19 Eylül 2017 Salı

Teknolojiden Kaçıp Doğaya Sığınmak

Modern teknolojiden kaçıp doğaya sığınma arzusu duyduğumu hatırlamıyorum. Makinelersiz yaşamak istemezdim. Az önce şarjlı diş fırçamla dişlerimi fırçaladım mesela. Canlı yayın müthiş bir olanak. Güneş tutulmasının en iyi göründüğü yerden, Olimpiyatlardan, Irma Kasırgası’ndan canlı yayın. Kablosuz teknolojileri seviyorum. Nihayet ev ve işyerlerindeki kablo terörü sona eriyor. İleride hiç kalmayacak. Beyne ve kalbe zararı var dediklerine bakmayın. Yarım asırdır uydulardan TV yayını alıyoruz. Havada kablosuz sinyaller hep vardı. Zaten insan bedeni adapte olur. Ortalama insan ömrü uzuyor.

E-kitap okuyucum elimden düşmüyor. Kağıt kokusu nostaljisi yapacak değilim. Evde yüzlerce basılı kitabım var. Tamam, dekor olarak güzel; ama bir yerden sonra yeni bir kitaplık daha istemez oldum. Basılı kitap kutsalım değil. Basılı kitap dediğiniz bilgisayarda yazılıp çıktısı alınan metinler zaten. El yazısı değil sonuçta. Sahaf nostaljim yok. Eski kitaplara merakı olanlara karışmam. Beni cezbetmiyor.

Akıllı telefonumu özellikle yurtdışındayken kullanmaya bayılırım. Uydu üzerinden konum saptama müthiş bir olanak. Gitmek istediğim tüm mekânları elimle koymuş gibi buluyorum. İnternete gerek yok. İndir haritaları, GPS açık olsun, sonra gez dur. Fotoğraf çekiyor olması da cabası. Görüntülü konuşma, gerçi hiç kullandığım yok ama, şunun şurasında çocukluğumun bilimkurgu filmlerinde olan bir teknolojiydi. Şimdi elimizin altında.

Dün akşam kahroldum. Yedi yıllık emektar ses sistemim ÇAT-PAT-PAT seslerinin ardından bozuldu. Ben onunla ne filmler izlemiş, ne şarkılar dinlemişim. Tarkovskiler, Bergmanlar, Kieslowskiler gibi ağır abilerden bol efektli bilimkurgu filmlerine... Lost’u, Prison Break’i bitirmişim ben bu sinema sistemiyle. Canım ya. Yenisini istemiyorum. Onarılacak. Şu an evimin neşesi gitti resmen. Yokluğuna alışamadım :( Televizyonun kıytırık hoperlörüne kalmak ne acı.

Kendimce kurallarım var tabi. Paylaşım yaptıktan sonra 1-2 saat geçmeden bakmıyorum kim beğenmiş, kim yorum yazmış diye. Dizüstümün ya da telefonumun beni esir etmesine izin vermiyorum. Ama doğaya kaçayım, teknolojiyi bırakayım diye bir kez olsun düşünmemişimdir. Hayır, doğa da olsun, teknoloji de? Bunlar birbirini dışlamaz. Teknoloji hep vardı. Basit bir balta, değirmen veya köprü de teknolojidir (tekhne+logos). Neyse, o ayrı konu.

İnsan yaşamının olduğu yerlerde kontrol altına alınmış doğayı seviyorum. Doğada polenler, kasırgalar, envai çeşit hastalık, sıtma mikrobu taşıyan sivrisinekler filan da var sonuçta. Mikroplar, bakteriler ve virüsler de yaşam mücadelesi veriyor. Binanın bahçesinde boyum kadar ot bitmiş ve dut ağacına binlerce tüylü tırtıl musallat olmuş, ağacı yiyip bitirdikten sonra artık evlere girmeye çalışıyor, buna rağmen binada kimse şu otları yolalım, ağacın bakımını-budamasını-ilaçlamasını yaptıralım demiyorsa ben istemiyorum öyle doğallık kardeşim. 

Yaşasın teknoloji. Bir de unutmadan, kahve makinamı da seviyorum.

Ek: Bu paylaşımı yapma sebebim teknoloji kötülemenin kabul gören bir eğilim olması. Moda gibi bir şey. Hep bir teknoloji düşmanlığı ve ardından gelen vahşi doğa güzellemeleri. İnsanoğlu doğayla mücadele ederek kültürü yarattı. Her tür ayakta kalmak ister. Bizim ayakta kalmamız için doğadaki kimi düşmanları dize getirmemiz gerekiyordu. Hastalıklara karşı aşı ve ilaçları geliştirdik. Tarladaki mahsulün yarısını yiyip bitiren böceklere karşı ilaçlamayı geliştirdik. Soğuktan korunabilmek için ısınma sistemleri, doğal afetlerden korunabilmek için güvenli yaşam alanları geliştirdik. Bu liste uzar gider.

Doğayı severim ama yırtıcı bir hayvan tarafından parçalanmak istemem. Böcek veya yılan ısırığıyla zehirlenmek, alerji olmak, mikrop kapmak, üşümek ve aç kalmak istemem. Doğasever derken kastedilen nedir? Bence hepimiz aynı şeyi anlamıyoruz. Vahşi doğa zaten insan yaşam alanı değil. Jungle yani. "Forest" değil. Balta girmemiş ormanlar. Oraların kendi hâline bırakılmasına ben de taraftarım. Yalnız insan yerleşiminin olduğu yerlerde, doğal adı altında bir başıboşluk, sorumsuzluk, "doğal hâline bırakma" adı altında bir üşengeçlik varsa işte ben buna karşıyım. ABD filmlerinde görürüz hep. Banliyöde bahçeli evlerde yaşayan, beyzbol oynayan, barbekü yapan tipik Amerikan ailesi. Çocuğa "sana 10 papel vereyim de şu çimleri biç" der babası. Çim biçme makinesi vardır her ailede. Hiçkimse çıkıp da "doğaya neden müdahale ediyoruz ya, bırakalım yabani otlar büyüsün, çimler uzasın" filan demez. Çimleri biçmemenin cezası vardır zaten.

Komşu apartmanın bahçesine müdahale edemiyorum; ama oradaki yabani otlar, bakımsız ağaçlar ve buna benzer şeyler böceklenme olarak bana etki ediyor. O tüylü tırtıllarla, binlercesiyle mücadele ettim geçen yaz. Tamam, tırtılın canı var da benim de canım var. "Gel sevgili yarasa, senin de kana ihtiyacın var, gel beni em!" diyecek değilim. Tabi ki önce kendi türümü düşüneceğim. Diledikleri kadar insan-merkezcilik desinler. 

Ben de doğaseverim, ama şöyle: Mesela kahvaltıya ya da yemek yemeye, şırıl şırıl dere seslerinin duyulduğu, ağaçların gölgelediği güzel bir yerde kurulmuş ahşap bir tesise gitmeyi severim. Patikalarda yürümeyi, denizde yüzmeyi filan severim. Buradan teknoloji düşmanlığına varılmasını, "teknolojiyi bırakıp doğaya kaçma" arzusuna varılmasını anlamıyorum. Zaten geri dönüş mümkün değil. "Doğal" yollarla, dolap beygiriyle değirmende un yapılsa bugün ekmeğin tanesi 100 lira olur, genetik mühendisliğinin başarıları olmasa hepimiz aç kalırdık.

18 Eylül 2017 Pazartesi

John Fante ve Sıradan Olduğunu Kabullenmek


Geçenlerde Fante’nin ilk romanını okudum. Los Angeles Yolu. Bu kitapla birlikte dörtleme tamamlanmış oldu. Kitapta Fante tam bir ergen. Kötü anlamda söylemiyorum. Kişinin ilkgençlik yıllarında içine düştüğü çalkantıları olduğu gibi resmetmiş. Duygusal gelgitlerine parasızlıktan kaynaklı sefalet de eklenince epey zor zamanlar geçirmiş.

Girmediği ayak işi kalmamış. Sürekli bir memnuniyetsizlik hâli. Konserve balık fabrikasında çalıştığı zamanları anlatıyor örneğin. Bir türlü kendini o ortama ait hissedemiyor. Kendini diğer işçilerden, o sıradan, vasıfsız, hayattaki tek amacı günü kurtarabilmek olan göçmenlerden farklı görüyor. “Aslında ben bir yazarım” diyor onlara. “Yazacağım kitap için veri topluyor, gözlem yapıyorum.” Sanki meteliğe kurşun sıkmıyormuş, sanki üç kuruşa muhtaç değilmiş gibi, kokusuna dahi tahammül edemediği o ortama güya müstakbel kitabı için katlanıyormuş izlenimi vermek istiyor. Gurur işte... Kimse onu ciddiye almıyor tabi. Çulsuzun teki olduğunu bilmeyen yok.

Fante’nin ilkgençlik yıllarını okurken empati kurduğum anlar oldu. Özellikle kendini olduğundan değerli hissetme meselesinde. Adamın yılları hamallık, ırgatlık, amelelik ve bu tarz işlerde geçmiş; ama her zaman bunun geçici bir durum olduğunu telkin etmiş kendine. “Ben bir dâhiyim”, “farklıyım”, “üstünüm” hissi onu hiç bırakmamış. Mevcut durumun geçici olduğu, yakın gelecekte yükseleceği, tez zamanda hak ettiği değeri göreceği umudu -ve bu umuda rağmen yıllarca süren sefalet: İşte bu beni üzdü. Sanıyorum çoğumuzda olmuştur bu his. Hangi işi yaparsak yapalım, ne konumda olursak olalım hep daha iyisine layık olduğumuzu hissederiz. Ben yıllarca, hani çoktan geçti gitti ama, ileride bir gün çalışmak zorunda olmayacağıma inandım. Farklıydım. Dünya’yı farklı ve derinlemesine görebiliyordum. Gözümle görmek değil yani. Dilerseniz sezgi diyelim. Çalışmak benim için geçici bir evre olacaktı. Yüksek işlerle, sanatla, bilimle, felsefeyle ilgilenecek, enstrüman çalmayı ve bir sürü yabancı dili öğrenecek, belki müthiş bir yazılım geliştirecek, bir şekilde insanlığa katkı sunacaktım. Eninde sonunda parayı vuracaktım. Çalışmak da neymiş? Geçici bir aşama.

Yıllar geçtikçe çalışmaya alıştım ve bu kuruntu kayboldu. İyi de oldu. Zaman geçtikçe kişideki ben-merkezci duygular zayıflıyor. Dâhi filan değildim. IQ’m yüksek değildi. Matematiğe kafam basmıyordu mesela. Kafam çalışmasına çalışıyor; ama yavaş çalışıyordu. Enstrüman çalmak emek istiyordu. Giderek kendi sıradanlığımdan memnun olmaya başladım. Flu bir gelecek uğruna mevcut andan memnuniyetsizlik duymayı bırakalı çok oldu. Otuzlu yaşlar daha güzelmiş diyorum ne zamandır. Böyle iyi.

Katılmayabilirsiniz ama Fante edebî bir deha filan değil. Yalnızca samimi. Onu okurken insan kendisinden bir şeyler buluyor. Sırf bu yüzden okudum dörtlemesini. Neyse ki Fante’nin kendisini özel hissetmesi bir kuruntu olarak kalmamış. Onca sefaletin ardından amacına ulaştı ve ünlendi hiç olmazsa.

Hayat işte.

11 Eylül 2017 Pazartesi

İş Hayatı Aşkı Öldürür

“İş hayatı aşkı öldürür” demişti bir arkadaşım. Sözün kapsamını genişletip “yoğun iş hayatı her şeyi öldürür” diyebilirim. Birkaç gündür sabahları yedide kalkıyorum. Okul, seminer, toplantı derken günün bir kısmı geçiyor. Öğleden sonra iki gibi ise abimin dükkanını açıyor ve akşam sekiz-sekiz buçuğa kadar dükkanla ilgileniyorum. Envai çeşit taleple gelen her yaştan insan... “Benden esnaf olmaz” diyorum kendi kendime; zira herkesi memnun etmek için azamî çaba sarf ediyorum.

Çözüm odaklı olmanın doruklarındayım. Sanki karşımda öğrenciler gelmiş de bana soru soruyor. Her seferinde, kendi kendime, “Tamer zor iş olunca zorlama, ‘hayır’ de geç” diye telkin etsem de, içinde şarkı yüklü olduğu hâlde dosyaları görmeyen aygıtlarla veya video dosyasını oynatmayan tabletlerle cebelleşiyor, hac videosunu DVD’den usb belleğe aktarmamı isteyen teyzelerle veya hayatımda duymadığım kimi yerel şarkıcılardan bahseden amcalarla ilgileniyorum. Kimisi MP3 sevmiyor; zira çok şarkı olunca “atla” tuşuna basmaktan sıkılıyormuş. Kimisi ise müzik CD’si sevmiyor; çünkü az sayıda şarkıdan çabucak bıkıyormuş. Herkesin isteği farklı. Hiç film önermiyorum. Benim tavsiyem geçer akçe değil. Örtüşmüyor zevklerimiz. Mesela çoğunluk korku filmlerine bayılıyor ve istisnasız her müşteri Türkçe dublaj seviyor.

Akşam eve yorgun girdikten sonraki saatler verimsiz. Kaç gündür elimdeki kitaptan üç beş bölümü zor bitirdim. Hiçbir şey yaşamamış gibiyim. Bu yüzden yazacak bir şey bulamıyorum. İçimi dökesim gelmiyor. Koca bir boşluk içimi kaplıyor, yayıldıkça yayılıyor sanki. İçimi dökmek bir yana, dökecek bir içim kalmamış gibi hissediyorum. Tek isteğim yıkandıktan sonra uzanmak oluyor. Dile kolay, on iki saati bu şekilde geçirdikten sonra insanın Dünya’da olan biten herhangi bir şeye duyacak ilgisi de kalmıyor zaten. Bedensel yorgunluk tek sorun değil. Sanırım uzun saatler çalışmanın yarattığı asıl sorun insanın merak duygusunun körelmesi. Kitapmış, felsefeymiş, edebiyatmış, hatta Türkiye gündemiymiş, umrunda olmuyor; zira kalan tek isteğin duş alıp dinlenmek ve hiçbir şey yapmamak. Bu akşam da öyle. Hiçbir şey yapmak istemiyorum. Avrupa Yakası’nın kimi bölümlerini açıp dikkatsizce izliyorum uzandığım yerden. Zira verecek bir dikkatim de kalmamış.

