26 Ocak 2017 Perşembe

Ingmar Bergman’in Tystnaden (Sessizlik) (1963) Filmi Üzerine

Ingmar Bergman, Tystnaden (Sessizlik) - 1963.
Tüm canlılar gibi insan da iletişim kurar. İletişim kurarken jest ve mimiklerin yanı sıra karmaşık ve kapsamlı diller kullanıyor oluşumuz bizi farklılaştırır. Öte yandan, iletişim kurmak için, soyut konuları dahi aktarabildiğimiz ve tartışabildiğimiz bir dilimizin olması, sağlıklı bir iletişim kurabilmemizin teminatı değildir. Sanıyorum, Bergman, Sessizlik’te söz konusu iletişim sorununu ele alıyor.

Filmin başında, birisi güzel ve alımlı, diğeri ise ağır bir hastalığa yakalanmış olan iki kız kardeş ve güzel olan kadının oğlu, hem sıcak ve dolayısıyla boğucu, hem de iç bunaltıcı bir tren yolculuğu yapmaktadır. Çocuk, vagonun penceresinden güneşin doğuşunu seyrederken, gitmekte oldukları ülkenin dilinde, yabancı, anlamadığı, anlamlandıramadığı bir dilde konuşan görevlilerin sesini işitir. Tam da o anda tren karanlık bir tünele girer. Anlaşılmaz bir gürültü, kelimelerin dahi birbirinden ayırt edilemediği bir kakofonidir işittiği. Karanlık bir tünelde nasıl ki hiçbir şey görünmezse, yabancı bir dilde de bir şeyler işitilir belki; ama hiçbir şey anlaşılmaz. Yalnızca işitir fakat işittiğimizin taşıdığı anlama erişemeyiz. Dilini bilmediği bu ülkede yalnızca trendeyken değil, gündelik hayatın her anında, gerek çocuk, gerekse yetişkin iki kadın, hayatı dışarıdan seyreder konumdadır. Hayatla hemhâl olmak şöyle dursun, ondan yabancılaşmış, araya mesafe konmuş, vitrinde sergilenen eşyalara bakar gibi, dışarısıyla aralarına aşılması zor bir engel girmiştir.

Yine de, iki kız kardeşin hayata karşı takındıkları tavrın birbirine karşıt olduğu gözlerden kaçmamaktadır. Ciğerlerinden rahatsız, hastalıktan bitkin düşmüş hâlde, yataktan çıkmayan büyük kızkardeş hayatı vitrinden seyredenlerdendir. Hayata tutunamadığı apaçık olan kadın, rahatsızlığına ve öksürmesine rağmen sigara üstüne sigara içmeye devam eder. Hayatının sonlanmasını arzu eder gibidir. Uzaktan, güvenli bir mesafeden seyretmekle yetindiği dış Dünya ile iletişim kurmayı denemez. Yatağında, içkisi, sigarası ve kitaplarıyla meşgul hâlde, tüm gün oturur. Dışarısıyla olan bağlantısızlığını, kitaplarla ve klasik müzikle inşa ettiği iç dengesiyle telafi etmektedir. Somut olanla, nesnelerle ve insanlarla, dolaysız temasla, kısacası dış Dünya ile ilgili değildir. 

Bir ara kalkıp otel odasının penceresinden dışarıya bakar. Yalnızca bakar. Dışarıdaki hayatın hengâmesindense yalnızlığından hoşnut, kitap ve müzik gibi -yine insan ürünü olmakla birlikte- daha dolaylı bir iletişim sağlayan nesnelerle kurduğu özel alanında huzurludur. Huzurludur belki; ama mutlu olduğu söylenemez; zira üst üste yaktığı sigaralarla, öksürerek, kan kusarak, adeta ölümünü hızlandırmak arzusundadır. Bilinçli bir şekilde arzularını törpülediği, tensel ve nicel arzulardan kendisini uzak tuttuğu, neredeyse bir rahibe gibi yaşadığı söylenebilir: Dinsel olmayan bir manastır yaşamı sürdürmektedir adeta.

