2 Temmuz 2017 Pazar

Madımak'ın Benzerleri Yeniden Yaşanabilir


Sivas Katliamı olduğunda onbir yaşındaydım. Dün gibi hatırlıyorum. Bu olay bir nevi milattı. Çocuk aklımla da olsa bir şeylerin farkına varmıştım: Türkiye’de kimseye saldırmasan da saldırıya uğraman mümkündü. Dikkatli ve güçlü olman gerekiyordu. Çocuktuk ama olan biteni görüyorduk. Okuldaki din dersinde hoşgörüden bahsedilmesine rağmen insanların kollarını havaya kaldırarak, çatık kaşlarıyla tekbir getirdiğinde ürktüğümü, korku filmi izler hissine kapıldığımı hatırlıyorum. Belki de kendilerinden korkulması hoşlarına gidiyordur, bilemem; ama şunu biliyorum ki bugün birisi çıkıp ortalık yerde tekbir getirse, çevresindekiler ya kendilerini masa altına atar ya da koşarak oradan uzaklaşır.

Sivas Katliamı öncesinde entelektüellerin hangi bildirileri sunduğunu bilmiyorum. Tek tek bakmaya gerek de görmüyorum. Tüm konukların “şurada ateizm propagandası yapalım da Sivaslıları İslam’dan soğutalım!” diye düşündüğünü sanmam. Panelin tüm bildirilerinin aynı konuda olduğunu da sanmam. Kaldı ki “tahrik ettiler!” veya “ateizm propagandası yaptılar!” gibi gerekçeler geçersiz. Bir kere sen bir ülkede çoğunluksan, ülkenin büyük çoğunluğu Müslümansa madem, rahat olmalı, kendini tehdit altında hissetmemelisin. Diyelim Çin’de, onca insanın içinde bir avuç Müslüman olsaydın daha hassas olmanı anlardım. Azınlık olduğundan tehdit altında hissetmen anlaşılır olurdu. Ne var ki Türkiye’de böyle bir durum yok. Çoğunluksun ve tuhaf bir şekilde çoğunluk olarak sürekli hoşgörü ve saygı talep ediyorsun. Asıl bir zahmet, tam tersine, çoğunluk olanın daha az sayıda olana karşı hoşgörülü olması, saygınlığını ise kendisinin kendi davranışlarıyla inşa etmesi gerekir. Saygı öyle “saygı duyacaksın ulan!” diye insanları sıkboğaz ederek, tırnaklarını geçirip kopartarak alınan bir şey değil. Ben olsam saygıyı talep edeceğime, “bunca çok olmama rağmen saygınlığımı nasıl yitirmişim?” diye sorardım kendime.

Saygıdan yalnızca kendisine saygıyı, hoşgörüden yalnızca kendisine hoşgörüyü, özgürlüktense sadece kendisine özgürlüğü kasteden bir anlayışın tebliğ deyince de yalnızca kendisine ifade hakkı tanıması olağan. Kendisine tebliğ adı altında başkasına karışma hakkını bahşeden bir anlayış bilmeli ki başka anlayışlar da kendilerini tebliğ edebilir. Ben fikirlerimi yayabileyim, ama başkası yayılmaya kalkarsa “Müslüman mahallede salyangoz sattırmayız!” diyerek baskılarız diye düşünmek, El-kaide’ye, Taliban’a ve Işid gibilerine giden yolun ilk adımlarını atmak anlamına gelir. Müslüman olmayan coğrafyalarda insanları İslam’a davet etmeyi kendine hak görüyorsan, Müslüman coğrafyalarda başkalarının seni İslam dışı inanç ve fikirlere davet etmesi de bal gibi haktır. Hem de en doğalından.

Henüz bu anlayış değişmediği için Madımak'ın tekrarlarının yaşanma riski maalesef hâlâ mevcut.

30 Haziran 2017 Cuma

Herkesin Dikkati Dağınık


Dikkat dağınıklığından muzdarip insanların sayısında büyük bir artış olduğu kanaatindeyim. Önüne gelen her hareketli çocuğa "hiperaktif" denmesinde olduğu gibi, “benim çocuk çok zeki ama dikkati dağınık” ifadesi de fazla iddialı. Pek çok insan dikkat dağınıklığının kendisine veya çocuğuna özgü bir durum olduğunu ve dışarıdan müdahale ile kolaylıkla çözülebileceğini zannediyor galiba. Oysa bugün dikkatini toparlayabilen, odaklanma sorunu yaşamayan insan yok gibi.

Dikkat dağınıklığının çocuklar kadar yetişkinlerde de yaygın olduğunu düşünüyorum. Bırakın hacimli kitapları okumayı, sabır ve odaklanma gerektiren hangi iş olsa dakikasında oflayıp pufluyor insanlar. Sertab Erener’in bir röportajında kitap okumakta zorlandığını, kitabın bir an önce bitmesini istediğini, sanki içinde ikinci bir benliğin onu iteklediğini ve hızlanması yönünde telkinde bulunduğunu söylediğini hatırlıyorum.

Eskisine göre tez canlılığımı törpülemiş ve sabırlı birisi olarak söyleyebilirim ki dikkat dağınıklığı üstesinden gelinebilir bir sorun -ama dışarıdan müdahale ile değil, kendi çabanla. Mesele yalnızca kitap değil. Bir kere şu acelecilikten kurtulmak gerekiyor. Acele ile yaptığım herhangi bir işi sakince yaptığımda arada kayda değer bir zaman farkı olmadığını fark ettiğimden beridir -ortada hayatî bir durum yoksa- hiç acele etmiyorum. Sıkıcı bir etkinlik istiyorsanız koşuyu örnek verebilirim. Koşmayı seviyorum. Öte yandan pek çok insanın, bir başına değil bir saat, on dakika koşsa sıkılacağını zannediyorum. Bu yüzden insanlar yürüyüş ve benzer etkinlikler için bir partner arar genelde. Konuşsunlar ki sıkılmasınlar ve zaman geçsin.

Sahilde katlanır sandalyemi açmış denize karşı kitap okumaya oturduğumda iki saat nasıl geçiyor anlamıyorum. Bir tanıdık bana selam verip “en güzelini yapıyorsun, ben de yapacağım” dedikten sonra aynısını denediğini, on dakika dayanabildiğini çünkü çok sıkıldığını söylemişti. On dakika… Sanıyorum bugün insanların çoğu değil deniz manzarası, Alp dağlarının en görkemli vadilerine bile baksa yirmi dakikada sıkılır. Bir reklam görüp "ah şimdi orada olmak vardı!" diye iç geçiren kişilerin gerçekten de orada olsalar kafayı telefona gömmeleri kaç dakika alırdı acaba?
Odaklanma içeriden gelmesi gereken bir edim; ama biz hep dışarıda bir şeyler bizi cezbetsin istiyoruz galiba. Böyle bakınca ne kitap, ne bir sanat eseri ne de doğa harikaları bizi cezbedebilir. Ha, cezbeder etmesine de, on dakika kadar işte... Okuma eylemi bu yüzden cazibesini yitirdi. Çünkü zaman ve ilgi istiyor.

Sorunun temelinde çok fazla uyarana maruz kalmamız yatıyor bence. Akıllı telefon ve televizyonlar renkli, ışıltılı ve hareketli. Her bir deneyim yalnızca saniyeler sürüyor. Sıkıldığın an ekranı baş parmağınla aşağıya kaydırabiliyor, yeni bir uyarana ulaşabiliyor veya elinde kumanda sürekli kanal değiştirebiliyorsun.

Hâliyle, ortalama birkaç saniye, bilemedin birkaç dakika süren deneyimlere alışkın insanlar için hemen her şey sıkıcı olabiliyor.

29 Haziran 2017 Perşembe

İnsanlığın Geleceği Üzerine Bir Deneme

Geleceğe dair kimi spekülasyonlar yapacağım. Öncelikle, bilimin tek başına tarihe yön verdiği söylenemez. Bilimsel gelişmeler insanlığa yeni olanaklar sağlamakla birlikte, esas olan onların insanlık tarafından nasıl kullanıldığıdır. Söz gelimi, yapay zeka ile ölümcül ordular kurabilir veya ondan üretimdeki verimliliği arttırmak için yararlanabilirsiniz. Kamera teknolojisi insanları yok etmek için de, kayıp bir dağcıyı bulmak için de pekâlâ kullanılabilir. Bilimle ölümcül kimyevî silahlar yapmak da, aşılar geliştirerek hastalıkların önüne geçmek de mümkündür. Aslında yalnızca bilim değil, araç ve konu her ne olursa olsun, onu hangi amaçlarla kullanacağımız esas belirleyici olandır. Bu noktada devreye tercihler, karar alma mekanizmaları ve dolayısıyla politika girer.

Politika bir ölçüde farklı iyi anlayışlarının yarışmasına dayanır. Ortaya bir iyi anlayışı koyduysanız ve onun toplumu daha ileriye götüreceğine inanıyorsanız insanları buna ikna etmeye çalışırsınız. Bu iyi anlayışı, dilerseniz hakikat anlayışı veya ideoloji diyelim, bir değerler bütünüdür. Bilim olgularla ilgilenir ve değerler konusunda söyleyecek bir şeyi yoktur. Daha doğrusu ortaya yeni değerler koymaz. (Bu konuda aksini iddia edenler varsa da ikna olmuş değilim.) Dolayısıyla, bilimin ilerlemesi insanlığı refah, mutluluk ve huzura kavuşturabilir ya da kavuşturmayabilir. Bu, onun hangi iyi anlayışı tarafından kullanılacağına bağlı olacaktır.

Şu ana dek görünen o ki, insan hakları, serbest piyasa, parlamenter demokrasi ve bireycilikten müteşekkil liberal ideoloji son derece yaygın ve güçlü. Alternatif bir iyi anlayışının üretilmesi zor görünse de, liberalizmin zayıf bir noktası var: Tutku, coşku ve epik unsurdan yoksun olması. Tamam, insan hakları ile güvence altına alınmış olan bireyin hayatta kalacağı garantidir -fakat sıkıcı ve yalıtık bir varoluş modu içerisinde boğulması, yüce bir idealden, kolektif bir hedeften yoksun kalması onu mutsuzluğa sevk edebilir. Ediyor da. Özellikle ortalamanın üzerinde ve farklı olan, seçkin bireyleri. Nietzsche'nin vasatlığa olan isyanını bu bağlamda yorumlamak mümkün.

Liberalizmin kişinin özerkliği üzerinde yaptığı aşırı vurgu, aidiyet duygusunu, yani kişinin herhangi bir kolektiviteye ait olma ve o kolektif kimlik içerisinde erime imkân ve arzusunu ortadan kaldırdı. Büyük hedeflerin, yüce ideallerin yokluğunda hayatı anlamsız bulan bireylerin, uğrunda savaşacak hiçbir şeyleri yoktur. Tüm kolektif kimliklerden azade bir hâlde, satın alarak ve tüketerek hayatına anlam katmayı deneyen yalıtık bireyler... Durduk yere mobilyasını değiştiren, yegane amacı yeni model bir Iphone almak olan, raflardaki sonsuz çeşitlilikte marka ve ürün içerisinden seçerek, alarak ve sahip olarak oyalanıp duran insanlar. Ne var ki sahip olmak ait olmanın yerini tutmuyor. Bu yüzden, liberal dünya son derece sakin, tutarlı ve nispeten özgür olmasına rağmen, onun sıkıcı ve tekdüze olduğu, özellikle insanı motive eden büyük ideallerden yoksun olduğu söylenebilir. Büyük ideallerin yokluğunda küçük tüketim nesneleriyle zaman geçirmekteyiz -tabi daha yeni bir nesne satışa sunuluncaya değin.

Demokrasinin avantajı farklı iyi anlayışlarının yarışmasına izin vermesidir. Sanıyorum gelecekte bu yarıştan liberalizme alternatif bir anlayış türeyecek. Kızmayın ama, ileride eşitlik idealinin tamamen terk edileceğini düşünüyorum. Bilenle bilmeyenin bir olmamasından başlayarak, eşitsizlikle sonuçlanan sonsuz sayıda durum var ve hâl böyleyken mutlak eşitlik ne mümkün ne de arzulanabilir. İnsanlar arasında bilgi, beceri, karakter ve başka farklılıklardan kaynaklı olarak eşitsizliğin ortaya çıkması, hiyerarşilerin de kaçınılmazlığına işaret ediyor. Sanıyorum ileride eşitlik ve hiyerarşi karşıtlığı gibi beklentiler tümüyle bir kenara bırakılacak.

Gelecekte insanlığa sunulacak olan alternatif iyi anlayışı, kolektif ideal, epik unsur, sabit gelir ve örgütlülükten müteşekkil olacak diye düşünüyorum. Egemen liberal paketteki unsurlara karşılık farklı unsurlardan oluşan yeni bir paket. Bireycilik, kolektif ideal doğrultusunda kurulan örgütlülükle karşılanacak örneğin: Birbirinden kopmuş, köşelerine çekilmiş bireyler yerine manastır gibi mekânlarda bir araya gelerek, birlikte çalışarak, belirli bir amaç uğrunda çabalayarak ortaya ürünler koyan, paylaşan, adanma ve fedakârlık duygularını geliştiren kolektifler çıkacak ortaya. İş hayatından, okuldan ve başka ortamların getirdiği yüklerden sıkılmış kimselere söz konusu kolektiflerde yaşama seçeneği sunulacak. Dilerlerse 3-5 hafta, dilerlerse 3-5 yıl, dilerlerse ömürleri boyunca. Bunun liberal dünyada zaten mümkün olduğunu söyleyebilirsiniz. Evet, mümkün. Tabi paranız varsa.

