21 Kasım 2017 Salı

Valerios Leonidis, Centilmenlik, Nezaket ve İnsanlık


Naim Süleymanoğlu’nun 1996 yılında üçüncü kez olimpiyat şampiyonu olmasına canlı yayında tanık olmuştum. Bilmem siz de izlemiş miydiniz? Yunan bir rakibi vardı. Ama öyle böyle değil; çok zorluyordu Naim’i. Nefesi ensesindeydi. Rakamlar şu an aklımda değil elbette; ama diyelim ki Naim 150 kilo kaldırıyorsa, hemen ardından Yunan halterci gelip aynı ağırlığı kaldırıyordu. Çok iyi hatırlıyorum. Hatta “rakip çok güçlü, Naim kaybedebilir” diye içimden geçirmiştim. Kaybetmedi. Yunan rakibi son denemede başarısız olunca Naim Süleymanoğlu şampiyon oldu. Dört sene sonra dördüncü kez yarıştığındaysa sıfır çekmişti. Yaş ilerliyor ne de olsa. Gerileme kaçınılmaz. 

İşte o Yunan halterci, ta yirmi bir sene önce yarıştığı Naim Süleymanoğlu’nun cenazesine gelmiş. Adamdaki saygıya bakar mısın? Böyle şeyler beni duygulandırıyor. Futboldaki bayağılık, şiddet ve fanatizm yüzünden böyle centilmen tavırlara, centilmenlik de demeyeyim, insanî tavırlara nasıl da hasret kalmışım, onu fark ettim. Bravo Valerios.

Bu olay üzerine Twitter'da "helal olsun Naim'e. Yunan'a Türk bayrağını öptürdü" gibi sözler edenler olmuş. İşte yukarıda bahsettiğim fanatizm kültürünün bir eseri bu. Nasıl bir yozluksa, nasıl bir şovenizmse çekilir gibi değil. Bunlar yüzünden futboldan çoktan soğuduk. Bunların bu bağnaz milliyetçiliği kentte yetişen yeni nesil gençliğe hitap etmiyor. Bomboş, sevimsiz, dışlayıcı bir anlayış.

Bu kafadaki bağnaz güruhun tepkisini görmemek adına susacağımıza ölelim daha iyi. Tepki çekmekmiş... Çekeceksin abi tepkiyi. Sorun değil. İçinde tutma. Yoksa bu dar ufuklu Twitter kahramanları kendilerini hep haklı zanneder. Bunların tepkisini çekiyorsan kendinle gurur duyman gerekir. Bu çürümüş zihniyet mecburen sönümlenecek, marjinalleşecek ve hayırlısıyla yok olacak. Reziller. Valerios'un yaptığını takdir edenlerse giderek çoğalacak. Kaba-saba, şoven ve kibirli olup üstelik bununla "ben buyum abi, değişmem!" tarzı övünmelerin modası geçecek. Çünkü bomboş. Çok milliyetçiysen sanatta, sporda, bilimde vs. başarılı insanlar yetiştirirsin. Türkçe'yi özenle kullanır, ülkenin daha iyiye gitmesi için uğraşırsın. "Yunan'a Türk bayrağını nasıl da öptürdük!" filan demekle ise anca'kendinden tiksindirirsin. 

Teşekkürler Valerios. İnsanlığın ölmediğini bize hatırlattığın için.

18 Kasım 2017 Cumartesi

Başkaları Her Şeydir


Kazuo İşiguro'nun Gece Müzikleri (Nocturnes) kitabındaki öykülerden birinde üstat, "dinleyici kitlesi önemli değil" diyen muhatabına isyan ediyor: "Dinleyiciler önemli değilse ne diye çalıyorum ben bu şarkıları?" Haklı.

Pek çok şeyi başkaları için yapıyoruz. Şu an okumuyor olsaydınız bu satırları yazmamın bir anlamı kalmazdı. Başkaları önemli olmasaydı evde kendi kendime günlük tutardım zaten. Çok güzel tivitler atabilirsin ama kimse okumuyorsa hiçbir anlamı yok. Robinson Crusoe'u düşünelim. Dünyanın uzak ucunda, kimselerin yaşamadığı bir adada müthiş bir yağlıboya tablo yapsın. Kendisinden başka kimse göremeyeceği için eserin anlam ve değerinin inşası yarım kalacaktır. Bir arkadaş hatırlattı geçenlerde: Çok enerji harcıyor olabilirsin ama bir şeyler yerinden kımıldamıyorsa hiçbir iş yapmış sayılmazsın.

Anlam ve değerler müştereken inşa edilen, başkalarının katılımı, alımlaması ve etkileşimi ile gerçekleşen, karşılıklı bağlanma gerektiren şeyler. Her kitap okunmak içi yazılır, her film izlenmek için çekilir, her şarkı dinlenmek için bestelenir. Hepsinin arkasında başkalarına erişme arzusu yatar. Hedef kitle, bir bakıma, İşiguro'nun müzisyeninin dediği gibi her şey demek.

Bu bakımdan bence Sartre'ın "cehennem başkalarıdır" sözünü genişletmek lazım: Madem cehennem başkaları, o zaman her şey başkaları. Bizi üzenler başkaları olduğu gibi sevindirenler de başkaları. Takdir eden, eleştiren, birlikte zaman geçiren, seni değiştirmeye çalışan ya da olduğun gibi kabul eden, umursamayan veya merak edenler hep başkaları. Doğalmışçasına kabul ettiğimiz ne varsa, şöyle bir düşünürsek, hep kolektif kabule dayanıyor. Para güzel bir örnek mesela: Paranın değerli olduğuna herkes aynı anda inanıyor olmasaydı hiçbir değeri olmazdı. Doğada 5 lira ile 200 lira aynı şey: Sadece iki kağıt parçası. Onlara farklı değerleri atfedense bizim kolektif aklımız.

Düşünüyorum da, başkaları olmasaydı, internet de olmayacak ama, hani Robinson Crusoe misali tek başımıza uzak bir köşede kalıyor olsaydık, muhtemelen tek derdimiz hayatta kalmak olurdu. Yaşamak değil.

Yorum: Her birimiz bu hayatın, devam eden sürecin küçük dişlileriyiz, sosyal hayatın dışına çıkma şansımız yok, eğer ki çıkılırsa da hayatın akışı sekteye uğrar. Bu durum bizimle irtibat halinde olan bireyleri etkiler. Bireysel etkilenmeden sosyal, toplumsal etkiler doğar kanısındayım. Saygılar.

Yanıt:  Katılıyorum. Aslında insan dünyasından kopmamız imkansız bence. Dağ başına kulübe yapsam, o kulübeyi yaparken kullanacağım çekici bile başka bir insan yapmış olacak. Öyle ya da böyle insan ve ürettikleriyle ilişki içerisindeyiz. Saygılar bizden.

17 Kasım 2017 Cuma

Ya Başkasına Çay Demlerse?

Şöyle bir alıntı gördüm: “Bazen aklıma geliyor üzülüyorum, ‘ya başkasına çay demlerse?’” Öyk. Bir de şu var, yeni: “Sahi, biz ne ara üzerine çay içilmemiş bir yemek gibi yarım kaldık sevgilim?” Müsaadenizle ben bir kusup geleyim :/ Yazarı gülümsemeyen, sert bakışlı, sakallı bir genç. Hani hem en romantik benim hem de maçoyum, “öfkem de sevgim kadar büyük olur!” tarzı, böyle hem asi, hem mahallemizin delikanlısı, çok sever ama döver de, sevgi pıtırcığı ama ağzında küfür, sürekli lanlı lunlu konuşan, son yıllarda edebiyat çevrelerinde yaygınlık kazanmış bitirim tiplerden. Biliyorum, bu durum yeterince eleştirildi zaten. Sosyal ağlarda yapılan çay romantizmi ise resmen dalga konusu artık.

Sanırım bu tip ifadeler kurulurken mümkün olduğunca geniş bir kitle hedefleniyor. Astrolojideki gibi. Herhangi bir burca ilişkin güzel sözler etmenin yanısıra, "zayıf" yönlerini söylerken bile onu alttan alta övebilirsin. Nasıl olsa her burçtan milyonlarca insan var. Hiçbir emek sarf etmedikleri hâlde kendileri hakkında güzel sözler edilen, ortada bir sebep yokken kendisini değerli hisseden milyonlarca insan. “Akrep intikamcıdır” -hmm öyleyimdir! “Boğa sabırlıdır ama kızdırırsanız tepkisi sert olur” -hmm kesinlikle! Eleştiri görünümlü övgüler. İyi özellikler çoğunlukta zaten. Kötü olarak anlatılanlarsa aslında övgü vesilesi.

“Rakı içen kadınları üzmeyin” gibi laflar da böyle bir yaranma amacı güdüyor. Peki niye başka kadınlar değil de özellikle rakı içen kadınlar üzülmemeli? Açıklama yok. Sebep yok. Önemli olan, rakı içen kadının durduk yere kendisini özel hissetmesi. Bir an için “ben de rakı içiyorum, o hâlde beni de üzmeyin!” diye içinden geçirdiyse hedefi tutturdun demektir şair kardeşim. Hedef kitleye yaranma amaçlı bu tip ifadeler içerisinde en geniş, dolayısıyla en saçma olanı, belki görmüşsünüzdür, “çay veren insandan zarar gelmez” cümlesiydi. Pardon da neden zarar gelmez? “Ben de çay içtiğime, çay demleyip etrafımdakilere ikram ettiğime göre benden de zarar gelmez” diye düşünmemiz için mi? E iyi de tüm Türkiye çay içiyor? Birkaç beğeni toplayacağım diye, Twitter’da daha fazla fav alacağım diye hedef kitleyi biraz fazlaca geniş tutmadın mı? Neyse, bu uç bir örnekti.

Taktik şu: (1) Son derece yaygın bir özellik seç. (2) O özelliği taşıyan insanlar kümesine hitaben güzelleme tarzında bir cümle kur. (3) Küme dahilindeki elemanlar cümleyi görüp kendini özel hissetsin.

Viyana Çevresi filozoflarının uyarısıdır: Spesifik ol kardeşim. Ayrımlara git. Bir kavram her şeyi söylüyorsa esasen hiçbir şey söylemiyordur. Benzer şekilde, bir söz fazlaca genelse, kayda değer hiçbir ayrıma gitmiyor, milyon tane başka özelliği bakımından birbirine hiç benzemeyen unsurları tek ve genel bir özelliğe bakarak aynı kefeye koyuyorsa, o söz hiçbir şey söylemiyordur.

Dolayısıyla bu, olsa olsa, mümkün olduğunca geniş bir kitleye yaranma çabasıdır, o kadar.

14 Kasım 2017 Salı

İstesek de İstemesek de Yüzümüz Batı'ya Dönük

Zamanla anladım ki, 20. yüzyılda bu coğrafyada modernleşme, kentleşme ve buna bağlı olarak sekülerleşme bir tercih değil, kaçınılmaz bir sonuçtu. Modernizmin bireycilik, sekülerleşme, bilimsel düşünce ve serbest piyasa ekonomisinden oluşan yeni düzeninin mutlak bir hakikat olduğu, postmodernizmle birlikte ise bu hakikatin (büyük anlatının) aşındığı ve ortaya bir çoğul hakikatler havuzunun çıktığı söylendi. Doğru olmasına doğru da, bu yol geleneksel toplum modeline, Osmanlı’ya filan varmaz. Boşuna heyecanlanıyorlar.

Madem günümüzün modern-sonrası dünyasında mutlak bir hakikat yok, madem modernlik tek seçenek değil, e o zaman modern-öncesi anlatılar ne diye kendilerini mutlak hakikat zannediyor? Postmodernizm ile birlikte tüm hakikatlerin altı oyulduysa, bu herkesi ilgilendirir. Evet, senin sunacağın alternatifin de altı oyuldu kardeşim. Batı medeniyetine alternatif bir medeniyet, mesela İslam medeniyeti, Uzakdoğu medeniyeti filan için “asıl doğru olan budur!” deme imkânı da ortadan kalktı yani. Madem mutlak hakikat yok, o zaman bunların hiçbiri geçerli değil. Demek ki devreye tercihler giriyor.

Türkiye Cumhuriyeti, açık konuşalım, çoktan tercihini Batı medeniyetinden yana kullandı ve dilerseniz İslam medeniyeti, dilerseniz Ortadoğu diyelim, ki bunlar iç içe geçmiş kavramlardır, çoktan geride bıraktığımız bir kültür. Kişinin inanç sahibi olması Batı medeniyeti dahilinde zaten mümkün. Ortadoğu’daki mevcut kültürse çok sert ve katı. Yasaklar üzerine inşa edilmiş. Orijinali böyle değildi denebilir, bilemem. Medine Vesikası’ndan bahsedip dururlar. Güzel metin. Hakikaten demokratik. Medine’de zamanında Müslümanların, Yahudilerin, Hıristiyanların ve Putperestlerin bir arada yaşadığını belgeleyen bir sözleşme. İyi, güzel söylüyorsunuz da kardeşim, peki neden bugün Medine’de yalnızca Müslümanlar yaşıyor? Neden diğerleri yok oldu? Kendini mutlak hakikat addederek hoşgörüsüzlüğe vardıkları için olmasın?

Hoşumuza gitsin ya da gitmesin pratikte yönümüz belli. En çok Avrupa’ya uçuyoruz. Televizyonlarda her Allah’ın günü “ey Avrupa!” filan dendiğine bakmayın. Erasmus+ projeleriyle öğrenciler, öğretmenler, STK’lar, aklınıza kim gelirse Avrupa ülkelerine gidip geliyor. Bırakın şimdi Beşiktaş’ı, Kadıköy’ü, Çankaya’yı filan, taşraya bakın, taşrada bile insanlar eskiden özenti veya sosyetik saydıkları işleri günlük hayatlarının olağan bir parçası hâline getirdi. Pazar kahvaltıları, brunch’lar filan dışarıda yapılıyor. İnsanlar sabahları eşofmanlarını giyip yürüyüşe çıkıyor. Sosyal medyaya baksan öyle değil; ama dışarıya bakıyorum, çocukluğumla kıyaslıyorum, erkek kahvehanelerinin değil kafelerin sayısı artıyor. Sosyal hayat dönüştü, daha da dönüşecek. Hoşnutsuzluklar olabilir ama dönüşüm kaçınılmaz.

Kendi dilini ve kültürünü yaşatmak ve bağımsızlığını korumak güzel şey; ama nereye yakın durduğuna karar vermek de önemli. Seçeneklere bakıyorum, kıyaslıyorum ve Cumhuriyet'in yolunun içlerinde en iyisi olduğunu görüyor ve bu yüzden Atatürk'e minnet duyuyorum.