Genç ve güzel olan kızkardeş ise tam tersi bir karakter taşımaktadır. Otele geldikten kısa bir süre sonra derhâl kendisini dışarı atar. Dilini bilmediği bir ülkede bulunmaktadır belki; ama bu engeli aşmaya kararlıdır. Toprağa bağlı, ayakları yere basan, tuttuğunu koparan, insanlarla temas hâlinde olmayı tercih eden bir yapıya sahiptir. Ne var ki, ablasının “büyük birader” misali denetleyici ve müdahaleci yönünden rahatsız olduğunu da gizlemez. Küçük kızkardeş hayatı olduğu gibi yaşarken, ablası sakınımlıdır. Küçük kızkardeş cesurca yeni deneyimlere yelken açarken, ablası onun yaşadıklarını dinlemekle yetinmekte, yaşantıları bizzat deneyimlemekten sakınmaktadır. İçten içe onun hayata dair tutkusunu kıskanmakta, onun gibi olmak istemekteyse de, kardeşinde daima kusur bulmaktan ve ona akıl vermekten geri durmaz. “Birbirimizin dilinden anlamıyor olmamız ne hoş!” diye tepkisini dillendirir genç kadın. Nihayet, ablasına hep hayran olduğunu, onun ilkeli, çalışkan ve entelektüel kişiliğine saygı duyduğunu ima ederken, “ama o ilkelerinle hep kafamızı şişirdin” diye serzenişte bulunur.

Ablasının hayattan, daha doğrusu hayatı dolaysız yaşamaktan neden bu denli korktuğuna anlam veremeyen genç kadın, geceleri kendisini dışarıya, yeni maceralara attığında, ablası ona kendisini aşağılanmış hissettiğini söyler. Hastalığından ötürü gece hayatına katılamıyor, karşı cinsle irtibata geçmesine sağlığı el vermiyordur belki. Gelgelelim, kardeşiyle aralarında geçen konuşmalardan, ablanın hayatı boyunca ve muhtemelen sağlıklıyken de hep sakınımlı ve mütereddit olduğunu anlarız. “İlkelerinle kafamızı şişirdin” diyen kardeşi, “sen hep haklıydın” diye de ekler. Muhtemelen, ablasının, her ne kadar bilgili ve kültürlü olsa da, her ne kadar her daim haklı olsa da, haklılığıyla despotlaşmış olmasından, haklılığından ötürü kendisini üst bir yerde konumlandırmış olmasından ve haklı olmakla kalmayıp kardeşinin yaşam tarzına müdahale etme cüretini kendisinde bulmasından ötürü, bir nevi sınır ihlâlinde bulunduğunu düşünmekte, ablasının “haklıyım; öyleyse seni bezdireceğim, yaptıklarını burnundan fitil fitil getireceğim” tarzı bir tutum benimsediğinden yakınmaktadır. Herhangi bir konuda kişiler haklı ya da haksız olabilir; öte yandan kişinin kişiselliği, bireyin biricikliği bakidir. Bu bakımdan kontrolcu ablanın -çoktan bir erişkin olmuş- kız kardeşinin yaptıklarına burnunu sokması adil değildir; zira genç kadın ablasına karışmazken, ablasının kendisinde böyle bir hak görmesinin meşru bir zemini olamaz.

O esnada çocuk, bir sirkle beraber kente gelmiş cücelerle hemhâl hâlde, elinde bir silah, konuşarak iletişim kuramadığı insanlara ateş eder gibi yapmaktadır. Anlayamadığı, iletişim kuramadığı, dilini bilmediği insanlara silahını doğrultan çocuk, belki de iletişimsizliğin doğurduğu örtük bir öfkeyi dışavurmaktadır. Anlayamadığımız şey bizim düşmanımızdır; bilmediğimizden, tanımadığımızdan korkar, onu tehdit olarak görürüz. Bu nedenle, farklılıklarla karşılaşma anı kişi için büyük bir sınavdır, öyle ki, bu şok deneyimiyle birlikte ya hoşgörümüz artacak, ya da katı bir muhafazakârlığa, hatta kategorik bir dışlayıcılığa varacağızdır. Çocuğun silahla oynaması bir umutsuzluk işaretiyken, bir yanda büyük kız kardeş yavaş yavaş hayata veda etmektedir. Karamsar bir atmosfer filme hakim olur bire süre için.

Yatak döşek, ölüme doğru hızla yol alan kadın, küçük çocuğa bir zarf verir. Tüm bu umutsuz ve karamsar atmosferin içerisinde, iletişimsizliğin imkânsızlığına neredeyse ikna olmuşken verilen o zarf, umudu simgeler gibidir: Yazılı bir iletişim aracı, bir metin. Haklılığıyla despotlaşan “büyük biraderin” ölümüyle birlikte yeni bir tren yolculuğu başlar. Ferah bir geleceğe doğru, sağlıklı iletişimin, karşışıklı anlayışın ve hoşgörünün muştulandığı, iyiliğe, güzelliğe doğru bir yolculuk. 

Çocuk, yeni bir iletişimin imkânı olarak görünür: Geleceğin dengeli, ölçülü, rasyonel ve bir o kadar eğlenceyi, karnavalı, hayatı dolaysız deneyimlemeyi ve duygusalı dışlamayan, bütünsel bir anlayışın taşıyıcısı, müstakbel bir yeni-insan olarak.

Tamer Ertangil.