1 Ocak 2017 Pazar

Değiniler: 1-31 Aralık 2016.

(1) Bugün çocuğunu döven bir anne görsek rahatsız oluruz. Geçmişe göre şiddete tolerans hayli azalmışken bunca insanın katledilmesi olağandışı. Bir yanda yolda giderken bir tosbağayı ezmemek adına fren yapacak denli şiddetten arınmışız, öte yanda başkalarını öldürmek için kendini havaya uçuracak denli gözümüz kararmış. Coğrafyamızın çelişkileri.

Orwell’in 1984’ü, Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sı filan fos çıktı. Güya bugün bilim hayatın her alanını baskı altına almış ve insanlar duygularından arınmış, robotvari, sırf mantıktan ibaret varlıklar hâline gelmiş olacaktı. Ensemize barkod kazınacaktı. Fahrenheit 451’e bakarsak bugün benim evimdeki kitapların belki yarısı yasaktı şimdi. Tutmadı bu anlatılar. Ortadoğu'nun distopyası bambaşka.

Bizim distopyamız akla ve bilime duyulan aşırı güvenin yıkıcı sonuçlarına dayanmıyor. Buranın distopyası akıldışına, duygusala dayanıyor. İkna etmek, kanıtlamak, gerekçe sunmak gibi bir derdi yok bazı kesimlerin. Haklılığını sırf varoluşundan alıyor. İnşasında hiçbir katkısının olmadığı, hazır bulup aldığı dinî inancına, yahut doğuştan getirdiği etnik ya da başka özelliklerine dayanarak birbirini boğazlıyor. Emek vermeden, doğuştan haklıyız. Bizim distopyamız tamamen irrasyonel, tartışmaya kapalı, biatçı, adanmaya ve taraftar toplamaya dayalı. İnsan hakları deyince kaşlarını çatan, “Paris’te kabul edilmiş, bize ait olmayan değerler silsilesi” diye tepki koyan bile var. “Dili, dini, ırkı, dünya görüşü ne olursa olsun” diye başlayan bir cümle geçtiği vakit, “nasıl yani, şimdi Müslümanla Ateist bir mi? Öyle saçma şey mi olur!” diye atarlananların coğrafyası Ortadoğu. Aynı şey ırk ve dünya görüşü için de geçerli pekâlâ. Kendimizi içinde bulduğumuz distopya o romanlarda öngörülenden çok farklı. Burada bilim ve teknolojinin ilerlemesinden kaynaklı, sırf özgürlüğü kısıtlamaktan ibaret bir geleceğin yaklaştığını görsek, onu ehven-i şerden sayar, öpüp başımıza koyardık herhalde. 

12 yaşında çocuklar bile Facebook kapak fotoğraflarına “Bıji Serok Apo!” yazılı görseller veya şeriat bayrağı koyabiliyor. İnsanlar daha çocuk yaşta ırkçı, ayrılıkçı ya da İslamcı kimi dava ve örgütlere adandığı sürece 40 sene sonra durum yine aynı olacak gibi görünüyor. En basit konuda dahi münazara etme kültürü ortadan kalktı; zira artık herkes a priori haklı. Artık taraflar ve o tarafların taraftarları var. Muhakeme yok.

PISA sorularına baktım. Grafik okuma gibi kolay, yoruma dayalı sorular. Ama her yıl gerilememize şaşırmıyorum; çünkü bu toplum muhakeme yetisini kaybediyor. Malûm, bugün sesi gür çıkan, tuttuğunu koparan "haklı." Eğitimdeki başarısızlığın sistem sorunundan ziyade kültür sorunu olduğunu düşünüyorum. Finlandiya'daki sistemi alıp buraya getirsek de başarı gelmez. Finlandiya toplumu başka, burası başka.

Umut var yine de. Umut, şu ne İsa'ya ne Musa'ya yaranabilen, o tosbağa ezilmesin diye arabasının frenine basan, çağdaş, akılcı, hümanist insanlarda yatıyor.