12 Kasım 2017 Pazar

Yeni Yapılacak AKM ve Türkiye'de Sanat


Yeni AKM yapılacakmış. Hayırlısı. Onbeş yıldır kültür-sanat konusu ebru-mebru bir şekilde idare edildi. Ama artık hat sanatı, minyatür, ebru ve dikiş-nakışla bu işlerin yürümeyeceği belli. “Bizim değerlerimiz” denerek seçenekler daraltıldığında yelpazenin önemli bir kısmını elimizin tersiyle itmiş oluyoruz. Resim, heykel, müzik ve dans alanlarında cidden sıkıntı var. Alçıdan yapılan, kitsch demenin bile iltifat sayılacağı çirkin “heykelleri” mi desem, step dansından hâllice koreografileri mi... Fakir denilen Ukrayna’da izlediğim opera ve balelere bakıyorum mesela, o keskin hareketler, kibar ve ürkek değil, bilakis sert dönüşler, insan bedeni üzerindeki mutlak hakimiyet ve onca kişinin kusursuz uyumu gözümün önüne geliyor.

2008'di galiba. Bizimkiler Guinness Rekorlar Kitabı’na başvurmuştu. Aynı anda en çok bağlama çalma rekoru. Boş beleş işler; çünkü değil bin bağlama, bir milyon bağlama olsa yine bir anlam ifade etmez; çünkü müziğimiz tek sesli. Hepsi aynı anda aynı notayı basıyordu yani. Bin tane bağlamanın aynı notayı basması marifet değil. Bir ara, Malatya’da, Sefiller’i aynı anda en çok sayıda kişinin okuması gibi akıllara zarar bir rekor denemesi olmuştu. Ortaokul çocukları stadyuma doldurulmuş, ellerinde Sefiller’in bir kopyası, haydi bakalım, “Guinness’a gireceğiz çocuklar!” denmişti. Ciddi ciddi.

Çok-sesli müzik büyük marifettir kardeşim. Çok-seslilik "Batı kültürünün bir ürünüdür, bize ait değildir" denerek reddedilemez. Bu mantıkla “ilk örneği Cervantes’in Don Kişot’u olan roman, Batı’da çıkmış edebî bir tür olmakla bize ait değildir” denerek roman sanatını da mı reddeceğiz? Mümkün değil. Cumhuriyet’in ilk yıllarında çok-sesli müzik konusunda ciddi çalışmalar yapılmış. En sevdiğim de Ulvi Cemal Erkin’in Köçekçe’si. Bugün artık “Bayburt Bayburt olalı böyle zulüm görmedi” popülizmiyle çok-sesli müziği küçümsemenin devri geçti. Türk sanat müziği ve halk müziği yine yaşatılır zaten. Ama mesela türkülerin çok-sesli uyarlamalarının yapılmasının önünde bir engel yok. Kendi adıma, az çok müzik zevki olan birisi olarak, artık mıy-mıy-mıy, ağzı kapalı, zayıf sesli solist dinlemeye tahammül edemiyorum. Ses güçlü ve eğitimli olacak arkadaş. Sesi güzel insan çok. Ama onu kusursuz bir şekilde kullanan pek az.

Dans desek tam bir facia. Tam bir odun olarak yetiştik arkadaş. Kadın ve erkeğin harikulade uyum gösterdiği dans türleri var. İzlerken hayran kalıyor insan. Ama biz ne tango öğrenebildik ne vals. Yetenek yarışmasının birinde görmüştüm. Yarışmacılar birbirinin aynısı olan solo danslar yapıyordu. İyi de kardeşim, flamingolar bile çift hâlinde dans ederken sen ne diye sahnede tek başına debeleniyorsun? Mesela isterdim ki, yetenekli koreograflar öyle figürler koysun ki ortaya, Anadolu ve Rumeli’nin halk oyunlarından esinlenerek kendimize özgü bale eserleri üretelim. İsterdim ki halk şarkılarımız senfonik tonlarda gümbür gümbür inletsin ortalığı.

Biraz coştum. AKM'nin çağrıştırdıkları işte. Neyse.

8 Kasım 2017 Çarşamba

Komün Apartmanları: Komünalka


Sovyetler çöktü çökmesine ama bazı uygulamaları yer yer devam ediyor. Komünalka dedikleri, büyükçe bir daireyi birden fazla aile ya da bireyin paylaşmasına dayanan uygulama St. Petersburg’da hâlâ sürüyormuş. Muhtemelen başka şehirlerde de vardır. Diyelim ki bir evin beş odası varsa, her odada, birbiriyle kan bağı olmayan aileler veya bireyler kalıyor. Mutfak ve banyo ise ortak kullanım alanları.

Daha eski olanlar kıdemli sayılıyor ve daha büyük odalar onların oluyor. Eve sonradan gelenler veya yalnız olanlarsa küçük odaları alıyor. Ortak kullanım alanlarına dair katı kurallar koymuşlar. Bulaşığını yıkamayı erteleyemiyorsun mesela. Bugünkü hostelleri andırsa da, komünalka usulü odalarda hostellerde olduğu gibi öyle iki katlı ranzaların olduğu tarzda bir yerleşim yok. Eve girince ayakkabıları çıkartıp terlik giyme kuralı bize yabancı değil; ama eve girince elleri yıkamanın kural olması enteresan geldi açıkçası. Haberi hazırlayan ekibe bile ellerini yıkamalarını söylediler :)

Mesela bir akademisyen yüzlerce kitabıyla bir odada kalırken yan odada St. Petersburg’a çalışmak üzere gelmiş Özbek bir çift yaşıyor. Bebekli bir çift ise bir başka odada kalıyor. Tuhaftır, bebekli çiftin odasında piyano var. Evi paylaşan bu farklı farklı kişiler arasında bazen ister istemez tartışma çıkıyormuş; ama birlikte yemeğe oturup sohbet ettikleri de oluyormuş. İnternette komünalka konusundaki videoları seyretmek çok zevkli. İnsan "Türkiye'deki metropollerde de böyle bir seçenek olsaydı keşke" diye düşünmeden edemiyor.

Kızıl İnsanın Sonu adlı kitapta Sovyet dönemindeki mutfak sohbetlerinden söz edilir. Mutfak ortak kullanım alanı olduğu içindir belki, en içten sohbetler orada yapılırmış. Devletin her yerde hissedildiği dönemlerde bile mutfaklar özgürlük alanıymış. Brejnev’i mi eleştireceksin mesela, hadi gel mutfakta konuşalım. Makanin’in Underground adlı müthiş bir romanı var. Kitabın kahramanı komünalkada yaşayan yalnız bir yazar. Sovyetlerin çöküşüyle birlikte, 90’ların ilk yarısında bu evlerde yaşayanların çok cüzi paralara ikna edilip, ikna olmazlarsa mafya tehditiyle evlerden nasıl çıkartıldıklarını anlatıyor.

Şartların mecbur kılması da söz konusu tabi. Mesela kimisi “kendime ait bir dairem olsun isterdim” diyor. Buna rağmen, insanların daha ucuz olduğu için, yani bir bakıma mecburen paylaştığı o evlerin kitaplarla dolu olması ve piyano çalmaları filan, ekonomik şartlara rağmen bazı değerlerden ödün vermediklerinin de bir göstergesi. Wilde demiş ya hani, lükslerimi bana verin, ihtiyaçlarım sizin olsun diye, o hesap.

Yorum: Fazlaca vahşi bir duygu olabilir ama bazen ekonominin daha daha kötüye gidiyor oluşundan memnuniyet duyduğum oluyor. Sebebine gelince ülkem insanını kişilikli ve uygar olmaya ancak böyle mecburiyetlerle sürükleyebiliriz gibi geldiği için.15-20 sene önce falan sabahın köründe duraklarda yaşlı kadınlar görürdüm. Pek çoğu vakti zamanında kocalarının "Ben karımı çalıştırmam" deyip eve sakladığı hayatlarının uzun bölümünde çalışma hayatı tanımamış kadınlardı.Çok kızardım o zamanlar o kocalara.Bu kadınlar en enerjik zamanda çalıştırılmayıp parasızlık diz boyu olunca ev temizliğinden çocuk bakımına kadar fevkalade zor işlere o yaşlarda katlanmak zorunda kalıyorlardı.İnsanları tanımaya devam ettikçe aynı kadınların imkanları olsa kızlarını da aynı kocaları gibi eve saklayacaklarını farkettim. Eve saklanan kadının kişiliğini geliştirmesi hepimizin takdiridir ki zordur. İmkansız demiyorum ama zordur. Ve biz kadınlar çalışarak daha özgür olduk. Bize öğretilen gerçeklerin dışındaki gerçeklerin farkındalığına dışarıda olarak varabildik. Ekonomi zorlaştıkça insanların/ailelerin de evleri ortak kullanacağını,gider ortaklığı yapacaklarını sanıyorum. Bizler kabul edelim ki birlikte yaşama kültürüne erişmiş toplum değiliz. Bu zorluklar bize birlikte yaşamayı,ortak alan paylaşma kültürünü de öğretecek.(Gibi geliyor yani.)

Yanıt: Kendi adıma, ekonominin kötüye gidişi beni çok da sarsmıyor. Tek olduğum için gelir gider dengemi kurmam zor olmuyor. Çoluğu çocuğu olanın işi zor. Yalnız avronun dört buçuk liraya ulaşmış olması cidden kötü. Bana "İtalya'yı gezmelisin, harika ülke" diyen oluyor. Almayayım diyorum. Avro böyle olduğu sürece İtalya mitalya istemem :)

Yazdıklarınıza katılıyorum. Tam da bu anlattıklarınız yüzünden kentleşme kaçınılmaz, göç kaçınılmaz, sekülerleşme kaçınılmaz, bireysel hak ve hürriyetlerin önem kazanması kaçınılmaz, hatta belki abarttığımı düşüneceksiniz ama saygılı ve mesafeli olmak gibi tutumların yaygınlaşması bile kaçınılmaz. Sıkış tıkış bir arada, pahalı bir hayatı paylaşıyoruz kentlerde. Bu işin sonu mecburen medenileşmek olacak :) Bir ara bu konuyu detaylandırmak lazım.

5 Kasım 2017 Pazar

Büyük İkramiye Bana Çıksaydı

Büyük ikramiye vursa ne yapardım? Bir anlık afallamanın ardından, gayrimenkûl alımı gibi, hayatta kalmayı garantileyecek “hayaller” geliyor akla. Kaç kez duymuşumdur: “Beş tane daire alır, dördünü kiraya verirdim abi. Bir tanesinde ben oturur, çalışmadan yaşayıp giderdim.” Hayal dünyamız ne kadar da zengin(!) Bir de dünya seyahati işte... Klişe yanıtlar. Yarın sabah milyarder olarak uyansam ne alırdım? Hmm. Açıkçası şu an alamayıp "ah keşke alabilsem" diye yanıp tutuştuğum hiçbir şey yok. Iphone mu? Spor araba mı? Havuzlu villa mı? Düşünmem lazım... Gerçi hepsini alsan da mutluluk garanti değil; zira parayla elde edilebilenler genellikle hayatta kalmayı, konforu sürdürülebilir kılmayı ve çalışmak zorunda olmamayı temin eden şeyler. Bu yol mutluluğa çıkmayabilir. Depresyonsa her zamanki yakınlıkta durur.

Mutluluğun kişisel bir yönü olduğuna şüphe yok. Ama öznelerarası yönünü de es geçmemek lazım. Hegel’in “karşılıklı tanınma (mutual recognition)” diye tabir ettiği kavramın önemi büyük. Parayla her şey satın alınamaz. Evet. Hayatta kalmayı, belirli bir konfor standardını ve çalışmamayı temin eder belki; ama mutluluğa giden yol başkaları tarafından tanınıp kabul görmekten geçiyor. Karşımızdaki bizi kaale alsın, ciddiyetle dinlesin, bizi insan yerine koysun isteriz. “Dikkat çekmek istiyor!” ifadesi bir suçlama gibi kullanılıyor. Oysa herkes şu ya da bu şekilde dikkat çekmek ister. “Ben buradayım!” demektedir kişi, “beni de tanıyın, ben de değerliyim; üstelik ben de sizi tanıyor, sizi siz olarak kabul ediyorum.”

Dostoyevski, Budala’da, a kişisinin b kişisinden nefret duymasının, onu yok saymasından kıymetli olduğunu söyler. Nefret edilmek kötü bir durum; ama karşındaki tarafından yok sayılmak, onun nefretine maruz kalmaktan bile kötüdür: “Nefret ettiğine göre hiç olmazsa varlığımı kabul ediyor.” Sıkça kullanılan "kimsin ulan sen?” ifadesi geliyor akla. Seni tanımıyor, iradesi olan, özgür ve eşit bir birey olarak görmüyorum ki? Benim için yoksun. "Kim olduğunu zannediyorsun?" = senin iradenin benim için bir önemi yok.

Karşı cinsle ilişkileri düşünelim: Milyarların olsa aklın yine birilerinde kalacak. “Keşke mesaj atsa”, “mesajıma dönse”, “benimle buluşsa”, “bana öyle değil de böyle davransa” gibi, arzuladığın irade tarafından arzulanmakta temellenen, senin onu tanıdığın gibi onun da seni tanıması ve gönüllü olarak, yalansız istemesi isteği hiç son bulmayacak. Dünya nimetinden el etek çekip manastıra filan kapanmadığımız sürece, milyarlarımız da olsa, tamamen iradî, dolayısıyla gönüllülüğe dayalı bir durum olan, başkalarınca kabul görme arzusu hiç sonlanmayacak.

Nietzsche, Deccal'de, mutluluğu "gücün arttığı duygusu" olarak tanımlıyor. Tanınmalarımız, başka bir deyişle kabul görmelerimiz çoğaldıkça etki alanımız genişliyor ve kendimizi daha güçlü, dolayısıyla daha mutlu hissediyoruz. Öznelerarası değerimiz zaman içerisinde inşa oluyor.

Piyango da vursa, mutluluğa giden yolun köşe taşları olan tanıma ve tanınma süreçlerinden muaf olmayacağız.

4 Kasım 2017 Cumartesi

Kediler, Yalnız Yaşamak ve Orada-Olmak

2015 sonlarında kendimce bir karar almıştım: Bundan böyle keyfime bakacak, ülkenin makro sorunlarıyla kafamı meşgul etmeyecektim. Gündemden tamamen kopmak pek mümkün değilse de, aldığım bu kararın arkasında az çok durabildiğim için mutluyum. Olan bitenler kafamı meşgul etmediği gibi beni üzmüyor da. “Benden sonra tufan” dememe ramak kaldı yani. Bugünün Türkiye’sinde hiçbir şeye şaşırmıyorum. Belediye başkanlarının istifa ettirilmesi nedir ki mesela? Yarın “seçimler iptal arkadaşlar. Komple iptal yani. Artık ülkede hiç seçim yapılmayacak” dense bile şaşırmam. Yarın Üçüncü Dünya Savaşı çıksa, önümüzdeki hafta kıyamet kopsa heyecan yapmayacak bir ruh hâlindeyim. Bencilce mi? Olabilir; ama vaziyet bu.