İhtiyarlara hayatlarındaki pişmanlıkların neler olduğunu sormuşlar. Farklı farklı yanıtlar gelmişse de bu yanıtların ortak bir noktası varmış. İstisnasız hepsi, yaptıklarından değil de YAPMADIKLARINDAN ötürü pişman olduklarını söylemiş. Neyse ki iki gün kaldı. Pazar günü özgürüm! Bu yoğunlukta, mesela günde on iki saat çalışmak insanın bir şeyler yapmasına fırsat vermiyor. Böylesine yoğun bir çalışma hayatıyla ömürlerini geçiren insanlar, hayatlarında yapıp yapabilecekleri 3-5 hatadan ötürü pişmanlık duymak yerine, elbette yapmamış, daha doğrusu yapamamış olduklarından, yaşayamadıklarından ötürü pişmanlık duyacaklardır.

İleride "keşke yapsaydım" demek yerine şu hayatı iyisiyle kötüsüyle yaşamak lazım. Tabi vakit bulabilirsek.

6 Eylül 2017 Çarşamba

Mutlu Olmak Erdemdir

Yemek, sofra ve tatil fotoğraflarından rahatsız olmayan bir ben miyim? Gün geçmiyor ki mutluluğunu paylaşan kimselere “ders veren”, “had bildiren” sözler işitmeyelim. Günümüzde yemek fotoğrafı paylaşmak hâlâ ayıp mı? Kaldı mı öyle bir kural? Leziz yemekler görünce değil rahatsız olmak, değil bunu ayıplamak, bilakis mutlu oluyorum. Afiyet bal şeker olsun. Ne güzel. Sofra etrafında toplanmış insanlar, gülüp eğleniyor, sohbet ederken bir yandan da yemeklerini yiyor. Bundan daha güzel bir tablo olabilir mi?

Tatile giden arkadaşlarım için de mutluluk duyuyorum. Gezin, eğlenin, güzel yemekler yiyin, sevdiklerinizle hayatın tadını çıkartın dostlar! Bundan daha güzel bir şey olabilir mi? Niye yaşıyoruz yahu? “Pff. Ortalık tatil fotoğraflarından geçilmiyor :/” gibi tepkileri anlayamıyorum. E ne güzel işte? Herkes yeni yerler görsün, eğlensin, yüzsün ve dinlensin. Belki insanlar kendilerini mutluymuş gibi göstermiyorlardır da GERÇEKTEN mutludurlar. Ne malûm? Olamaz mı? Acaba diyorum, örtük bir biçimde, mutluluğu hak etmediğimize dair bir düşünce mi geziyor zihnimizde? Mutlu olduğumuz için neredeyse özür dileyeceğiz. Mutluluğa ek “özür dilerim herkesten” notları. Dünya’da acı çeken insanlar varken kendimizi hep suçlu hissetmeliymişiz. Kanıksanmış acı ve keder. Hep üzgün olmalı, hep zayıf olmalıyız. Zayıf kalarak başkasının merhamet duygusuna hitap etmeliyiz. Küçük Emrah bakışları :( Sevincimizi değil, acımızı paylaşmalıyız; çünkü içselleşmiş arabesk. Sevincini paylaşmak neredeyse ayıp, acını paylaşmaksa sanırsın en büyük erdem.

Bazen “emrin olur” diyesim geliyor. “Siz tatilde eğlenirken Dünya’da insanlar ölmeye devam ediyor.” Uf. Çok ağır geldi. Peki, tatile gitmeyiz dayı. Emrin olur. “Yemek fotoğrafı paylaşmak adaba aykırıdır. Yapmayın.” Emrin olur kanka. Paylaşmayız. “Rakı içen kadınları üzmeyin.” “Kitap okuyan kadınlar şiir sayılsın.” Hmm. Emrin olur kardeş. Öyle sayılsın. Ne de olsa yeni bir canlı türü. Hop! Konu dağılıyor. Toparla Tamer.

Güçlü olamayınca güçlü olanı görgüsüzlükle veya ahlâkî birtakım başka yargılarla ayıplamak bir mücadele aracı da olabiliyor. Madem mutlu olamıyorsun, başkaları da mutsuz olsun ki durum eşitlensin. Madem yukarı çıkamıyorsun, yukarıdakinin -sırf yukarıda olduğu için- kendini suçlu hissetmesine sebep ol ki denklik sağlansın. Ben hiç rahatsız olmadım. Dostlarımı yemekli toplantılarda ve tatile başka yerlere gitmiş gördükçe mutlu oldum.

İnsanların kendilerini mutluymuş gibi gösterdiklerine değil de bazen gerçekten de mutlu olabildiklerine inanmamızın önünde bir engel göremiyorum.

Eleştiri: Benim bu konuya koydugum serh farkli bir nedenden kaynaklaniyor. Bizim insanimiz (%99 'u ) ortadogulu gorgusuzlugu ve sigligindan muzdarip. Paylasimlarda hicbir entelektuel derinlik yok. Ssdece tikinma ve plaj fotograflari. Ilkel bir varolus bicimi. Hedef sadece sonradan da elde edilmis olsa , para olsun , girtlak olsun , seyahat ve cinsellik olsun tamam. Ne bir kitap yorumu ne izledikleri bir film analizi ne bir festival duyurusu paylasiyorlar. Varsa yoksa Agop'un kazi gibi tikinma . Buna tepki gosterenler de kral ciplak dedigi icin hemen susturulmak isteniyor. Mutlu insanlari kim niye hazmetmesin ? Ha , mutluluk fotografi diye tikinma ve beach fotosu gosteriliyorsa bu bizi sadece gulduruyor. Elalemin on ay taksitini odeyecegi ozenti tatilin , hevesle paylastigi latince isimli yemek gorselinin kimseye zarari olmaz , kisiler kendi gorgu durumlarini ortaya koyar paylasim kaliteleriyle , sadece bunun " mutluluk " diye empoze edilmesi cok zavallica. Toplumumuzda son 10 yilda olaganustu bir sonradan gormelik gelisti maalesef . Mutluluk uzerinde de tekrar dusunmeli insanlar. Tikinma ve beach fotosundan ibaret sig yasantilar entelektuelleri sadece gulumsetir .

Yanıtım: Aslında Ortadoğu görgüsüzlüğü ve sığlığından ziyade, Ortadoğu deyince acıların kutsanması geliyor akla. Cenazelerde Batılı sakince gözyaşı döker ve acısını güneş gözlüğünün ardına gizler ve sevincini paylaşır, parti vermeyi gündelik bir keyif sayarken, Ortadoğu deyince acısını haykırmak, ağıt yakmak, kendini yerden yere atmak, acısını yansıtmayanı ise duygusuzlukla itham etmek geliyor.

Paylaşımlarda entelektüel derinlik iyidir, severim. Ama bunu başkasına bir beklenti olarak dayatamam. Plaj fotoğrafları beni rahatsız etmez. Yüzmeyi seviyorum. Plajda değilse de, kayalıklardan atlayarak, kafama göre nerede istersem orada da olsa, yüzmeyi, denizi seviyorum. Yemek yemeyi "tıkınmak" olarak tabir etmek bana biraz sert geldi. Yemek yemek hayattaki büyük zevklerimizden biridir. Bunu küçümsemem.

Aslında bakışaçınız tutarlı; tutarlı ama altında yattığını düşündüğüm zemin çekip alındığı vakit tutarlılığı kalmaz. Söylediklerinizin, pekçok yerde gördüğüm, "intellect" ile "emotion" karşıtlığına dayandığını düşünüyorum. "Akıl kavramlarla ilgilenir. Entelektüel mevzularla ilgilenen, ona yoğunlaşan insanların adeta duyguları yoktur. Onlar bedensel hazlardan keyif almazlar. Bunları önemsiz, geçici, küçük şeyler olarak görürler" gibi bir eğilim. Ben buna felsefî temelde karşıyım. Intellectus ve emotio karşıtlığının yapay bir karşıtlık olduğunu düşünüyorum. Kişi bünyesinde bu ikisini bir arada barındırabilir. Şahsen her ikisini de benimsiyor, ikisine hitap eden konulara da ilgi duyuyorum. Örneğin bu sabahı şu saate kadar kitap okumakla geçirdim. Şimdi mola verdim. Birazdan yüzmeye gideceğim. Felsefî metinleri okumaktan entelektüel bir haz aldığım kadar sevdiğim bir yemeği yemekten de ayrı bir haz alırım.

Sıralı yapmak bir yana, bu iki zihinsel bölgeyi aynı anda işletmek de mümkün. Şimdi bir fotoğraf koyacağım. Deniz karşısında, katlanır sandalyemi açıp, termos kupama kahve doldurup kitap okuyorum mesela. Yazın bunu sık sık yaptım. Ben sizi katı buldum bu konuda. Daha esnek yapıda olduğumu düşünüyorum. Tatil ve sofra paylaşımları görünce rahatsızlık duymuyor, mutlu oluyor, bunun altında "kendini mutlu gösterme gayreti" aramıyorum. Zira, benzer şekilde, okuduğum kitaplardan bahsettiğimde, yahut kavramsal bir sorunu ele aldığımda, bir başkası çıkıp, "kendini entelektüel gösterme gayretindesin" diyebilirdi benim için. Bunun sonu yok. Biraz rahat olmak lazım bence. Diyeceklerim bunlar.

Tekstil Endüstrisi ve Bayramlığın Sonu

Eskiden bayramlıklarımızı başucumuza koyar öyle yatardık. Yeni giysilerimizi giyeceğiz diye sabahı iple çekerdik.” İyi ki bugün böyle bir durum yok. Tekstil endüstrisi sağolsun, eskiden bir zanaatkârın bir günde ürettiği tek bir ürün, kıyafet olsun, ayakkabı olsun, başka bir şey olsun, şimdi makineler tarafından günde dilediğin kadar üretilebiliyor. Bin tane, onbin tane. Çalışkan makineler! Bu yüzden giyim herkes tarafından erişilebilir hâlde bugün.

Zanaatkârlığın yok olmasından yakınılıyor bazen. Üzgünüm ama yok olmaları kaçınılmaz. Endüstriyel üretime karşı bir terzinin, kunduracının, sepetçinin filan mücadele edebilmesi mümkün değil. Zamanında İngiltere'de zanaatkârlar makinelere saldırıp onları parçalamış. "Makine-kırıcılar" olarak anılıyorlardı sanırım. Duygusal tepkiler... Su akıp yatağını buluyor oysa. Sanayi ezer geçer. Belediyelerin veya kimi derneklerin gönüllü çabalarıyla en fazla unutulmamaları sağlanabilir bu işlerin. Geçmişe dair hoş bir anı, bir nostalji olarak. Vitrinlik, sergilemelik, kültürel birer numune olarak. Kurslarda hobi niyetine öğrenilen kimi beceriler olarak.

Bayramlığım yok. Çünkü zaten her gün başka başka giyiniyorum. Aklıma ne geldi: Pazardan altlı üstlü eşofman almıştım. Kışlık, pamuklu. Evde giyerim diye. 20 lira dedi adam. 15’e bıraktı. Ezine peynirininse kilosu 30 lira. Üstelik peynir hemen yenip biterken giyecek baki kalıyor. Kuzu pirzola filan kaç liradır bilmiyorum bile. En son 70 lira mıydı, 65 mi? Oysa pazara çık mesela, tekstil endüstrisi sağolsun, bilim ve teknoloji sağolsun, beş liraya tişört var. Dolapta mağazalardan aldığım onlarca gömleğim vardır herhalde. Ayakkabı desen gırla. Maşallah eskidikleri de yok. Bir yerden sonra sırf bıktığım için giymemeye başlıyorum.

Bayramlıkların eski kıymetinin kalmaması gibi, yoksullara kıyafet yardımının da pek bir geçerliliği kalmadı. Evde birikmiş, giymedikleri, eskimemiş de olsa artık bıktıkları giysileri "yoksullara vereyim bari" diyor insanlar. Diyor demesine de, verecek fakir bulamıyor. Daha doğrusu fakir çok; ama ihtiyacı kıyafet değil. Adam Perşembe pazarına gidip kendine üst baş alır zaten. Bugün pahalı olan şey barınma ve gıda. Konut fiyatları şaka gibi. Kiralar korkunç pahalı. Gıda desen öyle. Tahıl değil de, peynir, kırmızı et ve balık gibi mahsuller pahalı. Bu bakımdan kurban etlerinin konserve edilip tespit edilen yoksul ailelere gönderilmesini doğru buluyorum. Güzel bir kampanya. O insanlar çıplak gezmez. İlla ki giyecek bir şey bulur; ama kırmızı eti gerçekten de alamayan tonla insan olduğu su götürmez.

Senede bir kez değil, hemen her gün az çok özenli giyinebiliyor olmayı yeğlerim. Kombinler mombinler, renk uyumu filan. Seri endüstriyel üretimin olmamasından kaynaklı olarak kıyafetin sıradan yurttaş için erişilmez ölçüde pahalı olduğu, insanların yamalı giysilerle dolaşmak zorunda kaldığı günlere ise zerrece özlem duymuyorum.

5 Eylül 2017 Salı

Arakan'daki Katliama Sessiz mi Kaldık?

Myanmar’da yaşananlara dikkat çekmek istenmesini anlıyorum. Öte yandan uzak bir coğrafya. Orada olan bitenlere dair sağlıklı bilgi akışı yok -özellikle sosyal ağlarda. Şiddet içerikli görsellere ve videolara bakmıyorum. Paylaşmam da; zira bunun kederi ve karamsarlığı arttırmaya hizmet ettiğini düşünüyorum. Kaldı ki, paylaşılanların kayda değer bir kısmının Arakan’la ilgisi olmadığını biliyoruz.

Yardım edememenin verdiği çaresizlik hissini anlıyorum. Ama “Fransa’da insanlar ölünce ses çıkartanlar! ŞİMDİ NEREDESİNİZ?” nevinden suçlayıcı ifadeleri anlamıyorum. Kimsenin neye ses çıkartıp neye ses çıkartmadığının çetelesini tutmuyorum. Tek tek bireylerin ne dediğini değil de, genel olarak sosyal ağlardaki paylaşımları göz önünde bulundurduğumda Arakan’ın hiç de göz ardı edilmediğini söyleyebilirim. Daha bugün anahaberlerde gördüm. Ses çıkartılmasına çıkartılıyor da çözüm yok. “Ölenler Müslüman olunca neden sessizsiniz?” tarzı suçlamalara hak vermiyorum; zira tam tersine, iki sene önce Fransa’daki terör saldırısında yüz otuz sivil öldüğünde, insanlar, “anca’ölenler Batı’da olunca kınarsınız!” tepkisi almamak adına terörü kınamaya çekinmişti neredeyse. Ölenlerin Hıristiyan ya da başka bir inanca mensup olup olmaması önemli değildi. Böyle bir vurguya ihtiyaç yok. Ama unutmayalım, o olayın ardından bir futbol maçında, Fransa’da öldürülen siviller için yapılan saygı duruşunu yuhaladı bu millet. “Oh olsun!” diyenler az değildi. Diyeceğim o ki, Arakan’la empati kurulmuyor, ölenler Müslüman olunca sessiz kalınıyor gibi ifadeler gerçekleri yansıtmıyor -en azından abartılı.