(2) (Yukarıdaki yazıya yapılan bir yoruma istinaden şunları yazmıştım.) Hiçbir zaman şartlar harika değildi belki ama hümanist-akılcı eğilimler eskiden daha güçlüydü. Rejimimizin laiklik temelini terk ediyor olması sorunlardan birisi. Demokrasi ayrı bir konu. Demokrasi bir içerik sunmaz, biçimdir. Tabanı olduğu gibi yansıtır. Gider Trump'ı iktidara getirir, Afganistan'da Taliban yasal olsa muhtemelen onu iktidara getirir. Finlandiya'da ise sosyal demokratları. Önemli olan bu biçimsel yöntemden ziyade mevcut tabanlar ve onların dönüşümü yani. Kültürel sorunlar çok derinlerde yatıyor. Sorular çok muhakkak tabi ama yıllardır kendimce yazarak düşüncelerimi paylaşıyorum. Dünya görüşümü tüm hatlarıyla yazmaya kalksam burada destan yazmam gerekir. Hissiyatım o ki epey farklı bakıyoruz Hocam. 

Bu coğrafyanın sorununu yukarıda açıklamayı denedim. Özcülük diye özetleyebilirim. Yani doğuştan haklı, üstün ya da mağdur görmek kendini. İnşasına hiçbir katkı sunmaksızın, hazır bulduğumuz kimlikler bir övünç meselesi olduğu için düzelme olmuyor. İnsanlar son yıllarda daha az konuşuyor, zira "hmm bu karşımdaki nasıl olsa ikna olmaz, inandığı kutsal bir dava var, ayrılıkçı ya da dinci bir dava mesela, nasıl olsa beni dinlemez" diye düşünüyor. Nasıl olsa adandığı, hazır bulduğu fikirler eleştiriye kapalı. Dolayısıyla, toplumdaki farklı farklı unsurlar kapalı birer çember gibi, değişmeyen, katı birer demir bilye gibi, kesişmiyor, birbirleriyle paylaşacak hiçbir şeyleri kalmıyor.

Farklı olan iki unsur olsun. Bunların her birisi kendisini tartışılmazcasına haklı, kutsal, doğru yolda vs görsün. Bu durumda x ve y birbirini asla ikna edemez. Zira kendisi doğru (ki bu kibre götürebilir), karşısındakiyse sapkın ya da en kibar ifadeyle yanlış yoldadır. Buradan huzur çıkmaz.

Bugün eskiye göre zihniyet bakımından gerileme olduğunu gözlemliyorum. Eskiden insanları vücutlarına patlayıcı sarıp orada burada intihar etmeye ikna etmek daha zordu. Ben, açıkçası, çok farklı tarihsel dönemlerin ve bambaşka coğrafyaların da aynı kefeye konmasını yanlış buluyorum. En sık rastladığım ifade "canım insan her yerde insan, ha İsveç, ha Türkiye, ha Afganistan ha Japonya, ne fark eder?" diyerek sapla samanı karıştırmak, kel alaka bağlamları aynı kefeye koyarak sanki hiç sorun yokmuş gibi sorumluluğu üzerinden atmak bence yanlış.

Ben aydınlanmacı, seküler bir hümanizmden yanayım. Bu konuda tarafım. Başka türlü toplumları huzur içerisinde bir arada tutmanın, en azından mevcut Ortadoğu söz konusu olduğunda mümkün olmadığını düşünüyorum. Bu konuya girsem iş uzadıkça uzar. O yüzden burada durayım en iyisi. Uzatmadan. Okuduğunuz için teşekkür ederim. Selamlar.

(3) Vay be. Eski Çin’de kız çocukları için “su israfı” denirmiş (waste of water). Doğum esnasında yatağın yanında su dolu bir kova bulundurur, bebeğin kız olması hâlinde boğarak öldürürlermiş. Böylelikle erkek nüfus giderek artmış. Varlıklı erkekler eş bulabilirken, yoksul olanlar sap gibi ortada kalır olmuş (bare branches). Zamanla artan erkek nüfus toplumun başına bela olmaya başlamış; zira bu yoksul ve kadınsız erkekler suça eğilimliymiş. Hiçbir kalıcı bağlılığı olmayan, sorumluluk taşımayan, hayatta kendinden başka kaybedeceği hiçbir şeyi olmayan bu genç ve yoksul erkekler giderek örgütlenmeye başlamış. Çeteleşen bu başıboş ve kavgacı güruh o kadar büyümüş ki, yerel/feodal beylere ve hatta imparatorluğa karşı tehdit hâline bile gelmişler. Kız çocuklarını öldürme geleneği sona erip nüfus dengelenince sıkıntılar çözülmüş. 