Gelecekte dileyen -iş bulabilirse- çalışmaya devam edecek. Bunda bir sorun yok. Ne var ki kimi insanların, özellikle bilime, sanata, resme, heykele, müziğe, edebiyata ve felsefeye ilgi duyan kimselerin çalışmak zorunda olmayacağı bir gelecek düşlüyorum. Yapay zekanın getirdiği olanaklarla tarım ve sanayide ve hatta hizmet sektöründe insanlara duyulan ihtiyaç asgarî düzeye ineceği için, insanlar çalışmasa da yeterli üretim gerçekleşecek. Robotlar nihayet bir işe yarasın, değil mi? Bu sayede, çalışmayan kişilerin de düzenli bir gelirleri olabilir. İleride mutlak eşitlik talebi yerine bu hak üzerinde odaklanılmalı diye düşünüyorum. Bugün her bireyin eğitim hakkının olması kulağa nasıl olağan geliyorsa, ileride yine her bireyin sabit gelirinin olması da bir hak hâline getirilebilir. Herkes, çalışmadan da yaşayabilme hakkına sahip olabilmelidir. İş hayatına, fazla kazanca filan ilgi duymayan, kendilerini uğraşlarına adamak isteyen, pozitif anlamda “genç emekliler.” Daha fazla kazanmak isteyenler buyursun çalışsın. Engel yok. Ama herkesin sırf insan olmaktan ve dünyaya gelmiş olmaktan kaynaklı bir geliri olması, ileride pekâlâ doğal bir hak olarak görülebilir.

Serbest piyasa eleştirilerinin de sona ereceğini öngörüyorum. İnsanlık neolitik çağ ile birlikte toprağı ekip biçmeye başladı. Herkes ihtiyaç duyduğu tüm ürünleri üretemediği için, yani bir ailenin üretimi belirli mahsullerle sınırlı olduğu için, haftanın bir günü kasabada kurulan pazarlarda takas yoluna gittiler. Serbest piyasanın doğumu buraya dayanır ve "serbest piyasa = kapitalizm" formülü pek sağlıklı değil. Ürünlerin talebe göre değerlenmesi üretimi belirler. Neyin ne kadar üretileceğini talebe göre belirlemediğinizde başka bir belirleyici gerekecektir. Dolayısıyla, serbest piyasa ve ticaretin yasaklanması, ürünü ve üretim miktarını belirleyecek olan merkezî bir gücün ortaya çıkmasına yol açar. Yani otoriter bir devletin. Rusya'da konuştuğum yaşlı bir adam, çocukluğunda bir yıl boyunca ekmek arzı sıkıntısı çekildiğini, buna karşın fotoğraf makinesi, viski ve puro gibi ekmeğe göre son derece lüks tüketim ürünlerinin her yerde mevcut olduğunu söylemişti. Ne kadar ekmek tüketileceğini önceden hesaplayıp ona göre buğday üretimi yapabilirsiniz. Ama söz konusu olan insandır ve insan faktörü işin içine girdiğinde öngörüleri tutturmak zordur. Konu ekonomi ve özellikle gıda olduğunda bunun sonuçları felaket olabilir. Bu sebeple, gelecekte serbest piyasayı ve arz ve talep mekanizmasını ortadan kaldırmak yerine, kapitalizmin törpülenmesi, şirketlerin büyümelerine sınır konması, tekelleşmenin önüne geçilmesi ve belirli bir büyüklüğe erişmiş sermayenin, çalışmayanların sabit gelirlerine katkı sunması gibi uygulamalar hedeflenebilir. "Yaşasın proletarya enternasyonalizmi!" gibi sloganlar on dokuzuncu yüzyılda ve yirminci yüzyılın ilk yarısında etkiliydi. Artık değil.

Farklı kültürlerin bir aradalığı konusunda gelecekte ısrar edileceğini zannetmiyorum. Birbirinden farklı unsurlar hoşgörü içerisinde bir arada yaşayamayabilir. Unsurlardan birisi, diğerlerini ortadan kaldırmak isteyebilir. Hâl böyleyken, farklı kültürleri kaynaşmaları için bir araya getirmek yerine, onların kendi farklılıklarını sürdürmelerine imkân vermek daha sağlıklı bir tutum olabilir. Ulusal farklılıkların devam edeceğini öngörüyorum. Dil ve kültür farklılıklarının orta vadede ortadan kalkacağını hiç sanmam. Öte yandan bu bir savaştan ziyade bir yarış ve işbirliğine de dönüşebilir. Uluslar, geçmişleriyle böbürlenmeye dayanan kof milliyetçiliği bir kenara bırakıp geleceğe baksalar daha anlamlı olur. Bilimde yarışan, sanatsal üretimini arttıran toplumlar hayatı daha katlanılır hâle getirecektir kuşkusuz. Nükleer silah üretimine harcanan kaynak ve enerji, pekâlâ uzay çalışmalarına aktarılabilir. Bırakalım Avrupa, Hint, Ortadoğu ve Çin apayrı kültürlere sahip olsun. Sentez olmuyorsa zorlamanın alemi yok. Varsın farklılıklarımızla bir arada olmayıverelim. Ama mesela başka gezegenlere seyahat etmek konusunda bu kültürlerin yarışmalarını ve belki de işbirliği yapmalarını görmek insanlığa heyecan getirirdi.

Epik unsur derken kastettiğimse insanlığa yücelik duygusu verecek olan şey. Bugün, 1950’li ve ‘60’lı yıllarda uzay çalışmalarında yaşanmış olan heyecandan eser yok. Kızıl Ordu Korosu’nun insana özgüven ve “başarabiliriz” duygusu veren çok sesli müzikleri geçmişte kaldı. İyiliğin kötülüğe karşı savaşı, Yüzüklerin Efendisi gibi edebî eserlere bırakılmış durumda. On dokuzuncu yüzyılda ve yirminci yüzyılın ilk yarısındaki devrim umudu yerini hayal kırıklığına bıraktı. Yeryüzünde kâşiflerin ayak basmadığı tek bir kara parçası kalmadı. İnsanların herhangi bir ideal uğruna parmaklarını kıpırdatmaya mecali yok. Yani bugün ciddi bir motivasyon sorunu var. Tek başına bilim ve mantık bize bu motivasyonu, bu duygusal gereksinimi veremiyor. Bu yüzden yeni bir iyi anlayışına, yeni bir değerler bütününe, insanları birleştirerek harekete geçirecek yeni ve büyük bir ideale ihtiyaç var.

Bu idealin içeriğini ancak kısmen, yani yukarıda değindiğim kısımlar itibariyle speküle edebilsem de, insanlığın geleceğine dair dört başı mamur bir öngörüde bulunmak imkânsız. Sonuçta kimse kâhin değil. Yazdıklarım için satır satır kaynak belirtmem pek mümkün görünmüyor. Ancak ilgilenenlere Alexandr Dugin’in The Forth Political Theory’sini, Yuval Harari’nin Homo Deus’unu, -naçizane- kendi kitabım Çağımızın Yanılgıları Üzerine’yi, Thomas Piketty'nin Yirmi Birinci Yüzyılda Kapital'ini, Francis Fukuyama'nın Tarihin Sonu ve Son İnsan'ını ve Samuel Huntington'ın Medeniyetler Çatışması'nı önerebilirim.

Spekülasyonlar zayıf ve risklidir. Yine de denemeye değer.

28 Haziran 2017 Çarşamba

Evlenme Oranlarındaki Düşüş ve Ailenin Müstakbel Sonu

Edward Hopper, Alone
Çekirdek aile kurumu ağır yaralı. Saf mantık, toplumlarda zaman içerisinde oluşmuş kurumları reddetmek için yeterli değil. Feodal toplumlarda aşiret boyutunda aileler varken, kentleşmeyle birlikte çekirdek aile çıktı ortaya. Sonuçta insan yavrusu doğar doğmaz tay gibi koşup beslenemez. Tamamen yardıma muhtaç, neyin tehlikeli olup olmadığını ayırt edemeyecek hâldedir. Dolayısıyla insanoğlu bir şekilde birbirine destek olmak durumunda; gerek aile olarak, gerekse farklı dayanışma biçimlerinde. Ancak aile kurumunun bugünkü perişan hâli onun mantıklı veya saçma olmasıyla değil, somut gerçeklikle ilgili. 

Bizden önceki nesiller bugün evlenme oranlarındaki düşüşü anlamakta zorlanıyor. Ya diyor, “bizim kız otuz altı yaşında ama evlenmeye niyeti yok.” “Aaa şu adama bakın, kırk beş yaşında ve hiç evlenmemiş. Ya şu kadın, neredeyse elli yaşına gelmiş ama yalnız yaşıyor” gibi ifadeleri işitmek artık anormal bir durum değil. Bu durumun yalnızca bireysel bir tercih olduğu da söylenemez; daha ziyade sosyolojik bir durum var ortada. Yarının bile belli değilken ömür boyu ağır sorumlulukların altına girdiğin, kısa zamanda tekdüze bir hâl alan, yalnız kalmana fırsat verilmeyen, üstelik ciddi sorunlar çıktığında dahi boşanmanın gayet zor ve yıpratıcı olduğu bir kurumun cazibesi hâliyle azaldı. "Acaba özgürlüğümden ödün vermeye ve risk almaya değer mi?” sorusu hasıl oluyor zihinlerde. Üstelik, bizimkisi dahil kimi toplumlarda, konu ne olursa olsun, başarılı değilsen bir hiçsindir. Bütün o kişisel gelişim kitapları boşuna "başarı - başarı - başarı!" diye yaygara yapmıyor.

Üstelik en “çağdaşımız” bile, evlilik söz konusu olduğunda en tutucusuyla yarışacak kadar katı olabiliyor. Aile kurma süreci, kınadır, araç konvoyudur, ne kadar ayrıntı varsa ödünsüz bir şekilde sahipleniliyor. Pek çok konuda hiç de geleneksel olmayan kişilerin bu pratiklerdeki hassasiyeti insanı afallatacak cinsten. Aslında, dikkat edilirse, İslamî kesimin bir kısmı bu sorunu çözmüş. Kişiler imam nikahı kıyıp aynı evde yaşamaya başlıyor. Gittiği yere kadar. Bir sene gider, on sene gider, ömür boyu gider -bilinmez. Çağdaşım diye geçinen insanlar birlikte yaşamanın hayalini kurmaktan bile -aileleri ve mahalle baskısı yüzünden- çekinirken, tutucu denen kimseler bu sorunu çözmüş görünüyor.

Herkes kendi işine baksa ve seven sevdiğinin yanına taşınsa sıkıntı kalmayacak. Türkiye gerçekleriyle örtüşmediğinin farkındayım. Yine de, dedelerimizin zamanındaki gibi karşındakinin iradesini kendi iradene kayıtsız şartsız bağlamak günümüzde neredeyse imkânsız. Kimse iradesinin yok sayılmasını istemiyor. Bu nedenle boşanmaların bu denli sıklaşmış olması tesadüf değil. Katlanma devri sona erdi. The End.

Görüşlerim ütopik olabilir; ama bu şekilde de gitmiyor. Aile konsepti ortadan kalkmayacak belki. Gelgelelim, tıpkı aşiret yapısından çekirdek aileye geçişte olduğu gibi, değişip dönüşecek. Geleneksel olmayan bir zamanda geleneksel bir yapıyı ayakta tutmaya çalışıyoruz. Fakat binadan çatırtılar yükseliyor.

Tamer.

27 Haziran 2017 Salı

"Yurtdışında Tatil Yapana Yaptırım Uygulansın" Önerisi


Bu yaz üç hafta boyunca Bosna-Hersek ve Sırbistan’ı gezeceğim. Önümüzdeki dönemde aklımda Balkan ülkeleri, Beyaz Rusya ve İran var. Uzakdoğu ve Güney Amerika şu an için hayal; zira mesafe uzadıkça uçak biletleri müthiş pahalı oluyor. Avro bölgesinde henüz gitmediğim ülkelere ise yeşil pasaportumu aldıktan sonra giderim diyorum.

Yurtdışına çıkmayı seviyorum. Bir kere dışarıda kendimi daha özgür hissediyorum. İkincisi, farklı şehirler görmek, değişik bir mimari ile karşılaşmak ve yerel lezzetleri tatmak çok zevkli. Üçüncüsü, tarihe ve plastik sanatlara ilgi duyduğum için müzeleri ve sanat galerilerini gezmeye bayılıyorum. Deniz-kum-güneş üçlüsü bana pek hitap etmiyor.

Turizmcilerin açıklamalarını duydunuz mu? Tatilinizi yurtiçinde yapın, dışarı çıkmayın filan. Bu tavsiyelerde ölçü kaçtı. Birisi çıkmış, yurtdışına tatil yapanlara yaptırım uygulansın, ek vergi getirilsin filan diyor. Twitter’a biraz baktım, genellikle tiye alan yorumlar gördüm. Fantaziymiş. Olmazmış öyle şey. Ben burada tiye alınacak bir durum görmüyorum. Booking’in yurtiçinde kullanımını yasaklamış, Vikipedi'ye erişimi engellemiş, insanları Bireysel Emeklilik Sistemi’ne zorla sokmuşlarken ben hiçbir yasağa ve yaptırıma şaşırmam. Zaten çoğu ülke Türk vatandaşlarını vizesiz ülkelerine sokmuyorken bu durumu daha da zorlaştırmak anlamsız; ama pekâlâ zorlaştırabilirler. Hatta bu yaptırımları "yerli ve milli turizm" adı altında meşrulaştırabilir, parasını yurtdışında harcayanların “vatan sevgisinden yoksun” olduğunu ima edebilir, devlet memurlarının yurtdışına çıkışlarını bir genelgeyle yasaklayabilirler. Hiç de şaşırmam. Hazır OHAL yürürlükteyken kraldan çok kralcıların astığım astık, kestiğim kestik söylemlerini daha sık işitir olduk: “Yasaklansın!” “Yaptırım getirilsin!” “Vergi bindirilsin!” vs.