Son zamanlarda evime kim gelse illa ki kedi ya da köpek beslememi salık veriyor. Bilemiyorum, dışarıdan acıklı gibi mi görünüyor ama yalnız yaşamaktan fazlasıyla memnunum. Neyle uzun erimli bağlar kurabilmişim ki bir kediyle kurayım? Zaten kıl tüy sevmem. Evin içinde uğraşamam. Kaldı ki, canım istediğinde haftalarca evden uzak kalabilen bir yapım var. Daha bu yaz Sırbistan ve Bosna-Hersek’te yirmi bir gün geçirdim. Rusya’da ise yirmi dört gün kalmıştım. Kime bırakacağım hayvancağızı? Kimseye yük olmak istemem. Dışarıda, sokak kedilerini sevip okşuyorum işte -o bana yetiyor. En çok da şu üç renkli, hani beyaz, gri ve turuncu renkleri olan dişi kedileri seviyorum. O renklerin taşıyıcıları hep dişidir. Erkek kedileri ise ensesinden tanırım. Tipsizler :)

MP3 çalarıma enfes albümler yükledim. Çoğunlukla film müzikleri. Son zamanlarda izlediğim en güzel film The Graduate (1967) oldu. Dustin Hoffman. Müziklerini hâlâ dinliyorum: “And the vision that was planted in my brain / still remains / within the sound of silence.” Dostoyevski’nin Budala’sının 2003 Rus yapımı bir uyarlaması var. Ona bakıyorum bölüm bölüm. İş güç dışında okumaya devam.

Bu arada, bugünlerde mektup nostaljisine rastladığımı hatırladım -veya algım seçiyor. Şair ruhlu olmadığımdan olsa gerek, mektup nostaljim yok açıkçası. İstediğim kişilerden gelecek Whatsapp veya Facebook mesajlarını, istemediğim birisinden gelecek bir mektuba tercih ederim mesela. Bence önemli olan, kullanılan mecra değil, iletinin kimden geldiğidir.

Hayatımın eskisinden daha az okumalı, daha çok gezmeli bir evresindeyim. Her haftasonu gezmece. Bazen yeni insanlar tanımak, bazense yanı başında duran, bildiğin ama tanımadığın, daha doğrusu tanıdığın ama yeterince tanımadığın insanlarla zaman geçirmek, onları keşfetmek keyifli oluyor.
Hani insanların telefonlarına gömülmeleri eleştirilir ya, aslına bakarsak, mevcut ortamdaki mutsuzluklarından ve orada olmama arzularından ötürü telefonlarına sarılıyor olabilirler. Şahsen içinde bulunduğum ortam, iletişim, muhabbet vs. tatminkâr olduğu sürece telefona elimi sürdüğümü bilmem. Kişi telefonuna dalıyorsa, biraz da orada olmak istemediğindendir.

Orada olmaktan memnun olduğumuz, kalıcılaştırmak istediğimiz, "hiç bitmese" dediğimiz anlarsa zaten paha biçilemez.

25 Ekim 2017 Çarşamba

Bağlanma Problemi Üzerine


“Bende bağlanma problemi var” derler ya, bende âlâsı var; ama bunun bir problem olmadığını fark edeli birkaç yıl oldu. Bazılarımız böyleyiz işte. Herhangi bir şeye bağlanıp ondan kopamamam söz konusu değil. Bu bir insan, mekân, eşya ya da bir alışkanlık olabilir. Fark etmez. Hayatta “onsuz yapamam” diyebileceğim pek bir şey yok -ve biliyorum ki bu konuda yalnız değilim.

Babamın kırk yıla yakın işlettiği dükkanın olduğu sokakta çocukluğum ve ilkgençliğim geçti. Dört yıl kadar önce dükkanı kapattığından beridir o sokaktan geçmedim. Çünkü o sokakla bir bağım kalmadı. Nostaljiymiş, eski günlermiş, o sokakta geçen çocukluğummuş; hiçbirinin üzerimde bir etkisi yok. Yıllarca görüştüğüm birisiyle kavga-küslük olmadan, mesela sırf ayrı şehirlere düştüğümüz için, hatta bir sebep yokken bile görüşmeyi kesebilirim ve hiç arayıp sormasa ya da hiç arayıp sormasam da sorun olmaz. Aramayanı vefasızlıkla suçlamayacağım gibi bu ithama maruz kalmak da istemem. Ailem ve arkadaşlarım beni böyle kabullendi sanki. Duygusuz ya da vicdansız olmadığımı bilirler bilmesine; öte yandan aylarca, hatta yıllarca sesim çıkmasa bile ortada bir sorun olmadığını bilir, nadir temaslarımın arkasında küslük yahut soğukluk aramazlar.

Yıllarca kullandığım bir eşyayı atabilirim ve bir daha aklıma gelmez. Yıllarca yaşadığım bir evden, “ah bu evde, bu muhitte ne günlerim geçti, ne anılar!” demeksizin, hiç hüzünlenmeden başka bir yere taşınabilir, takıldığım mekânları değiştirir değiştirmez benimserim. Eskilerini özlemem. Bu yapıda oluşumun kimi getirileri var: Benim için hiçbir şey vazgeçilmez olmadığından hiçbir şeyi saklamam, kayıt altında tutmam, biriktirmem ve arşivlemem. Mesajları bile okur okumaz silerim. Bir gün lazım olur diye kenara koyduğum ne varsa kenarda çürüyüp gitmiştir. O yüzden çoktandır kenara koyma ediminin kendisini bıraktım. Yarın başka bir şehre veya ülkeye yerleşebilir, yıllarca dönmeyebilirim. Hasretten ölmem. Telefonda konuşmak benim için iletişim kurmanın en son yolu, son şıkkıdır.

Bunun bencillikle veya duygusuzlukla ilgisi olduğunu sanmıyorum. Pek çok şeyi seviyorum -en çok da insanları. İnsan-merkezciyim hatta. Ama birisiyle bir şekilde görüşmez olunca "neden aramadın VEFASIZ?” denmesinden hoşlanmıyor, hatta bunu yapmacık buluyor, iş olsun diye söylendiğini düşünüyorum. Hayattaki her ilişki ve iletişim geleceğe taşınamaz. Hayat benim için geçmişin omuzlarıma bindirdiği yükler toplamı değil, bitimsiz bir şimdiki zaman. Varolan pek çok şeyle kopmaz bağlar kuran ve onlardan vazgeçemeyen insanların kendilerini ahlâken üstün görmelerinden hoşlanmıyorum. Kimileri bağlanmaya yatkındır, kimileri öyleymiş gibi davranıp kendilerini erdemli gösterir, kimileri ise ben gibidir. Mış gibi yapanları bir kenara koyarsak, kalıcı bağlara yatkın olanlarla olmayanlar benim için eşdeğer.

Bu özelliğimi sevsem de ben gibi olmayanları kusurlu bulmuyorum. Yeter ki insanlara, mekânlara, eşyaya ve kimi alışkanlıklara olan bağlılıkları saplantı boyutlarında olmasın.

23 Ekim 2017 Pazartesi

Bugün Dünya'yı Gezmek Marifet Değil

Günümüzde yurtdışını gezmek marifet değil bence. Şu ana dek, gerek turist olarak gerekse eğitim projeleri vesilesiyle on iki ülkede bulundum. Toplamda yirmi dört şehri gezmişim. Rusya’yı saymazsak, gittiğim tüm ülkeler Avrupa’daydı. Avro ve dolar bu denli artmamış olsaydı ve evde takılmayı daha az sevseydim pekâlâ daha fazla ülkeye de gidebilirdim.

Ama bunda övünülecek bir şey yok. Çünkü bugün Dünya’nın neresine gitsen standartlaşma var. Havalimanları aynı, raylı sistemler, ulaşım ağları, otoyollar ve otogarlar aynı. Yabancı dil bilmek faydalı elbette; ama bilmeseniz de sorun değil. Kimi simgeler var, nereye gitseniz onları görüyorsunuz. Valizini almak için valiz simgesini takip etmen yeterli. Moskova’dan St. Petersburg’a trenle gitmiştim mesela. Gişe memuru İngilizce bilmiyor ki? Sorun yok, “St. Petersburg!” demen yeterli. Memur tren saatlerini yazıp gösteriyor, sen de seçiveriyorsun işte. Zaten Google yeni bir kulaklık sürdü piyasaya. Tüm dillerde çeviri yapıyor. “Sabah tren var mı? Saat kaçta?” diyorsun, tıpkısı şakır şakır Rusçaya dönüyor mesela. On sene sonra yurtdışına giden herkesin kulağında o çeviricilerden görürsek şaşırmam.

Atla uçağa, birkaç saat içinde başka bir ülkedesin. İndiğinde şehir merkezine giden toplu taşıma araçları muhakkak oluyor. GPS, haritalar, TripAdvisor ve Lonely Planet gibi uygulamalar varken kaybolman imkânsız. Gidilecek en önemli mekânları elinle koymuş gibi buluyorsun zaten. Çoğu restoran yemeklerin fotoğraflarını mönülerine koymuş. Yazılanları anlamayan birisi fotoğraftan seçiveriyor. Hostellerde kalırsan canının sıkılması da mümkün değil. Bir selam vermek, biraz güleryüz yeterli insanlarla tanışmaya; zira siz gibi tonla insan oluyor. Gittiğiniz ülkenin yerlisinden ziyade, tıpkı sizin gibi gezen, o ülkede bulunan yabancılarla tanışıyorsunuz daha çok. Sonuçta orada yaşayan insanlar işinde gücünde veya okulunda. Siz gibi gezmekte olanlarsa tanışıp kaynaşmaya daha müsait.

Bugün uçakla güvenli bir ülkeye yapılan, akıllı telefon sağolsun, yüzde yüz öngörülebilir bir seyahati “yeni yerler keşfetmek” olarak lanse etmek gerçek gezginlere haksızlık olur. Ne keşfi Alla’sen?
Dün akşam Motosiklet Günlükleri’ni (2004) yıllar sonra ikinci kez izledim. Genç Che Guevara ve yakın arkadaşı Alberto’nun kıytırık, arızalanıp duran bir motosikletle asfalt olmayan yollarda yaptıkları, çokça yürüdükleri, tırmandıkları, yeri geldiğinde ahırda kaldıkları, kirlendikleri, hastalandıkları, parasızlıkla geçen, henüz turist işgaline uğramamış yerlerde yerel halkla muhatap oldukları ve öngörülemeyen durumlarla karşılaştıkları Güney Amerika gezisine bakınca, bizim bugünkü seyahatlerimiz devede kulak bile değil.

20 Ekim 2017 Cuma

Yanlış Hayat Doğru Yaşanmaz -mı?

2013’te İsveç ve Hollanda’daki bazı işlere başvurmuştum. İnternette gezinirken sığınmacılarla ilgili bir derneğin İsveçli yöneticisinin verdiği röportajı okumuş, ardından kendisine e-posta göndermiştim. Kız benim yaşlardaydı. Doktora öğrencisi. Aynı zamanda söz konusu derneğin faaliyetlerini koordine ediyordu. Üstelik kayak sporuyla arası iyiydi. Dolu dolu bir yaşamdı yaşadığı. Doktora çalışmaları, dernek faaliyetleri, ilişkiler, spor ve tüm bu doluluğa karşın gönderilen e-postaya yirmi dört saat içinde cevap verebilen bir dinamizm.

Adorno’nun Minima Moralia’da sarfettiği şu meşhur “yanlış hayat doğru yaşanmaz” sözünün suiistimal edildiğini düşünüyorum. Yanlış bir hayatı, yani içinde yaşadığımız, eşitsizlik, baskı ve başka sorunlardan muzdarip bu dünyayı doğru yaşamak mümkün değilse, sırf içine doğduğumuz şartların birer ürünüysek, yani birey olarak doğru yaşamamız, içinde bulunduğumuz bağlamın yanlışlığından ötürü imkânsızsa, varıp varabileceğimiz nokta boşvermek olacaktır. Doğru yaşamak için doğru hayatı beklemek gerekecekse, bireysel hayatımızı -ve etki alanımızın kapsadığı kadarıyla kamusal hayatı- doğru yaşamamız, makro-hayatın, egemen politik düzenin, devletlerin ve tüm dünyanın doğruluğuna tabî olacaksa daha çoook bekleriz. Adorno’nun Hitler Almanyasından kaçmış olması karamsarlığını anlamamıza yardım edebilir. Ama buradan, “makro-düzen bozukken mikro iyilikler yapsam neye yarar?” noktasına varmak kolaycılık.

Kimi dostlar “devrim olmadıktan sonra her şey boş” kafasında. Öyle ya, hayatın kendisi, yani mevcut kapitalist düzen yanlışken kişisel olarak doğruları yapsak ne anlamı var? -diye düşünüyorlar. Yahut çoğumuz bir partinin gidip yenisinin gelmesiyle her şeyin düzeleceğini zannediyoruz. Bekliyoruz ki bir şeyler kendiliğinden olsun. Seçim yapılacak ve her şey değişecek(!) Peki kaçımız, ki bu eleştiriye kendimi de katıyorum, kaçımız bir derneğe üyeyiz mesela? Kaçımız bir vakıf için oradan oraya koşturduk, bağış topladık, posterler hazırladık, toplantılara katıldık veya kamusal yaşamın güzelleşmesi için herhangi bir çaba sarf ettik? Ne bileyim mesela TEMA Vakfı'na, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne, Aydınlanma Hareketi'ne veya başka oluşumlara üye olup, kaçımız kamu yararına özel hayatlarından ve değerli zamanlarından azıcık olsun ödün verdi? En basit bir iyilik, küçücük bir doğruluk için bile “düzenin değişmesini” beklemek zorunda mıyız? Yanlış olduğunu bildiğimiz hâlde, “nasıl olsa herkes öyle yapıyor ya” diyerek yanlışı sürdürdüğümüz zamanlar olmuyor mu? Mesela nasıl olsa diğer araçlar yaya geçitlerinde durmuyor, o hâlde biz de durmayalım, öyle değil mi? Basalım gaza gitsin. Sorarlarsa "herkes öyle yapıyor" deriz.

"Yanlış hayat doğru yaşanmaz" diye diye doğru hayatın gelmesini beklemek yerine dolu dolu yaşamaya ve etki alanımızı genişletmeye çalışmakta yarar var bence. Herhangi bir konuda doğru olanı yapmak için herkesin bizden önce ya da bizimle birlikte aynı davranışı sergilemesini bekleyeceksek o iş yaş.