Bu noktada Batı’dan yardım istenmesini de yanlış buluyorum. Çünkü herhangi bir Batı ülkesi Arakan’a yardıma giderse derhâl emperyalizm suçlamasına maruz kalır. “Bir çıkarları olmasa gitmezlerdi” denir. Ortadoğu ülkeleri yardım etmiyor. En son Katar’la uğraşıyorlardı. Batı yardım etmiyor; etse de emperyalisttir, “çıkarı için gitmiştir” filan deniyor. E çözüm ne o zaman? Bizler burada Endonezya’da, Afrika’da, Myanmar’da veya Laos'ta yapılan herhangi bir psikopatlığın videosunu paylaşsak ne, paylaşmasak ne? Madem Arakan’da böyle bir sıkıntı var, sınırda bekletmek yerine, oradan kaçan Müslümanların tamamını Bangladeş kabul edebilir mesela. Bangladeş dediğin 170 milyonluk ülke. Birkaç bin insanla sarsılmaz. Üstelik madem iki halk da Müslüman ağırlıklı, kültürel uyum sorunu da çıkmaz.

İlgisiz görsellerden arınmış sağlıklı bir bilgi akışı gerekiyor. Bir de artık ölen insanların dinî ya da etnik aidiyetlerine yapılan vurguya bir son vermek belki.

İnsanları ses çıkartmamakla itham edince bu işler çözülecekse birbirimizi suçlayıp duralım. Kendimizi kandırdığımızla kalırız öylece.

EK: Bangladeş sınırını tamamen kapatmış. CNNTürk anahabere konuk olan bir vakfın yetkilisi söyledi. Geçebilenler dağ bayır tırmanarak, orman içerisinden kaçak geçebilirse geçiyormuş.
Bugün Batı'yı eleştirmek kolaydır; çünkü modadır. Çünkü Batı'da zaten özeleştiri kültürü ve kendi içinde güçlü bir muhalefet mecvuttur. Özellikle İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kendi içinde kendi politikalarını eleştiren hareketleri üretmiştir hep Batı.

Bugün cesur olmak, kolay olanı söylememek, gerçekçi ve çözüm odaklı olmak istiyorsak, ciddi ciddi, bi'zahmet BANGLADEŞ'İ DE eleştirebilmeliyiz. Yahu bir kez olsun, şu uluslararası toplum, Türkiye ve Dünya medyası, vatandaşından devlet görevlisine, bir kez olsun eeeey Fransa, ey Almanya, ey ahlâksız, emperyalist, sömürgeci Batı demesin de, bir kez olsun "ey Bangladeş!" deyiversin ya. N'apsın, uçak gönderip, Bangladeş sınırına yığılmış Arakanlıları da İsveç mi alsın? Neden ey Suudi Arabistan, ey 190 MİLYON NÜFUSLU Pakistan, ey Birleşik Arap Emirlikleri, ey Bangladeş, ey Endonezya diyemiyor insanlar? Neden bu ülkeler, bu kültürler adeta dokunulmaz, adeta eleştiriden muaf, adeta kutsal halelerle çevrelenmiş?

Bu kadar mı zor? Bu samimiyetsizlik canımı sıkıyor.

4 Eylül 2017 Pazartesi

30 Ağustos ve Sonrası - İnkılapları Desteklemek

Mustafa Kemâl’in askerî dehasını onu sevmeyenler de takdir ediyor. Birinci Dünya Savaşı’nı kaybetmiş bir ülkenin, o perişan ve yorgun, hatta mahvolmuş hâliyle Kurtuluş Savaşı’nı kazanmış olması olağanüstü bir başarı. Kimileri için sorun Zafer’in sonrasında yapılanlarda. Sanki imparatorluklar çağının sonu gelmemiş, sanki Osmanlı’nın yanısıra Çarlık Rusyası ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu da çökmemiş, sanki tüm Dünya’da pıtrak gibi ulus devletler türememiş gibi, “Atatürk Cumhuriyet’i ilan ederek bir imparatorluğu yok etti” diyen mi istersiniz, onu İngiliz ajanı olmakla itham eden mi? Bu gibi kurguları savunan ağlak kepsler hazırlayıp sosyal ağlara salıyorlar. İnanmaya hazır kitle ise zaten mevcut. Kanıta filan gerek yok. İşgal altındaki İstanbul’dan İngilizler neden çekilmişmiş. Demek ki Atatürk İngiliz ajanıymış. Hmm. İkna oldum kardeşim. Ne kadar da “mantıklı."

Askerî zaferler olmadan hiçbir şey olmaz. Önce temel koşullar sağlanmalı. Öte yandan ben asıl Cumhuriyet’in ilanını, hilafetin ve saltanatın kaldırılmasını, laikliğin anayasaya girmesini, MEDENÎ KANUNUN KABULÜNÜ, Latin alfabesinin benimsenmesini, yani ne kadar inkılap varsa asıl onları sahipleniyor, zamanında yapılması elzem olan yenilikler olarak görüyorum. “30 Ağustos’u kutluyorum; ama sonrasında yapılanları tasvip etmiyorum” diye düşünen onca insan var. Tam aksine, asıl sonrasında yapılanları tasvip ediyorum ben.

Vay efendim Batı’ya karşı savaşmışız, kazanmışız, ama aslında kaybetmişmişiz. Niye? Çünkü ceza yasasını İtalya’dan, medenî kanunu İsviçre’den almışız. Bu yüzden aslında kaybetmişmişiz. Yazık. Kederlendim şimdi :( Kısıtlama ve yasaklar üzerine kurulu bir kültür olan Ortadoğu’dan şeriat alsak “kazanmış” olacaktık yani? Vallahi kusura bakma da iyi ki İsviçre’den medenî kanunu almışız kardeşim. Oh, yaşasın mis gibi modernlik. Bak, veli toplantısında en muhafazakâr veli bile okul servisleriyle ilgili olarak, “bunun bir yönetmeliği yok mu?” diye soruyor. İşte bu sorgulayan, rasyonel tutumdur. Ne mutlu ki bu az çok yerleşmiş. Ne mutlu ki kadercilik artık prim yapmıyor. “Önlemini alsaydın kardeşim!” diyor insanlar. Ne mutlu ki bir kadın, “sen kız çocuğusun, mirastan hakkın daha az” diyen abilerine rağmen, çağdaş hukuk sağolsun, mahkemenin sonunda eşit miras hakkını söküp alıyor mesela. Ne mutlu ki dışarıda kızlı erkekli oturabiliyoruz. Ne mutlu ki hayatın her alanı sekülerleşiyor. İnançlar giderek bireyselleşirken, dışarısı için, ortak yaşam için, “şurada ne yapmalıyız?” dendiğinde insan, kendi sorununu rasyonel tartışma sonucunda kendisi çözüyor. Akıntıya karşı kürek çekenler hep olacak. Sıkıntı değil.

Ben çok ideal olduk, harika olduk filan demiyorum. Ama gelip de, “efendim aslında biz yenildik. Batı’yı yendik; ama sonra Batılılaşarak yenildik” gibi acıklı ve kompleksli söylemlere sığınılmasına karşıyım. İyi olanı gider Japonya’dan da, Nijerya’dan da olsa alır, mümkünse uygarlığa kendi katkını sunmak için de çabalarsın. Olay bu.

3 Eylül 2017 Pazar

Batı'nın Ahlâksızlıkları

Gün geçmiyor ki Batı’nın yeni bir ahlâksızlığına tanık olmayalım.

2007 senesinde Amazon’dan dört tane felsefe kitabı almıştım. Türkçe’de bulunmayan kitaplardı. Üçü sağlam gelse de A Dictionary of Kant adlı kitabın yedi-sekiz sayfası eksik çıkmıştı. Bildiğin boş. Bembeyaz. Sonuçta dolarla alıyorsun kitapları. Ucuz değil. Üzülmüştüm hâliyle. Müşteri hizmetlerine ileti gönderip durumu anlattım tabi. Beklentiye girmemeye nasıl alışmışsak artık, “eksik çıkan sayfaları tarayarak e-posta ile bana gönderebilir misiniz?” demiştim. Bunu yapsalar dünyalar benim olacaktı. Yeterliydi. O taranmış görsellerin çıktısını alır, kitabın arasına koyardım. Maksat işim görülsün.

Bir saat sonra gelen yanıt şöyleydi: “Derhâl size aynı kitaptan bir tane daha gönderiyoruz. Elinizdekini bize iade etmenize de gerek yok. ÇOK ÖZÜR DİLERİZ!” Tabi ben şok. Gerçekten de ta Amerika’dan ücretsiz gönderdiler kitabı. Kargo ücreti dahi almadan. Elimdeki gayet sağlam diğer baskıyı ise o sıralar Kant üzerine yüksek lisans tezi yazmakta olan bir arkadaşıma hediye ettim. Eksik sayfaları tam olandan fotokopi çekip arasına koyarak. Sonuçta beş yüz sayfada sekiz sayfa nedir ki? Arkadaş da memnun olmuştu böylece.

Bugünse Booking’den kredi kartıma 110 lira iade edildi. Belgrad’da kalacağım hostelde çıkan bir sorundan ötürü başka bir hostel önermişlerdi. Peki demiştim. Yapacak bir şey yok. Bu yeni hostel daha pahalıydı. Ama hizmetten o kadar memnun kaldım ki, “aman canım! Beş gün, günde yirmi iki liraya geliyor farkı. Nedir yani?” diye düşünüyordum. Gelgelelim, bir gün Barcelona’dan telefon geldi. Hem de Türkçe bilen bir müşteri temsilcisi. Farkı iade etmek istediklerini ifade etti. O 110 lirayı verecekler yani geri. Kaçarı yok. "Önemli değil, ben hizmetten memnun kaldım" filan dedim. Nasıl şaşırmışsam artık. Aaaa, olmaz! İsterse 110 değil, 10 lira olsun, adamlar iade etmek istiyor farkı. Çünkü benim kendi tercihim ve kontrolum dışında ortaya çıkmış bir sorunmuş bu. Muhakkak geri ödeyeceklermiş. Faturayı taradım, gönderdim ve birkaç gün sonra para karta yatırıldı.

Hani insan beklentisini düşük tutar, umut bağlamaz, “olan oldu”, “yapacak bir şey yok” filan der, ilk durumda “ben nereden bileyim sayfaları senin yırtmadığını?”, ikinci durumda ise “kardeşim o hostel daha lüks olduğu için konaklama daha pahalı, işine gelirse!” gibi tepkiler almaya hazır bekler ya, ondan mıdır nedir, bu küçük jestler mutlu etti beni.

Bakalım bir sonraki sefere hangi zulümlere maruz kalacağım?

25 Ağustos 2017 Cuma

Zam İstemiyorum

Kaç senedir parasızlığa, ay sonunu getirememeye veya memurlara yapılan zam oranlarına dair tek söz etmemişimdir. Evimin borcu bitti. Yenisini almaya niyetim yok; zira konut fiyatları resmen uçmuş. Maşallah sanırsın New York’tan ev alıyoruz. Uç bir örnek olacak ama Etiler’deki bir stüdyo dairenin ilanı vardı. 1+0 yani. 1.8 trilyondu bedeli. Yeni parayla milyon oluyordu, değil mi? Yaklaşık iki milyon Türk lirası. Uygunmuş. Hemen alalım! Diyeceğim, mütevazı evimin borcu bitmiş, zaten masrafsız adamım, ilgi duyduğum konular okumak olsun, yüzmek, koşmak, sohbet etmek, film izlemek filan olsun, zaten maliyetsiz işler. Kaydıyla kuyduyla bakımıyla uğraşmak istemediğim, hepsinden öte heves etmediğim için arabam da yokken ne diye para muhabbeti yapayım? Hiç yapmadım hâliyle.

Çoluğu çocuğu olan, kirada oturan, belki yaşlı veya engelli ebeveynlerine de bakmak durumunda olan memurla benim durumum bir değil. Bunun farkındayım. Yine de kendi adıma konuşmama engel yok: Kamu çalışanlarına yapılan zam oranları UMRUMDA BİLE DEĞİL. Açıkçası çok bile zam yapmışlar. Şu an, hazır OHAL de varken, hiç zam yapılmasaydı bile kimse gıkını çıkaramazdı. Geçiniz. Hatta bugün “darbe atlatmış, beka sorunu yaşayan, dış mihrakların ve içerideki hain işbirlikçilerinin yıkmak istediği devletimizin içinden geçmekte olduğu bu zorlu süreçte herkes elini taşın altına koymalı” gibi bir açıklama yapılabilirdi pekâlâ. “Kamu çalışanları da elini taşın altına koyar, böylesine olağanüstü şartlarda zam talep etmez, hatta maaşlarından kesinti yapılmasına razı gelirse ülkesini ve devletini gerçek anlamda sevenler ortaya çıkmış olacaktır” diye de eklenebilirdi. Hadi bunlar varsayım; ama şu bir gerçek ki hiç zam yapılmasaydı bile hiçbir şey olmazdı. Kendimizi kandırmayalım.

Benim, bir kamu çalışanı olarak sendikalardan başka isteklerim var. Bana zam yapılmasın, sorun değil; ama müfredatta bilimsellikten ödün verilmesin, din dersi SEÇMELİ hâle getirilsin, karma eğitimden sapma olmasın, öğrenciler vakıf ve dernek adı altında kurulmuş ideolojik yapılara emanet edilmesin, nasıl ki İmam-hatip ortaokulları varsa, Fen ve Anadolu liselerinin de orta kısımları açılsın vs vs. Üç haftadır %3 mü %3,5 mu muhabbeti. Hayır, zaten bende gereksiz bir gurur var, millet “beleşçi öğretmenler” demesin diye dolmuşta filan öğretmen indirimi varsa bile tam ücret veririm. Yirmi beş - elli kuruş için millete koz vereceğime, kendime "üç kuruşun hesabını yapıyor" dedirteceğime tamdan da fazla vermeye razıyım. Yeter ki sussunlar. Böyle de salakça bir gurur bendeki işte.