Türkiye’de nüfusun yalnızca %14’ünde pasaport olduğunu okumuştum. 2016’da yurtdışına gidenlerin sayısı nüfusun onda biri kadar. Çoğu Gürcistan’a gitmiş zaten. Dolayısıyla geri kalan, “parayı bize harcasınlar” denirken kastedilen kitle beyaz yakalı, dil bilen, asgarî ücretin iki katı kadar veya az buçuk daha fazla geliri olan, binbir uğraşla vize çıkartıp müzedir, katedraldir, sanat galerisidir gezen, sen ben gibi tipler. Deniz-kum-güneş tatili yapanlar zaten genellikle Türkiye’de kalıyor. Ve zaten nüfusun büyük çoğunluğu tatil filan yapmıyor. İnanç turizmi var bir de gerçi; ama turizmcilerin “umreye gitmeyin de paranızı bizde harcayın” deme cesareti göstereceklerini sanmam.
Belli de olmaz. Para söz konusu olunca değer meğer kalmıyor. Bir yandan bayramlarda aile ziyaretleri yerine tatile gidenler eleştiriliyor, diğer yandan Ramazan Bayramı’nda tatil yapalım diye televizyonlarda tesis reklamları dönüyor.

Vay be. Kim derdi ki Türkiye gibi yabancı turisti cepte bilen bir ülkede turizmciler orta direğin parasına muhtaç hâle gelsin? Oluyormuş demek ki.

Tamer.

26 Haziran 2017 Pazartesi

Bomboş Seminerler

Uzmanların verdiği seminerler bazen hayal kırıklığıyla sonuçlanıyor. Bunda her önüne gelenin kendini kişisel gelişim uzmanı ilan etmesi kadar, katılımcıların eğlencelik bir gösteri beklentisine girmesinin de etkisi var. Bilimsellik kimsenin umrunda değil. Katılımcılar gülüp eğlensin, canları sıkılmasın yeter. “On numara bir seminer!” Neden? Çünkü hiçbir şey öğrenmemiş olsak da gülüp eğlendik. 

Beynin karmakarışık bir yapısı olduğundan söz edince heyecanlanıp yeni bilgiler edinmek üzere olduğun yanılsamasına kapılıyorsun. Ardından büyük büyük genellemeler geliyor: “Beyne dair hiçbir şey bilmiyoruz!” O kadar da değil. Ben bile, yani alanım olmamasına rağmen ben bile Wernicke ve Broca bölgelerini ve ne işe yaradıklarını biliyorum örneğin. Ama seminerden tek öğrendiğim beynin bir mucize olduğu ve bizim hiçbir şey bilmediğimiz. Madem ki hiçbir bilgimiz yok, neden oradayız peki? Anekdotlar için. Anekdotlara karşı değilim. Ciddi bir sunum esnasında katılımcıların dikkatini toparlamak için somut örnekler ve yaşanmışlıklardan söz etmek yararlıdır. Ama dünkü seminer BAŞTAN SONA anekdotlardan ibaretti. Bir derleme. Anekdot anekdot üstüne. Masal gibi dinliyorsun. Eğlenceli ama boş. Çıktığında “eee? Peki ben ne öğrendim?” diye sormadan edemiyorsun kendine. Çok fazla kişisel gelişimci var ve pedagojinin kişisel gelişime indirgendiğini gözlemliyorum. Bu "pedagoji = kişisel gelişim" formülü sıkıntılı. 

İnsanları güldürmenin en kolay yolu klişelere, kimi kadın-erkek stereotiplerine, anne-baba rollerine, anne terliği maceralarına, kadınların duygusal, erkeklerinse duygusuz birer odun olduğuna filan başvurmak. Bu şekilde insanları güldürmek garanti. Çünkü en kolay, en yerleşik, en dolaysız yöntem. Yaratıcı olmana gerek yok; zira klişeler, stereotipler ve roller hâli hazırda mevcuttur. Biraz da kitlenin gururunu okşamak için evlad-ı fatihandan girer, Bulgarların “kaba”, Yunanlılarınsa “sinsi” milletler olduğundan dem vurur, “bizim inancımızda x'in y'nin yeri yok” gibi sözleri araya sokuşturur, çaktırmadan kendimizin en iyi millet olduğunu ima edersin ki kitleyi avcunun içine alasın. İnsanlar bayılır sırf doğuştan getirdiği özelliklerden ötürü kendilerine methiyeler düzülmesine. Oysa başka ulusları aşağılamakla yükseğe çıkmış olmayız. Yerimizde sayar, başkalarını aşağılayınca onlardan yukarıdaymış gibi hissederiz olsa olsa. Tam bir züğürt tesellisi. Milliyetçiliğin en kof hâli.

Soru-cevap faslı ise pek çok seminerde olmaz. Yahu dersin içinden, bu adamlar, bu çağdaş yöntemciler ve kişisel gelişimciler hep der ki monolog yapmayın, sunuş yoluyla anlatım sıkıcıdır, ondan sakının. Gelgelelim kendilerini ne zaman karşımızda bulsak bir saat aralıksız konuştuklarını, hep kendilerinin konuştuğunu, monologun âlâsını yaptıklarını görürüz. Soru-cevap faslını beyhude beklersin. Zaten katılımcılar "bitse de gitsek" moduna girmiştir bile.

Artık Türkiye’deki tüm seminerler şu cümleyle özetlenebilir gibi geliyor: “Motivasyon çok önemli!” Gerisi ise anekdot.

Tamer.

25 Haziran 2017 Pazar

15 Dakika Kuralı - Bir İtiraz


Sınava on beş dakika kala hazır bulunma kuralını doğru buluyorum. Benim gibi düşünenler sanırım acımasız görünüyor. “Bir dakika geç kaldı diye içeri almamışlar :(" gibi vicdanlara seslenen ifadelerle karşılaşıyorum. Oysa bunun sonu yok. Değil on beş, beş dakika kuralı konsa yine geç kalanlar olacaktır. Binaya son kabul saati 10.00 olsa, bu kez 10.01’de gelip içeri girmeye çalışanlar olur. 

Zaten sorun sınav saatlerinden ibaret değil. Bu durum bizim kültürel bir alışkanlığımız olmuş. Geç başlamak ve gecikmek Türkiye'de birer norm. Mesela bir toplantının saati 12.00 ise emin olun 12.20’den, hatta 12.30’dan önce başlamaz. Kutlama programı, düğün ve benzerî etkinlikler söz konusuysa davetiyelerde yazan saatten yarım saat, hatta bir saat geç başlanması adettendir. Sosyetik bir davete icabet eden ünlüler, gazetecilere "benden başka gelen oldu mu?" diye soruyordu. Geç kalmanın norm olduğu yerde zamanında gelmek enayilik gibi bir şey çünkü. Otobüs firmasından aldığın biletin üzerinde hareket saati 09.00 yazıyorsa kastedilen 09.10 filandır. Hersek Köprüsü’nün açılışına Cumhurbaşkanı 2-3 saat geç gelmişti. Açılış için bekleyenler, saatlerce, ellerinde bayraklarla ayakta dikilmişti öylece. Konuşmanın sonunda “sizi de beklettik, hakkınızı helal edin” denerek durum normalleştirilmişti. Sorun sınavlara özgü değil yani. Daha genel, yerleşik bir yönü var. 

Bu gecikme ve belirsizlik kültürü her alana sirayet ettiği için sınava geç kalan kişilerin binaya alınmaması vicdansızlık olarak görülebiliyor. Tepkiler genellikle iki türlü: Ağlama veya cinnet. Bir sınavda kapıdaki polisi ikna etmeye çalışan kişi “aç kapıyı bak cinnet getireceğim yoksa!” diye bağırıyordu. Bir başka sınavda ağlayarak, “abi n’olur aç, yalvarırım aç” diyerek acındırma yolunu seçmişti bir başkası. Kuralı uygulayan kişi vicdansızlıkla itham edilmiş oluyordu böylece. “Ağlamayana meme vermezler” diye bir laf var gerçi. Sakinsen sınavı önemsemediğin düşünülür. Kendini paralayacaksın, iki büklüm olup yalvaracaksın, "abi"ler, "abla"lar, acındıracaksın, olmadı tehditler savuracaksın: Böylece sessiz sakin insanlardan daha fazla dikkat çekeceğin kesin. 

Şahsen geleceğimi belirleyecek önemde bir sınava girecek olsam, çok daha önceden orada bulunur, hatta bir gün öncesinde gidip binayı görürüm. “Bunu da içeri alalım da sussun” tavrı sürecekse kural koymaya gerek yok. Kurallar kişilere göre, daha çok ağlayana, isyan edene, araya nüfuzlu kişi sokana veya tehdit savurana göre esnetilecekse o işin sonu yok. Bir kişiyi alman bir başkası için emsal teşkil eder. "Onu aldın da beni niye almadın?", "bir dakika geç kalanı aldın da üç dakika geç kalanı alsan n'olur?" tepkileri doğar. Bunun sonu yok.

Özetle, bu kuralı doğru buluyorum. Geç kalanları televizyonda görünce bir an için üzülsem de kuralı doğru buluyorum.

Tamer.


24 Haziran 2017 Cumartesi

Dostoyevski, Budala ve Rus Edebiyatı


Dostoyevski’nin Budala’sını okuyorum. Bu okuduğum altıncı kitabı. Yılda, hatta iki yılda bir Dostoyevski okurum ki yapıtlarını hızla tüketemeyeyim. İyice sindirebileyim. Bu adamı St. Petersburg’daki mezarına çiçek bırakacak kadar sevmemin sebebi nedir diye düşünüyorum. Sanırım, havadan sudan konulardan bir anda dehşetengiz meselelere atlayıvermesi hoşuma gidiyor. Saf ve iyi niyetli Prens Mışkin İsviçre hatıralarından, oranın dağlarından, havasından filan bahsederken bir anda giyotinin kullanıldığı idam sahnelerini ayrıntısıyla betimliyor ve idam meselesini felsefî derinlikte ele alıyor. Durduk yere aklınızda soru işaretleri beliriyor. Kitaptaki sıradan diyalogları sakince okurken aniden irkiliveriyor, sayfalar boyunca dikkat kesiliyorsunuz. Kimi zaman karakterler gururları uğruna çıkarlarına aykırı hareket edebiliyor: “Rahat bir geleceğe konmaktansa, toplum içinde yükseklere çıkmaktansa, kendisine yapılan bu öneriyi geri çevirerek, karşısındakine duyduğu küçümsemeyi büyük bir hazla açığa vururdu.”

Aslında derin mevzuları ele alma eğilimi Dostoyevski’ye özgü değil. Geçenlerde izlediğim Siberiade (1979) ve Belye Nochi Pochtalona (2014) adlı filmlerde de benzer durumlara tanık oldum. Gündelik mevzularla hayatın anlamı, ülkenin geleceği ve mutluluğu kalıcı kılmanın zorluğu gibi konular bir arada geçebiliyor. Bir masanın etrafında içip sohbet ederken bir an için üç kuruşun hesabını yapabilen insanlar, eski günler, yani Sovyet dönemini andıkları başka bir an “şimdi süpermarkette her şey var. Emekli maaşımız da yatıyor. Peki neden mutsuzuz?” gibi sözler edebiliyor.

Bu arada, sanırım son iki yılda okuduğum en iyi roman Vladimir Makanin’in Underground’u oldu. Lermontov'un Zamanımızın Bir Kahramanı ile Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar'ının 1990'lara güncellenmiş hâli gibi. Onda da en halis yeraltı adamının, toplumdan en kopuk kişilerin dahi “Rusya’yı kurtarmak” kaygısından kendilerini kurtaramadıkları yazıyordu. Bu bakımdan Rus ve Türk edebiyatını benzetirim. Bizde kaybeden edebiyatı, hani şöyle sürekli içen, kimi maddeler kullanan, yarınını düşünmeden hippie misali yaşayan yeraltı karakterler eğreti durur. ABD’den ithal diye mi nedir, bir türlü Türkiye tablosuna oturmaz. Türkiye’de en bireyciyim, yeraltı adamıyım, tutunamayanım filan diyen insan dahi ülkeye dair endişeler taşır. Coğrafyanın belirleyici gücü olsa gerek.

Rus, Alman ve İskandinav filmleri izlemekten İngilizcem gerileyecek. True Detective diye bir diziye başladım. Umarım ilerledikçe beğenirim.

Tamer.

23 Haziran 2017 Cuma

Aziz Sancar ve Evrim


Aziz Sancar vesilesiyle evrim tartışması yeniden alevlenmiş. Hani burası İsviçre olsaydı da evrim kuramı biyologlar ve bilim felsefecileri tarafından ciddi ciddi tartışılsa sorun olmazdı. Ne var ki Türkiye'de "evrim" denince küfretmişsiniz gibi tepki veren çok sayıda insan var ve buradaki tartışmalar evrimin kategorik olarak reddedilmesinden kaynaklanıyor. İnanç, bilgi, etik ve estetik ne varsa arapsaçına döndüğü için sağlıklı bir tartışma zemini maalesef yok. Ha bir de bu tartışmalar "boş" deniyor ama ben hiç de boş olmadığını düşünüyorum; zira "inancımız böyle buyuruyor" veya "taban öyle talep ediyor" denerek biyoloji dersinin içeriğine müdahale gelebilir.

Aslında bu evrim karşıtlığının kökü dışarıda. Amerika'da Protestanlığın katı bir mezhebi olan Evangeliklerin ürettiği Akıllı Tasarım (Intelligent Design) diye, hiçbir bilim kurulunun ciddiye almadığı bir anlatının Adnan Hocacılar tarafından Türkçe'ye aktarılmasına dayanıyor. "Kökü dışarıda" yaftasını olur olmaz her şeye iliştirenlerin, esas evrim-karşıtlığının kökünün dışarıda olduğundan haberleri yok herhalde.

