, sıradan memurlar, öğretmenler, hatta yüksek lisans, doktora, ALES ve KPDS derken yıllarını harcayarak ve liyakat usulüyle akademiye girebilmiş hocalar meslekten atılıyor. Evet, o barış bildirgesine imza atmazdım. Onlar gibi düşünmüyorum. Ama kadrolarından atılmaları, hatta intihar etmeleri filan bana dokunuyor, gücüme gidiyor artık. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyebilmek isterdim ama dilim varmıyor. 28 Şubat Zulmü’nden bahsedenler, acaba yirmi sene sonra bugünleri hatırladığımızda ne gibi ama’lara sığınacak?

Kısacası, olan biten içime sinmiyor.

(4) Tuhaf günler. Biraz bahar yorgunluğu, biraz da iç dengeyi yakalamış olmanın verdiği durağanlık derken günler coşkusunu yitirdi. Coşku ve huzur birbirini dışlıyor, bir arada duramıyor sanki. Daha çok huzuru tercih etsem de, çok fazla huzur bazen kendimi dede gibi hissetmeme yol açıyor. Feyerabend’in otobiyografisinden bir cümle hatırlıyorum: “Günler günleri kovalıyordu ve neden yaşanması gerektiği açık değildi.” Huzur güzel şey. Fakat şu Mart ayında müzikten, filmlerden, sohbet etmekten, hatta okumaktan bile daha az tat alır oldum. Bir süre sonra geçeceğini biliyorum. Yine de, sanki kafam bir fanusun içindeymiş gibi, uzak, tatsız ve dokunaksız bir deneyimler demeti ile muhatabım ve bu hissizlik pek de matah bir şey değil.

Üsküdar’da bir koşu etkinliğine kaydoldum. Bana biraz daha hareket gerek. Son günlerde kitap ve makale okurken, iç sesimin, “ben bunları zaten biliyorum” dediği oluyor. Nereden bildiğimi bilmesem de biliyorum işte... Okunan her metin insana büyük katkılar sunmuyor -ne de bir kitapla insanın hayatı değişiyor. Okuyorum yine de. Alışkanlık. Bir de sınav kağıtlarını okuyorum arada. Değişiklik.

Notre Dame’ın Kamburu’nda matbaa sahnesi vardır. Çoğaltılmak üzere getirilen metni gördüğünde matbaacı bile heyecanlanır. Bugün sözün ya da metnin eskisi kadar büyük bir etkisi yok. "Hayatın anlamını, insanlığın kurtuluşunu buldum, evrenin sırrını çözdüm, üstelik ölümsüzlüğü keşfettim!" filan deseler, günümüz insanı “tamam, şuraya bırakıver, BİR ARA BAKARIM” deyip tekrar telefonuna gömülürmüş gibi geliyor. Farklı zamanların farklı insanları.

Coşku ve ilgi yoksunluğu, nam-ı diğer apati durumunda insanın ne bir şey yapası ne de bir şey yazası geliyor. Kafamın içi karman çorman değil. Daha ziyade derleyip toplayacak bir dağınıklık yok. Erken emekli olmuşum gibi bir tuhaf his. Arasıra küçük mutluluklar da olmuyor değil. Bugün sahilde koşarken bir köpek takıldı peşime. Altı kilometreyi birlikte koştuk. Alman kurdu. Bizi gören insanlar gülümseyip selam verdi. Birkaç eski öğrencimi gördüm. Yirmili yaşlarına gelmişler. Koşu bittiğindeyse köpeği sevip uğurladım.

Hayvancağız onca yolu sırf başını okşayayım diye tepmiş, sırf bu küçük ödül için bana eşlik etmiş gibi geldi. Sayesinde ben de kendime geldim -sağolsun.

(5) Son zamanlarda, “insanların düşüncelerini değiştiremezsiniz” ve “olguların fikirlere hiçbir etkisi yoktur” gibi ifadelere sıkça rastlıyorum. Türkiye’ye özel bir durum değil. New York Times, The Guardian ve başka yayın organlarında da görüyorum. Özetlemek gerekirse, artık hakikat sonrası (post-truth) bir dönemde yaşadığımız söyleniyor. Bugün insanların yalnızca görmek istediklerini gördükleri, sosyal ağlarda olduğu gibi, haber akışını diledikleri şekilde düzenledikleri ve duymak istediklerini söyleyen TV kanallarını izledikleri bir gerçek. Dolayısıyla, bilgiye ve farklı fikirlere ulaşmanın kolaylaştığı günümüzde, tam tersine, algılarını kapattı insanlar. Kapalı, sınırları belirli bir çerçeve güven verir. Belirsizlikse sevimsizdir. Buraya kadar tamam.

Tercihlerimizi yalnızca bilgi, akıl yürütme ve rasyonel karşılaştırmaya dayanarak yapmadığımız da doğru. Duygular epey belirleyici. O nedenle bir insanı herhangi bir konuda ikna etmek kolay değil. Doğruyu söylemek kadar güzel de söylemek, hatta insanların kalbine dokunmak gerekiyor. Buna da katılıyorum.