Yorum: Konunun ilgili kısmıyla ilgili, bir STK çalışanı olarak söyleyeyim, o kadar da şey yapılmıyor. Çoğu zaman göstermelik bir çaba, var olan kaynağın ve insan gücünün doğru/ olması gereken yerlere her zaman kullanılmadığı bir alan. Bir de son dönemlerde okuduğum makalelerde gördüğüm ortak şey, STK'lerin devletin yapmayı bıraktığı birtakım hak alanlarında çalışmak üzerine kurulduğu, hak savunuculuğunun projeleştiği, toplumsal hareketlerin dönüştürücü özelliğinden koptuğu yönünde. Devleti de "tembelleştiren", yapması gerekeni yapmadığı noktada bir nevi imdadına yetişen kurumların olduğu enformasyonu... Dönüştürücüden kasıt bu. Ben de bu noktadan bakıyorum. Düşünüyorum, bir mahalle baskını oluyor, hangi dernek ciddi bir açıklama yapıyor, protesto ediyor? Veya 5 yaşındaki çocuk işçi için.... Liberal olanlar ayakta kalabildi zaten günümüz şartlarını düşünürsek. Yeni bir KHK korkusuyla konforlu alandan çıkılmamaya gayret gösteriliyor. Birçoğu için bunu söylemek mümkün ama kadın ve LGBTİ+ hareketinden STK'leri ayırabilirim bu genel çerçeveden sanırım. Ne güzel yazıyorsunuz. Selamlar.

Yanıtım: STK'lara eskiden DKÖ denirmiş. Demokratik Kitle Örgütleri. STK'ların DKÖ'lerin yumuşatılmış hâli olduğu söylenir. Yine de küçümsememek lazım. Eleştirilebilir elbette. Öte yandan özel hayatlarından özveride bulunup bu işlere koşuşturan idealist kişilerin emeğine saygım sonsuz. Toplumsal hareketlerin dönüştürücü özelliğini yitirdiğine katılıyorum. Çoğunlukla "bizi de tanıyın" yaklaşımıyla mevcut sistemi daha da sağlamlaştırdıkları söylenebilir. 

Aslında konuyu dağıtmak gibi olacak ama, bunu bir yaşam felsefesi yapmak gerektiğini düşünüyorum. Önceki okullarımdan birinde okul yönetimini sürekli -ve bence biraz haksız ölçüde- eleştiren bir meslektaşım vardı. Artık fenalık gelirdi içime. Anca'eleştiriz. Ya Hocam dedim, "bak müdür yardımcılığı sınavları var, istersen başvur, bakarsın sen daha iyi yaparsın yöneticiliği?" "Yok" dedi. Sistem kötü olduğu için iyi niyetle de çalışsan bir işe yaramazmış. E o zaman n'apalım? Ölelim mi? İşimizi daha düzgün yapmak için de mi gayret etmeyelim? Ben bu pes etmişlikten hoşlanmıyorum. Evet, etkimiz büyük değil belki ama kendimizi de küçümsemememiz lazım.

Aslında, şu paylaşımları yaparken bile etki alanımızı genişletmek istiyoruz. Bir düşünce var, bunu kendimize saklamak yerine ifade ediyoruz; çünkü başkalarını da ikna etmek, böylelikle daha etkili olmak istiyoruz. Bizler yapmazsak başkası yapar.

Yorum: Hocam bu halk hiçbir şeyi hakketmiyor.

Yanıtım: Biz de halk değil miyiz? N'apalım, alternatif nedir? Kişisel zevklerimize gömülelim, eyvallah, o da bir tercih. Peki ondan sonra neden sürekli gündemi sıkı sıkıya takip edip yakınıp duruyoruz? Bence kestirip atmamak lazım. Şimdi bir öğretmen düşün. "Ya bu ülke bitik, bu halk hiçbir şeyi hak etmiyor, bu eğitim sistemi çökük" diyerek iyice boşverip öğrencilerine daha mı az yararlı olsun, yoksa elinden geleni yapsın mı? Zamanında dağ bayır aşıp en ulaşılmaz köylerde bile aşı yaparak kimi hastalıkları tamamen bitiren sağlık personelini düşünelim. Bir de şimdi bir doktor düşünelim, "bu halk hiçbir şeyi hak etmiyor, zaten sağlık sistemi çökmüş, uğraşmaya değmez" kafasında olsun. Hangisini tercih ederiz?

Bence eğer işini düzgün yapma, özverili olma ve diğerkâmlık gibi erdemli tutumlar günlük hayatımıza yerleşmezse devrim de olsa bir şey değişmez. Komünist ülkeler içerisinde Doğu Almanya'nın en başarılısı olduğu, adeta bir vitrin olduğu söylenir. Neden? Çünkü Almanlar komünizmin de iyisini yapmıştı. İşlerini ciddiye almak adamların kültüründe vardı. Kültüründe yoksa, bazı şeyler oturmamışsa tepeden yapılan değişiklikler etkilir olur olmasına ama kısmen.

19 Ekim 2017 Perşembe

Sevgi mi Yoksa Takıntı mı? Platonik Aşk Masum Değildir

Öldürülen kızcağıza üzüldüm. Aslında aşk-meşk işleri ülkemizde tam bir tabu. İnançları, fikirleri, siyasî partileri filan eleştirirsin ama ilişkiler dedin miydi herkes suspus olur. 7/24 siyaset konuşuluyor çünkü güvenli uzaklıkta bir alan; dolayısıyla etkileri dolaysız ve yakın değil. Oysa ilişkiler hepimizi en yakından ilgilendiren, her birimize dokunan mevzular. Medyada ise anca’cinayet olunca gündeme geliyor.

Her “seviyorum” diyene inanmamak lazım. Herkes birilerini sevdiğini söylüyor söylemesine; ama hangisinin gerçek sevgi, hangisinin takıntı olduğunu ayırt etmek zor. Patolojik vakalar da kendilerininkinin gerçek sevgi olduğunu iddia ediyor. Hadi al bur’dan yak. Sevgi adı altında karşıdakinin iradesine el koymak, onu kısıtlamak ve gözetleyip denetlemek bizde neredeyse olağan sayılıyor. Norm adeta. Kafalarda “beni kısıtlamadığına göre sevmiyor mu yoksa :/” gibi soruların belirdiği, güvensizlikte temellenen, şüphecilikle beslenen ve iradeye müdahale ile sonlanan marazî süreçler. Türkiye’de çağdaş kesimdenmişsin, solcuymuşsun, muhafazakârmışsın, fark etmiyor. İlişkiler dedin mi genel bir arıza mevcut. Modernleşme ve kentleşme geleneksel normları ezdi geçti geçmesine. Öte yandan içimizde saklanan, karşındakinin iradesini hiçe sayma potansiyeline sahip arabesk bir tip var ve bu kişilik tipi hiç beklenmedik anlarda, hiç beklenmedik kişilerde dahi hortlayabiliyor.

Karşılıksız aşka, şu platonik aşk romantizmine karşıyım. Doğası gereği karşılıklı olması gereken bir durum bu. Karşındaki kişi seni istemiyorsa yere batsın senin tek taraflı sevgin. Bunun yüceltilecek bir tarafı yok. Masumane değil; bilakis tehlikeli. “Beni niye sevmedin?” sitemlerinden “beni nasıl sevmezsin!” diyerek zarar veren eylemlere varılması mümkün. “Hak ettiği” sevgiyi görmediğini defaatle ifade etmek ve sevilmediği için sevmeyeni suçlarcasına sitem edip durmak, henüz etkinleşmemiş tacizin nüvelerini içinde barındırıyor. “Beni niye sevmedin?” -sevmemiş işte. Şiirler, sitemler, hesap sormalar, suçlamalar, kendini en yüce duyguların insanı zannetmeler gırla. Yahu istemiyor işte kardeşim. Acındırarak arzu uyandıramazsın. Merhamet ve arzu bambaşka şeyler. Zorla güzellik olmaz. Söz konusu patolojik hâller bu denli yaygınken ve kendisinin en hakiki aşık olduğunu, hak ettiği sevgiyi görmediğini vs. düşünen kişiler ülkemizde bu denli çokken gidip de “AŞK KURŞUNLARI” diye, “ÖLDÜREN SEVGİ” diye manşetler atmaksa rezilliğin daniskası.

Sevmekten herkesin aynı şeyi anladığını sanmıyorum. Diyelim ki göreceli bir duygu durumu. Tamam, üç aşağı beş yukarı göreceli olsun. İtirazım yok. Ama şunda hemfikir olmak çok zor olmasa gerek: Karşılıklı istek ve rıza yoksa, taraflardan birinin tek taraflı arzusu hiçbir şey ifade etmez. Hatta bu durum tehlikeli hâle gelebilir. Zira işin platonik fantazilerden, melankolik ruh hâllerinden, kendi kendine şiir yazmaktan filan öteye gidip karşındakini suçlama, onu rahatsız etme ve giderek ona zarar verme boyutlarına varması mümkün.

Genç Karl Marx (2017) ve Filozofların Tutkulu Yapısı



Dün gece Le Jeune Karl Marx’ı (2017) seyrettim. Filozof denince genellikle akla sinirleri alınmış, dünya nimetinde gözü olmayan, Budist keşişler gibi yaşayan hırs yoksunu karakterler gelir. Hâlbuki, Marx’ın hayat hikayesinde de görüldüğü üzere, filozoflar son derece tutkulu, adeta hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan insanlar. Onca sefaletin içerisinde, karısı ikinci çocuğuna gebe olduğunu söylediği gece bile Marx, “ailemi doyuramazken aklımda yeni bir kitap fikri var” diyor mesela. Tutkulu insanlar engel tanımıyor. Hedeflerine ulaşmak için göze alamayacakları risk, aşamayacakları zorluk yok.

Marx gençliğinden itibaren etki alanını genişletmek, daha fazla insanı ikna ederek yanına çekmek uğruna Proudhon’la, Bakunin’le, Genç Hegelcilerle ve hani şu “dünyayı iyilik kurtaracak”, “dünya bu güzel insanların yüzü suyu hürmetine dönüyor” tarzı naif sözlere inanan ütopik sosyalistlerle mücadele ediyor. Bir on dokuzuncu yüzyıl insanı olarak, muhtemelen bugünün bireyci moderninden farklı bir kafa yapısına sahip olduğundan, onca koşturmaca, sefalet ve sürgün koşullarında bile ailesiyle ilgilenmeyi sürdürüyor. Bugünün insanının göğüs geremeyeceği, derhâl pes edeceği zorluklar karşılaştıkları... Marx ve Engels’deki kararlılığa hayran olmamak elde değil.

Platon’a bakıyorum. İdealar dünyasından söz etse de esasen aklı burada. Devleti filozofların, bilge-kralların yönetmesi gerektiğini savunmuş. En hacimli kitaplarının adı Devlet ve Yasalar. Aristoteles deseniz, Büyük İskender’in akıl hocası. Descartes mesela, Kraliçenin davetiyle gittiği İsveç’te ölmüştü. Schopenhauer’in Hegel’in popülaritesini kıskandığı, Hegel’e akın eden öğrencileri kendisine çekebilmek için derslerini bilerek Hegelinkilerle aynı saate koydurttuğu bilinir. Adamlar bildiğin hırs küpü yani. Heidegger’in Hitler’i desteklediği, Sartre’ınsa Küba dahil olmak üzere uğramadığı yer kalmamış, son derece faal bir komünist olduğu malûm. Nietzsche bugün yaşasaydı sosyal ağlarda fikirlerini beyan eder, eleştiren olduğunda onunla hemen ağız dalaşına girer, hatta öfkelenip küfrederdi diye düşünürüm bazen. Sanıyorum, yani okuduklarımdan çıkardığım o ki epey kibirli ve tahammülsüz bir adamdı.

Felsefe sanıldığı gibi dünya işlerinden kopuk bir etkinlik değil -ne de filozoflar öyle naif, daima hoşgörülü, “canım o da senin görüşün, saygı duyarım” diyecek tipte insanlar. Filozofların son derece tutkulu insanlar olduklarına inanıyorum. Hakikati bulduklarında onu yaymak, mümkün olduğunca fazla sayıda insanı ikna etmek, onları yanlarına çekerek etki alanlarını genişletmek, kısacası daha fazla güç elde etmek istiyorlar.

"Benim öyle hırslarım yok" diyene inanmam. Sonuçta, nihilizmin ve karamsarlığın en şairane formunu ortaya koymuş olan Cioran bile düşüncelerini yaymak istemişti.

Soru: Sonuç, herkes hırslı, diyecekmiyiz?

Yanıtım: Herkes hırslı demem; ama her filozof hırslıdır derim Aydın Abi. Düşüncelerini kendisine saklamak yerine başkalarıyla paylaşan kişilerin, söz konusu düşünceleri başkalarına kabul ettirme umudu taşıdığı söylenebilir. Her fikir beyanı ikna amacı güdüyor. Adam "her şey boş ve anlamsız" derken bile başkalarının da her şeyin boş ve anlamsız olduğuna inanmasını istiyor mesela.

Yorum: Zaten Marks da "Filozoflar simdiye dek dunyayi yorumladilar, esas mesele onu degistirmektir." diyor. Degisim de insanin kendinden basliyor.

Yanıtım: Evet. Aslında filozofun kafasında tasarladığı kavramsal yapıyı dünyaya uyarlayarak maddeyi dönüştürme, maddeye kafasındaki tasarıya göre şekil verme, dolayısıyla dış dünyaya etki etme arzusunda olduğunu düşünüyorum. O "dünyayı yorumlayanlar" da ellerine güç geçse yorumları doğrultusunda onu değiştirme girişiminde bulunurlardı bence. Değişimin insanın kendinden başladığına katılıyorum. Yeni bir insan tipi yaratılmadıktan, kişiler kendilerini de değişim sürecine katmadıktan sonra tek başına politik düzenin değişmesinin kalıcı bir ilerleme sağlaması zor görünüyor. Çok değerli bir Hocam demişti, "yeni bir insan tipinin yaratılması otomatikman devrim anlamına gelir."

13 Ekim 2017 Cuma

Yirminci Yüzyılın "Dogmaları"

Fikir tartışmalarında dikkatimi çeken bir husus var. Aydınlanma’dan beridir tartışma ve mücadeleler yoluyla oturmuş, çoğumuz için doğal ve apaçık olan fikirler için bile yeni gerekçelendirmeler gerekiyor. Günümüzde felsefe tüm fikirleri reddetmeye ve her şeyden şüphe etmeye indirgenmiş gibi görünüyor. Ortaya yeni bir bilgi koymaksızın varolan bilgiyi yadsımak. Her şeyi aynı kefeye koyan yeni bir yoksayıcılık. Hukuk karşısında eşit yurttaşlık diyorsun, “neden öyle olması gereksin ki?” deniyor. Kadın-erkek eşit miras hakkına sahip olsun diyorsun, “niye öyle olmak zorunda?” sorusu geliyor. Yurttaş olmak tebaa olmaktan iyidir dediğinde “nereden biliyorsun?” tepkisi gelebiliyor. Reşit olma yaşının on sekiz olduğunu hatırlattığında “bunu kim belirlemiş ki?” sorusu soruluyor. Şu an dahası aklıma gelmedi. Düşünün, en temel, en açık, doğal kabul ettiğiniz bir fikri ya da değeri göz önüne getirin. Heh. İşte onun için bile meşruiyet zemini yaratmanız lazım artık.