Bilimsel bulguları inançlara göre eğip bükmenin sağlıklı bir tutum olmadığı aşikâr. Bilim insanları belirli bir inancın öğretisiyle örtüşen bir bulgu ortaya koyduklarında onları alkışlamak gibi kötü bir alışkanlık var. Sakıncalı; çünkü işine geleni duyduğun vakit alkışladığında, işine gelmeyen, sosyal teamüllerle, önyargılarınla, inancınla, ideolojinle ya da gelenekle örtüşmeyen bulgular işittiğinde yuhalayacaksındır. Tam da bu yüzden Büyük Patlama Kuramı "işte Tanrı'nın bilimsel kanıtı!" denerek alkışlanmıştı; ama "canlıların evrimi" dendikçe yuhalamalar, öfke nöbetleri ve reddetme refleksi ortaya çıkıyor. "Homo Sapiens", "Homo Erectus" ve "Neanderthal" gibi sözcüklere tahammül yok. Esasen sorun evrime özgü olmaktan ziyade bilimden duymak istediklerimizi söylemesini beklemek. Az önce dediğim gibi, çeşitli önyargıları, dinî öğretileri, gelenek-görenekleri veya ideolojileri benimsemiş insanların gönlünü hoş tutmak gibi bir görevi yok bilimin.

Bu yüzden bırakalım felsefeciler bilimsel kuramları tartışsın. Bırakalım biyologlar laboratuvarlarında çalışsın. Ha, belirli bir konuda, bu ister kütleçekimi olsun ister kıtaların ayrışması, kişisel olarak "bilim ne derse desin reddediyorum" denebilir. Bence bunda bir sorun yok; çünkü kişisel. Gelgelelim öğretim müfredatlarına, ders kitaplarına, nihayet bilim insanlarına ve onların çalışmalarına müdahale etmek, "bilim akıllı olsun akıllı!" dercesine parmak sallamak ciddi bir sorun. Hâl böyleyken ortayolcu olmak gibi bir lüksümüz yok. Ülkemizde zaten zayıf durumda olduğu için evrim kuramının yanında yer almak gerektiğine inanıyorum. Türkiye'de biyologların çıkıp "camiler kapatılsın" dediğini duymadım. Ama "evrimin öğretilmesi yasaklansın" dendiğini çok duydum.

Evrimin, bir paradigma, bir model olarak çürütülmesinin (veya geliştirilmesinin) bilim insanları ve felsefeciler tarafından yapılmasını beklerim. Vatandaşın canı öyle istedi diye değil.

Ek: Yorumlar için teşekkürler. Genel bir yanıt ve ek olarak birkaç söz daha etmek istiyorum. Öncelikle bu paylaşımımı beğenenler arasında kitaplarımı okuduğunu bildiğim kişilerin olmasına şaşırmadım; onlar bu kısacık yazıda ne demek istediğimi çok daha iyi anladılar. Birkaç cümle ile derin mevzuları çözümlemek her zaman mümkün olmuyor.

Öncelikle bilgi ve inancın farklı şeyler olduğunu söylemek isterim. Bu yüzden bilimin dinle çakışması daha baştan yanlış. Bazen "hatlar karıştı" derken kastettiğim, bilgi ve inanca dair söylemlerin iç içe geçmiş durumda olduğu. Aziz Sancar "bu tartışmalar boş" gibi ifadeler kullanırken bu bakımdan haklı. Gerçekten de boş tartışmalar. Öte yandan İslam coğrafyası söz konusu olduğunda evrim hassas bir konu olduğu için bu sorunlar yokmuş gibi davranamayız.

İnanç ve bilgi ayrımı demişken, bir biyolog evrim paradigmasının sağladığı olanaklarla araştırmalarını sürdürürken aynı zamanda bir dine de inanabilir demek istiyorum. Bilgideki artış inancı zayıflatmaz. Bunlar ayrı kategoriler. İngiliz sterlini üzerinde Charles Darwin'in fotoğrafını görmüştüm. Sanmıyorum ki bu İngiliz bilim insanına sahip çıkmış olmaları dindar İngilizlerin inançlarını terk etmeleriyle sonuçlansın. Bu işler böyle 2 * 2 = 4 gibi kolay konular değil. İnanç mantığı aşan, ayrı bir dünya. Üstelik "conviction" ve "belief" gibi kelimelerin çevrilmesinden kaynaklı kafa karışıklıkları da var. Yazıda bahsettiğim üzere evrim karşıtlığı dahi bu ülkede çeviri faaliyetleri üzerinden yürüyor.

Diyeceğim o ki, bilgimizin artması inancımızın zayıflamasıyla sonuçlanmak zorunda değildir. Dindar bir kişi evrimi kabul edip dindar kalmaya devam edebilir. Dindar birisi canlıların evrilmekte olduğu gerçeğinden hareketle inancını yitirmeyeceği gibi, bir ateisti kutsal kitaplardan yapacağınız alıntılarla dine döndürmeniz mümkün olmayabilir. Bu kadar basit değil.

Evrimden yana tavır almalıyız dedim. Bunun arkasındayım. Çok dindar, az dindar veya ateist, fark etmez. Türkiye'de madem çoğunluk Müslüman, o hâlde İslam bu denli çoğunluk tarafından benimsenmişken bir tehdit altında olamaz. Bu bakımdan rahat olunması gerekir. Büyük çoğunluk belirli bir inancı taşırken hâlâ sürekli yok olma paranoyası yaşıyorsa burada inançta bir tereddüt olduğu izlenimi doğar. Kendinden emin insan bu denli hassas olmaz. %3'lük bir azınlıksan kaygı duyman anlaşılırdır. Ama Türkiye'de evrim kuramına ve bilim insanlarına dine referansla tepki gösterilmesinin hiçbir haklı gerekçesi yok. Bugün asıl tehdit altında olan, asıl zayıf olan, inanç ve bilgi farklı kategoriler olmalarına ve birbirlerinin alternatifleri olmamalarına karşın evrim kuramıdır. Evet, zaten bunlar birbirinin yerini tutamaz; ama yine de bilgiyi inanç yoluyla bastırma eğilimi söz konusu.

Anlayabiliyorum. Eşref-î mahlukat olarak görülüyor insanoğlu. Varolanların en yücesi, en yüksekte olanı, en ayrıcalıklı olanı. Sanıyorum bu anlayış insanlığı bir nevi kibre sürükledi. Aslına bakarsanız, ki ileride bunun sakince kabul edileceğini düşünüyorum, canlıların -ve dolayısıyla da insanın- evrim geçirmekte olması, evrenin en nihayetinde Tanrı tarafından yaradılmış olduğu fikriyle çelişmez. Evren yaratılsın, ondan sonra değişime uğrasın -sorun yok. Sanıyorum sorun daha ziyade kendimizi başka canlılarla bir tutmaya yanaşmamamızdan kaynaklanıyor. Esasen insan-merkezciyimdir. Ne var ki başka canlılarla ortak bir geçmişe sahip olmamız, doğayla iç içe, bir bütün olmamız fikri gibi, gayet makûl geliyor bana. Bunda insanlığı aşağılayıcı bir şey görmüyorum.

Daha fazla uzatmayayım. İçinizde fırsat bulup okumamış olanlar varsa, inanç, bilgi, maneviyat gibi konuları yalın bir dille ele aldığım Çağımızın Yanılgıları Üzerine adlı kitabımı okumanızı isterim. İçindeki özellikle iki bölüm doğrudan doğruya bu konularla ilgili: "Bilim Hayatın Anlamını verir mi?" ve "Maneviyat Dinden İbaret midir?" Birisi beni ortayolcu olmakla eleştirmişti -kitabı okuduktan sonra. Dikkatle okursanız ortayolcu olmadığımı görürsünüz. Sadece pek ortodoks olmayan bir yaklaşımım var. İlk anda tuhaf ve yabancı geliyor olabilir.

Bilim felsefesine dair ayrıntılı bir inceleme okumak isterseniz Biri "Bilim Masaldır" mı Dedi? adlı kitabım sizi fazlasıyla tatmin edecektir. Tarihte bilime müdahaleler bir tek dinî saiklerle gerçekleşmedi. Bilimi işimize geldiği şekilde bükme eğilimi hep vardı. Kitapta örnekleri mevcut. Üstelik kuramsal olarak da incelikli.

Yazıda demiştim ya, İsviçre'de yaşamıyoruz. Bu yüzden -maalesef- evrim tartışmaları Türkiye'de kısa vadede çözümlenecek gibi görünmüyor. Afganistan filan zaten perişan durumda.

Tamer Ertangil.

22 Haziran 2017 Perşembe

Pembe Otobüs Bir İtiraftır


Batı’da doğmamış Batılılar, yani Ortadoğu’da dünyaya gelmiş ama zihniyet bakımından Avrupaî olanlar için yaşam alanları giderek daralırken, bu insanlar biraz olsun nefes almak uğruna İzmir’e, Trakya’ya veya Ege’nin kimi kentlerine yerleşme planları yapıyor. Bir arkadaş “kurtarılmış bölgeler” ifadesini kullanmıştı ve eklemişti: “Yozgat’ta başhekim olacağıma Stockholm’de garson olmayı tercih ederim.” Bir de malûm, “iyi ki aile kurup Yeni Türkiye'ye çocuk getirmemişim” gibi teselliler.

Kadınlara özel vagon uygulamasının başlamış olması üzücü. Kadınlara özel vagondur, pembe otobüstür, ayrı duraktır, okuldur, sınıftır fark etmez. Sonuçta her biri bir başarısızlığın, bir mağlubiyetin itirafı. Biz, kadınlar ve erkekler olarak insan gibi bir arada yaşamayı beceremedik. Eskiden kamusal alan erkeğe aitti. Kadın mahremdi. Dolayısıyla ait olduğu yer harem, yani evdi. Dışarı çıkmaz, çıksa da kapanıp görünmez olur, mümkün olduğunca gözlerden uzak durur, karşı cinsle iletişim kurmazdı. Cumhuriyetle birlikte gerek istemli, gerekse kentleşmeden kaynaklı olarak mecburen bir araya gelişler, zarurî karşılaşmalar çıktı ortaya. Ve ataları görücü usulüyle evlenmiş insanlar, Türkiye’nin sonraki nesilleri bu geçişi başaramadı. “İlişki” denen şey bizde oturmadı bir türlü. İlişki derken akla yalnızca aşk veya evlilik gelmesin. Türkiye’de karşı cinsten yaşıtlar birbirlerine gülümseyerek selam vermeyi bile beceremedi. Gülümseyen erkek “sarkıntı”, gülümseyen kadın “yollu” varsayılma korkusundan suratlarını giderek daha çok asarken, kamusal alan bir gerilimler ve iletişimsizlikler geçidine dönüştü.

Oturmadı bir türlü. Flört, centilmenlik, iltifat filan bir yana, nezaket ve mesafe bile oturmadı. İşin en acı tarafı, taciz ve sarkıntılık gibi konulardan yakınan insanların, zaten kadın ve erkeği her alanda birbirinden uzak tutmak isteyen, bunu gerekli gören zihniyetlerin değirmenine su taşıması oldu. Ne zaman bir taciz, saldırı ve benzer bir hadise olduysa her seferinde “gördünüz mü bak! Biz demiştik. Kadın ve erkek zaten bir arada duramaz” diyenler çıktı ortaya. Böyle düşünmeyenlerin, nam-ı diğer çağdaş kesimin şikayetleri, böyle düşünenlerin, yani tutucuların önerilerini dolaylı olarak desteklemiş oldu. Hep birlikte kadın otobüslerine, kadın vagonlarına, kadın plajlarına doğru yol aldık. Bundan sonraki aşama, kadınlara özel mekânlar varken karma mekânları tercih eden kadınları en hafif tabirle “meyilli” olarak nitelemek olacak. Görünen köy kılavuz istemez.

Dedim ya, insan gibi bir arada durmayı beceremedik. Bu yüzden, bence, pembe otobüs gibi uygulamalar karşı cinsle iletişim, nezaket ve bir aradalık gibi konulardaki büyük başarısızlığımızın kanıtıdır.

Tamer.

21 Haziran 2017 Çarşamba

Yemekten Zehirlenen Askerler ve Özel Hizmet Alımları


Askerliğimi kısa dönem jandarma er olarak yapmıştım. 2008 yazı. Haberlerde duyuncaya kadar askerin yemeğinin yemek şirketleri tarafından yapıldığını bilmiyordum. Bilmiyorum, belki hepi topu otuz erlik bir bölük olduğumuz içindir, yemeklerimizi aşçı er yapar, bulaşıkları ise sırayla yıkardık. Yemekler lezzetli, çeşitli ve besleyiciydi.

Manisa’daki olayın altından ne çıkar bilemem; ama bu olay, her hizmeti özelleştirme furyasının nerelere varabileceğini göstermesi bakımından önemli. “Devlet ticaret yapmaz!” mantığı ile her yıl kâr üstüne kâr açıklayan TÜPRAŞ’ın satılmasından, bugün neredeyse tüm hizmetlerin özel firmalardan satın alınmasına kadar varıldı. En adanmış liberali Türkiye’ye getirseniz ve birkaç yıl burada yaşasa, serbest piyasaya olan inancını sorgulamaya başlardı herhalde.

Özelleştirme sözcüğü kulağa hoş gelirdi. Çocukluğumdan hatırlarım. Özelleştirme deyince ışıltılı plazalar, renkli AVM’ler, tertemiz akaryakıt istasyonları filan geliyordu akla. Bir de banka reklamlarındaki neşeli, bembeyaz dişli, güzel yüzler. Tasarruf devrinin sonu. Tüketim çağının zaferi: “Alın, verin. Ekonomiye can verin.” Parayı tutmayın.