Bir şey daha: Kimsenin maaşını merak etmiyorum. Belki çok kazanıyordur. Belki aileden zengindir. Arsaları, evleri vardır -bana ne? Ama kamu çalışanlarının maaşları televizyonlarda BRÜT hâliyle afişe ediliyor ve bu durumdan hiç haz etmiyorum. "Vergilerimizle ödüyoruz maaşınızı!" E sen de benim vergilerimle başka hizmetler alıyorsun? İstemiyorum kardeşim zam filan. Eğitimde kalite artsın, cehaletle savaşalım, ülkede huzur artsın.

Yemişim zammı.

22 Ağustos 2017 Salı

21 Ağustos Güneş Tutulması ve Hissettirdikleri


İnternetten güneş tutulmasına bakınca nasıl da küçük hissettim kendimi. Böyle büyük olaylara tanık olunca, özellikle uzayın sonsuzluğu üzerine düşününce her şey nasıl da önemsiz geliyor. Sonsuz uzayı geçtim, Samanyolu’nu da geçtim, Güneş sistemine nazaran baktığımızda bile bir toz zerresi kadar yer kaplamayan, ortalıkta vızır vızır dolaşan birkaç milyar insanız. Tartışan, didişen, birbirinin arkasından konuşan, kıskanan, kurnazlık eden, açık arayan, yargılayan ve yadırgayan insanoğlu. İşe giden, eve dönen, sofra kuran, gülümseyen, paylaşan, ümit eden, şarkı söyleyen, tatile giden insanlar. Kafaya kim bilir nasıl da küçük bir şeyi takıp tırnaklarını kemiren, sabahlara kadar yatakta bir oraya bir buraya dönüp duran, uykusu kaçan, asabı bozulan insancıklar. Yıldızların, gezegenlerin ve galaksilerin boyutlarına bakıldığında uzayda kapladığı yer, bedenindeki bir mikrop kadar bile olmayan, ama derinlemesine hissettiği sevinci ve kederi büyük olan insanlık.

Zamana bakınca dertler daha da önemsizleşiyor. Omuzlarından bir yük kalkıyor adeta. Bir kitapta “zaman en büyük düşmanımızdır” diye okuduğumu hatırlıyorum. “Zamanla yaşlanır ve ölürüz. Geçen zamana çare üretmekten aciziz. Zaman düşmanımızdır -hepimizin ortak düşmanı” gibi cümleler yazıyordu. Bir ömür az zaman değil. Bazen bir gün bile geçmek bilmiyor. Ama Halley Kuyrukluyıldızı’nı düşünüyorum mesela. Ben dört yaşındayken görülmüş en son. Yetmiş altı yılda bir ortaya çıkıyor. Bir sonraki sefer 2061 yılında. Eğer yaşarsam yetmiş dokuz yaşında olacak ve dört yaşındayken göremediğim Halley Kuyrukluyıldızı’nı bu kez görebileceğim. Kim bilir? Ondan sonraki sefer, yani 2137’de ne bu satırları okuyan sen yaşıyor olacaksın, ne de ben. Ama Halley görünmeye, Güneş ise tutulmaya devam edecek. Aradan geçen zamanda insanlar birbirini sevmeye, birbirinden nefret etmeye, birbiriyle didişmeye ve incir çekirdeğini doldurmayacak sebeplerden ötürü birbirine küsmeye devam edecek. Muhtemelen.

Tanrı olsaydım ve yarattığım evrene şöyle bir baksaydım, evrenin bir yerinde, onca galaksinin arasında Samanyolu’nun içindeki Güneş sistemi’ne bağlı Dünya adlı gezegende ortaya çıkmış olan insan denen bu varlığa hayret ederdim. Uzaktan bakınca görünmeyecek kadar küçük; ama roketler yapıp uzaya çıkan, yörüngelere uydular oturtan, “acaba dışarıda ne var?” diye uzaya, dışarıya bakan ve Güneş’in ne zaman tutulacağını önceden saati saatine bilen bu tuhaf varlığın merak duygusunu takdir ederdim doğrusu.

21 Ağustos 2017 Pazartesi

Sırça Fanus ve Varoluş Kudreti


İki günde iki zıt ruh hâli. Sylvia Plath’in Sırça Fanus’unu okudum. Kendisinin şair olduğunu bildiğim için Sırça Fanus’u bir şiir kitabı zannediyordum. Meğer romanmış. Kitabın ilk yarısını çok sevdim. Plath’in yeni deneyimlere yelken açarken duyduğu heyecanı paylaştım. Neşesine bayıldım. Bazı arkadaşlarıma tavsiye ettim hatta.

Şimdi tavsiyemi geri alıyorum; zira kitabın ikinci yarısı tam bir kâbus. Okurken yüreğim sıkıştı. Ani bir kırılmanın ardından ağır bir bunalıma giren Plath’in sürekli zihninde gezdirdiği intihar fikri ve girişimini okurken öf çekmekten ruhum daraldı. Kendini öldürme fikrini, psikiyatri kliniklerinde geçirdiği ayları, elektroşok tedavisini ve kimi başka tatsız yaşantıları dinlerken “yapma, dur!” deyip durdum içimden. O kadar güçsüz hissettiği bir dönem geçirmiş ki, bırakın o hisleri bizzat yaşamayı, kitabı okumaya bile zor dayandım. O güçsüzlük ve çaresizlik odama kadar geldi, yanıma dikilip somutlaştı adeta. Keşke Plath’in hayatı Sırça Fanus’un ilk yarısı gibi neşeli ve coşkulu olsaydı. 1963'te intihar etmiş. 31 yaşındayken. Keşke yapmasaydı. 30'lar daha güzel geçebilirdi de. Bilemeyiz artık.

Bunda gencecik insanların omuzlarına kaldıramayacakları yükleri yükleyen yetişkinlerin de payı var. Hani bankamatiği bile kullanamayan, en basit konularda dahi kendini geliştirmeyen teyzeler ve amcalar, on sekiz yaşındaki insanlara “okuyun, çalışın, şikayet etmeyin, İngilizce yetmez, ÜÇ-BEŞ DİL ÖĞRENİN!” derler ya, onun gibi. Küçük bir kasabadan çıkıp New York’ta staj yapan Plath de neye uğradığını şaşırmış. İş stresi, koşturmaca ve amirinin ondan “2-3 dil öğren” tarzında sürekli yeni taleplerde bulunması onu bir “hiçbir şeye yetişememe” duygusuna kıstırmış gibi geldi bana. Zaten bir arkadaşı Plath için “her şeye yetişmeye çalışırdı. Sanki hayatta ne varsa elinden kaçıp gidiyordu ve Sylvia hepsini yakalamalıydı” gibi bir şeyler yazmış bir mektubunda.

Kitap bitince Il Postino (1994) diye bir film indirdim. Bir dergide okumuştum. Şilili şair Pablo Neruda ile ilgili olduğunu hatırlıyordum sadece. Ve film içimi öyle ferahlattı, öylesine sevinç doldum ki, şu ana dek izlediğim en iyi filmlerden biri oldu diyebilirim. Sevgi, dostluk, güzellik, neşe, mahçubiyet, masumiyet, şiir, ada, deniz, balıkçılar... Sonu acıklı gerçi. Olsun. Sırça Fanus’tan sonra yüreğim ısındı resmen. İtalyanca’nın sesletimi serttir, pek sevmem; ama bu filmde İtalyanca bile kulağıma ninni gibi geldi.

Filmin çekildiği mekânı Google Earth’ten buldum. Procida diye bir ada. Belki bir gün gidip görürüm orayı da. Çok isterim.

Eleştiri: Hayat sadece neşeyle dolu anlara sahip değil. Bazıları hayatı boyunca bu neşeyi yakalama şansına sahip olmuyor bile.

Yanıt: Muhakkak. Öte yandan hayat sadece hüzünle dolu anlara da sahip değil. Ben yaşam felsefesi söz konusu olduğunda, yani nasıl yaşamamız gerektiği söz konusu olduğunda Spinoza ve Heidegger'in felsefelerini yakın buluyorum kendime. Spinoza, çünkü conatus (varoluş kudreti; yaşam azmi ve enerjisi) ne kadar artarsa neşe de o kadar artar. Conatus'umuzu yenecek denli güçlü dış etkenlere karşı tetikte olmak gerekir. Heidegger, çünkü insan yalıtık bir varlık değil fakat şeyler içinde bir şeydir. Dolayısıyla şeylerle dolaysız bir bağlantı içinde olmak, Dünya'ya, hayata gömülmek, yalnızca kavramlarla değil ayrıca deneyimlerle yaşamak conatus'umuzu yükseltecektir. Heidegger ile Spinoza'yı bağlantılandırmam keyfî görünebilir. Ama bence sakıncası yok.

Hayatı boyunca bu neşeyi yakalama şansına sahip olmamak büyük bir talihsizlik olurdu. Ben bu kadar kötümser olamıyorum. Her bireyin zevk aldığı, yaparken zamanın ne kadar geçip geçmediğine bakma gereği bile duymadığı, kendisini o etkinliğin içerisinde kaybettiği bir iş vardır herhalde. Neşeyi yakalamak biraz da çaba istiyor sanki.

Ha son olarak, varoluş sancısı çekilebilir; ama bu iyi bir şeymiş gibi yüceltiliyorsa ben orada yokum.

Bir yoruma istinaden: Öncelikle yorumunuz için teşekkür ederim Hocam. Aynı kitabı okumuş olan insanlar göksel bir cemaat gibi birbirine bağlı sanki. Kitap güzel. Ona şüphe yok. Elimden bırakamadım. Anlatımı, üslubu güzel. Son derece içten ve dürüst. Ne var ki ikinci yarısını sevmedim derken, edebî yönden değil de, üzerimde bıraktığı his bakımından sevmedim. Ben yenilgileri, pes etmişlikleri, direnemeyişleri sevmiyorum. Bence sırça fanusundan çıkma şansı vardı. Gerçi kitabın sonunda iyileşme de gösterdi. Ha, bu topluma uyum sağlamak doğru olan mıdır? Tartışılır, ama yine de intihar düşüncesini bu denli kafaya takmanın sağlıklı bir durum olmadığı aşikâr. Ben kitabın ilk yarısındaki meraklı, hevesli, tutkulu Sylvia'yı sevdim. Pes etmeyen. Hayatta tatsızlıklar kadar güzellikler de var. Bırakmaması gerekirdi 31 yaşında. Çok genç. Neyse. En azından ardında böyle bir yapıt bırakmış Sylviacığımız

20 Ağustos 2017 Pazar

Türkiye'de Eğitimin Geleceği

Türkiye’de eğitimin yakın vadede iyiye gideceğine inancım yok. Yurtdışına giderken yanımda dergi götürmüştüm. Bir yıldır kitaplığımda duruyordu. Dergide geçen haberlerden birisi bir mahkeme ile ilgiliydi. Bir öğrenci, öğretmeninden kendisine kitap önermesini istiyor. Öğretmen ise -bence gayet doğru bir kararla- Buket Uzuner’in Kumral Ada – Mavi Tuna’sını öneriyor. Doğru karar diyorum; çünkü kitabın dili genç okura hitap eden tarzda. Beş yüz sayfa filan. Sonrası Alo 147’ye şikayet. Soruşturmadır, mahkemedir, malûm süreçler.

Sebebi neymiş biliyor musunuz? Kitabın içindeki cinsellik içeren cümleler. Güler misin, ağlar mısın? O romanı ben de okumuştum. Ve öyle hacimli bir kitabı, sıradışı bir belleği olmayan hiç kimse ezberinde tutamaz. Şahsen çoğu kısmını hatırlamıyorum bile. Kaldı ki her edebî eserde cinsellik olabilir. Bilemiyorum, belki vatandaş için çok incitici, belki de şok edici bir durum ama HAYATTA CİNSELLİK DİYE BİR ŞEY VAR arkadaşlar. Evet, hayatta pek çok şey olduğu gibi böyle bir şey de, ne kadar istemeseniz de var. Herhangi bir eser, hayata dair herhangi bir konuya yer verebilir. Bu o kadar olağan, o kadar sıradan bir şey ki, inanın romanı okuduğum hâlde öyle bir paragraf hatırlamıyorum bile. Ceza almış mı, almamış mı bilmiyorum ama o öğretmen muhtemelen bir daha kitap tavsiyesi vermeyecek. Enayi mi ki versin? "Ben bilmem" de geç.

Film, kitap, müzik önerisi mi? Aman abi, boşver şimdi. Şarkının içinde hangi sözler geçiyor bilemezsin. İçkiden filan bahseder, özellikle Türk Sanat Müziği’nde çok geçer -Allah muhafaza. Ben bilmem çocuklar, ben müzik bilmem. Kitap dersin, içinde evrimle ilgili bir paragraf filan vardır. Boşver, başımız belaya girmesin şimdi. Film mi? Dikkatle her sahnesini baştan sona izledin mi? Olumlu bir mesaj vermesi yetmez. İçinde küfürlü cümle var mı mesela? Otuz beş kişilik sınıfta birinin şikayeti yeterli. Risk almaya değmez abi. Aptallık etmeyelim. Biyoloji öğretmeni misin? Akıllı olacak, öyle evrim mevrim demeyeceksin -seni çok bilmiş seni. Yabancı dili öğreteceksin ama KÜLTÜRÜNÜ VERMEDEN. Yeni nesli Batı kültürüyle “yozlaştırmayacaksın” öyle. Bilimsel yöntem, felsefî argümanlar filan ne ayak? Yahu o topluma ışık olma, onu aydınlatma, akıl yürütme, gerekçelendirme, görüşleri tartma ve daha doğru olanını idrak etme gibi şeyler: Bunlar geride kaldı Hoca! Bize şunu şunu öğret, gerisini kurcalama. Müfredat belli. Sen kimsin de öyle müfredat dışı önerilerde bulunuyorsun? Çok canın istiyorsa git evinde oku; ama bildiklerini kendine sakla. Zaten TEOG’da, ÖSYS’de filan daha fazla net yapıyorsa öğrenci başarılıdır. Gerisi yalandır, fuzuli iştir.

Bu "topun ağzındayız", “acaba şikayet edilir miyim?”, "başım belaya girmesin durduk yere" gibi kaygılar eğitim-öğretime engel teşkil ediyor. Eskiden idealizm fedakârlık gerektiren, zorlu bir tercihti. Şimdi ise bildiğin enayilik anlamına geliyor. Bu yol yol değil.

Yorum: Ülkedeki sorunların çözülebilmesi için; iyi yetişmiş, bilgili, kültürlü, ahlâklı, dürüst kısaca işini lâyıkıyla yapabilecek insanların yönetici olmaları gerekir. Evet ama ciddi bir sorun var: Bu insanların seçilip iktidara gelebilmeleri için birilerinin onları aday göstermesi ve seçmenin çoğunluğunun da oy vermesi gerekiyor. Bu mümkün mü? Böyle bir talep var mı halktan?