Bu gibi konular uzun yıllar süren tartışmaların sonucunda oturdu -daha doğrusu oturdu zannediyoruz. Şu anda, yani modernliğin sonunun yaşandığı günümüzde, hiçbir şey açık ve net görünmüyor. Çoğumuza göre doğruluğu kendinden menkûl olan değerler için bile yeni nesillere açıklamalar yapmak, söz konusu değerlerin neden önemli olduğunu gerekçelendirmek gerekecek. Dostoyevski “Tanrı yoksa her şey mübahtır” derken geleneksel değerlerin çöküşünden duyduğu kaygıyı dillendiriyordu. Bana kalırsa yanıldı. Geçen yüzyılda değerler bakımından bir fluluk olduğunu sanmıyorum. İnsan hakları, parlamenter demokrasi, serbest piyasa ekonomisi, özel hayatın dokunulmazlığı, seküler kamusal yaşama karşın inançların kişiselliği gibi gayet doğal kabul edilen kimi değerlerden oluşan “liberal paket” pekâlâ işi götürüyordu. Kafalar netti.

Geçenlerde Polonya parlamentosunda bir tartışma yaşandı. Bir milletvekili, kadınların erkeklerden daha zayıf olduğuna, iş verimlerinin erkeklerden daha düşük olduğuna, dolayısıyla daha az ücret almaları gerektiğine dair sözler etmişti. Bunun üzerine meclisteki kadın milletvekilleri ayaklandı tabi. Adam ne dese beğenirsiniz? “Siz yirminci yüzyılın dogmalarıyla konuşuyorsunuz hanımefendi! Bu safsataların, bu önkabullerin hepsi geride kalacak.”

“Yirminci yüzyılın dogmaları.” Şimdi burada şuna dikkat etmek gerekiyor: Modernite eleştirisi üzerinden yeni, daha iyi, daha güzel bir değerler demeti mi inşa edeceğiz; yoksa yirminci yüzyılın değerlerini mumla arayacak hâle mi geleceğiz? Modern değerlerin aşınması ile ortaya çıkan alternatifler -gözlemlediğim kadarıyla- hayatı zindan edecek cinsten. Yerel kültürler adı altında yasaklardan müteşekkil kimi anlayışlar fırsattan istifade güç gösterisi yapma peşinde. Modernliğin aşınmasının modern-öncesine dönüş anlamına geldiğini sanıyorlar.

Öte yandan, insanlığın esenliği için, varolan fikir ve değerlerden yararlı olanları ayıklayıp onları gerekçelendirmek ve yanlarına yenilerini eklemek, böylelikle yeni bir paketin ortaya çıkması da mümkün.

Yorum: Geçen gün tarih öğretmeni arkadaşım,coğrafi keşifler konusunu işlerken,(lise)öğrencisinin dünyanın yuvarlaklığını sorgulayıp,gerekçe ve kanıtları küçümseyerek reddeden tavrını anlattığında dehşete kapılmıştım.Malum zırvalar karşılık buluyor.Acı....

Yanıt: Bir keresinde bir öğrencim "ben Çin'de o kadar çok sayıda insanın yaşadığına inanmıyorum" demişti. Burada sorun kendi benimsediği önermenin mevcut ve kabul görmüş önermeden daha kıymetli olduğunu düşünmesi. Bunun hiçbir temeli yok. Solipsizm, nam-ı diğer tekbencilik dediğimiz felsefî tutumu andırıyor: Dünya benim inşa ettiğim bir şeydir. Aslında benim bilincim dışında hiçbir şey yoktur. O hâlde dilediğimi benimserim -gibi. Somut kanıt ve aklî gerekçeler esas alınmayacaksa alternatif nedir? Mesela şu şudur, şundan ötürü diyorum. Karşımdaki kişi "hayır öyle değil" derse, e o zaman sorarım, peki neyden ötürü öyle değil? Çok sayıda insan öyle benimsedi diye mi? Canın öyle istedi diye mi? Nedir alternatif?

Doğa bilimlerinde (Dünya'nın yuvarlaklığı) bile durum buysa laiklik, kuvvetler ayrılığı, hukukun üstünlüğü, liyakatin önemi, din ve vicdan özgürlüğü ve benzeri konularda, yani doğa bilimlerine göre zaten çok daha tartışmaya açık alanlarda şüphecilikten de öteye gidilmesi kuvvetle muhtemel. Hayır, yerine doğru düzgün bir şey konsa amenna ama anca'olumsuzlama.

7 Ekim 2017 Cumartesi

Düşünce Farklılıkları Gerçekten Düşünce Farklılığı mı?

Kimi küçük aksaklıklara, kargocunun kargoyu eve bırakmaması gibi bir soruna bile “rezalet” denir olmuş. Böyle olunca, yalancı çoban masalında olduğu gibi, insan yeni rezaletleri merak etmez, üzerine tıklatıp okumaz oluyor. Bir gün havalimanında valizler biraz geç konmuştu banta. Yanımdaki kişinin telefonda konuştuğu kişiye “hâlâ valiz bekliyorum. Hayatımın en kötü günü!” dediğini hatırlıyorum. Binlerce kilometreyi gökyüzünde UÇARAK kat etmişsin; ama hayatının en kötü günü; çünkü valiz gecikti :/

Artık herkes video kaydediyor; ama gerçek skandalların da dönüştürücü bir etkisi kalmadı. Hani insanların vicdanlarına hitap edeyim, öyle görüntüler izleteyim ki rahatsız olsunlar, “BÖYLE Bİ'ŞEY OLAMAZ!” çığlığıyla ayaklansınlar, adalet talep etsinler, harekete geçsinler filan -işte öyle bir şey kalmadı. Anca'oturduğumuz yerden cık-cık. Her şey mümkün. Hiçbir şey için “yok artık!” dememeyi çoktan öğrendik.

Tanrı’nın ölümü, daha doğrusu feodal toplumla birlikte aşkın değerlerin ve geleneksel davranış kodlarının çöküşü büyük kaygı yaratmıştı. Ne var ki ve iyi ki, ortaya çıkan boşluk modernlik tarafından başarıyla dolduruldu. Modern toplumlarda iyi-kötü ayrımı vardı. Görelilik değil; evrensellikti söz konusu olan. Bilim bize doğruya en yakın bilgiyi verirdi. Göksel kurtuluş öğretilerinin yerini kurtuluşu bu dünyada bulma anlayışı almıştı. Kalkınma, ilerleme, refah devleti ve sosyalizm. İnsanların daha iyiye gidebilme umutları vardı. Modernlik iyiydi. Büyük anlatılar açık seçikti. Karşıt ikiliklere dayanan bir dünya.

Asıl kaygı vermesi gereken aşama, belirsizliğin tek kesinlik olduğu şu içinde bulunduğumuz dönem olmalı. Bir adam otomatik silahlarla konserde eğlenen insanları tarıyor; zira asker/sivil ikiliği önemini yitirdi. Neden taramasın? Ortak iyi diye bir şeyin olmadığı bir ortamda her birey kendi etiğini inşa edeceğine göre, kendi iyi anlayışı bakımından en “doğru” olanı yaptı belki de? Her şey göreceli ise her şey doğrudur. Tıpkı zevkler ve renkler gibi, bir tercih meselesine indirgendiğinde fikir de tartışmaya kapalı olacaktır. İstediğin kadar doğruyu söyle ve gerekçeler ortaya koy. “Ben yine de öyle düşünmüyorum” diyecektir karşındaki. Sahip olduğu bir fikir değil, tercih oysa ki. "Ben NASA'ya inanmıyorum" diyecektir mesela. E ama Google Earth kullanıyor, uydulardan gelen yayınları izliyor, cep telefonu ile iletişim kuruyorsun? Uzaya uydu gönderen insan da gönderir. Yok diyecek. "Bence öyle değil." Neden? İşte. Fikirleri tercih sanıyor ve tercihi o yönde.

Büyük anlatıların çöktüğü ve iyi anlayışlarının karşılaştırılamaz olduğuna inanıldığı bir ortamda adanacak bir ideal kalmadı. Olsa olsa tekil, geçici, sırf zevke, canının öyle istemesine dayanan, fikir kılığına girmiş tercihler ve bunun çoğulculuk olarak yutturulması. Böyle bir ortamda her şey rezalettir ve hiçbir şey rezalet değildir.

Bana kalırsa, öngörüldüğünün aksine nihilizm Tanrı'nın değil, modernliğin ölümüyle ortaya çıkmakta. Ve bu tarihsel ana tanıklık etmekteyiz.

Yorum: post-modern toplum aptallığın tahta oturduğu, insanın sadece topluma değil, kendi iç organlarına ve hatta kendi hücrelerine bile yabancılaştığı bir cehalet toplumu olduğu için bütün bunları normal karşılıyorum. Ama yine de on bin kişiyi yağma için toplayabilen Moğol, Roma vs. gibi imparatorlukların ve insanın ya özgür ya köle olduğu orta çağlarda yaşamaktan iyidir.

Yanıt: Aynı şekilde ben de Ortaçağda yaşamak istemezdim. Bazen Yüzüklerin Efendisi veya Taht Oyunları tarzı yapımları izlerken eskiye özlem duyulabiliyor. Yine de, modernliğin kazanımlarını hiçbir şeye değişmem. Az önce duşakabinde sıcak suyla yıkandım mesela. Ortaçağda yaşıyor olsaydım musluktan sıcak su akmıyor olacaktı. Banyom soğuk olacak, sıcak suyu güğümde ateş yakıp ısıtmam, sonrasında yıkanacağım yere taşımam gerekecekti. Hepsini geçtim, su tesisatı ve barajdan konutlara su dağıtımı olmadığı için evde bir musluk olmayacaktı zaten. Buz gibi su bile akmayacaktı evde. Kuyudan taşıyacaksın. Yok öyle musluğu açayım da su aksın. Sıcak su yok. Zaten musluk yok. Dolayısıyla soğuk su da yok. Zaten yıkanmazmış insanlar pek.

En basit, en alışıldık konforlarımız, hani yokluğunu tasavvur dahi edemediğimiz olanaklar bile yoktu yani. Kir, koku, hastalıklar, bebek ölümleri, yokluk ve şiddetse cabası.

Postmodern duruma ilişkin söylediklerinize aynen katılıyorum. Ben modernlikten yanayım. Habermas'ın dediği gibi, modernliğin tamamlanmamış bir proje olduğuna inanıyorum. Postmodern "rezalet çağı" geride kalacak ve yeni büyük anlatılar ortaya çıkacak diye düşünüyorum. Bir nevi Modernlik 2.0.

5 Ekim 2017 Perşembe

Geleceği İpotek Altına Almaktan Bugünü Yaşayamaz Hâle Gelmeye Doğru

Motorlu taşıtlar vergisine yüzde kırk zam yapılmış. Arabam yok. Yine de, motorlu taşıtlar bir yana, önümüzdeki yıllarda vergiler, yoğun ithalat, döviz kurlarındaki artış ve üretim maliyetleri gibi etkenlerden ötürü her kalemde pahalanma bekliyorum.

Eskiden Avrupalıların meyveyi tane tane almasını tuhaf bulurduk. Bizde her şey bol kepçeydi. Şimdilerde bu konuda Batılılaştık aslında. Vatandaşın meyve gibi şeyleri tane tane aldığını sıkça görür oldum. Bir ben böyleyim sanıyordum. Meğer pek çok insan, çoktandır, 3-4 tane meyveyi tarttırıp alır olmuş. Bitti o ucuzluk devri. Patates ve ekmek var işte. Aç kalmazsın yani. Onlar ucuz.
Önümüzdeki yıllarda kemerler sıkılacağa benziyor. Hani olağanüstü bir yeteneğiniz, zengin ebeveynleriniz veya üzerinden yol geçecek bir arsanız filan yoksa, yani ortalama birisiyseniz, büyük ihtimalle bir ömrü borç ödemeyle geçirecek, ay sonunu getirebilmiş olmayı başarıdan sayacaksınız. Çocuğunuzun okuyacağı bölüm pek fark etmeyecek. Zaten bence “okuyan insan çok para kazanır” devri kapandı. Beyaz yakalıların durumu kötüleşeceğe benziyor.

Çocuğun büyüyecek, okul sıralarında geçirdiği yılların ardından staj-mtaj derken nihayet asgarî ücretle çalışmaya başlayacak, giderek 2.000 lira, 2.500 lirayla geçinmeye çalışacak, iş bulduğu şehirde yaşayabilmek için evini 2-3 kişiyle daha paylaşmak durumunda kalacak, eh, bir de birini sever de evlenmeye kalkarsa, iki maaşın biri evin kredisine diğeri yeme-içmeye derken, tek eğlence cepte internet ve “evde dizi qeyfi”, çocuğun servisiydi, arabanın taksidiydi, motorlu taşıtlar vergisiydi, öde babam öde, yıllar yılları kovalayacak. Sorumluluklar birbirine zincirleme eklenirken o ilk sorumluluğun altına girdiği ana lânet okuyacak belki. Belki de olumlu bakıp “hayat böyle bir şey zaten” diyerek avunacak: "Yaşamak ödeme yapmaktır."

Refah devleti bitti. Eskiden Sovyetlerin varlığı yetiyordu. Hayat ‘45-75 yılları arasında, hani Hobsbawn’ın “Altın Yıllar” dediği dönemde güzelmiş hakikaten. Ekonomik serpilme, özgürlük talepleri, vatandaş isyan etmesin diye gelişen sosyal devlet uygulamaları vs. Bugün düzeni tehdit eden bir alternatif kalmadı. O yüzden otomobillere değil yüzde kırk, yüzde yüz kırk zam gelse yine bir şey olmaz. En fazla “o zaman araba kullanma kardeşim! Zorla mı?” denip geçilir.

Hani “beklentilerini düşük tutarsan daha mutlu olursun” denir ya, hayata dair başka konular bir yana, önümüzdeki yıllarda parasal bakımdan beklentileri düşük tutmak gerekecek gibi duruyor. Çalışmayan sürünürdü. Artık çalışan da sürünecek. Konforlu bir yaşam hedefini tutturmak zorlaşacak. Ev kirası 1.500 lirayken maaşın 2.000 lira, maaşın 3.000 lirayken hap kadar dairenin kredi taksidi 3.500 lira olacak mesela. Yapmak istediklerini yapmak yerine yıllarca borç ödeyip yeryüzünden 100 metre karelik bir kutuyu kendine ayırabildiğin için mutlu olacaksın -mutlu olmaya hâlin kalırsa.