Yine de itirazım var. Birincisi, duygulara, önyargılara ve algıda seçiciliğe rağmen, akıl yürütmenin hâlâ bir gücü var. Yüzde yüz olmasa da etkili yani. Dolayısıyla insanlar dinlediklerinden ve okuduklarından pekâlâ etkilenebilir. “Aklına yatmak” diye bir deyim var. İnsanlık tarihine baktığımızda da değişimin hep varolduğunu görüyoruz. Gerek tek tek bireyler, gerekse topluluklar, kimi fikir ve olaylardan etkilenerek değişim geçirebilir. “İnsanların fikirlerini asla değiştiremezsiniz” şiarı geçerli olsaydı, her şeyin donup kalması, hiçbir şeyin değişmemesi gerekirdi. Hıristiyanlık ve İslamiyet bu denli yayılamazdı mesela. Veya Marx ve Engels’in yazdıkları, Sovyet devrimine yol açmazdı. Bugün köleliğin, işkencenin, çocuk işçiliğinin, reşit olmayan kız çocuklarının evlendirilmesinin filan yanlış olduğunu düşünüyoruz. Oysa bir zamanlar böyle değildi.

Demek ki ikna etmek ve ikna olmak mümkün. Bu makro örnekler bir yana, herhangi bir konuya dair bir yazı okuduğumuzda kimi yargılarımız değişebiliyor pekâlâ. "Daha önce hiç bu açıdan bakmamıştım" diye kendi kendimize mırıldanabiliyoruz.

Bazen bu tip yaklaşımlar, tartışma ortamını ortadan kaldırmak için, yaygın fikirleri benimseyenlerin kullandıkları bir taktik de olabiliyor açıkçası. "İnsanların fikirlerini değiştiremezsin" = "Sus."

Zorla güzellik olmaz elbette. Gelgelelim, bir düşünce ifade edildiği an tebliğ de edilmiş oluyor. Bence bir düşüncenin ifade edilmesi, içinde ister istemez karşı tarafı ikna etme arzusu barındırır. Yoksa insanlar hâl hatır sormak dışında hiç konuşmaz, tarih boyunca çoğu kitap hiç yazılmaz, herkes evinde günlük tutar ve düşüncelerini yalnızca kendine saklardı.

(6) Gün geçmiyor ki hayatın olağan akışı tepeden inme bir kararla sekteye uğramasın. Hani yurtdışında gezerken izlenimlerim eşliğinde fotoğraf paylaşır, yurtiçinde ise koşu etkinliklerine katılırım ya, işte o gezilerde konaklamayı hep Booking.com üzerinden ayarlarım. Dün bir mahkeme kararı ile Booking’in Türkiye’de artık kullanılamayacağı duyuruldu. Sebebi "haksız" rekabetmiş.

Son yıllarda hizmetinden en memnun kaldığım, çokça kullandığım için “Genius Üye” sıfatı kazandığım bir kuruluş Booking. Bizim turizmciler rekabet edemeyince, değil daha iyi bir hizmet üretmek, muadilini bile ortaya koyamadıkları için yasaklama yolunu tercih etmişler anlaşılan.

Booking o kadar harika bir hizmet ki, inanın övmeye neresinden başlayacağımı bilemiyorum. Sanırım en güzel yanı küçük işletmelerin ayakta kalmasına katkı sunması. Normalde asla bulamayacağım, kıyıda köşede kalmış aile işletmelerini hep Booking sayesinde keşfettim. Bu haftasonu Üsküdar’da kalacağım mekân Karacaahmet Mezarlığı’na komşu, eski, cumbalı bir İstanbul evinin restore edilmiş hâli mesela. Mütevazı bir pansiyon. “Booking gibi siteleri yasaklayalım da turizm canlansın” diye düşünüldüyse, tam tersine, bu karar bu küçük, şirin ve samimi işletmelerin sonunu getirir. Böyle bir aile işletmesi bana “müşterilerimizin %80’i Booking’den geliyor. Müşterilerin verdiği yüksek puanlar ve yazdıkları olumlu yorumlar sayesinde bu noktaya geldik” demişti. Söz konusu mahkeme kararının akılla izanla alakası yok. Ha, “acentalar olmadan seyahat edemezsiniz, madem seyahat ediyorsunuz, acentalara, turlara başvurun” deniyorsa, inadına hiçbir yere gitmem. Evde otururum daha iyi.

Unlu mamûllerin zararlarından bahsedebilir, kilo aldırdığından dem vurabilirsiniz mesela. Ama yiyip yememek kişinin tercihidir. “Bakın tur şirketleriyle giderseniz şöyle şöyle artıları olur” diyebilirsiniz. Ama son derece memnun olduğum alternatifimi ortadan kaldırıyorsanız bu bir dayatmadır. Seçenek sunmak başka, o seçeneği dayatmak başka şeyler.

Önümüzdeki dönemde AB ile müzakerelerin durdurulması için de referanduma gidilebilirmiş. Olmaz demeyin. Çoktandır hiçbir şeye şaşırmıyorum. Kişisel hayatımın olağan akışı bu müdahalelerle bozuluyor, elimde kalmış tek tük mutluluklarım da bu şekilde uçup gidiyor açıkçası. Oldu olacak, sahilde plaj dışında yüzmeyi de yasaklasınlar da tam olsun. Türkiye'de kısa vadede hiçbir umut taşımadığım için okumak, koşmak ve yüzmek gibi küçük şeylerle mutlu olmaya gayret ediyorum. Bir beklentim de 2,5 sene sonra yeşil pasaporta kavuşacak olmam. Ama yarın bir gün yeşil pasaportu olanlara da engeller çıkarsa şaşırmam.

Yalnız ve güzel ülkemiz yalnızlaşmaya devam edecek anlaşılan.