Kısır döngü sürecek; doğru insanlar yönetici olamadığı için sorunlar sürecek, sorunlar sürdüğü için doğru insan yetişmeyecek, doğru insan yetişmediği için uygarlığa ulaşamayacağız, medeni olamadığımız için de saçma sapan bir hayat yaşayıp, 1400 yıl öncesinin meselelerini ❝bağırıp çağırıp❞ mutsuz bir şekilde öleceğiz.

Yanıt: Böyle bir talep yok. Katılıyorum. Aslında vatandaş "bana şunu şunu öğret, bunu bunu öğretme" demeye getiriyor. Yani zaten neyi öğreneceğini biliyor ve bilgiler içerisinde ayrıma gidiyor. Bildiğini ya da bildiğini sandığını öğrenen toplum yerinde sayar. Sonuçta ben zaten x'i biliyorum. X iyidir. Sen bize x'i öğret demek, ben bir şey öğrenmek istemiyorum demeye gelir.

Aslında bu gibi durumları Feyerabend gibi kimi Batılı düşünürler de besledi. Temellerini hazırladı yani. Şimdi cımbızla çekmek gibi olacak ama olsun. Feyerabend eğitimin tamamen demokratikleşmesini savunur. Yani taban neyi talep ederse, neyin öğretileceğine öyle karar verilmelidir der. Hatta uç bir örnek verir. Der ki, "halk isterse büyücülük (vodoo) bile öğretilebilir okullarda."

Sonuçta demokratik talep.

19 Ağustos 2017 Cumartesi

Coşku, Conatus, Spinoza ve Karşıtlık Teodisesi

Babam bekârken bir süre İsviçre’de yaşamış. Yaşı daha ondokuz filan. Sınır polisine pasaportunu uzattığında boynunda fotoğraf makinesi varmış. Güya turist :) Eh, o yıllarda vize diye bir dert de yok, kolaylıkla ülkeye girmiş ve sanırım bir-bir buçuk yıl kalmış oralarda. Kaçak işçi. Çeşitli işler. Almanca da öğrenmiş. Yine de, tek başına başka bir ülkede hayata sıfırdan başlayıp tutunabilmek kolay değil. Nihayet dönmüş ve annemle evlenmiş. Dönmeseydi, biraz dişini sıkıp orada kalsaydı bugün Dünya'da yoktum. Sonuç olarak buradayım ve burada olmak güzel.

Otuzlu yaşlar gayet keyifli. Doğuştan içime kodlanmış coşku yüzünden bazen yerimde duramıyorum. Her gün yarım saat yüzüyorum muhakkak. Ama bugünkü gibi kendimi zaptedemediğim kimi günlerde, rüzgâr yoksa, bisikletle on kilometre gezdikten sonra denizde açılabildiğim kadar açılıp, yine denizde sırt üstü dinlenip, sudan çıkmamla birlikte çimlerde çıplak ayak koştuğum oluyor. Bir çeşmede ayaklarımı yıkıyorum sonra. Her çıktığımda "su soğuk mu?", "temiz mi?", "ne kadar derin?" soruları. Soran sorana ama plaj dışında giren yok. Deniz insanın dostudur. Henüz yürüyemeyen bir bebek suya konunca yüzebiliyor. Geçenlerde bir arkadaş görmüş beni. Epey rüzgârlı bir gündü. “O dalgalarla boğuşan sen miydin?” dedi. Yok dostum, dalgalarla dans ediyordum ben. Kendini suyun hareketlerine uydurunca sorun kalmıyor. Ben de geç öğrendim. Yirmi iki yaşıma kadar suda şaşkın gibi debeleniyormuşum meğer. İnsanımız bu yaz çok can verdi denizlerde. Belki yüzme dersini ilkokula koymalı. Bilmiyorum. Tek bildiğim ölümlerin büyük çoğunluğunun panik sebebiyle olduğu. Yazık.

Bu kökensel coşkunun varlığından hoşnutum. İçimi darlayan, varoluş kudretimi azaltan, yüreğime yumru oturtan her şey düşmanımdır. Acıların sürekli hatırlatılmasına, çaresizlik ve yenilgi hissine ve sert ahlâkçılığa karşıyım. Kierkegaard “kahkaha benden yana” demiş ya, evet, ben kahkahadan yanayım. İyi ve güzel olanın kıymetini anlamak için kötüye maruz kalmak zorunda olduğumuz fikrine karşıyım. İyinin değeri kendinden menkûl. Anlamak için kötünün varlığına ihtiyacımız yok. Bugünümün güzel geçmesi için dün acı çekmiş olmam şart değil. İyiliğin ve güzelliğin değerini idrak etmek için Dünya’da savaşlar, tecavüz, şiddet ve katliamlar olmasına gerek yok. İnsanoğlunun, hayatı yalnızca karşılaştırma yaparak değerlendirebileceğine inanmıyorum. Bu kaderciliği, bu gariban avuntusunu reddediyorum.

Bir şekilde babam İsviçre’den döndü, annemle tanıştı ve Dünya’ya geldim. Günlerden tek beklentim iyilik, güzellik, hayattan koparabildiğimi almak ve içimdeki coşkunun sürüp gitmesi.
Burada olmak, Dünya’da olmak güzel.

Ek: Homo Deus ve The Moral Landscape adlı iki kitapta rastladığım bir saptama var. İçimizde iki benlik olduğundan söz ediliyor. Birisi deneyimleyen, diğeri hikaye eden benlik. Bazen bir yaşantı o esnada sıkıcı da olsa, hikaye eden benliğimiz onu allayıp pullayıp yeniden kuruyor. Öyle ki, deneyimlendiği esnada alelade olan bir an, anlatıcı benlik tarafından unutulmaz bir anıya dönüştürülüyor. "Ne güzel anlatmışsınız" demişsiniz ya, bunları ona istinaden söylüyorum.

Öte yandan, benim hikaye eden benliğim, deneyimleyen benliğimin aldığı tadı aktaramıyor bile. Evet, belki insanlardan, rüzgardan, denizden, yemeklerden ve kitaplardan aldığım tadı abartıyorum gibi görünüyordur; ama inanın öyle değil.

Hani bana "su soğuk mu?", "temiz mi?", "ne kadar derin?" diye sorup sorup denize girmeyenlerden değil de, tereddütsüz suya atlayanlardan olmak mutlu ediyor beni. Bu dolayımsızlık, yani doğrudan deneyimleme hâli beni mutlu ediyor. Mutluluğun erdem, acı ve hüznünse bir an önce başımızdan def etmemiz gereken durumlar olduğuna inanıyorum. Bu bakımdan Baruch Spinoza Hazretleri'nin askeriyim. 

Coşku olmasa zaten ölmüşüz demektir. Bahsettiğim, anlatmaya çalıştığım bu coşku olmasa ne okur, ne yazar, ne gezer ne de başka bir şey yapardım. Parmağımı bile kıpırdatmazdım. Hikaye eden benlik, deneyimlerin aktarımını sağlıyor; yine de deneyimin kendisini hakkıyla aktarmaktan aciz olduğumuzu düşünüyorum. Tabi bir parça aktarım da aktarımdır ve susmaktan iyidir.

18 Ağustos 2017 Cuma

17 Ağustos'u Hatırlamak

Deprem olduğunda on yedi yaşında bir öğrenciydim ve bilgisayar başındaydım. Uykuda olsaydım hiç değilse bir kısmını yaşamazdım; ama uyanıktım. Ev yıkılmadı. İki katlı, müstakil. Apartmanlardan iyi. Korkudan şoka girmiştim. Ağustos’un ortasında zangır zangır titriyor, üşüdüğümü zannediyordum. Ne üşümesi, salak? Şoktasın işte. O gece bir ömürlük korku kotamı doldurmuş olacağım ki, fobi mobi kalmadı. Öyle korkmuştum ki, şimdi köpekten, fareden, hırsızdan, asansörden, yüksekten, denizden, karanlıktan, yalnızlıktan filan korkmuyorum. Agorafobi? Klostrofobi? Hiçbiri yok. MR cihazının içinde saatlerce durabilirim. Daralmam.

Acıları bastırıyoruz ve belki de iyi yapıyoruz. Çünkü hatırlasak da bir işe yaramıyor. Unutmaktan değil, hatırlamaktan kalbimiz kurudu. Sisifos’un tepeye her çıkarışının ardından kayanın yine aşağı yuvarlanmasında olduğu gibi, bitimsiz bir yineleme. 1999, ‘98, fark etmez. Güzel şeyleri hatırlıyorum daha çok. Çünkü ben bu ülkenin acılarından bıktım. Hatırlayalım, hatırlayalım da çözüm mü? Üzülmek dışında neye yarıyor? Hatırlayalım. Peki. “7,4 YETMEDİ Mİ?” pankartını hatırlıyorum ben. “Oh olsun!” imalı sözleri hatırlıyorum.

Hep hatırlıyoruz ama çözüm yok. Yarın İstanbul’da deprem olsa ne kadar kişi ölür diye hesaplıyorlar. 650 bin filanmış. Çözüm olarak söylenense genelde “ay inşallah olmaz!” gibi temenniler. Giresun’da ilçeler vardı, nüfusları 3.000. İnsan kalmamış. Oralara yatırım yapsak? Olmaz. İktisadî mantık diyor ki orada sanayi olsa bile ürünler Marmara’ya taşınacak. Nakliye maliyetli olur. O zaman yüklen İstanbul'a! Dip dibe, balık istifi. İki deniz arasına sıkışmış. Yer yok. İstanbul dediğin konum itibariyle bir Moskova değil ki çember çember genişletesin. Deprem mi? "İnşallah olmaz ya :/" -dilek ve temenniler.

Depremde ölen tanıdıklar olmuştu. Tatsız anılar. Arkadaş arasında pek bahsetmiyoruz. İnsanoğlu kötü yaşantıları bastırmakla en doğrusunu yapıyor belki de. Zaten unutamazsın ki? Aklının bir köşesinde durur. Evet, fazlasıyla kişisel ve belki bencilce ama 1999 denince güzel şeyler de geliyor aklıma. Kızmayın. On yedi yaşım geliyor mesela. The Matrix’in çıkışı ve bu film vesilesiyle felsefeye olan merakımın bilincine varmam geliyor. Sedat Abi’nin Ekşisözlük’ü kurduğu günler ve sözlükte kodlama meraklısı bir avuç insan olarak eğlencesine takılmamız geliyor. Şimdi telefonu uçuş modunda tutan, mesaj gelse üşene sıkıla yanıtlayan ben, o zamanlar ICQ ile saatlerce sohbet ederdim. ICQ iletisinin sihirli sesi. '99 yazı deyince -evet, Ağustos'tan sonra bile- umut dolu oluşum geliyor. Umut derken, eğer bir yere gelmek istiyorsan torpil, himaye, araya adam sokma filan gerekmezmiş, çalışıp çabalaman yeterliymiş duygusunu kastediyorum. Aklıma haber bültenlerinde "gençliğimiz için en büyük tehlike olan" Satanizmden bahsedildiği geliyor bir de. Vay be. Derde bak! Ve şimdi tüm bunlar on sekiz değil de kırk sene öncesiymiş gibi uzak geliyor.

Yetmese de o temenniyi paylaşıyorum. Yaşayan bilir. İnşallah bir daha öyle bir deprem olmaz.

Ek: Temenniler çözümün yerini tutmuyor ama temenni iyiyse katılmak da lazım. 45 saniyesini iliklerime kadar uyanık ve bilinçli hâlde, kapı pervazına tutunarak yaşadım. Bina nasıl yıkılmadı hayret ettim. Ciddi ciddi "buraya kadarmış" diye düşünüyordum. "Nasıl daha az acı çekerek ölebilirim?" hesabı yaptığımı hatırlıyorum. Hatta öncesinde güneş tutulması olmuştu. Kıyamet kopacak diyenler oluyordu ve biz gülüp geçiyorduk. "Haklılarmış, kıyamet kopuyor galiba" diye düşünmüştüm deprem anında. Yine de bunlar bir şey değil. Sonuçta ölmedim. Oysa onca ölen ve sakat kalan insan oldu.

İstanbul'da böyle bir deprem olmamalı. Felaket olur. Sele benzemez. Çok sıkışık. Kaçacak, toplanacak bir boşluk dahi kalmadı. İnşallah olmaz

Eleştiri: Sen de biliyorsun, ben de bildiğini biliyorum ki depremin inşallahı, maşallahı yok. Bu deprem olacak. Ve asıl korkunç projeksiyon şu ki, deprem anında enkaz altında can veren insanlar, bu depremi en ucuz atlatmış olanlar olacak. 15 dklık yağmurla bile felç olan, bir yerde yangın çıksa itfaiye araçlarının giremediği istanbul ulaşım sistemine; 17 ağustos sonrası afet toplanma yerleri olarak belirlenmiş alanlara yapılmış avmleri ekle; insanlar asıl deprem sonrası, açlıktan, susuzluktan, salgın hastalıklardan ve yağmadan; deprem anındaki gibi tek seferde değil, zamanla, acı çeke çeke ölecekler. Çünkü ne onlara bir yardım eli uzanabilecek, ne de onlar gitmek isteseler bir yere gidebilecek. İnsanlar ölülerini bile toplayamayacak, bir çoğu enkaz altında çürüyecek. Bu depremde olabilecekler holywood sinemasında bir senaryo olsa, hadi len o kadar da değil der, filmin yarısında salonu terkederdik. Deprem olursa bu ülke iflas eder. Bunun başka bir projeksiyonu yok. Gerçekler acıdır ve acıtır, üzgünüm ama böyle.

Yanıt: "İnşallah olmaz" demek, dedim ya, yetmez; zira gerçekliğe tekabül etmeyen sırf bir temenniden ibaret. "Umuyorum" demek gibi, söz edimi. Bir keresinde, senin yazdıklarına benzer şeyler söylediğimde depremin olup insanların ölmesini istediğim ima edilmişti. Sanırım bir çeşit savunma mekanizması geliştirmişim. O şekilde suçlanmamak adına depremin gerçekleşmemesini umduğumu ekleme gereği duydum. Büyük bir İstanbul depreminde korkunç bir hengâme yaşanacağının farkındayım. Ama bu göz göre göre geliyor. İnşallah'lara kalmış olmamızsa bu acınası durumun tescili gibi. Ne diyeyim, gerçekler acıdır ama tek bir büyük depremdense çok sayıda küçük deprem olmasını dilememe engel yok diye düşünüyorum. Başka her şey o kadar kötü durumdaki elde bir tek dilekler kalıyor. Onu da çıkarırsak elde var sıfır.