Şahsen konforlu ve garantili bir gelecek inşası için hayatımı heba etmeye niyetim yok.

------------------------

Evde ses olsun diye Youtube’dan Amerikan kanallarının canlı yayınlarını açıyorum. Görünen o ki Amerikalılar sağlıklı yaşam uğrunda kafayı sıyırmış. Tüm reklamlar sağlıklı yaşam üzerine. Beden sağlığı, dış görünüşün güzelleştirilmesi, kondisyonun geliştirilmesi ve uzun ve sağlam bir geleceği garantiye almak üzerine reklamlar dönüp duruyor. Yüzde doksanı sağlık, geri kalanı ise sigorta üzerine. Cidden bir gelir kapısına dönmüş.

Kelliğe çözüm, daha gür saçlar, sağlıklı dişler, egzersiz aletleri, hayat sigortası filan neyse de, bildiğiniz ilaç reklamları dönüyor sürekli. Reklamda önce ilacın faydaları, sonra hızlıca yan etkileri anlatılıyor. Daha sağlıklı bir karaciğer, daha ferah bir akciğer, daha fazla vitamin, daha derin bir uyku. Moleküller, bilimsel araştırmalar, kan basıncı düzeni. İlaç babam ilaç. Reklam mı izliyorum yoksa prospektüs mü okuyorum belli değil. Dünya kimyasallardan uzaklaşıyor sanıyordum. Meğer Atlantik’in karşı kıyısında durum farklıymış.

Bizdeki sağlıklı beslenme takıntısının bizi taşıyacağı yer de bugünün Amerikası olabilir. Artık hemen her sofrada “o yediğin zararlıymış” diyen birileri oluyor. Birçok yemekli organizasyonda önümüze konan yemeklerin hormonlu olup olmadığı, Çin’den gelip gelmediği, işlenmiş olup olmadığı, içinde koruyucu madde bulunup bulunmadığı, kalori miktarı, kanserojen olduğu, şusu busu konuşulup duruyor. Bir keresinde muhabbet tarım ilaçlarına kadar varmıştı. İlaç da kimyasal sonuçta. Hepimiz zehirleniyormuşuz. İnsanımız sağlıklı beslenme takıntısını biraz daha ilerletirse herkes kendi mahsulünü kendisi yetiştirecek herhalde. Şahsen ben bu kaygıları paylaşmıyorum. Her şeyden azar azar yiyor, kilo almamaya bakıyorum, o kadar. Günde bir meyve, mesela şeftali ya da elma yerim muhakkak. Ama arkaplanını araştırmam. Her lokma için o kadar ince düşünecek olsam çıldırırdım. Bana göre değil.

Amerikan kanallarını izlerken anlıyorum ki Beat Kuşağı, "carpe diem!", hippieler mippieler filan çoktan bitmiş. Bugünü yaşayayım, içimden geldiği gibi davranayım, hayatın tadını çıkartayım diyen kalmamış gibi görünüyor. Yeraltı edebiyatı gerçekten de edebiyat ve sinemadan ibaret demek ki. Varsa yoksa gelecek inşası. Kendini sağlama alma. Gördüğüm kadarıyla oralarda insanların çoğu hayatını bir proje gibi yaşamayı tercih ediyor artık.

Birisi çıkıp “kendime şöyle güzel bir biftekli sandviç yapayım” dese, “ama o sandviç ekmeğinin yapıldığı buğdayın cinsi sağlıksız, biftek yağlı ve kalbine zararlı, kullandığın marul tarladayken kimyasallarla ilaçlanmış, üstelik ketçabın içinde koruyucu madde var. Ayrıca yedikten sonra aldığın kaloriyi yakmak için yürümen gereken mesafeyi de unutma!” diyen bir başkası adamın yediklerini boğazına dizebilir. Üzerine bir de ilaç tavsiye eder herhalde. O son aşama, yani ilaç konusu Türkiye'de yok henüz. Yani bildiğim kadarıyla yok.

Bir kıtlık gelmedikçe bu muhabbetler süreceğe benziyor. Sağlıklı beslenmenin takıntı boyutlarına varması da pek sağlıklı değil bence.

25 Eylül 2017 Pazartesi

Almanya'da Aşırı Sağın Yükselişi Gayet Olağan

Almanya’da "aşırı sağın" yükselmesine gerçekten şaşırdınız mı? “Naziler” yükselişteymiş; İkinci Dünya Savaşı’ndan ders çıkartmamışlarmış: Laf ola beri gele. Almanyası, Fransası, Hollandası, nereye gitseniz aşırı sağ oylarını arttırıyor ve bence bu tam da beklenen bir gelişme. Onlar yükselişini sürdürürken, ana akım medya olan biteni anlamaya çalışmak yerine, “ırkçılar”, “faşistler”, “Naziler” filan deyip soruna gözlerini kapayacak belli ki.

Empati deyip duruyor ya herkes, nedense empatiyi hep kendimiz için isteriz; ama başkasını anlamaya çalışayım diyen olmaz. Kendimizi Almanların yerine koyalım: Ülkende milyonlarca göçmen var. Uyum sorunları var. Bir çoğu sert bir şekilde direniyor. Tatilde gittiği kendi ülkesinde daha rahat takılırken, gurbet elde ulusal ve dinî kimliğine sımsıkı sarılıyor ve bunu her fırsatta görünür kılmak istiyor. Avrupa’da cami inşa ediyor, başını örtebiliyor mesela; ama Avrupalı İran’da, Suudî Arabistan’da başını açamıyor. Helal gıda bulabiliyorsun süpermarketlerde. Berlin’de bizzat görmüştüm. Ama İslam coğrafyasında helal kesim olmayan gıda bulamıyorsun. “Benim ülkeme geliyorsan benim kültürüme uyum sağlamak zorundasın!”, “saygı duymak zorundasın!”, “burası Müslüman ülke!” gibi sözleri dillendirip duruyorsun; ama Avrupa'da yaşarken “ben sana uyum sağlamam, kendi kültürümü yaşarım!” diyerek oradaki hak ve özgürlüklerden sonuna kadar yararlanıyor, son derece katı ve muhafazakâr da olsan orada sol partilere oy veriyor, “bize her yer Trabzon” zihniyetiyle gittiğin yeri değiştirip dönüştürmeye çalışıyorsun. Ortadoğu'dan kaçayım; ama Avrupa'yı da Ortadoğu'ya benzeteyim. Toplu taşıma araçlarında tekbir getiriyor, bağırıp çağırıyor, düğün konvoyu yapıp trafiği tıkıyor, kibar insanları bulmuşsun, birileri çıkıp eleştirince “pis Naziler sizi! Kültürümü her yerde yaşarım!” gibi tepkiler veriyorsun.

Yüzüne karşı kimse ses edemiyor; zira ses ettiği an ırkçı, Nazi ya da faşist yaftalamalarına maruz kalacağını, Avrupa solunun da bunu onaylayarak, “evet, suçlu olan biziz” tavrıyla onun karşısına dikileceğini biliyor. El-kaide gibi örgütlerin şiddet eylemleri, tekbir sesleri, karikatürist cinayetleri filan derken, yahu şu sorunu konuşalım, bu kültürler arasında doku uyuşmazlığı var, "bu iş nereye varacak?" diye soranları derhâl İslamofob ithamıyla susturuyor, sorunların konuşulmasına engel oluyorsun. Yeşiller de arkanda nasıl olsa. Konu kilit.

De Benoist, Bruckner ve Sunic gibi filozoflar ciddi anlamda Batı uygarlığı savunusu ve çok-kültürcülük eleştirisi yapıyor -tabi bihaberiz çünkü Türkçe'de yok. Sıradan yurttaşa gelince, insanlar tepki görmemek adına konuşamadığı zaman sessizce gider, sandıkta aşırı sağa oyunu verir kardeşim. Bundan daha doğal bir sonuç olamaz. Adam sola oy verirse Batı medeniyetinin içeriden çökeceğine inanıyor artık. Ülkesine gelen farklı kültürler baskın gelme yarışı içinde. Alttan alta bir medeniyetler çatışması yaşanıyor. Sonra da diyoruz ki “aaa, bu seçim sonuçları da ne böyle :/”

E ne bekliyorduk ki?

24 Eylül 2017 Pazar

Kızlarını Üniversiteye Kot Pantolonla Gönderen Babalar

Üniversite okuyan, pantolon giyen ve kaşlarını alan kızların varlığından ötürü hicap duyan bir ilahiyatçı, sesi titreyerek, buna izin veren babaların cehennemlik olduğunu söylüyor. Kayıt belki önünüze düşmüştür. Bu açıklamaları öngörmek çok kolay. Düşünsel kodlara bakınca oradan çıkarılacak sonuçlar gün gibi ortada. Zincirleme bir süreç bu. Bir parça koparınca daha fazlasını alabileceklerine dair oluşmuş bir güvenin sonucu. En ufak bir eleştiride incinen bu gibi insanlar, böyle asıl incitici sözleri dillendirdiklerinde “ne var yani, ifade özgürlüğü” deyip durumu geçiştiriyor.

Tamam, tepki gelmiş de, şu “hastanede kadın doktor olsun istersin ama!” klişesinden sıyrılmak lazım. Bu kişiler kararlı, uzun erimli düşünen, evliya sabrına sahip insanlar. Kız çocuklarının okumalarına ve doktor, öğretmen ya da maliyeci olmalarına karşı değiller. Amaçları ortak yaşam alanlarında kadın ve erkeği birbirinden ayırmak. Malatya’daki pembebüste olduğu gibi, kadın ve erkeği birbirinden uzak tutmak. Pembebüs bu hedefin mikro bir örneği. Tüm okulların kız ve erkek öğrencilere özel olması arzusundalar. Kız çocuğu tıp fakültesini bitirip doktor olsun -buna karşı değil; ama erkeklerin olmadığı sınıflarda okusun ve hastanede erkek hastaya müdahale etmesin istiyorlar. Öğretmen olsun, ama kız öğrencilere öğretmenlik etsin ve kadın ve erkekler için ayrı ayrı öğretmen odaları olsun istiyorlar. Kadınlar evde, erkekler kahvede otursun; ama -Batı'dan alınma ve özümüze aykırı olarak gördükleri- kafelerde bir araya gelmesin istiyorlar mesela. Bu yüzden, “ne yani, kadın doktor olmasın mı?” diye sormak anlamını yitiriyor. Okumalarına değil, ortak yaşam alanlarında kadın ve erkeğin bir-aradalığına karşılar. Karşımızda böylesine odaklanmış ve uzun erimli hedefleri olan bir akım var ve “orantısız zekayla” veya küçümseyici tepkilerle küçülmüyorlar.

Geçen hafta Ankara’da bir hostelde kaldım. Odamı paylaştığım kişi İranlı bir Bahaî idi. Karısı ABD'de ve o da oraya gidecek. İran’da yaşadıklarından beni en çok etkileyen, “ıslah edilmek üzere” üç ay boyunca İslamî eğitimine tabi tutulmuş olması oldu. Rezalete bak. Yani şimdi bu adam sırf başka bir inanca mensup olduğu için yaygın inanışın mensupları tarafından “sapkın” olarak görülüyor, bir anlamda ona “acıyor” ve dinî eğitim verince doğru yola getireceklerine inanıyorlar. Sonuç: Adam ülkesini terk ediyor. İran’la bizim durumumuz aynı değil elbette. Ama kimi ilahiyatçıların söylemlerine bakınca çok da rahat olmamamız gerektiği aşikâr. Orada eylem düzeyinde, apaçık müdahale aşamasında olan durum bizde söylem düzeyinde. Söylemden eyleme geçişse zamanlama meselesi.

Cumhuriyet sağolsun, Türkiye’nin sekülerleri azımsanmayacak sayıda ve bence tepkilerini eğilip bükülmeden vermelerinde yarar var. Yaşam tarzından giyime, yemeden içmeye, ilişkilerden aile kurmaya ne kadar kişisel tercih varsa, bunları dinî paradigmaya değil, kendi hür irademize göre yapmaktan yana olduğumuzu açıkça, çekinmeden dillendirmemiz lazım.

Yorum: Twitter'a bu konuda şöyle bişeyler yazdım: "İhsan Şenocak tarzı kişilerin cinselliğe bakışında, laik kesimde olmayan bir açıksözlülük gördüm hep. Mesela bu kot pantolonlu kız konusu...Laik kesim,üniversitedeki kot pantolonlu kızı "cinsel çekimi olmayan düz öğrenci" olarak algılar gibi yapıyor; yani cinselliği gizliyor. Bu "sapık" olarak damgalanan "islamcı"larda, (gündelik yaşamın içindeki) cinsellikle doğrudan yüzleşme,olanın adını koyma cesareti var." (Elbette bu tür adamları desteklemiyorum, ama cinsellik konusunda laik kesime oranla daha açıksözlü ve direkt konuşabilmelerine saygı duyuyorum. Laik kesimde, sözümona medeni olma adına inanılmaz bir "cinsellik gizleme" durumu var.)

Yanıt: Katılıyorum. Laik kesim diye tabir edilen insanlarda da cinsellik deyince akan sular duruyor. Ciddi anlamda bir tabu. Zaten en çağdaşım diye dolaşan kişide bile onlarca tabu vardır -bilinçli ya da bilinçsiz. İslamcılar cinselliği açıkça kabullenip onunla yüzleşiyor. Şu zamana kadar çıkıp da bir ilahiyatçı için "bunlar sapık ya!" yazdığımı görmemişsindir. Buraya kadar tamam. Sorun buradan sonra başlıyor. Açıksözlü olmak tek başına yetmiyor. Sonrası, buradan nereye varıldığı, hangi değerler kümesinin savunulduğu önemli.

İnsan cinselliği olan bir varlık. İstendiği kadar yokmuş gibi davranılsın, böyle bir özelliğimiz var. Sorun, bu gibi ilahiyatçıların, kişilerin kendi iradeleriyle kendi hayatlarını nasıl yaşayacaklarını ve hangi değerlere göre hareket edeceklerini kendilerinin belirlemelerini uygunsuz görüyor olmaları. Üniversite öğrencisi dediği reşit bir insan. Kendi aklı, hür iradesi var. Diler kot pantolon giyer, diler etek. Diler kaşlarını alır, diler makyaj yapar, dilerse yapmaz. Dilediğini yer dilediğini içer. Başka insanlara zarar vermediği sürece gidip de yetişkin bir insanın yapıp ettiklerini yargılayıp, babalarına "cehennem sopası" göstermek apaçık bir sınır ihlâli.