Özel hastaneler AVM gibi şık binalarıyla cazip duruyordu; gelgelelim kapıdan içeri girdiğimiz gibi gerekli gereksiz MR’lara mı girmedik, "işitmem iyi" dediğimiz hâlde işitme testlerine mi tabi tutulmadık? Meğer hepsinin ek ödemesi varmış. Birkaç senedir devlet hastanesine gidiyorum. Doktoru önemsiyorum artık, binayı değil. Eğitim özelleşecekti. Her şeyi devletten beklemeyecektik. Derken baktık ki parasını bastıran çocuğuna şişirilmiş notlar kazandırıyor, kimi not çizelgeleri internete sızıyor, merkezi sınavlardan 40-50 alan çocuğun özel okulda diğer tüm notları 90-100 olarak görünüyordu. İdeolojik eğitim veren cemaat dersaneleri ise ayrı bir sorundu. Bir de ulaşımda özelleşme var. Öyle ya, “ulaşımı sağlamak devletin görevi değil” deniyordu bir ara. Serbest piyasanın “gizli eli” her şeyi düzene sokacaktı. Her şey kendiliğinden düzelecekti. Hatlar dolmuşçulara satılıyor, kimi yerde mafyalaşmalar ortaya çıkıyor, dolmuş şoförleri “orada indirmem”, “buradan bindirmem” diyerek yolcuyla tartışıyordu. Silahlı çatışmalar bile olabiliyor. Deniz otobüsü hizmete girdiğinde dolmuşçuların “ekmeğimizle oynanıyor!” diye eylem yaptığını hatırlıyorum.
Yemek de aynı furyadan etkilendi. Yemek şirketleri en düşük maliyetle yemek yapmak için birbiriyle yarışırken dayadılar pilava en ucuz margarini. Bir keresinde kamyonetten indirirlerken görmüştüm: “Prolin” diye bir sıvı yağ markası. Hayatımda duymadığım tuhaf tuhaf markalar. Zaten yemek şirketleri tavuk, tereyağsız pilav ve bol sulu mercimek çorbasıyla özetlenebilir artık. Sefer tasına dönüş yapmak lazım :)

Özelin özelden hizmet alımı neyse de, devletin özelden hizmet alımı söz konusu olduğunda ihalenin tanıdıklara verilmesi riski çıkıyor bir de ortaya.

Askerliğim iyi döneme denk gelmiş. Yemek şirketinden yemiyorduk. Yemekleri aşçı Bekir yapıyor, hiç olmazsa ne yediğimizi biliyorduk.

Tamer.

20 Haziran 2017 Salı

İlgisiz Kitleye Hitap Etmek


İlgisiz bir dinleyici kitlesine hitap etmek can sıkıcı. Hitap eden için kendisine, söylediklerine ya da sanatına ilgi duymayan kişilere seslenmek duvarlara konuşmakla bir. İlgisiz kitle içerisindeki ilgili azınlıktansanız o da ayrı bir sıkıntı. Dinlemeyen, gürültü eden, arasında sohbet eden insanlar yüzünden siz utanır, “bir an önce sussalar da konuşmacıya ayıp olmasa” diye düşünürsünüz.

Tabi dinleme adabından bihaber kişilere karşı herkes sınırsız bir hoşgörüye sahip değil. Nina Simone’u bu yüzden severdim. Kendini kaptırmış hâlde sakin bir şarkısını söylerken gürültü yapan izleyicileri azarladığını, şarkıyı bırakıp, “dinlemeyecekseniz ne diye geldiniz?” diye sorduğunu hatırlarım. Özdemir Erdoğan, eh, biraz sert bir tavır belki ama, gürültü eden seyirciyi salondan kovarmış. Tiyatrolarda sevdiğim bir uygulama ise cep telefonuyla oynayan seyircilerin lazerle ifşa edilmesi. Bir sanatçının, “beni ilgiyle dinleyecek tek bir kişiyi, ilgisiz on binlere tercih ederim” dediğini hatırlarım. Haklı. Sanat, bilim ve felsefe gibi alanlar ister istemez bir seçkincilik barındırıyor ve bu nedenle demokratik oldukları söylenemez. Bu alanlar serbest piyasanın insafına bırakılınca kalitenin gitgide düşmesi neredeyse kaçınılmaz. Bazı şeylerin sürdürülebilmesi için talep gelmesi beklenirse, açık ve net, yok olurlar.

Demokrasinin handikaplarından birisi, yıllarını çalışmasına adamış bilim insanlarının, ömrünü okuyup yazmakla geçirmiş üretken entelektüellerin, resim, heykel, müzik ya da başka bir alanda üstün yetenekleri olan sanatçıların tabandan talep ve onay gelmesi için ezilip büzülürken sıradan vatandaşın son derece özgüvenli olması. Üstün nitelikleriyle ortalamadan sıyrılan kişi hele bir gaf yapacak, bir hata edecek, ne bileyim, bir fikrini açıklayacak olsun. Nedense her daim öfkeli olan kitleler anında silip atar onu. Üzerini çizerler. Bu yüzden, nerede ortalamanın üstünde birileri varsa hep diken üstündedir. Dünya çapında bir besteci veya virtüöz de olsanız, “seni yukarıya çıkardığımız gibi aşağıya indirmesini de biliriz!” sopası köşede bekletilir. Aslında örtük bir itiraftır bu: “Aşağıda olan biziz.” Yani “seni de kendi seviyemize indiririz” itirafı.

Düşünceler söz konusu olduğunda da hitap edilen kitle genişledikçe hitap edenin özgürlüğü kısıtlanıyor. İnsanlar duymak istediklerini söyleyenleri destekledikleri için, duymak istemedikleri şeyleri dillendirenleri anında harcayabiliyor. Küfür, hakaret ve iftiranın bini bir para. Tabi herkese yaranayım, kimseden tepki çekmeyeyim filan derken yalancı sevgi pıtırcıklarına dönüşenler kadar, ortayolcu olmayı reddeden, kitlelerin işine gelsin ya da gelmesin doğru bildiğini söyleyen kimseler de var. Fikirleri aklıma yatar ya da yatmaz, orası ayrı -ama böyle net ve cesur kişileri seviyorum. Varsın herkes alkışlamasın. Kendin olmak iyidir.

Okulda kol saati kullanırım. Etkinliklere ayıracak zamanı belirlemek ve dersin neresinde olduğumuza bakmak için saatim hep kolumdadır. Mesela bir dinleme etkinliğinin ortasında zil çalmasından hiç haz etmem. Bir parçayı yarım bırakmaktansa hiç başlamam daha iyi. Bir ara kimi öğrenciler son dakikaya kadar ders işlediğimden yakınmıştı. Amacım öğrencileri sıkmak değilse de, kol saatim sağolsun, onları dersten bıktırmış olmam mümkün :) Bu yüzden söz vermiş, sınavlar bittikten sonra film izleteceğimi söylemiştim.

Film seçimini ben yapıyorum. Madem son günlerde film izlemeye karar verdik, öyleyse eğitim-öğretime katkı sunacak filmler olsun bari, değil mi? “HOCAM DABBE İZLEYELİM!” -olmaz. Bu sene üç filmde karar kıldım. Ellili yıllarda yoksul bir madenci kasabasında, çevrelerindeki herkesin “siz kim roket yapmak kim?” diyerek dalga geçtiği lise öğrencilerinin kararlılığını anlatan October Sky (1999); gençlere ilgi ve yetenekleri doğrultusunda bir ideal belirleyip onun peşine düşmelerini salık veren Dead Poets Society (1989); ve Sineklerin Tanrısı adlı meşhur romandan uyarlanan, yetişkinlerin yokluğunda kendi küçük “devletlerini” inşa eden ve batıl inançlar türeten çocukların olduğu, insan doğasına ilişkin sorular sorduran bir film olan Lord of The Flies (1990). Hepsi birbirinden güzel, ödüller almış, üstelik lise çağındaki gençlere olumlu katkı sunabilecek filmler. Orijinal dublajlı temin ettim ki az çok kulakları gelişsin, filmler İngilizce dersinin hedefleriyle de örtüşsün.

Her filmin sonunda sınıfta bir tartışma yapmak istedim. Biraz saksıyı çalıştıralım, sorgulayalım, filmlerde hangi karakterleri haklı, hangilerini haksız bulduk, ana fikir neydi, verilen mesaj doğru mudur vs. Açıkçası hayal kırıklığına uğradım. Yani hayal kırıklığı ifadesi biraz abartılı oldu belki ama beklediğim ilgiyi göremediğimi söyleyebilirim. Derslere ilgi duymayan öğrenciler filmlere de ilgi duymadı. Derslerde katılım göstermeyen öğrenciler tartışmalarda da fikir beyan etmedi. Derslerde uyuklayanlar filmlerde de uyukladı.

“Herkesin farklı ilgi alanları vardır” ifadesi genelgeçer bir doğruymuş gibi kabul ediliyor. Ne var ki kimi insanlar neredeyse hiçbir şeye ilgi duymayabiliyor. Şuna ya da buna, kimi tekil konulara ilgi duymak kadar, genel anlamıyla dünyaya karşı, her şeye karşı ilgili veya ilgisiz olmak gibi bir durum da söz konusu. Derslerime ilgi duyanlar filmleri de ilgiyle izledi mesela. Genel bir ilgililik durumu.

İyi ki dünyaya karşı ilgili, cin gibi bakışlarından yaşam enerjisi fışkıran, “bu yaz izlemem için bunlar gibi kaliteli başka filmler önerir misiniz?” diye önüme kağıt kalem koyan öğrenciler de var. Herkese etki edemiyorsun belki; ama böyle dönütler insanı mutlu ediyor.

Tamer.

19 Haziran 2017 Pazartesi

Seferî Olmak, Oruçlu Olmak ya da Olmamak

Deniz sezonunu açtım. Yüzmek belime iyi geliyor. Oruç tutmadığım için tuzlu suyun tadını almam sorun değil. Ramazan ayında hayatım değişmiyor. Kişisel rutinimi sürdürüyorum. Nadiren de olsa oruçlu olup olmadığım sorulduğunda oruç tutmadığımı rahatlıkla söylüyorum. Açıkçası “sana ne?” diyerek terslemek tarzım değil.

Bugün dolmuşta öne oturdum. Şoför, tatilimizin 1 Temmuz’da başladığını öğrenince “ne güzel, hem Ramazan’ın bitimine de rastlıyor” dediğinde Ramazan’ın ne zaman bittiğini bilmediğimi, böyle bir denk düşürme ile ilgilenmediğimi söyledim.

Pek nadir de olsa oruçlu olup olmadığım sorulduğunda bir bahaneye sığınmamaya özen gösteririm. Seferîlikmiş, mide rahatsızlığıymış, tansiyonmuş... Hayır, hiçbir bahanem yok; zira özür diler gibi mazeretlere sığınmak, “ah, aslında oruç tutardım; ama elimde olmayan sebepler var” demeye gelir. Bahaneleri dinî inancın referansları içerisinde aramak, mesela seferîlik gibi bir mazeret öne sürmek, o çerçeve dışında hareket imkânı olmadığını, söz konusu çerçevenin alternatifinin düşünülemeyeceğini kabul etmişlik anlamı taşır. Bir nevi pes etmişlik. Herhangi bir ibadeti bile isteye icra etmeyen birisinin eğilip bükülmeden “yapmıyorum” demesi daha doğru. Sebebini açıklamak zorunda değil; zira kişilerin inançları ve inançlarıyla olan ilişki tarzları kendilerini ilgilendirir ve -yine özür dilercesine- sebepler açıklamaya kalkışmak, olsa olsa maça 1-0 yenik başlandığının bir göstergesi olabilir.

İnanç tartışmasını ayaküstü yapmayı tercih etmem. Kişi oruç tutar ya da tutmaz, kendisi bilir. Ne tutup tutmadığını ne de sebeplerini sorarım. Yine de, madem çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede yaşıyoruz ve madem İslamiyet’te tebliğ müessesesine, yani İslam’a davet etmenin bir hak olduğuna inanılıyor, o hâlde insanların eleştirilerine ve farklı tebliğ olanaklarına da pekâlâ açık olabilmek gerekir. Birisi çıkıp bedeni bunca saat aç ve susuz bırakmanın yanlış olduğunu söylerse; veya dindar birisi orucun mecazen yorumlanması gerektiğini, Kuran’ın lafzî olarak ele alınamayacağını filan söylerse vatandaşın öfkelenmemesi, “inancıma saygı duy!” diyerek karşısındakini susturmaması gerekir.

Hakaret olmadığı sürece her şey söylenebilir, kimsenin kimseye üstünlüğü yok ve tebliğ etme hakkı kimsenin tekelinde değil.

Tamer.

1 Haziran 2017 Perşembe

Değiniler: Mayıs 2017

(1) Hepimiz yerel süpermarketlerde çalışan yirmi yaşlarındaki kızlarla hemen her gün muhatabız. Kolay olsun diye “kasiyer kız” denir genelde. Oysa onlar belirli bir görev tanımları olmayan joker elemanlardır. Yerel, nispeten küçük sermayedar, mesela Koç Grubu ile karşılaştırıldığında çalışanlarına karşı daha acımasızdır. Migros’un elemanı daha fazla kazanır. İzinleri bellidir. Akşam 9 buçuğa doğru her şeyi toparlamış olur, 10 dedin mi kilidi vurur gider. Ama yerel süpermarketlerdeki çalışanların hayatları işyerinde geçer. Sabah işe giderken kasada gördüğüm kızı akşam raf dizerken görebilirim. Bir başka zaman toptancıdan gelen kolileri taşırken veya şarküteride et doğrarken görürüm. Süpermarket sahipleri gereğinden az sayıda eleman çalıştırdığı için bir yerler hep boş kalır. “Şarküteriye bakar mısın?” diye seslendiğinde raf dizen elemanın gelip seninle ilgilendiğini fark edersin. Şarküteride sabit, görev tanımı belli bir eleman yoktur zira. Herkes joker elemandır. Boş durmak yok! Kasadasın ve bir anlığına müşteri yok, boşta mı kaldın? Haydi fiyat etiketlerini güncelle! Şarküteride müşteri mi yok? Derhal oradan ayrıl ve yeni gelen kolileri taşı! Ne diyorlardı ekonomide, “rasyonelleşme”, “esnek çalışma” filan. Gece gündüz oradasın ve ödülün asgarî ücret. Ne kadar da rasyonel.