17 Ağustos 2017 Perşembe

Sam Harris ve Ahlâkî Manzara

Sam Harris (1967-)
Sam Harris’in The Moral Landscape’ini bitirmek üzereyim. Kitap olgu ve değer ayrımını reddediyor. Bilimin olgularla ilgilendiği, gerçeklikle en iyi örtüşen bilgiyi bize sağladığı ama değerlere dair bir şey söyleyemediği fikrine karşı çıkıyor. Yani bilimin değerler üretebileceğini iddia ediyor!

Hume’dan beridir olan ile olması gereken ayrımı vardır. Bilim olan’a dair bilgi verir; ama olması gereken’e, yani değerlere ilişkin bir şey söylemez. Sam Harris bu fikri eleştirdiği için dikkatimi çekti. Ama üzgünüm, kitabı bitirdim sayılır ve maalesef hiç ikna olmadım. Harris “esenliği esas alırsak” gibi kendi tercih ettiği bir değerin etrafında kimi argümanlar geliştirmiş. Dikkate değer noktalar olmakla birlikte ikna edici değil. Düşüncemi koruyorum: Bilim neşter gibidir. Onunla adam da kesersin, ameliyat yapıp hayat da kurtarırsın. Araçları hangi amaçlarla, yani bilgiyi hangi değerleri işe koşarak, hangi tercihleri baz alarak kullanacağındır esas olan -ve bu değerler kültür ve felsefe ile inşa edilebilir.

Ha, Harris’e katıldığım önemli bir nokta şu: Farklı değerlerin karşılaştırılabilir olması. Buna kesinlikle katılıyorum. Belirli bir değerler kümesi koyalım. Yanına bir tane daha koyalım. Bunların hangisinin insanlık için daha iyi ve güzel olduğuna karar verebiliriz diye düşünüyorum. Yani kültürel, dolayısıyla ahlâkî göreciliğe karşıyım. "Töre cinayeti kötüdür", "özgürlüğü kısıtlamak kötüdür" diyebilmeliyim. Mutlak bir görecilik bizi her şeye eyvallah demeye götürür.

Kitabın bir yerinde ilginç bir çalışmadan söz edilmiş. Sormuşlar bir grup deneğe: “Kansere çare bulunacak ama bunun için şu gördüğün kişi öldürülecek. Sence bu doğru mudur?” "Hayır!" demişler. Bu adamın günahı ne? Ama başka bir gruba başka bir soru sormuşlar: “Kansere çare bulunacak ama bunun için milyarda bir insanın öldürülmesi gerekiyor. Sence bu doğru mu?” Evet demişler bu kez. Sonuçta milyarda bir kişi. Küçük bir rakam. Kansere çare bulunması ise insanlığın geleceği için devasa bir adım.

Dikkat ederseniz, ilk soruya “evet” yanıtı verdiğiniz takdirde bir kişiyi feda etmiş oluyorsunuz. İkinci soruya “evet” demenizse -Dünya nüfusu yedi milyarsa- yedi kişinin sonu demek oluyor. Yani ikinci durumda zarar daha büyük. Harris buna net bir açıklama getirmemiş. Ben deneyebilirim.
Sanıyorum ahlâkî, yani insanlar arasındaki ilişkileri ilgilendiren konularda aritmetiğin önemi yok. İkinci soruda adını sanını bilmediğimiz, salt rakamlardan ibaret soyut varlıklar var. Safî istatistik. İlk soruda ise kanlı canlı, gözlerine baktığımız, yüzünü gördüğümüz somut bir insan evladı söz konusu. İnsan ölünün gözlerine bakamazmış... Sanırım bu yüzden, bu zor soruların ilkine “hayır”, ikincisine “evet” yanıtı vermişler.

Zira kim olduğuna dair hiçbir bilginin olmadığı “uzaktaki birileri” ile, bizzat deneyimlediğin, gözlerine baktığın somut birey bambaşka şeyler.

11 Ağustos 2017 Cuma

Genellemek İyidir

“Genelleme yapıyorsun" ifadesi çoğunlukla karşıdakini susturmak için söyleniyor. Bir ara “tüm genellemeler yanlıştır” cümlesi revaçtaydı. Sık sık paylaşılıyordu. Olay öyle bir noktaya vardı ki, insanlar düşüncesini öne sürerken tereddüt eder oldu. Herhangi bir sorundan bahsetsen, illa ki birisi çıkıp “genelleme yapamazsın!” diye tepki gösterebilir. Öyle kullanışlı bir silah ki, bununla konusunda uzman birisini de, herhangi bir olaya, kesime ya da kavrama ilişkin bir fikrini beyan eden birisini de kolaylıkla susturabilirsin. Kadın-erkek ilişkileri, toplu taşıma kültürü, üniversitelerin acınası hali, kimi şehirlerdeki sosyal hayat veya sosyal ağlar gibi herhangi bir konuda ne söylersen söyle, muhakkak birileri “incinecek” ve “genelleme yapıyorsun!” yaftasını şakkadanak alnına yapıştıracaktır.

Oysa genelleme yapmak iyidir. Zihni açar. Akıl yürütme becerisinin sağlıklı işlediğine işaret eder. Genelleme yapmadan fikir geliştiremez, kavramlar arasında bağ kurmakta zorlanır, her bir konuyu tüm tekil öğeleriyle ele alacağım derken tümelden uzaklaşır, sonsuz sayıda tekilliğin içinde kaybolup gideriz. Herhangi bir sözcük kullandığımızda, o sözcüğün bir varlığa, duruma, olaya ya da niteliğe işaret etmesi bile bir genellemedir. Sonuçta varolan her bir güvercine tek tek farklı isimler vermek yerine "güvercin" der geçeriz. Bir tanımımız vardır elimizde. Ha, tüm yeryüzünü gözlemleyecek olsak, illa ki o tanıma uymayan bir güvercinle karşılaşabiliriz. Mümkündür. Ama bu demek değil ki ben bu sözcüğü kullanamam.

Herhangi bir konuda konuşurken de gözlemlerine, okumalarına, deneyimlerine ve tüm bunların sentezine dayanarak bir düşünce inşa edersin. Zaten kendiliğinden olur bu. Bunu yaparken, kusura bakmayın ama hiç kimse konuya dair evrendeki her şeyi gözlemleyecek değildir. Eldeki verilerle yetinmek durumundadır. Dolayısıyla, insanları “genelleme yapıyorsun!” diye susturmak kolaycı, yararsız ve giderek gülünç bir taktik olmaktan öteye gitmez.

Genelleme iyidir. Canım genelleme ❤️ Başımızın tacı, gönlümüzün efendisi. Hayatta kalmamızın, sağlıklı öngörülerde bulunabilmemizin şartı. Genellemeyi sevmesek bile ondan kaçamayız zaten. Zorunludur kendileri. Akıl ve dil onu zorunlu kılar. Hâl böyleyken, genelleme yapıyor olma ithamına maruz kalmamak adına, her cümlesine, özür diler gibi, boynu bükük, omuzlar düşük halde “elbette genellemiyorum ama...” diye başlamak bir ürkekliğin işareti olabilir. Fuzulî laf kalabalığı. Olması gereken şu: Düşünceni koyarsın ortaya. Gerek deneysel veriler gerekse rasyonel gerekçelerle onu destekler, sebep (aklî) ve nedenlerini (dışsal) ortaya koyarsın. Beğenen alıp geder, beğenmeyen bırakıp gaçar.

Yoksa illa ki, ifade ettiğin düşüncenin göndermede bulunduğu milyon tane öğe içerisinde, ara tara tırım tırıs bir tane farklısını bulup “genelleme yapamazsın!” diyenler olacaktır. Hatta çoğunluk böyle bir istisna arama zahmetine dahi girmeyecektir.

Sorun değil. Sonuçta makûl insanlar güvercine güvercin demeye devam edecek.

Eleştiri: Genellemeler değişimi reddeden durum... hayat akıştır oysa ki

Yanıt: Genelleme yapıyor olma ithamının gereksiz ve keyfi kullanımına vurgu yapmak istedim. Durum o kadar ciddiyetsiz bir hal alabilir ve kuşkuculuk öyle bir noktaya vardırılabilir ki, "genellemeler değişimi reddeder" ve "hayat akıştır" ifadeleri de birer genelleme olarak reddedilebilir. Keyfi ve büyük genellemeler zaten çökmeye mahkum. Ama makul ve gerekçelendirilmiş bir genellemenin altına "Bkz. Bütün Genellemeler Yanlıştır" yazmak tartışmayı haksızca bitirmek olur.

Hayat akıştır. Doğru. Ama hayatı anlamlandırırken belirli kavramsal çerçeveler üretir, varolana o çerçeveden bakarız. Genellemeler kaçınılmazdır. "Kırmızı" der geçeriz. Oysa bu kurgusal bir inşaadır. Gerçekliğe tekabül etmez; zira kırmızının milyonlarca tonu olabilir. Hatta sonsuz sayıda. Ne var ki, bu farklılıkları göz ardı ederek, işe yarar kavramlar inşa etmek zorundayız. En temel şeylerde bile böyleyken, sosyal, kültürel ve düşünsel kimi konularda fikir beyan ederken kimi genellemelere varmak kaçınılmaz. "Türk halkı çay içer", "Ortadoğu'daki terör örgütleri zalimdir", "Erzurum muhafazakar bir şehirdir", "geleneksel aile kurumu zordadır", "Türkiye'de evrim teorisi reddedilme eğilimindedir", "Slav kadınları güzeldir" gibi, aklına gelebilecek tüm ifadeler genelleme olarak görülüp reddedilebilir. Bu bizi konuşamamaya götürür.

Hayat akıştır. Kesinlikle. Varolan kavramsal çerçeveler akış halindeki hayatın değişimlerini açıklayamadığında, istisnalar giderek çoğalıp kaideyi bozacak kadar güçlendiğinde, genellemeler pekala terk edilebilir. Kendi kendilerine çökerler zaten -ve yerlerini yenilerine bırakırlar.

Genelleme eleştirisini sorun etmiyorum da, genelleme yapıyor olma ithamını bir münazara aygıtı olarak suiistimale açık buluyorum. Umarım meramımı anlatabilmişimdir.

Ek: Kesinlikle. "Önyargılısın!" dendiğinde durup düşünmek gerekiyor. Acaba gerçekten de durduk yere, anlamsız yere önyargıya mı sahibiz, yoksa bu önyargılar deneyimlere, yaşanmışlıklara dayanan, yahut gayet bilinçli bir akıl yürütme süzgecinden geçmiş SONYARGILAR mı?
Önyargıdan herkesin aynı şeyi anladığından emin değilim. Gadamer Hakikat ve Yöntem adlı iki ciltlik başyapıtında önyargının dünyayı anlamamız için zorunlu olduğunu savunuyor. Kısmen okudum. Bir ara o iki cilde birkaç ayımı ayırmayı planlıyorum.

Gerçekten önyargılı, yani temelsiz yargılara sahip insanları eleştirmeye varım da, temellendirilmiş, üstelik kimi yaşanmışlıklara dayanan yargılar için de "önyargı!" deyip geçiştirmek, "genelleme yapıyorsun!" suçlamasına benzer, kof bir taktik.

Ek 2: Şimdi ben mesela "Türkiye'de toplu taşıma özelleşmeleri rant kavgasına yol açmaktadır" dediğimde, derhal birisi çıkıp "Tamer genelleme yapıyorsun, bak mesela ben dolmuş hattı sahibiyim ama kavga filan etmedim" diyebilir. Dediğiniz gibi yüzleşmeyi sevmeme veya alınganlık ile açıklanabilir bu durum. Ben o cümlenin başına "bazen" kelimesini koymuşum, koymamışım, önemli mi? Sonuçta rant kavgası çıkıyor mu? Çıkıyor. Bizzat gözlemledim. Minibüsçülerin birbirini vurduğunu bilirim. Daha geçen gün Sabiha Gökçen'de yaşanan bıçaklı kavgayı biliyoruz.

Yani kimi örnekler genel bir durumun tezahürleri. Altta yatan bir sıkıntının dışa, yüzeye vurmaları. Ben bu genel sorunu görmezden gelip, tek tek örneklere bakıp, onları bağıntısız, kopuk, hiçbir temeli olmayan, anlamsız birer olay olarak ele alırsam sorunu ve soruna sebep olan örüntüyü anlayamam.

3 Ağustos 2017 Perşembe

Motosiklet Sürücüleri Hep mi Haklı?


Beş yıl motosiklet kullandım. Motorum Harley Davidson çakması, hani çoğunluğun chopper dediği modeldendi. İznik gezileri, Giresun’dan Ardanuç’a gidişim, adını hep duyduğum Şavşat’ı ilk kez görüşüm, kimi zaman virajlı köy yollarında gezmek, gezerken türlü kokular almak ve rüzgarı bedeninde hissetmek leziz duygulardı. AB projemizin başlamasıyla birlikte iki yıl boyunca motosiklete pek az binebildim. Motor ilgi ister. Temizleyeceksin, bakımını yapacaksın, zincirini yağlayacaksın, vergisi, muayenesi. Kışın binmezsen durduk yere akü biter mesela -veya aküyü sökmen gerekir kışa girmeden. O dönem hakkını veremedim motorun ve nihayet bıraktım. Üzerimden çıksın, adıma kayıtlı hiçbir taşıt olmasın düşüncesiyle. Bisikletim var şimdi. Aküsü yok, vergisi yok, kaydı kuydu yok. Özgürlük.

Motor kullanırken kaskımı, montumu ve eldivenlerimi muhakkak giyerdim. Kışlık pantolonum, özel ayakkabılarım bile vardı. Çok açık bir şey söyleyeceğim: Eğer bunlara para vermeye kıyamıyorsanız motosiklet sevdasına hiç girmeyin. Asya ülkelerinde motosiklet bir yaşam tarzı olarak değil, otomobilden daha ucuz olduğu için tercih ediliyor. Bir şeyin kültürünü almadan, sırf ucuz diye alınca, adamlar kask bile takmadan geziyor üzerinde. Bizim kebapçı kuryeleri gibi -Allah'a emanet. Mesele düşünce kafayı vurmak değil sadece. Belirli bir hızla giderken bir böceğin çarpması taş çarpmış etkisi yapıyor. Bir uğur böceği gözüne girse bittin. Kaldı ki rüzgara uzun süreli maruz kalmak sakıncalı. Sözün özü bu işi ciddiye almak gerekiyor. Ciddiye almıyorsan motora binmeyeceksin.