Amerika’daki Vahşi Batı imgesinin temelleri de yüksek erkek nüfusuna dayanıyormuş. ABD’nin doğusunda kadın nüfus ya daha fazla ya da erkeklerle dengeliyken, batısında madenlere giden erkeklerden ötürü erkek nüfus oraya yığılmış. Yalnız, yoksul, sorumluluk taşımayan binlerce erkek. Kavga, hırgür ve silah. Zamanla kadın ve erkek nüfusu dengelenip çekirdek aile yaygınlaştıkça şiddet azalmaya başlamış. Country diye geçen, hani şu kovboy müzikleri vardır ya, anonim Amerikan halk şarkıları yani, bunların pek çoğunda kocasını tartışmalardan ve silahlı ortamlardan uzak durması için ikna etmeye çalışan kadınların sözleri geçer: Adam kıytırık bir sebepten ötürü vurulup ölmesin diye içki içmemesine ve kavgalara karışmamasına dair telkin içeren sözler. Bazılarında sözler epey acıklı. Sakat kalan ya da ölen eşleri için ağıt yakmışlar adeta.

Özellikle Çin örneğine bakınca geçmiş çağların pek o kadar da ideal olmadığı görülüyor. Şahsen ilerleme denen şeye inanıyorum. İlerleme yalnızca bilim ve teknolojinin gelişmesi değil tabi. Şiddetin azalması, hukuka riayetin artması, daha insanî ve konforlu şartlarda yaşamak gibi konular da ilerlemenin başka bir boyutu.

(4) Şu uğursuz 2016 geçip gitse de rahatlasak. Olan biten her şeyi ezberden sayıp dökemem. İşime gelmeyen, beni üzen olayları bilmeden baskıladığım kadar, güçlü bir belleğimin olmayışı da bunda etkili. Yine de, genel itibariyle şöyle bir bakınca, bu yıl 2015’e göre çok daha tatsız tutsuz geçti. Daimi melankoliden pek haz etmediğim için yüzümden gülümsemeyi eksik etmedim. Sonuçta işe yarıyor olmak ve kendini değerli hissetmek güzeldi. Okulda öğrencilerle baş başa kaldığımda, bazı derslerin gerçekten yararlı geçtiğini hissettiğimde, veya dışarıda ve evde sevdiğim uğraşlara gömüldüğümde tatmin olmasını bildim. Evde olmakla dışarıda olmayı dengelediğim zaman mutlu oldum. Yoğun geçen bir haftanın sonunda, Cumartesi akşamları kırmızı şarap eşliğinde 70’li yılların Sovyet, İsviçre veya İskandinav filmlerini izlemekle kendimi ödüllendirirken, "eh Tamer, bu kadarını hak ettin artık!" derken mutlu buldum kendimi. 

Dünya yıkılsa kendini mutlu etmen gerekir. Tabi ölçülü. Ne de olsa bize en çok zevk veren eylemler de fazlaca yapıldığında tatsızlaşır. Bir yandan hayattan koparabildiğimi almak istiyorum. İnsanın istemeleri bitmiyor. Diğer yandan ölümlü olduğunun bilinci hayatı daha da anlamlı kılıyor. Biricik yaşamımız. Adeta bir hediye. Ne var ki gündelik koşuşturma içerisinde bu gelip geçiciliğimizi unuturuz. Ya da ben unuturum. Kendi adıma konuşayım. Başkalarının ölümleri hatırlatır bana gelip geçiciliğimi. Sizi bilemem.

Kızıl Ordu Korosu’nu arada açıp açıp dinlerim. O coşkulu ve epik müzikleri dinledikçe insanlığın geleceğine ilişkin umutlarım tazelenir. O insanların dün hayatlarını kaybetmelerine üzüldüm. İki gün önce miydi yoksa? Sonra, düşününce kendi kişisel varlığımla ne kadar alakası var gerçi ama, George Michael’in ölümüne de üzüldüm. Careless Whisper şarkısı dışında hiçbir şarkısını bilmesem de, sonuçta çocukluğumda kulaklarımda yer etmiş hoş bir ezginin sahibiydi bu adam. İngilizce bilmeyen her çocuk gibi, şarkıya kendi uydurma “cümlelerimle” eşlik ederdim. Demin baktığımda George Michael’ın ‘63 doğumlu olduğunu öğrendim. Yaşlı sayılmazmış. 19 yaş büyük benden. Gelip geçti işte. İnsanın yarın hık diye gitmesi de, doksan yaşını görmesi de mümkün. O arada ne yaşadıysan yaşadın. Herkesin öyle iz bırakmak gibi bir derdi yok. Yine de, muhtemelen, birbirimiz üzerinde farkında bile olmadan ne izler bırakıyoruzdur kim bilir. 