Yukarı Bak (Up) adında bir animasyon var. İçinizden izleyenler olmuştur belki. Bir adam, uçan balon satarak geçimini sağlamaktadır. Evlenir. Üstelik müstakil, bahçeli, nezih bir evde oturur. Balon satarak bir ömür geçirir. Bunu izleyen çocuk, garibim, muhtemelen hayatın öyle kolay olduğunu düşünüyordur. Oysa kimse balon satarak öyle bir ev alamaz. Zabıtalara enselenme riski de cabası.
Madem bugün 1 Mayıs, içinizi darladım ama, bugün çalışma şartlarının yıllar önce hayal edilenden çok daha kötü olduğunu söylemek istiyorum. Yalnızca çalışmayanlar sürünmüyor, çalışan da pekâlâ kiralarda sürünüyor bugün. Üniversite okuyup çok para kazanma devri kapandı. Çalışma saatleri... Güya otomasyon geliştiği için işlerin çoğunu robotlar yapacak, böylece insanlar günde 3-4 saat çalışacaktı. Oysa bugün pekçok insan sabah 06.30-07.00 gibi uyanıyor ve iş, ulaşım, servis mervis derken eve 19.00 gibi girmiş oluyor. Gözlemlediğim kadarıyla pekçok kişi işini sevmiyor. Çalışmak katlanmaya eşdeğer. Pazartesiler sendromlu. Cuma ise haftanın en güzel günü. Çünkü ertesi gün iş yok -tabi yalnızca bazı işkollarında. Bilim ve teknoloji ilerledikçe çalışma saatlerinin azalacağı fikrini kim bulmuşsa yanılmış görünüyor. Tarım toplumunda insanlar yazın çalışır kışın dinlenirdi. Bugünse o eski günler nostaljik bir ütopya.

İşçi hareketlerine umut bağlamıyorum. Ait olunan ekonomik sınıf dışında kültür, din, ideoloji ve yaşam tarzı gibi kimi etmenler oldukça belirleyici. Gelecekte ne olur bilinmez ama bugün bunca farklı insanın, onca farklılığına rağmen, sırf maaşlı birer çalışan oldukları için birlikte hareket edeceklerine inanmıyorum.

(2) Türk dizisi izlemiyorum. Yurtdışına ihraç edecek kalitede diziler çekildiğini biliyorum. Benimkisi zamanı kullanma ile ilgili bir tercih. Zaten genellikle dizi izlemem. İzleyecek olsam yabancı dizi izlerim ki İngilizcem gelişsin. Türk dizisi izlemediğim için, hatta fragmanlarından bile bihaber olduğum için nadiren de olsa dışarıda, otobüste, lokantada filan bir diziye rastladığımda dikkatimi çeken bir şey oluyor: Dizilerde hep güzel insanlar oynuyor. Kadınların hepsi güzel. Erkeklere bakıyorum, altmış yaşında adam bile, yaşlısı bile karizmatik, yakışıklı. Hepsi seçmece. Düşünüyorum da, düzenli olarak birkaç dizi takip eden birisinin güzellik algısı değişir, giderek daha zor beğenme eğiliminde olur muhtemelen. Eşik yükselir yani. Ben de düzenli olarak dizi izlesem, o çok güzel bulduğum kadınlar gözüme ortalama gelmeye başlar herhalde.

Bugün güzellik standartları tamamen Batılı. Kadınların saçlarını sarıya boyamasından erkeklerin takım elbise giymesine, Japonların çekik gözlerini “açtırmak” için bıçak altına yatmasından topuklu ayakkabılara varasıya çoğu güzellik ölçütü Batılı. Bu durum kültürel emperyalizm sonucu algılarımızın değişmiş olmasına mı bağlı; yoksa mesela yüksek topuklu ayakkabı veya takım elbise gerçekten de daha güzel olduğu için mi güzel görünüyor, ayrı bir tartışma konusu. Gerçekten öyle ya da bize öyle geliyor, bilemem; ama bugün yerleşmiş kimi standartlar olduğu kesin.

Dudaklarına dolgu yaptıran hemşire haberini okudum. Tepkilerin çoğu, bir sağlık çalışanının nasıl olup da doktor olmayan birisine bu işlemi yaptırdığınaydı. Oysa sorun daha ziyade, zaten gayet hoş, dudaklarında hiçbir sorun bulunmayan birisinin BÖYLE BİR İHTİYAÇ HİSSEDİYOR OLUŞUNDA yatıyor. Bir insanın, kusur arar gibi, zaten sorunsuz olan görünüşünü değiştirmek için bıçak altına yatmasını anlayamıyorum. Güzellik ve beğenilme arzusu bir yerden sonra kontrol edilemez noktalara varabiliyor. Zaten güzel olan genç bir kadın -belki de ekranlarda sürekli ortalamanın üzerinde bireylere maruz kaldığı için- “daha, daha, daha!” diyerek lüzumsuz işlere girişebiliyor.

Oysa insan insanı beğenirse beğenir. Ten çekimi denen, kimya denen mucizevî olgu aslolan. Yoksa dudağa dolgu yaptırmışsın ya da yaptırmamışsın -hiç önemi yok. Elimizde olmayan konuları çok da takmamak gerek. Boy, göz rengi, ten rengi, kellik, saç beyazlaması, burun ve dudak şekli, elmacık kemikleri, kafa şekli vs. Bunlara takılmaktansa kendimizi geliştirebileceğimiz noktalara odaklanmakta fayda var. Okumak, dengeli beslenmek, dinlenmek, yürüyüş, bir de sağlıklı iletişim, insanları dinlemek, mümkün olduğunca öfke kontrolu ve biraz gülümseyebilmek az çok elimizde.
Bruckner'in Güzellik Hırsızları romanında güzelliğin bir haksızlık olduğundan bahsedilir. Dünya’da bizden daha güzel insanlar hep olacak ve bu konuda yapacak bir şey yok. Fazla dert etmemeli bence. Hele durduk yere kendimizde kusur aramaya ise hiç gerek yok.

(3) Sanıyorum evim küçük olduğu için ayda bir kez olsun muhakkak gördüğüm bir rüya var. Rüyada evimin küçük odasında yeni bir kapı belirmiş oluyor. O kapıdan giriyor ve -ne hikmetse evimde o zamana kadar varlıklarından bihaber olduğum- yeni yeni odalar keşfediyorum. Büyük pencereli, geniş, ferah odalar. “Vay be!” diyorum, “bundan sonra bu odalarda da otururum!” Evin içinde ilerledikçe daha önce görmediğim koridorlara giriyor, başka başka odalarla karşılaşıp mutlu oluyor, nasıl olup da bu zamana kadar o odaları keşfetmemiş olduğuma şaşırıyorum.

Ev önemli. Herkesin bir dört duvarı olmalı. Yine de insanın yaşam alanı evinden ibaret değil. Sonuçta evlerimiz kapı, pencere ve balkon vasıtasıyla dışarısı ile bağlantısı olan mekânlar. Hâl böyleyken bu daracık alana hapsolmak kendime haksızlık etmekmiş gibi geliyor. Belki biraz da bu yüzden yürümeyi, koşmayı ve yüzmeyi seviyorum. Bitimsiz, daha doğrusu sınırlarını dilediğimce genişletebildiğim mekânlarda daha rahat hissediyorum. Eşya üzerime gelmiyor. Haritaya baktığımda bile gözüm Rusya'ya kayıyor. Ne güzel, devasa topraklara sahip bir ülke. Geniş geniş.

Yedi senedir koşarım. Dışarıda koşma imkânı varken eve koşu bandı almayı hayal bile etmemişimdir mesela. İstemem. Oda yerine balkonu, havuz yerine denizi, koşu bandı yerine sahili, yani her halükârda sınırları daha geniş olan mekânları tercih ediyorum. Tabi bu durum klostrofobik olduğum anlamına gelmiyor. MR cihazına girdiğimde ruhum daralmamıştı örneğin. Gayet sakin beklemiştim. Hatta tüm gürültüsüne karşın uykuya dalıyordum az kalsın.

Yine de, yaşam alanımı mümkün olduğunca geniş tutmak beni mutlu ediyor. Bazen yanıma bir kitap alıp, bisikletle nispeten uzaklara gidip kitabımı orada okumayı seviyorum mesela. Gerekli mi? Değil; ama mutlu ediyor, ferahlık veriyor işte. Dışarısı, evimin sonsuzca genişleyen bahçesi gibi geliyor. Kendimi dışarıya ait hissediyor, hiç yabancılık çekmiyorum. İçerisi de bizim, dışarısı da.
Bu sebeplerle günlerin uzamış ve havaların ısınmış olmasından ötürü mutluyum.

(4) Dağınık ve düzensiz insanların daha zeki olduğu söyleniyor. Daha doğrusu öyle rivayet ediliyor demeli. Zira böylesine büyük bir genelleme yapılırken, odasını darmaduman edip duvarları pastel boyalarla boyamış bir çocuk fotoğrafının altında “dağınıklık ve düzensizlik bir zeka belirtisidir” yazan kepsler hazırlamaktan öte ciddi çalışmalar yapılmış mı, şüphelerim var. Kaldı ki, kendi gözlemlerim bu genellemeyi doğrulamaktan uzak.

Dağınık ve düzensiz insanların düzenli olanlardan daha zeki olduğu durumlar olabilir. Yani her tertipli ve planlı kişinin zeki olduğu söylenemez. Farklı karakter tiplerinden söz edilebilir. Beş parmağın beşi bir değil. Birisi düzenli bir ortamda rahat ederken, diğeri dağınıklığın içinde huzur buluyor olabilir. Tamam. Gelgelelim, dağınıklığın ve düzensizliğin yüksek zekanın bir tezahürü olduğu yargısına ne ara sıçrandı, onu anlamak güç. Gözlemlediğim kadarıyla, özellikle çocuklar, ilk gençlik yıllarını yaşayanlar ve ebeveynler bunu kendileri için bir övünç vesilesi hâline getirmiş: “Benim çocuk çok dağınık. Çantasını ben hazırlarım. Yemeği önüne koyarım. Eve gelince çorabının tekini bir yana, ötekini diğer yana fırlatır atar. Çok yoruyor beni. Ama olsun, DAĞINIK ÇOCUKLAR DAHA ZEKİ OLURMUŞ!” Sanıyorum bu gibi rivayetler insanlara kendini avutma imkânı sağlıyor.

Düzenlilik demişken, etkin dinleme ve not tutma becerilerinin önemini herkes bilir. Ama şu “stendapçı gibi öğretmen” modelinin pompalanmasından kaynaklı olsa gerek, iyi anlatıyor olmanın iyi anlama ile sonuçlanacağı zannedilir oldu. Hiç de öyle bir şey yok. Mesela güzel konuşuyor olmanız, dediklerinizin anlaşıldığı anlamına gelmez; kaldı ki, anlamaktan daha önemlisi pratik yapmak, katılım göstermek ve yinelemek gibi unsurlar. Üçgenin iç açıları toplamı 180 derecedir. “Hmm, anladım!” E soru çözmedikten sonra bu aksiyomu anlasan n’olur anlamasan ne? Defteri kalemi yok, not tutmak yok, sanki film izler gibi öğretmeni izle, sonra “ya zaten bende işitsel zeka var.” Açıkçası ben bu çoklu-zeka kuramına, daha doğrusu çoklu-zeka kuramına ilişkin kişilerin kendilerine dair yaptıkları saptamalara karşı hayli mesafeliyim. Nasıl eminiz -mesela- işitsel zekamızın yüzde bilmem kaç olduğundan? Sırf beyanımıza dayanan bir anket doldurduk diye mi? Kuramın doğru olduğunu varsaysak bile ölçümler son derece kesinlikten uzak.

“Derli toplu kişiler daha zeki olur” diyemem. Ama etkin dinleyen, katılım gösteren ve not tutan insanların daha iyi öğrendiğini söyleyebilirim. “Dağınık insanlar daha zeki olur” gibi genellemelere itibar etmiyorum. Bunu bir övünç vesilesine dönüştürmekse hepten anlamsız.

(5) Atatürk’e hakaret etmenin modası geçer gibi olmuştu. Artık daha az prim yapıyor; zira bugün insanlar anlamaya çalışmak ya da hoşgörü dilenmek yerine direkt “iyi ki İstiklâl Mahkemeleri kurulmuş!” demeye başladı. Gelgelelim bazı söylemler tüm tepkilere rağmen, belki de sırf tepki çekmek ve gündeme gelmek için bir hastalık gibi nüksetmeye devam ediyor.

Sovyetler Birliği yıkıldığında ortaya çıkan ifade özgürlüğü ortamı hoyratça kullanılmıştı. Ülkenin kurucu kadrolarına ve İkinci Dünya Savaşı gazilerine hakaret edenlerden tutun, “siz boşu boşuna, bir hiç uğruna savaştınız!” tepkileri verenler dahi vardı. Fakat aradan on yıl, bilemediniz yirmi yıl geçince “yahu n’apıyoruz biz?” diye sormaya başladılar. En nihayetinde kendi tarihlerini inkâr edemezlerdi. Geçmişte yanlışlar kadar doğrular da yapılmıştı. Artık Stalin için, hani zenginlerin mallarına el koyup onları çalışma kamplarına gönderen ve potansiyel rakiplerini tek tek ortadan kaldıran diktatör için bile, “olsun, sonuçta onun döneminde Hitler’i yendik” deniyordu. 2015 Mayıs’ında düzenlenen törenlerde, İkinci Dünya Savaşı gazileri baş köşeye oturtulmuş, karşılarında marşlar söylenmiş, bir bakıma itibarları iade edilmişti. Olgunluk budur.