Son zamanlarda motorcuların tavırlarından hoşnut değilim. Eğer “bizi sıkıştırmayın, bizim de tıpkı otomobiller gibi bir şerit hakkımız var” diye sızlanıyorsan, birkaç aracın önüne geçeceğim diye iki aracın arasına girmeyeceksin o zaman. Böyle yapınca, otomobil sürücülerine “araya girebiliyor, demek ki şerit genişliğine ihtiyacı yok” mesajı vermiş oluyorsun. Otoyollar yarış pisti değil. Kurallar motosikletler için de geçerli. Sollayacaksan soldan solla, SAĞDAN DEĞİL. Cruiser ve enduro sürücüleri iyidir, hoştur da, bir de yarış motorlarıyla uçak gibi geçenler var, akıl kârı değil. Zaten grup takılmazlar, genellikle iki motor gezerler onlar. Tabi ona gezmek denirse.

Tirebolu’dayken motoru bakıma götürdüğüm usta “hoceaa egzozu delelim mi?” diye sormuştu. Böylece motordan kükreme sesi çıkacakmış. Gök gürültüsü gibi. "Yok" dedim ya, "delme, insanları rahatsız etmek istemem." Arkamdan küfür yemek istemem. Görünen o ki bu soruna bir önlem alınamıyor. Geçen gün birkaç motosiklet geçti yanımdan. İnanın gürültüden ürktüm. Doğal bir afet meydana geliyor sanırsınız. Yıkıldı tüm mahalle. Bu resmen rahatsızlık vermektir. Lamı cimi yok.

Motor kullanıcıları kendilerini her zaman mağdur ve mazlum görmeyi bıraksınlar. Tamam, motosikletleri fark edelim, onlar da tıpkı otomobiller gibi birer taşıttır, trafikte motosikletlere de eşit muamele edilsin. Ama biraz da özeleştiri yapmaları lazım. Kimsenin ayrıcalığı yok.

2 Ağustos 2017 Çarşamba

Türkiye'ye Dönüş ve Yakın Gelecek

Birkaç gün önce Türkiye’ye döndüm. Sabiha Gökçen’den komşu illere yolcu taşıyan bir firma var. Ona bindim -ve bingo! Memlekete ayak bastığım gibi ilk gerginliğe tanık oldum. Çocuğu çıldırasıya ağlayan bir anne ile otobüs şoförü arasında tartışma çıktı. Ayağa kalkma. Frene basarsam tehlikeli. Çocuk ağlıyor. Ayağa kalkıyorum ki sussun. Olmaz, yasak. Dilersem kalkar, dilersem otururum. Sen kimsin? Asıl sen kimsin? Sana acıdığımdan değil, çocuk için söylüyorum. Terbiyesizlik yapamazsın vs. Üç hafta boyunca gerginlik görmeyince birden afalladım tabi. Ama iyi oldu bir bakıma. Tez zamanda memleketin kültürel havasına uyum sağlamakta yarar var. Hemen uyum sağlayacaksın ki Türkiye’ye dönüş sendromu uzamasın. Ülkene dair beklentilerini düşük tutacaksın ki kolayca mutlu olasın. Yüksek beklenti eşittir depresyon.

Samimiyet, sağlıklı iletişim ve göz temasını da derhal unutmam gerektiğini hatırladım. Bu topraklarda artık kimse kimseye güvenmiyor. Herkes herkesten ve her şeyden kuşkulu. Süpermarkette şarküterideki kız veya kasadaki kız, fark etmiyor, asla gözüne bakmıyor mesela. Havaya, yere, masaya filan bakarak konuşuyoruz öyle tuhaf tuhaf. Yarım paket tam yağlı sert peynir. Evet. Bir buçuk liranız var mı? Evet. Kolay gelsin -ama asla göz teması yok. Yüzde hafif bir tebessümle dolaşmaya da son. Herkesin suratının asık olduğunu da hatırlamak lazım. Fabrika ayarlarına dönüş.

Bahçe katındayım. Ne de olsa yirmi bir gün uzun bir süre. “Hani daha önce konuşmuştum, herhalde sofra bezi silkelememiş, ambalaj atmamışlardır artık” diyorsun içinden; o kadar da değil diyorsun. Ama yok. Gardenyaların üzerinde poşetler, ambalajlar, hatta nereden geldiyse bir ayakkabı teki. Islak mendiller, ayçekirdeği kabukları, ekmek ve lavaş parçaları. Kırıntı değil, bildiğin ekmek KENARI. Onlarca kullanılmış peçete. Sonuçta beklentiyi düşük tutmak lazım. Bizim kültürümüz böyle işte: Farklı kültürlere saygı. Evin içini temiz tut da gerisi önemli değil. Annesi balkondan aşağı sofra bezi ve halı silkeleyen çocukların çikolata ambalajını ve ağzını sildiği peçeteleri balkondan aşağı atması kadar doğal bir şey olabilir mi? Hem nasıl olsa alt kattaki evde yok. Sal aşağı gitsin. Helal olsun bize. Görüyorum ki değerlerimiz nesilden nesile başarıyla aktarılıyor. Koskoca ülkeyi devasa bir Esenler Otogarı’na dönüştürmek konusundaki kararlılığımız takdire şayan. İnanırsak başarabiliriz bence. Ha gayret hanımlar beyler. Devam.

Yurtdışındayken bir arkadaştan gönüllü çalışma diye bir şey öğrendim. Seneye yaza başka bir ülkede bir teknede, hostelde ya da insanların birbirlerine kendi dillerini öğrettiği bir kampta filan iş bakacağım. Çiftlik bile olabilir. Üç haftada ruhum dinlendi. Bu kez iki ay kalırım. Rehabilitasyon gibi. Mis. Konaklama ve yemek karşılığında günde birkaç saat çalışman gerekiyormuş. Bana uyar. Bakalım.

1 Ağustos 2017 Salı

Yunan Adalarına Tatile Giden Vatain Hainleri


ATV’nin bir sunucusu, Yunanistan'a giden bir milyon Türk’ün Yunan ekonomisini batmaktan kurtardığını yazmış. Sanırsın Yunan adalarına bir tek Türk turistler gidiyor :) Üstelik “tebrik” ediyor bizleri. “Hainler” demek istiyor yani. Parasını Yunan adalarında harcayanların vatan sevgisinden yoksun olduğunu ima ediyor. Hayır, sanki insanlar tasarruflarını nasıl değerlendireceğini ona soracaktı. Ona sormayacak kuşkusuz; ama turizmcilerin artık kendilerine sorması lazım: Yahu bunca insan neden akın akın Yunan adalarına gidiyor? Nedir bunun sebebi?

Geçenlerde acentalar birliği ya da oteller federasyonu başkanı mı, işte öyle yüksek mevkide birisi CNNTürk’te konuşuyordu. Adam yurtdışına tatile giden Türkleri canlı yayında neredeyse azarladı. “Bizim tesislerimiz Yunanistan’dakilerden daha gelişkin!” “Bizim otellerimiz beş yıldızlı. Yunanistan’dakilerden daha iyi!” gibi cümleler kurdu. Belli ki yönetim kademesindeki kişiler sorundan bihaber. Hâlâ insanların binaları önemsediğini, tatil deyince akıllarına beş yıldızlı otellerin, koca koca tesislerin filan geldiğini zannediyorlar. Doğrudur, en büyük, en gelişmiş, asansörlü, en şaşaalı binaları dikmişizdir eminim. İyi de acaba binalar insanların umrunda mı? Sanmam.

Adam televizyonda “efendim Konya’mız, Erzurum’umuz çok güzel” diyor. Peki insanlar orada cami ve türbe ziyareti dışında ne yapacak? Kadınları geçtim, sıcakta erkekler rahat rahat şort giyebilecek mi? Sabah akşam her yerde çay içmeye devam mı? Bir keresinde yabancı bir konuğumla gün batımına karşı hoş bir mekânda sohbet ediyorduk. Manzaradan mest oldu. Beyaz şarap istedi bir kadeh. Dedim yok! "Burada çay var." Çay :/ O zaman maden suyu alalım. Maden suyu geldi. BİM’de satılanından. Mekân, BİM’den maden suyu almış önümüze koyuyor yani. Gerçi içki olsa ne olur ki? Fiyatları altınla yarışır hâlde. Kırmızı et de lüks. Bir porsiyon köfte istedim geçen gün. Dört adet köfte geldi önüme. Dört (4).

Nedense ekranlarda açık açık konuşmuyorlar. Samimi olun canımı yiyin. Olay sadece turizm değil. Bu insanların çoğu biraz olsun nefes alabilmek için resmen ülkeden kaçıyor. Gider Yunan adasında uzomu içer, dans eder eğlenirim, kimsenin gözü üzerimde olmaz, karıma/sevgilime veya kızıma dik dik bakan haydut sürüsü olmaz, birey ya da aile olarak rahat ederim, tavernasında kazıklanmadan kalamarımı, karidesimi, envai çeşit deniz mahsulünü yer, şarkılara neşeyle eşlik eder, bonus olarak “ATATÜRK HEYKELİNE ORAKLA SALDIRAN ADAM” veya “Büyükerşen’e yumruklu saldırı” gibi Türkiye'ye dair garabetlerden uzak kalmış olurum diye düşünüyor insanlar. En güzel tesisler bizdeymişmiş. Doğrudur; ama emin olun pek çok kişi, burada beş yıldızlı bir otelde kalmaktansa Yunan adasına gidip şirin bir pansiyonda kalmayı yeğler.

Ha bir de Yunanistan’a bırakılan para -adamın verdiği bilgi doğruysa- 400 milyon avroymuş. Demek ki adam başı ortalama 400 avro. 1.600 lira. Türkiye’den ucuz :) Önümüzdeki dönemde tatilini yurtdışında geçiren yurttaşların sayısı daha da artacak belli ki.

28 Temmuz 2017 Cuma

Değiniler: Temmuz 2017

(1) Bir söylemin her şeyi söylemesi imkânsız. Ne kadar çok şey söylenirse söylensin, söylenecek bir şeyler hep kalacak. Sözün bittiği yer diye bir şey yok. Söylenenler dilediği kadar çok olsun, söylenebilecek olanlar sonsuz sayıda olduğu için eksikler hep bulunabilir. Bu yüzden, söylenmiş olana odaklanıp onun üzerine gitmek, onu, yani pozitif kılınmış, başka bir deyişle vücuda gelmiş olanı desteklemek ya da desteklememek daha makûl bir tutum. Öbür türlüsü, yani söylenmemiş olana odaklanılması, daha doğrusu bunun bir alışkanlık hâline getirilmesi, eleştiriden ziyade açık arama anlamına geliyor. 

Hiçbir söylem kapalı bir kutu olmadığından, söylemlerin kusursuz olması ve insana ve varoluşa dair her şeyi ama her şeyi içermesi mümkün değil. Açık aramak çok kolay. Sonuçta, konuşma başlamadan önce belirli başlıklar kenara not edilerek tuzak kurulabilir. Şu, şu ve şu unsurları tasarlarsınız kafanızda ve eğer onlara değinilmediyse “neden buna ve şuna değinmedin?” diyerek konuşmacının üzerine gitmek çok kolaydır. Bugün ana muhalefet liderinin konuşması sonrası gelen bazı tepkiler bu eğilimin bir kanıtı sayılabilir.

Kolaycılıktır, çünkü söylenenleri eleştirme zorluğundan, daha da önemlisi belki de makûl bulma, hatta takdir etmenin ağırlığından kaçınmayı sağlar. Söyleneni ele almak zor, takdir etmekse iki kat zordur -malûm. Söylenmemiş olanın hesabını sormaksa çocuk oyuncağı. Açığını aramak: Güvenli bir liman. Şaşmaz bir “kılavuz.” Her söylemin söylemeyeceği şeyler zorunlu olarak olacağından, her zaman işe yarayan bir aygıt. Yine de yıpratıcı olduğu söylenebilir. Açığını arayan insanların olduğunu hissettiğinde hep tetikte olursun. Aman açık vermeyeyim, aman dikkat edeyim, söylenmedik hiçbir söz, kapatılmadık hiçbir delik kalmasın derken paranoyaklaşırsın. Kimi metinlerde 3-4 sayfa boyunca yetmiş iki kişiye teşekkür edildiğinde olduğu gibi.

Geniş bir kitleye hitap eden insanların, politikacıların, bilim insanlarının, kanaat önderlerinin, sanatçıların filan, o geniş kitlenin içindeki herkesin kafasındaki her başlığa değinmesi im-kân-sız. Bir söylemin tamamını çok fazla sayıda insan beğeniyorsa o konuşma ya boştur, ya da fazlasıyla geneldir zaten. Fazlasıyla genel söylemlerse neredeyse hiçbir şey söylemez. Gerçek fikir beyanı risklidir. Risk alıp söylem üretirsin, destek görürsen ne âlâ. Ha, risk almayabilir, düşüncelerini kendine saklayabilir, böylelikle hiç açık da vermeyebilirsin. O da bir tercih.

Tabi hiç risk almamak yönündeki bu tercih açık arayanların zaferi anlamına gelir ki, hiç hoş bir durum değil.

(2) Bu akşam ben gibi gezenlerin bir araya geldiği bir etkinlik var. İngilizce, Rusça veya hangi dil talep edilirse o dilin konuşulacağı masalar kurulup insanlar tanıştırılacakmış. Dileyen havadan sudan konuşmak, dileyen tanışmak, dileyense dil becerisini geliştirmek için gelsin deniyor. “TABİ Kİ GELİRİM!” dedim. Sonuçta gündüzlerim kültürel faaliyetlerle geçiyor. Akşamları ise özgürüm.

Bugün Tito’nun Anıtkabri’ne, Çağdaş Sanatlar Müzesi’ne ve kadın bir ressamın sergisine gittim. Gerçekten yoruldum. Yarın kendimi nadasa bırakacağım. Gündüz Tuna Nehri kıyısında kurulan plaja gideceğim. Hem yüzer hem de dergi okuyup dinlenirim. Akşamsa tekne turu var. Sekizde başlayıp dokuz buçukta bitiyor. Gün batımını izlemek içinmiş o saatler. "Tabi ki gelirim!"