Yani açıksözlüler, eyvallah; ama açıksözlülüklerinden insanların tercihlerine saygı duymaya değil, başkalarının nasıl giyineceğine, nasıl yaşayacağına dair akıl vermeye, giderek yeni yasaklar koymaya varmaları yanlış olan. Mesela söz konusu ilahiyatçı belirli bir çerçevede hayatı kısıtlama yönünde görüş beyan ediyor. Bense diyorum ki, kişiler, hür iradeleriyle, başkalarına zarar vermedikleri sürece kendi kararları, kendi tercihleriyle yaşasın. Şu hâlde benim durduğum yer daha özgürlükçü ve farklı tercihlere daha saygılı.

Bir sorun da, söz konusu ilahiyatçıların, kadın ve erkeklerin yetişkin olmalarına rağmen kendi kararlarını kendi almalarını sorun olarak görmeleri. "Bizim iyi anlayışımız hepimize yeter", "biz sizin için neyin iyi olduğunu sizden iyi biliriz" tarzı bu yaklaşım, özerkliğe sekte vuruyor. Yaderkliğin âlâsı. "Ben kendi isteğimle pantolon giyiyorum, kendi isteğimle kaşımı alıyorum, kendi isteğimle erkek arkadaşımla görüşüyorum, üstelik çoktan reşit olmuşum" diyen genç bir kadın düşünelim -yok, adamlar ikna olmuyor. Kendi isteğinle de olsa, yetişkin de olsan yapamazsın, yapmamalısın demeye varıyor. Aferdersin de kendi iradesiyle karar veren insanları sen ne hakla yargılıyor, kendini ne hakla başkasından üstün görüyorsun? Bu adamlardaki bu rahatlık anlaşılır gibi değil.

İnsanlar, karşılıklı rıza olduğu sürece, yani zorbalaşmadıkları sürece birbirleriyle yakınlaşabilir. Önemli olan kendi istekleriyle olması. Ama razı değiller. Yok abi diyor, "kendi istekleriyle de olsa olmaz." Sen babası değil misin, müdahale et, karış vs. Yoksa cehennemde hesap verirsin. Bunlar hayatı boğan, özgürlüğü kısıtlayan, en azından huzur kaçıran düşünceler. Eyleme geçse zaten hayat zehir olur. İlahiyatçı olsun başka birisi olsun, böyle büyük büyük laflar ederse tepki görmeye ve eleştirilmeye hazır olmak zorunda.

Yorumun için teşekkür ederim.

Yorum: Ne kadar ayırmaya çalışırlarsa birlikte olma arzusu ve merak o oranda artıyor. Muhafazakar bir okulda çalışmıştım. Kızla erkekleri ayıran kilitli ve cam kısmı boyalı bir kapı vardı sınıfımda. Bir gün kızların boyaları gizleyerek kazıyıp oradan erkeklere baktıklarını erkeklerin de kapının arkasında biriktiklerini gördüm. Kapıyı açsan üst üste düşecekler. Çok trajikomikti. Hatıraladıkça gülerim.

Yanıt: Çok güzelmiş :) Dünya'nın en doğal şeyi. Buna engel olmak, doğamızın önüne geçmek yerine zorbalaşmadan, kabalaşmadan, rızaya dayalı, incelik ve güzellikle karşı cinsle iletişim kurmanın önemi daha çocukken öğretilmeli asıl. Biraz centilmenlik, biraz nezaket. Öbür türlüsü, yasaklayalım, uzak tutalım, ayrı mekanlara koyalım, bunlar çözüm değil.

23 Eylül 2017 Cumartesi

Otuzlu Yaşlar Daha Güzelmiş - Dünya Nimeti

Bugün öğle paydosunda kat nöbeti tutarken düşüncelere daldım. Jay Jay Johanson’un 2004 gibi sıkça dinlediğim bir şarkısının sözleri takıldı dilime: “Kuzeyde bir dağda / küçük bir ev dikeceğim / ahşaptan, taştan ve hasırdan / kimseyi içeri sokmayacağım / ne aile ne arkadaşlar / ne de postacı gelebilecek.” Yirmili yaşlarımda kendimi yalıtıp iç dünyama kapanma arzum çok güçlüydü. Dışarıya koyduğum mesafe ile kurduğum içsellikle yetiniyordum. İlginçtir, uzun süre internet bağlantım dahi yoktu. Şimdilerde hiçbir düşüncemi içimde tutmak istemeyen ben, o zamanlar tek satır yazmıyor, hiçbir sosyal ağda içimi dökmüyordum. İçimden gelmiyordu. Kitaplarım ve müziğimle mutluyduk. Henüz beslenme evresiydi belki de. Sessiz bir dönem.

Otuzlu yaşlarsa dışa açılma yılları oldu. İnsanlarla yakın temas, davetlere icabet, göz teması, kurulup bozulan, geçici ve bazen daimî bir-aradalıklar, yüz yüze sohbet, konuştuğun kadar dinleme ve dışarıyı keşfetme yılları. Kendime dağ başında ahşap bir ev yapmak ve içeri kimseleri sokmamak aklımın ucundan bile geçmiyor artık. Yirmili yaşlarımın aksine insanları seviyorum. Bazen kızsam da, onları anlamakta zorlansam da, her seferinde beni heyecanlandıran, şaşırtan ve merak duygumu uyandıran insan, yine insan oluyor. “Hayat ne kadar güzel!” derken esasen insanların güzelliğini, “hayat ne kadar kötü” derken insanlardan nasıl da sıkıldığımı kastediyorum. Hayattan bıktığını söyleyen birisini biraz kurcaladığınızda, aslında insanlardan bıktığını, onları anlama çabasından bitap düştüğünü görürsünüz. İnsan insanın hem kurdu, hem ilacı.

Otuzlu yaşlar daha güzel. İnsan ne istediğini biliyor. Kendini daha iyi tanıyor. İçinden geldiği gibi davranıyor. Yine de, hani yirmili yaşları değil de ilk çocukluk yıllarını özlediğim olmuyor değil. Çocukluğun dünya ile iç içe olma hâli güzeldi. Henüz kendini bilinçli ve özerk bir özne olarak duymadığın, varolan her şeyi birer nesne olarak, kendinden kopuk birer “karşıda-duran” olarak görmediğin, özne-nesne ikiliğini inşa etmemiş, henüz bu yarılmayı gerçekleştirmemiş olduğun o dönemin hemhâlliği güzeldi. İlk çocukluğun verdiği bu hissi çok iyi hatırlıyorum. Daha sonra, kendini ayrı bir özne olarak kurduğunda, olan biten ne varsa “dışarısı” olarak karşına dikilecek ve önüne iki seçenek çıkacaktı: (1) İç dünyanda, yani kendi öznelliğinde ikamet etmek veya (2) dışarıya açılıp dünya nimetinin tadını çıkartmak. Çocuklukta bu ayrım yoktu ve artık bunu geri dönüşsüz bir ideal olarak görüyorum. Yirmili yaşlarda ilk durum geçerli oldu: Adeta bedeni olmayan bir varlık. Safî bilinç. Otuzlarda ise bile isteye ikincisini tercih ettim.

Bugün öğle nöbetinde olduğu gibi ilk duruma kaydığım olsa da artık bu anlar pek nadir. İyi ki öyle. Merhaba Dünya! Dışarıyı temaşa etmek yerine ona gömülmek, onda eriyip gitmek, ondan koparabildiğini almak ve tüm bu doğrudanlık çok daha güzelmiş.

22 Eylül 2017 Cuma

Eğitim, Okullar ve Bilgi Üzerine Birkaç Not

Kutsal bir meslek icra ettiğimi düşünmüyorum. Bilgiye erişimin son derece zor olduğu, okuma yazmanın yalnızca kayıt tutan ve yazışmaları yapan bürokratlar ile din adamlarına özgü bir imtiyaz olduğu geçmiş çağlarda, gerçekten de, bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olunabilirdi. Bugünün dünyasında bilgiye erişim, onca dezenformasyona karşın, modernite öncesi dönemlere göre bin kat daha kolay. Bu yüzden öğretmenlik mesleğinin statüsü değişti. “Öğretmenlik ayağa düştü” gibi kötümser ifadeler kullanacak değilim. Dünyanın düzeni değişti ve öğretmenlik bu değişimden nasibini almış oldu sadece. Bilgiye sahip olmak bugün ayrıcalık sebebi değil.

Bilgi herkesin erişimine açık. Kimi uluslararası dergilerde yayımlanan makaleler hâlâ ücretliyse de ileride onlar da kamuya açılacak. Son barajlar bunlar. Tutamayacaklar. Bilgi bendini çiğneyip aşacak. Önümüzdeki hafta, alanım olmayan bir konuda bile olsa bir konu işleyecek olsam, oturur, çalışır, etraflıca hazırlanır ve dersi gayet güzel işleyebilirim. Tahammül eşiği yüksek, gelişim psikolojisinden haberdar ve öğretim yöntemlerine vakıf olmak önemli muhakkak. Yine de bunların kutsal ya da göksel birer özellikten ziyade sonradan edinilen ve geliştirilmeye açık beceriler olduğu malûm. Hâl böyleyken, bilginin taşıyıcısı ve aktarıcısı olmak, bugünün dünyasında, kendimize kutsallık payesini vermemiz için yeter sebep değil. Elbette sevgi ve özveri gibi erdemler ve bir çocuğun yetişmesine tanık olmak güzel şeyler. Orası ayrı.

Anasınıfları ve ilkokullar hep olacak. Ebeveynlerin çalıştığı günümüzde okullar biraz da anne-baba işteyken çocuklara göz kulak olunan kurumlar. Okuma-yazma, aritmetik, doğa bilimleri ve hayat bilgisi gibi dersler işlenirken çocuklar gün boyu güvenilir kişilerin gözetimine bırakılmış da oluyor. Gelgelelim, açık lisede okuyanların sayısının şimdiden BİR MİLYON ÜÇYÜZ BİNE ulaştığını düşünürsek, üniformalı, devam zorunluluğu olan, MEB’in öğrenciyi okulda tutmak adına devamsızlık sınırını on güne kadar çektiği, öğrencinin neredeyse zoraki okulda tutulduğu örgün liselerin sayılarının gelecekte azalacağını düşünüyorum. Eskiden bile kör topal yapılan uzaktan eğitimin, bugün internet herkesin elinin altındayken gelişip yaygınlaşması kaçınılmaz. Özetle anasınıfı ve ilkokul, hadi ortaokul aynen devam; ama liselerde uzaktan eğitim yaygınlaşır. Üniversitelerse bilgi aktarımının giderek azaldığı, onun yerine öğrencinin makale, araştırma, ürün vs. ortaya koyduğu ortamlara dönüşüyor.

İleride HER DERS SEÇMELİ olacak. Zaten bugün nesnel bilgiyi haiz fizik, kimya ve biyoloji gibi doğa bilimleri dersleri bile haftada topu topu 1-2 ders. İleride öğrenci “fen paketi” seçecek kendine mesela. Veya “sosyal paket.” “Din paketi ver bize, yanına biraz sosyal bilgiler serpiştir. Biyoloji ve İngilizce istemez” denebilecek pekâlâ. Ya da tam tersi. Kulağa uçuk gelebilir. Ama artık her şeyin mümkün olduğunu düşünüyorum.

Sonuçta hakikat-sonrası (post-truth) bir çağda yaşıyoruz.

Yorum: Bugün bilgiye ulaşmak değil bilgi karmaşasında boğulmamak asıl mesele oldu. Özellikle sosyal bilimlerde bir konu üzerinde her yerde farklı bir bilgiye denk gelebiliyorsun. Genel olarak hangi bilgi ideolojinle tutarli ise onu "gerçeklik" olarak adlandiriyorsun. Bugün yaşadığımız çağda özneden bağımsız bir gerçeklik olabilir mi gerçekten şüpheliyim.

Yanıt: Mert'e yanıt yazarken bunu genel bir eke dönüştürmeye karar verdim. Mert kesinlikle haklı. Çağımızın sorunlarından birisi bu. Kişilerin kendi hakikat anlayışları, kendi gerçeklikleri var ve o pencereye uygun bir eğitim paketi istemeleri yakındır. "Bana doğruyu öğret" diye bir şey kalmayacak ileride. Doğru görelidir, bana a, b ve d'yi öğret, c'ye gerek yok, onu sevmedim denecek. 

Sosyal bilimler açısından durum zaten sıkıntılı. Mesela iki farklı tarih anlatısı arasında "tercih" yapılabiliyor. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu bir şahlanış ya da başarı olarak da, koca bir imparatorluğun çöküşü, Batılılaşma, "özümüzü" kaybetme ve yozlaşma olarak da anlatmak mümkün. Aynı olguyu açıklayan iki farklı hipotez. Hangisi daha doğru? Karşılaştıralım? Yok. Kişiler diyecek ki bana a ya da b anlatısını ver. Ben birini ötekine tercih ediyorum. Benim doğrum bu. Bilgi doğru ya da yanlış değil, doğruya daha yakın ya da daha uzak değil -bilgi salt bir "tercih" meselesidir. Üzerime kıyafet seçer gibi canımın istediği doğruyu ben seçerim anlayışı yaygınlık kazanmaya başladı.

Söz konusu bu görecilik sosyal bilimlerden doğa bilimlerine de sirayet etti. Artık fizik, kimya, biyoloji, aklınıza ne geliyorsa birer anlatı olarak görüldüğünden, mesela, "bana düz-dünya kuramını öğret" denebilecek. Yeni bilgi öğrenmenin modası geçerken, "bana benim istediğimi öğret" talebi yeni moda olacak.

Illich'in Okulsuz Toplum'u ve Feyerabend'in eğitim üzerine söyledikleri uçuk gelirdi bana. Hâlâ öyle geliyor. Bu paylaşımda bahsettiklerimi onaylıyor olduğum düşünülmesin. Durum çözümlemesi bu daha çok. Öngörülerim bu yönde ama bunu tasvip ediyor değilim. Uzaktan eğitimin gelişmesini tasvip ederim bir tek. Yoksa hakikat-sonrası bir çağda yaşıyor oluşumuzdan, yukarıda saydığım gerekçelerden ötürü, hoşnut değilim.

TEOG tartışması ilgimi çekmedi. TEOG gider başkası gelir. O konuda daha çok başkalarının fikirlerini okudum; ama eğitime dair bu öngörülerimi paylaşmama vesile oldu bu gündem. Bir de, aslına bakarsanız, ekranlarda eğitimin ciddi anlamda tartışıldığını, eğitim-öğretimin gerçek anlamda önemsendiğini düşünmüyorum. 

Tartışılan eğitim değil, her daim sınav sistemi oluyor.

Yorum: "Kişilerin kendi hakikat anlayışları, kendi gerçeklikleri var" yazmışsınız yukarıda. Ben bunu açıklamanızı rica ediyorum mümkünse...