Bizim tarihsel serüvenimiz tabi ki çok farklı. Yalnız bizdeki "ifade özgürlüğü", daha doğrusu itham, hakaret, yaftalama, özel hayata dair magazinsel uydurmalar ve doğrudan doğruya küfürle yoğrulan kakofonik ortam hâlâ sağlıklı bir zemine dönüşmedi. Şu adamlar bir türlü, hâlâ, “yahu biz n’apıyoruz?” sorusunu kendilerine sormuyor. Bu ülkenin kurucu kadrolarına hakaret etme hoyratlığı ne zaman sönümlenecek bilmiyorum. Tek bildiğim fazlasıyla uzun sürdüğü ve artık iyice can sıkıcı hâle geldiği. Uydurma, tevatüre ve dedikoduya dayanan sözde-bilgiler, Facebook’taki kıytırık, imla kurallarından bile bihaber şahısların hazırladığı sayfaların yalan yanlış kepsleri, sözde “derin” bilgiler, “derin tarih”, büyük oyunu görmeceler, işine gelmeyen herkese mason demeler, nihayet tarihsel çarpıtmalar bir yana, insanların özel hayatlarına dair mide bulandıran söylemler... Ve tüm bunların bize “ifade özgürlüğü” ya da “demokrasi” olarak yutturulması -yemezler.

15 Temmuz sonrası birlik beraberlik söylemleri gırla gidiyordu. Hani sahte kanıtlarla, CD’lerle filan tutuklanan askerler serbest bırakılmıştı, bir liyakat söylemidir gidiyor, artık işi işin ehline vermekten söz ediliyordu. Bir sene geçti sayılır. Kendi adıma konuşayım, benim öyle herkesle birlik olmak gibi bir derdim yok. Şurada, Facebook’ta yazdığımız cümleleri bile on kere düşünüp tartarken, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadrolarına dergi adı altında yayımlanan paçavralarda veya kamera önlerinde hakaret eden insanlarla ne diye birlik olayım? İstemem.

Böyleleriyle bir ve beraber olacağıma yalnız kalır, hatta gider ormanda Robinson Crusoe misali yaşarım daha iyi.

(6) Kandilleri çocukluğumdan beridir severim. Bazı yazılarda kandillerin İslam’da yeri olmadığını ve Arap ülkelerinde kutlanmadıklarını okumuştum. Şu an tek tek kaynak hatırlamıyorum; ama kimi ilahiyatçıların kandilleri İslam’a ait olmayan, sonradan ortaya çıkmış hurafeler olarak değerlendirdiği bilinir.

Hâlbuki varsın kandiller -mesela- Suudî Arabistan’da kutlanmıyor olsun, ne çıkar? Neden kültürümüzde bir şekilde ortaya çıkmış olan unsurları devam ettirmek ya da yürürlükten kaldırmak için başka kültürleri referans alalım, başka ülkelere bakalım ki? Varsın Türkiye’de kandil günleri insanlar birbirini kutlasın, simitçiler ve pastaneler kandil simidi satsın ve bunlar bu coğrafyaya özgü kültürel teamüller olsun. Bunun ne zararı var? Bir akşam kapım çalındığında komşum aşure getirsin, bense aşure yapamadığım için, malûm, tabak boş dönmez, gideyim mesela bir paket lokum alıp vereyim, bu da buranın kendince, kendine özgü bir değeri olsun. N’olur ki? Neden illa ki başka yerlerde ya da başka başka metinlerde referans arayalım?

Varsın bacak bacak üstüne atmış sahilde otururken babam yaşında birisi önümden geçtiğinde bacağımı indirivereyim mesela. Veya eve girerken ayakkabılarımı çıkartıvereyim. Kültürel, dolayısıyla bir yere özgü ve o yerin özneleri arasındaki uzlaşımlara dayanan kimi uygulamaları başka coğrafyalara referansla ortadan kaldırmak zorunda değiliz. Zaten bu gönüllü asimilasyon olurdu.
Belirli bir tarihsel ve toplumsal bağlamda ortaya çıkmış olan herhangi bir teamülün mantıklı olması gerekmez. Bir büyüğüm geçerken bacak bacak üstüne atmıyor olmam “saçma” olabilir. Komşumun bana aşure getirmesi ve benim ona tabağı boş vermemem “mantıklı” olmayabilir. Bir paket kandil simidi alıp babamlara uğramam “zorunlu” olmayabilir. Sırf aklederek, deneyimi ve tarihi bir kenara bırakarak bakarsak yeryüzündeki her şey saçmadır ve hiçbir sosyal teamül, hatta görgü kuralları dahi gerekli değildir. Ne var ki toplumsal olgular birer mantık problemi değil. Sosyal teamüllerle "p ise q"lar apayrı dünyalar.

Ben yerleşik bir gelenek topluma yararlı mı yoksa değil mi, daha çok ona bakıyorum. Doğumgünü kutlamalarında insanlar bir araya gelerek pasta keserken yüzler gülüyorsa bu iyi bir şeydir. Çalıştığın işyerinin verdiği iftar yemeği, oruç tutan ya da tutmayan tüm çalışanları bir araya getiriyorsa bu da pekâlâ iyidir. Alman bir arkadaşım, öğretmen, “dindar değilim ama Paskalya’da yumurta boyamayı ve çocuklara hediye almayı seviyorum” demişti. Bu kadar basit. Yeni bir araba aldığımızda mesela, bir paket baklava alıp mesaî arkadaşlarımıza dağıtıyorsak bu da güzeldir.

İyiliği ve güzelliği arttıran her şeyi seviyorum. Toplumsal bir pratik -kimseyi zorlamaksızın- insanları bir araya getiriyor ve onları paylaşmaya sevk ediyorsa iyidir.

(7) “Nerede o eski aşklar?” –sahiden mi? Bugün aşktan anladığımızla eskiden yaşananların aynı şeyler olduğunu sanmıyorum. Şirin için dağları delen Ferhat'ın, Leyla uğruna kendini çöllere vuran Mecnun'un veya Juliet’in gözlerini gökteki en parlak iki yıldızdan daha güzel bulan Romeo’nun destansı aşklarını, kaçarak evlenen çiftlerin bazılarını, kavuşmayla sonlanmayan sevdaları ve kimi istisnaları saymazsak, eskiden insanların, yani sıradan, halktan kesimin büyük aşklar yaşadıklarını sanmıyorum.

Üniversite okumak üzere başka bir şehre gitmeyen, dolayısıyla evlenene dek anne-babasıyla yaşayan insanlar tek-başınalık nedir bilmiyordu. Doğrudan doğruya, çocuğu olduğun aileden baba veya anne olacağın aileye geçiş yapıyordun. Eskiden erkeğin esas beklentisi hizmet, kadınınsa parasal güvence idi. Yani hiçbir ekonomik geliri olmadığı için kocasına muhtaç kadınlar ve kadınların ev işlerini ve çocuk yetiştirme görevini üstlenmesini bekleyen erkeklerdi söz konusu olan.

İşin iç yüzü, hiç yalnız yaşamamış bu insanların eşleri kendilerinden evvel öldüğünde ortaya çıkıyor maalesef. Zaman zaman, 25 yıllık, 40 yıllık eşi vefat eden kimselerin derhal ikinci evliliklerini yaptığını işitiriz. Onca yıllık cefakâr eşinin vefatının ardından hiç olmazsa bir-iki sene geçseydi denir mesela. Bizzat şahit olmuşuzdur. Adam “hizmete” alışmış, tek başınalık nedir bilmiyor, “ne yani, bu yaştan sonra evde yemek mi yapacağım? Yerleri mi süpüreceğim şimdi?” diye soruyor mesela. Kadınlarsa, eğer kendilerine kalan bir maaş filan yoksa dımdızlak ortada kalmamak için tez zamanda ikinci evliliklerini yapabiliyor.

Eskinin büyük aşkları olarak gördüğümüz 25 yıllık, 30-40 yıllık evliliklerin arkaplanında birbirine muhtaç olmak söz konusu olabiliyor yani. Hayatın getirdiği mecburiyetler.

Bugün bambaşka bir dünyada yaşıyoruz. CNNTürk’te duydum, Türkiye’de tek başına yaşayanların sayısı nüfusun %14’üne ulaşmış. Türkiye için büyük bir rakam. Erkeğin de kadının da çalıştığı, kimsenin kimseye muhtaç olmadığı, dolayısıyla başkasının kahrını da çekmediği, hatta ödün dahi vermediği bir dönem. Bu dönemin sorunları da kendine özgü: Mutlak bir değer gibi görünen bireycilik; ve adanma ve özveri gibi erdemlerin enayilik olarak görünmesi gibi sorunlar var. Bireyciliğin, aile dahil hiçbir kolektif aidiyeti benimsemeyen uç yorumları da yeni çözümsüzlükler üretiyor.

Yine de insanların birbirini birbirine muhtaç değilken sevmesi daha hakiki görünüyor. Ve belki de bu yüzden bugün bunu bulması daha zor.

(8) Doğrunun yanında olmak çoktandır erdem sayılmıyor. Ahlâkî bir gerileme toplumun tüm hücrelerine nüfuz etmiş hâlde. Birbirinden hayli farklı nitelikteki ortamlarda hep karşımıza çıkar oldu. Sanıyorum bugün erdemli olmaktan doğrunun değil, sevdiğinin, yoldaşının, dava arkadaşının, işine gelen düşüncelerin ya da bir şekilde ait olduğun grup kimliğinin yanında durmak anlaşılıyor.
Bir arkadaş grubundan bir kişi grup dışından birisine zarar verdi diyelim. Gruptaki diğerleri arkadaşlarına “kusura bakma, burada haksız olan sensin” demek yerine, “ne olursa olsun, ne yaparsa yapsın arkadaşımızın arkasındayız” tavrını sergileme eğiliminde. Olay burada kalsa neyse. İşin acı tarafı bunun bir erdemsizlik değil, bilakis “dayanışma” ve bazen “vefa” olarak sunulması. Yanlışta dayanışmanın sözde erdemliliği.

Çekirdek aileler tuhaf bir şekilde mikro feodal yapılara dönüşüyor: “Ne olursa olsun çocuğumun arkasındayım.” Yanlış da yapsalar, iftira da atsalar, birilerine zarar da verseler, haksızlık da yapsalar maşallah her halükârda sevdiklerimizin arkasındayız. Televizyona ne zaman baksam konut reklamları dönüyor. Yorucu bir mesainin ardından nihayet eve giren baba derin bir oh çekiyor. "Sevdiklerinizle huzuru yakalayın." Dışarısını boşverin. Dışarısı kurtlar sofrası. 400.000 liralık kapalı kutunun içinde sevdiklerinle iyi ol yeter -gerisi teferruat.

Grup kimliğiyle, davayla veya -haksız da olsa- yakınlarla kurulan koşulsuz kenetlenme sanki erdemlerin en yükseğiymiş, erdemler içerisinde en önemlisiymiş gibi tuhaf bir durum oluştu. Sorguluyor, haksız olunmasından rahatsızlık duyuyor, “ben doğrunun yanındayım” diyerek rest çekiyorsan pekâlâ ihanetle suçlanman mümkün. En iyi ihtimalle yeterince adanmamış, sadakâtten uzak, amiyane tabirle gevşek olarak nitelendirebilirler. Yani tam da asıl erdemli tavır bir erdemsizlik olarak nitelendirilebilir.

Bu zihniyet yapısı devletin işleyişinde liyakâtin ortadan kalkmasına, malûm, “bizden değilse olmaz” anlayışının hakim olmasına yol açıyor. Cemaat yapılanmaları da bu koşulsuz kenetlenme örnekleriyle dolu. Önemli olan davadır, ortak çıkarlardır, grubun istikbâlidir vs. Demin aradım bulamadım. Çarpıcı bir örnek. Geçenlerde, bir videoda, birisine “iki kişinin aralarında yaşadıkları sorun için mahkemede tanıklık edecek olsanız ve suçlu olan sizin arkadaşınız olsa, kimin lehinde ifade verirdiniz?” diye soruluyor, sorunun muhatabı ise, kendinden son derece emin, “suçlu olsa da arkadaşımın yanında dururum; çünkü o benim arkadaşım” diyordu.

Asıl erdemin, taraf olduğun kişinin kayıtsız şartsız yanında durmak olduğu düşüncesi yaygın. Bizimle bir yakınlığı olmasa bile haklının yanında durmaksa pek revaçta değil.

Umarım işler tersine döner; zira bence bu durum apaçık bir gerileme.

(9) Son yıllarda sayıları giderek artınca adını koymak gerekmiş: Ev genci. Okulu bitirmiş, işsiz, 20-40 yaşları arasında, anne-babasıyla yaşayan insanlar. Baba evinde oturduğu için kira ödemeyen, yemeği önüne konan, arasıra birkaç haftalığına veya birkaç ay için çeşitli işlere girip harçlığını çıkaran, hayli uzatmalı bir çocukluk yaşayan yetişkinler.

Kendi adıma konuşayım, özgürlüğüme düşkünüm. Evim ayrı olmalı. Ama küçük bir odası olup anne-babasıyla aynı evde, dolayısıyla azamî konfor ve asgarî sorumluluk içerisinde birkaç yıl yaşayan gençlerin bu hayat tarzını alışkanlık hâline getirmeleri mümkün. İşin ekonomik boyutu ise ayrı mesele. Belirli bir parasal gücü olmayan kişi bırakın aile kurmayı, kiraya çıkıp kendi kendisine bakamaz. Baksa bile anne-babasıyla yaşarkenki refah düzeyini yakalaması çok zor. Dolayısıyla, kimi etmenlerin bileşkesinden oluşan bu durum zamanla yaygınlık kazanmış ve “ev genci” diye tabir edilen yeni bir sosyolojik kategorinin ortaya çıkmasına zemin hazırlamış görünüyor.