Buradaki Türklerin İngilizcesi iyi. Demek ki öğrenen öğreniyor. Öğrenmek değil de kullanmak önemli olan zaten. Biz zannediyoruz ki birisi bize basketbolun kurallarını söylesin, “aaa hoca ne güzel anlatıyor basketbolu!” diyerek film izler gibi izleyelim, ama hiç basket oynamayalım, ondan sonra iki sene sonra elimize basket topu verildiğinde harika bir oyun çıkartabilelim. Oldu canım. Açıkçası, yurtdışına çıkmayan, altyazılı film izlemeyen, Türk dizisi izleyip Türkçe müzik dinleyen halkımızın yabancı dile ihtiyaç duyduğuna hiç ama hiç inanmıyorum. İhtiyaçtan kasıt, kırk yılın başında yüksek lisans filan yapacağınız zaman YDS’den baraj puanı almaksa başka. Onun dışında ihtiyaç filan duyulduğu yok. Birbirimizi kandırmayalım. 

Öyle kırk dakikalık derslerden sonra, hayatında hiçbir yeri olmayan, asla kullanmadığın bir beceriyi bir anda kullanabileceğini sanmak tuhaf. Yani ben ders göreceğim, beş sene hiç işim düşmeyecek, sonra bir yabancıya denk gelince birdenbire şakır şakır konuşacağım öyle mi? Öyle bir dünya yok. Burada gençler 18 yaşında başlıyor tüm Avrupa’yı gezmeye. Zenginlikle de çok alakası yok. Süpermarketten aldıkları malzemelerle hostelin mutfağında yapıyorlar yemeklerini. Mümkün olduğunca kısıyorlar masrafları. Çocuğum olsa 18 yaşını doldurunca derhâl gönderirdim; interrail olur, başka bir şey olur. Hem dilini kullansın, hem de bütçe yönetimini öğrensin az buçuk. Dün tanıştığım Çekler öyleydi mesela. Gencecik ama çözmüşler işi.

Bizim derdimiz birbirimizle. Bir Türkle tanıştım. İki aylık tatilime laf etti. Ben alışkınım. Zaten 657 sayılı devlet memurları kanununu değiştireceklermiş. Bizim gibi yalakalık yapmayan, kendini geliştirmeye çalışan, tatillerde yurtdışına gidip dilini geliştiren, müzedir, galeridir, mimarî önemi haiz yapılardır gezip bir şeyler öğreneyim de yarın bir gün öğrencilerime de faydam olsun diye düşünen öğretmenler bir iftirayla, veya yeterince yalaka olmadıkları için memuriyetten atıldıklarında mutlu olurlar artık.

Vallahi benim vicdanım o kadar rahat ki umrumda değil. Hiç olmazsa kendimiziz. Yalan yok, yalakalık yok. İşimizde gücümüzdeyiz. Baksanıza zaten dalkavukluk da çıkar yol değil. Adamlar Reis diye film yapmışlar, ismini karıştırıyor olabilirim, sanırım 15 Temmuz ile alakalı ve ardından FETÖ’den içeri alınmışlar :) Zaten yaranacağım diye yırtınanlardan şüphelenmek lazım asıl. Bu ne hırs yahu? İşte sen de kodesi boyladın? Ne gerek vardı yalakaliğa?

Türkiye Komedyası işte. Bu ülkede en iyisi doğru olmak, kendin olmak. Sonrası olacağına varır.

(3) Artık Suriyelilerin gideceğini sanmıyorum. Mesele ırkçılık değil. Suriyelilerin aşağı bir ırka mensup olduğuna samimiyetle inanan olduğunu sanmam. Kaygılar daha ziyade sığınmacı sayısının korkunç büyüklüğünden kaynaklanıyor. Yetmiş yedi milyonluk nüfus için birkaç on bini eritmek sorun değildir; ama üç milyon gibi bir rakamdan söz ediyorsak işler değişir. Sorun bir ulusu ya da kimliği diğerine üstün tutmaktan ziyade içeri gelen bu devasa kitlenin, beraberinde getirdiği davranış kodlarını yeni evlerinde de sürdürüp sürdürmeyeceği. Belirli davranış kodlarından müteşekkil bir kültür dairesine bambaşka bir alternatif girdiği vakit çatışma çıkabilir. Yeni kültür gittiği yere uyum sağlamaya direnebilir. Adamlar seni beni beğenmeyebilir, hatta dominant bir kültürleri varsa kendi doğrularını dayatmak isteyebilir. Bir Sırbın İngiltere’de yaşaması büyük kültür çatışmalarına yol açmaz -sonuçta ortaklıkları çok. Ama Ortadoğu kültürü ile Türkiye’nin Batılılaşmış muhitleri arasında örtüşmezlikler var ve insanların kaygılarını anlayabiliyorum.

Ama samimi değiliz. Türkiye’nin Batısında kimi işlerde çalışacak adam bulmak kolay değil. Tersaneler sürekli eleman arıyordu bir ara. Tüm gün Playstation kafelerde takılan, akıllı telefonunu kurcalayan ve akşamları arkadaşlarıyla batak oynayan gençler ailesiyle yaşıyor. Kira giderleri yok. İş bulduklarındaysa iki-üç hafta, bilemediniz iki ay çalışıp, harçlıklarını çıkarıp işten ayrılıyorlar. Şu sıralar Türkiye’de yalıtım furyası var. Bir tane binanın yalıtımında olsun bir hemşehrimin çalıştığını göreyim mesela -mümkün değil. Çoğunluk Kürtler olmak üzere başka şehirlerden gelip çalışan insanlar var hep. Kocaeli’nde, Yalova’da, Çanakkale'de filan oranın yerlisinin kendisine ameleliği yakıştıracağını sanmıyorum. Ücretler bir yana tuhaf bir sosyal statü takıntımız var ve bu takıntı sürmeye devam edeceğe benziyor. Anne-babalar n’apıp edip okutturuyor çocuğunu. Çocuk tembel mi? Sorun değil. Paralı üniversiteler var. Okulu ite kaka yedi yılda bitirsin de bir şekilde masa başı bir işe geçsin. Playstation’dan masabaşına yatay geçiş.

Bizim bu “okumayıp çöpçü mü olacaksın?” gibi, meslekleri küçümseyen sözlerde ifadesini bulan sosyal statü takıntımız yüzünden yarın bir gün inşaattır, temizlik işleridir, kimsenin yapmak istemediği ve ne kendisine ne de çocuğuna yakıştırabildiği işler için insan bulunamayacak. Ve zamanla bugünkü durum işimize gelmeye başlayacak. ABD’de Uzakdoğulu göçmenlerden yakınan insanların bir yandan da onları evlerinde çocuk/yaşlı bakıcısı olarak sigortasız çalıştırmasında olduğu gibi. Senin benim yapmayacağımız işleri Suriyelilerin yaptığını göreceğiz. Sürekli “Suriyeliler gitsin” denecek belki; ama her şey lafta kalacak.

Suriyelilerin sorunu örgütlü olmamaları. Türk halkı olarak şizofren gibi muhatapsız, kendi kendimize konuşuyoruz. Ve iletişim olmayınca yalan yanlış haberlerle galeyana gelmek mümkün olabiliyor.

(4) İnternette içeriklerin kamusallaşması niteliksizliği de beraberinde getirdi. Daha önce tek şık vardı: Edebiyat, felsefe ve bilim, yüksek kültürün birer ürünü, emek gerektiren, son derece zor işlerdi. Edebiyat deyince akla büyük yazarlar ve kimi başyapıtlar gelirdi. Felsefe sabır, odaklanma ve metinlere yakın okuma gerektiren zor bir etkinlikti. Bilimin ne kadar emek gerektirdiği zaten malûm. Ne var ki internet önümüze alternatifler sundu ve seçme “özgürlüğünü” kullanan insanlar edebiyat adına kötü şiirleri, felsefe adına bomboş, ben-merkezci ve yüzeysel sözleri, bilim adınaysa falcılık, parapsikoloji ve telepati gibi sözde-bilimleri (pseudo-science) seçer oldu.

Oysa edebiyatmış, felsefeymiş, bilimmiş gibi görünen tüm bu -mış gibilerin ortalığı istila etmesi, insanlığı kolaycılığa sevk etmekten başka bir halta yaramadı. Sonuçta bir tarafta gerçekler vardı ve gerçekler zordu. Kimse aylarını, yıllarını, hatta ömrünü bu yüksek faaliyetlere adamak derdinde değildi artık. Devir hız devriydi. Alternatifse kıytırık birkaç cümle, birkaç kötü mısra, yalan yanlış bilgiler içeren birer dakikalık videolardı. Kolayı varken ne diye zor olan seçilsindi? İyi, doğru ve güzel olan kimin umrundaydı ki? Önemli olan insanların ne istediğiydi ve istedikleri şeyler sırf istedikleri için bir anda iyiye, doğruya ve güzele bürünüyordu. Doğru olan bu! Neden? Çünkü onu tercih ettim!

Aydınlanmacıların en büyük yanılgısı, bilgiyi herkesin erişimine açık hale getirdiğiniz takdirde insanların bilgiye seve seve ulaşmak isteyeceği varsayımıydı. Hiç öyle bir şey olmadı. Evet, vatandaş bilgiye ulaşmak istedi istemesine; ama zaten önceden kabullendiği, şartlandığı fikirleri onaylayacak veriler aradı hep. Seçenekler havuzu içerisinde işine gelen hangisiyse, önyargılarını okşayan, kulağına hoş gelen, zahmetsiz olan hangisiyse onu seçecekti elbette. Gerçek ve yüksek olanın el altında bulunuyor olması hiçbir anlam ifade etmeyecekti; zira ışık göz kamaştırır. Bakma cesareti göstermedikten sonra ışık dilediği kadar parlasın, boş.

İşin en kötü tarafı ise felsefe, bilim ve edebiyat adı altında tüm bunların sahteleriyle muhatap olan insanların felsefe, bilim ve edebiyata CİDDİ CİDDİ İLGİ DUYDUKLARINI zannetmeleri. Yani işin sahtesiyle, yüzeysel ve kof olanıyla ilgilendiğini değil, bilakis hakikatin tam da bu olduğunu, kendisinin tam da bu yüksek kültüre, insanlığın tinsel üretimine ilgi duyduğunu sanma hali. İşte bu -Sokrates’in tabiriyle- bilmediğini bilmeme, yani kendi bilgisizliğinin farkında dahi olmama durumu asıl tehlike.

Bu yüzden internet çağı ile birlikte bilginin demokratikleşmesi cehaleti arttıracak. Doğru ile yanlış, gerçek ile sahte, derin ile yüzeysel olan arasında dahi seçme özgürlüğü olduğu için işine geleni seçen kişiler, bilmediklerini bilmedikleri sürece, hakikatin asıl savunucularının kendileri olduğunu iddia edecekler. Aydınlanmacıların öngörüsüzlüğü mü demeli; yoksa internetin yarattığı beklenmedik düş kırıklığı mı, bilemiyorum.

27 Temmuz 2017 Perşembe

Batı'nın Ahlâksızlığı ve Kadın Erkek İlişkileri

“Batı’nın ahlâksızlığı” deyince anlaşılan nedir? Görünen o ki kadın-erkek ilişkileri. Yani kadın ve erkeğin sevgili olması, evlenmeden aynı eve taşınması, çocuk sahibi olması filan. Vay ahlâksız Batılılar! Hostellerde kızlı-erkekli aynı odada kalırlar, dekolte giyinirler, kadın-erkek birlikte eğlenir kahkaha atarlar. Pis terbiyesizler bizi etkilemesin de “yüksek ahlâkımız” bozulmasın(!)

Batı’nın ahlâksızlığı diye bir şey yok. Hatta biz Batı’nın bilimini, teknolojisini, seküler hukukunu filan aldık almasına ama asıl ahlâkını almadık. Hani bastırır parayı son model metro trenlerini alırsın ama insanlar inenlere öncelik vermeden binmeye çalışır ya, onun gibi. Hani en iyi yol yapım makineleriyle bisiklet yollarını yaparsın da yaya ve araç işgali yüzünden bisikletinle o yoldan gönül rahatlığıyla gidemezsin ya, bir nevi o. 

Keşke Batı’nın ahlâkını alsaydık. Zira kadın-erkek ilişkilerinde önemli olan şey karşılıklı istek ve rıza. Karşı cinsler birbirini rahatsız etmediği sürece, rıza söz konusu olduğu sürece orada hiçbir ahlâksızlıktan söz edilemez. Karşılıklı rıza ile, yani seve seve, bile isteye birbirine yakınlaşan yetişkin bireyler için “ahlâksız” gibi bir ibare kullanmak çok çirkin. Artık anlamamaktan mı kaynaklanıyor, yoksa bir tür kıskançlık mı, bilemiyorum. Şunu biliyorum ki asıl ahlâksızlık, rıza ve istek olmaksızın birlikte olma arzusu, yani kendi iradeni karşındakine dayatma, kadın ya da erkek karşındaki bireyin iradesini yok sayma isteğidir. Zaten rıza ve istek dikkate alınmadığı vakit ortaya çıkan dayatmacı, yani karşındakinin iradesini hiçe sayan yaklaşıma taciz denir. Doğal sonuç. Neden bir türlü şu sorun gündemimizden düşmez? Asıl ahlâksızlık burada olduğu için, rıza mıza takmadığımız için olabilir mi?

Karşılıklı rıza ve isteğin egemen ilişki kipi olduğu bir toplumda, hostellerde aynı odada kalanların birbirini rahatsız etmediğine şaşırmamıza gerek kalmaz. Ama bizim toplumumuzda insanlar şaşırır: Kadın o odada kaldığına göre adeta sonuçlarına katlanacaktır! "O da oraya gitmeseydi" muhabbeti gibi. Düşünceye bakar mısın? Nasıl da altında aslında karşısındaki yetişkin bireyin iradesini, yani onun istek ve rızasını hiçe sayma eğilimi yatıyor. İlla bir ahlâksızlık aranacaksa, asıl başkalarını insan yerine koymayan, onun ne hissettiğini umursamayan bu anlayışa bakmalı. Bu başkasını hiçe sayma, onun rızasını almayı, onun arzusunu önemsemeyi reddetme eğiliminin egemen olduğu toplumlarda kadın ve erkek birbiririnden uzak tutulur. Beceremezler bir arada durmayı. Bunun yerine, bir-aradalığı başarmış coğrafyaları ahlâksızlıkla itham etmekle ve kendini ahlâklı bulmakla oyalanır durur. Hangi hakla yetişkin bireylerin rızaya dayanan birlikteliklerini çekiştiriyor, kendilerini nasıl bu denli üstün görüyorlar, tuhaf doğrusu.

Aslına bakarsanız, “değerlerimiz” diye çokça övünülen şeylerin adının “yasaklarımız” olarak değiştirilmesi lazım. Ve bizim, “Batı’nın ahlâksızlığını aldık” diye değil, “neden onların ahlâkını almadık?” diye üzülmemiz gerekirdi.