Çocukluğumda üzerimde iz bırakmış ve bugün hâlen bırakmakta olan kişileri, eserleri, şarkıları, ilginç deneyimleri, aslına bakarsanız, bir deneyimler bütünü olarak hayatın bizatihi kendisini, 2016 gibi uğursuz senelere ve erken ölümlerin yarattığı hüzünlere rağmen seviyorum.

(5) Dört senedir burada düşüncelerimi paylaşıyorum. Kitap okumak, özellikle felsefî ve kültürel meselelere dair kitaplar okumak 2001’den beridir zamanımın kayda değer bir kısmını işgal etti. Düşüncelerimi elimden geldiğince akıcı ve anlaşılır bir üslupla aktarırken ortaya çıkan yalınlığın ardında son derece çetrefil metinler yatıyordu. Hiç günlük tutmadım. Başkaları okumadığı sürece yazmak bana hep anlamsız gelmiştir. Dört senedir, Türkiye’de olan bitenlere, bazen makro sorunlara, bazen küçük şeylere, bazense filmler, kitaplar ve diğer konulara ucundan kıyısından değindim. Kuru çözümlemeleri sıkıcı bulduğum için kişisellikle harmanlanmış metinleri severim. Bu yüzden “ben” demekten, çözümlemelere kendi somut varlığımı dahil etmekten sakınmadım. Sonuçsa çerez kabilinden kısa iç döküşler oldu. Kimi zaman katıldığınız, kimi zamansa katılmadığınız; ama emin olun ne yazdıysam en samimi düşüncelerimdi.

Biliyorum, birkaç ayda bir “çok güzel oldu. Yakında çıkacak” deyip durdum -şu bir türlü çıkmayan- kitabım için. Ayrı bir heyecan taşıyordum; zira bu kez hedef kitle felsefeciler değil, HERKES olacaktı. Kitabın taslağını kimi arkadaşlarıma, görüşlerine çok önem verdiğim değerli bir akademisyene, hatta babama dahi okuttum. Bambaşka eğitim düzeylerinden kişiler. Elimde olmayan sebeplerle yayım tarihi ertelendikçe, ara ara metne dönüp onu adeta bir heykel gibi yonttum. Küçük ve etkili dokunuşlar. Üslupta ve biçimde düzeltmeler, eklemeler, açıklamalar -ama öz hep aynı kaldı. Nihayet kitabın dizgisi de tamamlandı ve bu sefer gerçekten çıkacak. Siz deyin bir hafta, ben diyeyim iki.

Bilinen birisi değilim. Öyle bir hedefim de yok. Zaten önemli olan kitap -ben değilim. Bu kitabın okunmasını, mümkün olduğunca çok sayıda insana ulaşmasını istiyorum. Kitapta son derece akıcı ve yer yer sakin, yer yer coşkulu bir üslupla, deneme boyutunda yazılarla, içinde yaşadığımız zamanın sorunları irdeleniyor. Adeta herkes için felsefe... Hüzün, mutluluk ve aile gibi kişisel; Ortadoğu, demokrasi, şiddet ve çok-kültürcülük gibi toplumsal; ve nihayet bilim, etik, hayatın anlamı, maneviyat ve umut gibi insanî konuları ele aldım. İçeriğin bir kısmı size tanıdık gelecek, "Tamer'in yazdığı belli" diyeceksiniz. Bir kısmı ise şaşırtabilir.

Şimdiden sizden ricam, eğer okumak isterseniz, Idefix, Kitapyurdu ya da D&R gibi kitap satış sitelerinden temin ettikten sonra, kitabı beğenseniz de beğenmeseniz de, birkaç cümlelik bir yorumla arkadaşlarınıza bahsetmeniz. Romanları yüzbinler satan yazarlar bile yeni bir kitapları çıktığı vakit ekranlarda kanal kanal dolaşırken, ben gibi tanınmayan, tanınmayacak olan, üstelik edebiyat değil de felsefe üzerine odaklanmış birisinin kitabı tanıtıma muhtaç. Bu arada kitabın adı ve alt başlığı şöyle oldu:

Çağımızın Yanılgıları Üzerine
Türkiye ve Ortadoğu için Mutlu Bir Gelecek Umudu

Pek yakında haber ederim :) Mutlu yıllar.
Tamer.