Gençlere umut vermek lazım. Yalnız umut deyince herkesin aynı şeyi anladığını zannetmiyorum. “Eğitimimi alsam var ya robot yapardım robot!” Hayır, yapamayabilirdin. Herkes mucit, mühendis veya cerrah olmak zorunda değil. İnsanoğlu bilgisayar değil ki öyle usb belleği takalım, bilgileri aktaralım, format atıp istediğimiz yazılımları yükleyelim. Eğitim, a, b ve c kişilerine x müfredatını verdiğimizde her birinden y sonucunu alacağımızı garanti etmez. A kişisi beklenen sonucu verirken b ve c veremeyebilir. Umut derken herkesin astronot olmasından söz etmek zorunda değiliz. Herkes kendisi için doğru olan yerlere gelsin ama hakkıyla gelsin. Birileri kaynakçı olsun bir başkası mühendis, birisi akademisyen olsun, profesörlüğe kadar önü açık olsun, bir başkası ise binalara yalıtım yapan işçilerden olsun mesela. Hangi işi yaparsa yapsın, fark etmez, kendi ayakları üzerinde durabilecek bir geliri olsun. Burası Norveç olmadığı için çalışmayıp sürünen insanların varlığını anlayabiliriz; ama çalıştığı hâlde sürünen insanların sayısı hiç de az değil ve umutsuzluğun kaynağı biraz da burada yatıyor.

Şu inancın zihinlere yerleşmiş olması son derece tehlikeli: “Ne yaparsam yapayım, ne kadar çalışırsam çalışayım x oluşumuna yakın durmazsam, y sendikasına üye olmazsam, elimden tutan birisi olmazsa veya torpil bulamazsam bir yerlere gelemem.” Sınavları kazansam bile mülâkatta elerler, ihaleyi vermezler, himaye eden birileri olmazsa şunu yapamam, bunu yapamam vs. Bir ülke için en karamsar tablo budur bence. Gençliğe umut vermek derken kastettiğim, kişilerin emek vermeksizin bir yerlere gelmesi ve potansiyel olarak farklı olan insanların mutlak anlamda eşit olması, ne bileyim mesela herkesin yazılım mühendisi olması filan değil.

"Ne kadar uğraşsam da boş" karamsarlığı yerine, "aldığım eğitime ve kişiliğime uygun bir iş bulabilir, yeterince çalışırsam iyi bir yerlere gelebilirim" umudu lazım bize.

(10) Türkiye’de umumî tuvalet sorunu var. Eğer otobüslerle o terminal senin bu terminal benim seyahat ediyor, haftasonlarınızı çeşitli sebeplerle başka şehirlerde geçiriyorsanız yolunuz ister istemez umumî tuvaletlere düşüyor ve bu tuvaletlerin hâli resmen içler acısı. AVM’leri eleştirip dururuz da en azından AVM tuvaletleri nispeten temizdir -mahalle aralarındaki ve otobüs terminallerindeki paralı tuvaletlere benzemez.

Bu paralı tuvaletlerin ciddi anlamda denetlenmesi lazım. Adamın teki “iyi yere dükkan açıyor”, müşteri garantisi var, en az bir lira, bazen bir buçuk lira ücret, giriyorsun içeriye ve yaşama sevincin soluyor. Bildiğin kenef. Hani eskiden tuvalete kenef derlermiş ya, kenef pis demek, iğrenç, berbat demek. Yahu tuvalet neden pis olmak zorunda olsun? Tekkesini bekleyen, gelirini garantilemiş vatandaş oturmuş köşesine, televizyon izliyor, cevap vermiyor, suratına bile bakmıyor. Zaten o ortama girip çıkınca kendinde eleştirecek gücü bulamıyor, derhâl bu korku filminden uzaklaşmak, "aman lânet olsun ya" diyerek kendini dışarıya bırakmak istiyorsun.

Bu paralı umumî tuvaletlerin çoğunda sifon olmaz. Tuvalet kağıdı olmaz. Kağıt havlu olmaz. Hava üfleyen kurutuculardan bile olmaz. Sıvı sabuna su karıştırılmamışsa ne âlâ. "Beğenmezsen gelme" tavrı sezersin. Elin mahkûm, o esnada yabancı bir kasabanın otobüs terminalinde veya bilmediğin bir mahallede sokak sokak tuvalet arayacak değilsindir. Ellerini yıkamışsın, ödemeyi yaparken “kağıt havlu yok mu, veya peçete?” diye sorduğunda beyefendi hazretleri önündeki çekmecesinden çıkartıp bir adet peçete lütfediyor. Zat-ı âlileri o esnada televizyondan kafasını çevirip yüzüne bakma veya cevap verme zahmetinde dahi bulunmuyor. Haşa. Nasıl olsa başka seçeneğin yoktur: Denetleyen yok, her gelen 1-1,5 lira bırakıyor, yakınacak olsan belki de “seni zorla mı soktuk içeri” diyecek. Adam raad.

Hayır bir de demir turnike koymuş girişe. Sanki içeride bizi bekleyen ortam yüksek bir estetik zevkin ürünü veya lunapark gibi eğlenceli bir mekânmış gibi parayı delikten atmadan giremiyorsun da. Sanırsın içeride mimarî bir deha ürünü ile karşılacağız. Halkımız lafa gelince “Fransızlar pis insanlar olduğu için parfümü icat etmiş!” demesini bilir. Vay efendim Avrupalı pistir, onlara tuvaleti biz öğretmişizdir, ecdadımızdan öğrenmişlerdir. Zaten en kral millet bizizdir. Her şeyin en güzeli bizdedir. Lafa gelince öyle. Ama kamusal alan, nam-ı diğer ortak kullanım alanları yalnızca apaçık ortada duran park ve meydanlardan ibaret değil. Umumî tuvaletler gibi kıyıda köşede kalmış, göz önünde olmayan alanlar asıl önemli olan. Sanırım hakkında konuşması ayıp sayıldığı için kimsecikler bu konuyu dillendirmiyor.

Bu el mahkûm girilen, sifonsuz, tuvalet kağıtsız, kağıt havlusuz, el kurutucusuz, pis ve iç karartıcı umumî tuvaletlere bir çözüm bulunması lazım.

(11) Mayıs doğumlu olmama rağmen ilkbaharla aramız bozuk. Polenlere karşı alerjim var. İlaçlar büyük ölçüde rahatlatsa da bir haftadır akşamları gözlerimi açmakta zorlanıyorum. Yanıyor, kaşınıyor. Hasılı, doğal olsalar da polenler bana yaramıyor.

Dün akşam "ne okusam?" diye düşünürken polenler aklıma Nietzsche’yi getirdi. Bir kitabında, hastalıklarla boğuştuğu dönemlerde daha sağlıklı düşündüğünü söylüyordu. Derken, polen kızarığı gözlerimi kısıp Nietzsche okumaya başladım ve belagâtiyle yine büyüledi.

Yitirmek üzere olduğu akıl sağlığı ve zayıf düşmüş bedeni ile Nietzsche, tam da zayıf düştüğü için öyle büyük laflar ediyordu belki de. Güçlüysen, yani etki alanın genişse, kendi iradeni gerçekleştirmenin önünde ciddi engellerle karşılaşmıyorsan, kıymetli vaktini insanları ikna etmekle harcamana gerek yoktur. İhtiyaç duymazsın zaten. Güçlü, karşısındakini ikna etmek zorunda olmadığı için güçsüzün çenesi daha kuvvetlidir -konuşur da konuşur. Tek silahı çenesi, cephanesi ise sözleridir. Böylelikle kendisine bir güç alanı oluşturabileceğini, başkalarını ikna edip kendi tarafına çekebileceğini ümit eder.

Fikirler etkili olmadığı sürece doğru olmaları bir anlam ifade etmiyor. "Haklıyız, kazanacağız!" Yoo. Haklısın ama güçlü değilsen kazanamayabilirsin. Doğruluğun kendinde bir değeri var muhakkak. Ne var ki güç ve doğruluk birleşmediği vakit doğrular unutulup gidebilir. Aklıma Marx ve Engels geliyor. Doğruyu tespit edip detaylandırmakla kalmak bir yere kadar değerliydi. Aslolan başkalarını ikna etmek, işçi sınıfı denen sayıca fazla kitleyi ikna ederek bir güç alanı oluşturmaktı. Düşüncenin gerçekliğe etki edebilmesi ancak güç ve öncü kuvvetlerle mümkündü.

Türkiye’de ifade özgürlüğü var -tabi yeterince etkili olmadığın sürece. Yani dilediğini düşün ve söyle. Öyle 20-30, hadi bilemedin 2-3 bin kişiye ulaşıyorsan sorun yok. Gelgelelim televizyon ekranlarında yüzbinleri etkilemeye başladığında, yani fikirlerin bir etki alanı yaratarak güçlendiği takdirde sıkıntı başlar. Referandum öncesinde epey etkili konuşan ve dersine iyi hazırlanmış genç bir avukatın başına gelen buydu. Kadının adını unuttum şimdi. Kitlelere ulaştığı vakit bilmem kaç sene önce attığı tivitleri bulup gözaltına almışlardı. İfaden özgür; tabi kendi çapında takıldığın, hedef kitleni küçük tuttuğun sürece. Etkisiz doğru tehdit teşkil etmez.

Mevcudiyetin reddinde temellenen çileci öğretileri lânetlese de aristokrat olduğuna inandığım Nietzsche, Sokrates’i hiç sevmezdi. "Bu diyalektikçi serseri yüzünden ayaklar baş oldu. Vır-vır-vır konuşur, kılı kırk yarar, kurduğu soyut mantık zincirleriyle, gerçeklerle bir ilgisi olmayan kavramlarla kendisini haklı çıkarmaya çalışırdı." Hâlbuki Sokrates (avam, zayıflar vs.) dilediği kadar konuşsun, yeterince güçlüysen tüm bunlar sinek vızıltısıdır.

Nietzsche’yi hem seviyor hem de mesafeli duruyorum. Sonuçta doğruluk ve güç bağıntısı üzerine insana çok şey katıyor. Kendisini okutuyor. Gözlerin kaşınıp yansa da onları açık tutuyorsun.

(12) Kendisini taciz ettiği iddiasıyla adamdan şikayetçi oluyor. Mahkeme adamı yirmi yıl hapse mahkûm edince “durun, ortada taciz filan yok!” diyerek önceki ifadesini yalanlıyor, iftira attığını ekliyor ve adamın bu kadar büyük bir ceza almasını beklemediğini söylüyor. Neyse ki son anda vicdanı ona gerçekleri söyletmiş. Onca olaydan sonra kamuoyunda oluşan gayet haklı duyarlılık sonucu bu gibi sakıncalı durumların ortaya çıkması -maalesef- mümkün hale geldi. Kamuoyu bu denli duyarlı olunca, yargıçlar, sanıyorum tepki çekmemek adına acele ve özensiz kararlar verebiliyor. “Kadının beyanı esastır” gibi son derece tartışmalı, hem doğru hem yanlış bir ilke de işin içine girince durum suiistimale açık hâle geliyor.

Aslında konunun kapsamı daha geniş. Etik bilincin toplumda kök salmadığı bir ortamda ahlâkçılık ahlâklılığın önüne geçiyor. Sözünü tutmak, dürüst olmak, veya ne bileyim, borç aldıysan zamanında geri ödemek gibi kendi kendimize, İÇİMİZDEN GELEREK yerine getirmemiz gereken kimi pratiklere odaklanmak değil de, birilerini derhâl yargılamaya yönelik sert ve ödünsüz ahlâkçılığa savrulmak asıl sıkıntımız. Kafamıza göre ideal bir ahlâk tasarlayıp ona uymayan herkesi yargılama eğiliminden, şu nam-ı diğer ahlâk bekçiliğinden kurtulmamız lazım. Çoğunluk kolay öfkelenir, derhâl ceza talep eder ve kanıt aramaz olunca iftira atmak için gün doğuyor. Şartlar olgunlaşmış oluyor. Çamur at izi kalsın. Nasıl olsa kamuoyu arkanda. Kışkırtan başlıklar da var: “Serbest bırakıldı!” -hâlbuki orijinali “tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı” olacak ama kırpmayı, cımbızlamayı seviyoruz. Kişilerin, yargılandıktan sonra pekâlâ aklanabileceğini unutuyoruz. Belki gerçekten suçlu, belki değil. Ama aceleden ve öfkeden gözümüz kararıyor. Anlayabiliyorum. Yine de sakin olmakta yarar var.

Birisini bir şekilde sevmiyorsak iftira mekanizmasını işletmek yaygın bir yönteme dönüştü. Bir telefon, “şu kişi terör örgütü sempatizanı”, veya o gün revaçta olan kamuoyu duyarlılığı neyse onunla suçla, mesela “fetöcüdür!” diyerek, isimsiz ihbar. Kodese girmese bile soruşturmadır, mahkemedir derken sevmediğin kişinin huzurunu kaçıracağın garanti. Kamuoyu zaten arkanda ve acımasızdır: “Yapmıştır şerefsiz!”, “ateş olmayan yerden duman çıkmaz!” vs. Yargılama süreciymiş, kanıtmış, bunlar “önemsiz” ayrıntılar. Çoğunluğun bir kişinin suçlu olduğuna inanıyor olması, o kişinin suçlu olduğunun kanıtıymış gibi tuhaf bir durum. Suçsuzluğun ispat edildikten sonra dahi suçsuzluğunla değil, üzerinde izi kalan çamurla hatırlanacak olman da cabası.

Toplumsal tabanda ahlâklılığın, yani kimi temel erdemleri hayatımıza mümkün olduğunca yedirmenin yerini ahlâk bekçiliği alınca herkes birer muhbire dönüşebiliyor. İnsanlar bir şeyleri suiistimal ettiği sürece hukukun toparlayıcı gücü kısıtlanıyor.

Konu ne olursa olsun, bence iftira en büyük suçlardan sayılmalı.

Tamer Ertangil.