Yanıt: Tabi Hocam. Hakikat-sonrası bir dönemde yaşadığımızı da ifade etmiştim. Kişilerin kendi hakikat anlayışları olması içinde bulunduğumuz dönemin bir ürünü. Bugün nesnellik, tarafsızlık, rasyonel zeminde, kanıt ve gerekçelerle tartışma gibi moderniteye özgü kimi aygıt ve önkabuller işlerliğini büyük ölçüde yitirmiş görünüyor. Kişilerin kendi gerçeklikleri, daha doğrusu gerçeklik algıları var. Dış dünyayı, yaşananları, politik gündemi ve olan biten ne varsa her şeyi kendi gerçekliklerine göre algılıyorlar. Tam da bu yüzden, farklı görüşlerin çoğulluğunda, yani günümüzde çok-seslilik olarak görünen ve bana kalırsa -kimse kimseyi dinlemediği için- esasen kakofoniden başka bir şey olmayan mevcut durumda, kişiler ve gruplar, kendileriyle aynı tercihleri yapan, yani kendi gerçeklik algılarını paylaşan kişilerle yakınlık kurarken kendileri gibi olmayanların düşüncelerini kaale almıyor. Sosyal ağlardaki arkadaş listelerimizi düşünelim mesela. Birbirini onaylayan insanların bir-aradalıkları. Duymak istediklerimizi söyleyen sayfaları beğeniyor oluşumuz vs.

Benzer şekilde, televizyondaki tartışma programlarında izleyici kendi görüşünü dillendiren kişiden yana oluyor. Karşı taraf tarafından ikna edilme olasılığı düşük; zira o kendi gerçeklik algısını paylaşmadığı için ona hitap etmiyor. Hâl böyle olunca doğruyu söylüyor olsa da, doğru sevimsiz göründüğünden, kendi hakikat anlayışına, kendi kavramsal çerçevesine oturmadığından onu es geçiyor. Göremiyor bile. Yine, bir köşe yazarının önemli bir yazı kaale aldığını farz edelim. Okurlar "hangi gazete?" diye soruyor önce. Çünkü önkabullerini paylaşmayan bir gazete ise, yazar ne söylemiş olursa olsun, hiçbir kıymeti harbiyesi yok ve okumaya değmez.

Aynı olguyu açıklayan farklı kuramların olması gibi, aynı dünyayı yorumlayan farklı çerçeveler o kadar çoğaldı ki, insanlarda göreciliğe mutlak bir inanç gelişti. Artık ne denli akla aykırı, saçmasapan, makûl olmaktan sonsuzca uzak bir fikir duyarsak duyalım, eğer onu benimseyen insanlar kayda değer bir sayıdaysa, "demek ki öyle inanıyorlar, belirili bir rakama eriştiklerine göre de güçlüler" şeklinde düşünülüyor.

Bu durum analizi Nietzsche'nin "olgu yok; bakışaçısı var" öngörüsüne kadar geri götürülebilir elbette. Bu noktaya gelineceğini o bile beklemezdi belki. Ben "kişilerin kendi hakikat anlayışları, kendi gerçeklikleri var" derken bir durum tespiti yaptım -naçizane. Yoksa öznel kuruntular nesnel gerçekliklere tekabül ettiğinden değil. Felsefî temelde nesnel bir gerçeklik olduğuna, hepimizden bağımsız bir dış gerçekliğin varlığına, dolayısıyla, yorumlar ne kadar çok olursa olsun, yorumlar arasında gerçeklikle daha çok örtüşenle daha az örtüşen arasında farkl olduğuna, dolayısıyla doğrunun ve yanlışın o kadar da göreli olmadığına inanıyorum. Körler filin neresinden tutsa farklı bir his alırmış hani, ama sonuçta fil oradadır. Sırtını tutan kör onun sert, hortumunu tutansa onun yumuşak bir nesne olduğunu söyleyebilir. Bu bizi göreceliğe götürmez, zira tüm o öznelerden bağımsız, nesnel, ayrı, kendinde bir fil orada durmaktadır.

Hızla yazdım. Umarım meramımı anlatabilmişimdir Hocam.

21 Eylül 2017 Perşembe

Yaz Mevsimini Seviyorum

Katlanır sandalyemi alıp dışarıda okumayı severim. Bu ancak yazın yapılabilir.
En sevdiğim mevsim yaz. Sonbaharın geliyor oluşuna üzülüyorum. Yaprakların dökülmesinin, yeşilin solmasının, denizin maviliğini yitirmesinin, bir bütün olarak doğanın gözümün önünde ölüme yatmasının nesini seveyim? Yağmur cama vururken kahveni yudumlayıp loş ışık altında kitap okumak insanı huşu ile doldurabilir. Ama bunun için sonbahara ihtiyacım yok. “Yazın kitap okunmaz” gibi yaygın ve örtük bir kabul var sanki ve buna hiçbir zaman anlam verememişimdir. En çok yazın okurum ben.

Kış zaten bildiğin kâbus. Soğuk hava, kat kat giysi, gocuk mocuk derken robota dönüyorsun. Sabah ayazını yememek adına -boynuna doladığın atkıya rağmen- omuzlarını kısarak yürüyorsun dışarıda. Boynun yokmuş gibi. Aman aradan soğuk girmesin. Doğalgaz faturalarından bahsetmiyorum bile. Vücudun dirençsizleşmesi ise cabası. Ortak yaşam alanlarında, özellikle sıkış tıkış dolmuşlarda aksıran, tıksıran, "DIŞINYA!" diye hapşıran insanların ve grip olmamak adına verdiğimiz destansı mücadelenin mevsimi. Çoğunluk kışı över ve çoğunluk hastadır. Acılardan zevk duyduğumuz için mi acaba? Kuş gribi, domuz gribi, bilmem ne gribi. Grip grip üstüne. Hava desen zaten geç aydınlanır. Sabahın köründe fabrika işçileri, memurlar, öğrenciler filan hep birlikte, omuzları kısılı, boyunları yok olmuş hâlde karanlığın yüreğine doğru yol alırcasına duraklara yürürken en pozitif insan bile “yaşamak bu mu yani?” diye hayatı sorgulayabilir. Mümkün. Akşamleyin saat beşte havanın karardığı, ne beşi yahu, bazen dört buçukta havanın zifirî karanlığa döndüğü bir mevsim benim için yalnızca katlanılması gereken bir dönem, geçici bir evre, o kutlu yaz mevsimine ulaşmak için ödenen bir bedeldir -o kadar.

Bu yüzden yazın hiç şikayet etmem. Yaz ne kadar uzar, Eylül’e ve hatta Ekim’e uzanır, ne kadar yayılır, kendine ne kadar alan yaratırsa o kadar mutlu olurum. Vallahi mevsimler konusunda tarafım ben. Yazdan tarafım. Hatta Mayıs çocuğu, bahar çocuğu olduğum hâlde yazdan tarafım; zira bahar demek polen demek ve polenlerle aram pek iyi sayılmaz.

Yazı çok seviyorum. Asgarî miktarda giysiyle dışarıya çıkabilmek hoşuma gidiyor. Hafiflemek güzel şey. Hastalık mastalık yok. Günler upuzun. Oh, mis gibi D vitamini! Ortam yeşil. Doğa canlı. İnsanlar dışarıda. Balkonlardan kahkahalar yükseliyor. Akşamlar şenlikli. Şu anda dışarıdan ağustos böceklerinin sesi de geliyor mesela.

Sesi geliyor, evet; çünkü -yaz mevsimi sağolsun- odanın penceresi açık.

19 Eylül 2017 Salı

Teknolojiden Kaçıp Doğaya Sığınmak

Modern teknolojiden kaçıp doğaya sığınma arzusu duyduğumu hatırlamıyorum. Makinelersiz yaşamak istemezdim. Az önce şarjlı diş fırçamla dişlerimi fırçaladım mesela. Canlı yayın müthiş bir olanak. Güneş tutulmasının en iyi göründüğü yerden, Olimpiyatlardan, Irma Kasırgası’ndan canlı yayın. Kablosuz teknolojileri seviyorum. Nihayet ev ve işyerlerindeki kablo terörü sona eriyor. İleride hiç kalmayacak. Beyne ve kalbe zararı var dediklerine bakmayın. Yarım asırdır uydulardan TV yayını alıyoruz. Havada kablosuz sinyaller hep vardı. Zaten insan bedeni adapte olur. Ortalama insan ömrü uzuyor.

E-kitap okuyucum elimden düşmüyor. Kağıt kokusu nostaljisi yapacak değilim. Evde yüzlerce basılı kitabım var. Tamam, dekor olarak güzel; ama bir yerden sonra yeni bir kitaplık daha istemez oldum. Basılı kitap kutsalım değil. Basılı kitap dediğiniz bilgisayarda yazılıp çıktısı alınan metinler zaten. El yazısı değil sonuçta. Sahaf nostaljim yok. Eski kitaplara merakı olanlara karışmam. Beni cezbetmiyor.

Akıllı telefonumu özellikle yurtdışındayken kullanmaya bayılırım. Uydu üzerinden konum saptama müthiş bir olanak. Gitmek istediğim tüm mekânları elimle koymuş gibi buluyorum. İnternete gerek yok. İndir haritaları, GPS açık olsun, sonra gez dur. Fotoğraf çekiyor olması da cabası. Görüntülü konuşma, gerçi hiç kullandığım yok ama, şunun şurasında çocukluğumun bilimkurgu filmlerinde olan bir teknolojiydi. Şimdi elimizin altında.

Dün akşam kahroldum. Yedi yıllık emektar ses sistemim ÇAT-PAT-PAT seslerinin ardından bozuldu. Ben onunla ne filmler izlemiş, ne şarkılar dinlemişim. Tarkovskiler, Bergmanlar, Kieslowskiler gibi ağır abilerden bol efektli bilimkurgu filmlerine... Lost’u, Prison Break’i bitirmişim ben bu sinema sistemiyle. Canım ya. Yenisini istemiyorum. Onarılacak. Şu an evimin neşesi gitti resmen. Yokluğuna alışamadım :( Televizyonun kıytırık hoperlörüne kalmak ne acı.

Kendimce kurallarım var tabi. Paylaşım yaptıktan sonra 1-2 saat geçmeden bakmıyorum kim beğenmiş, kim yorum yazmış diye. Dizüstümün ya da telefonumun beni esir etmesine izin vermiyorum. Ama doğaya kaçayım, teknolojiyi bırakayım diye bir kez olsun düşünmemişimdir. Hayır, doğa da olsun, teknoloji de? Bunlar birbirini dışlamaz. Teknoloji hep vardı. Basit bir balta, değirmen veya köprü de teknolojidir (tekhne+logos). Neyse, o ayrı konu.

İnsan yaşamının olduğu yerlerde kontrol altına alınmış doğayı seviyorum. Doğada polenler, kasırgalar, envai çeşit hastalık, sıtma mikrobu taşıyan sivrisinekler filan da var sonuçta. Mikroplar, bakteriler ve virüsler de yaşam mücadelesi veriyor. Binanın bahçesinde boyum kadar ot bitmiş ve dut ağacına binlerce tüylü tırtıl musallat olmuş, ağacı yiyip bitirdikten sonra artık evlere girmeye çalışıyor, buna rağmen binada kimse şu otları yolalım, ağacın bakımını-budamasını-ilaçlamasını yaptıralım demiyorsa ben istemiyorum öyle doğallık kardeşim. 

Yaşasın teknoloji. Bir de unutmadan, kahve makinamı da seviyorum.

Ek: Bu paylaşımı yapma sebebim teknoloji kötülemenin kabul gören bir eğilim olması. Moda gibi bir şey. Hep bir teknoloji düşmanlığı ve ardından gelen vahşi doğa güzellemeleri. İnsanoğlu doğayla mücadele ederek kültürü yarattı. Her tür ayakta kalmak ister. Bizim ayakta kalmamız için doğadaki kimi düşmanları dize getirmemiz gerekiyordu. Hastalıklara karşı aşı ve ilaçları geliştirdik. Tarladaki mahsulün yarısını yiyip bitiren böceklere karşı ilaçlamayı geliştirdik. Soğuktan korunabilmek için ısınma sistemleri, doğal afetlerden korunabilmek için güvenli yaşam alanları geliştirdik. Bu liste uzar gider.

Doğayı severim ama yırtıcı bir hayvan tarafından parçalanmak istemem. Böcek veya yılan ısırığıyla zehirlenmek, alerji olmak, mikrop kapmak, üşümek ve aç kalmak istemem. Doğasever derken kastedilen nedir? Bence hepimiz aynı şeyi anlamıyoruz. Vahşi doğa zaten insan yaşam alanı değil. Jungle yani. "Forest" değil. Balta girmemiş ormanlar. Oraların kendi hâline bırakılmasına ben de taraftarım. Yalnız insan yerleşiminin olduğu yerlerde, doğal adı altında bir başıboşluk, sorumsuzluk, "doğal hâline bırakma" adı altında bir üşengeçlik varsa işte ben buna karşıyım. ABD filmlerinde görürüz hep. Banliyöde bahçeli evlerde yaşayan, beyzbol oynayan, barbekü yapan tipik Amerikan ailesi. Çocuğa "sana 10 papel vereyim de şu çimleri biç" der babası. Çim biçme makinesi vardır her ailede. Hiçkimse çıkıp da "doğaya neden müdahale ediyoruz ya, bırakalım yabani otlar büyüsün, çimler uzasın" filan demez. Çimleri biçmemenin cezası vardır zaten.

Komşu apartmanın bahçesine müdahale edemiyorum; ama oradaki yabani otlar, bakımsız ağaçlar ve buna benzer şeyler böceklenme olarak bana etki ediyor. O tüylü tırtıllarla, binlercesiyle mücadele ettim geçen yaz. Tamam, tırtılın canı var da benim de canım var. "Gel sevgili yarasa, senin de kana ihtiyacın var, gel beni em!" diyecek değilim. Tabi ki önce kendi türümü düşüneceğim. Diledikleri kadar insan-merkezcilik desinler. 

Ben de doğaseverim, ama şöyle: Mesela kahvaltıya ya da yemek yemeye, şırıl şırıl dere seslerinin duyulduğu, ağaçların gölgelediği güzel bir yerde kurulmuş ahşap bir tesise gitmeyi severim. Patikalarda yürümeyi, denizde yüzmeyi filan severim. Buradan teknoloji düşmanlığına varılmasını, "teknolojiyi bırakıp doğaya kaçma" arzusuna varılmasını anlamıyorum. Zaten geri dönüş mümkün değil. "Doğal" yollarla, dolap beygiriyle değirmende un yapılsa bugün ekmeğin tanesi 100 lira olur, genetik mühendisliğinin başarıları olmasa hepimiz aç kalırdık.