1 Kasım 2016 Salı

Değiniler: Ekim 2016

(1) Filozof Kierkegaard gündüzleri muhakkak yürüyüşe çıkarmış. Rastladığı insanlarla yürürken sohbet etmeyi severmiş. İlgili bir dinleyici olduğu kadar konuşkanmış da. Gündüz onu elinde kitapla görmezlermiş. İnsanlarla dışarıda buluşur, kahvedir, restorandır, bu tip mekânlarda bir araya gelirmiş. Buraya kadar bakınca gayet sosyal ve dışadönük birisi canlanıyor insanın gözünde. Ama işin bir de öbür yüzü var. Evinde neredeyse hiç misafir ağırlamaz, kolay kolay kimseyi davet etmezmiş. Bir ara nişanlanmış gerçi ama bile isteye yalnız yaşamış ömür boyu. Akşamları ve geceleri eve kapanır, ya kitap okur ya da notlar tutarmış. Şimdi Kierkegaard sosyal biri miydi, yoksa içe mi dönüktü? Bence bu kavramlar yetersiz kalıyor. Ben de göz teması kuran, konuşkan birisiyim. İlgimi çeken bir konu olduğunda pür dikkat dinlerim. Yemekli sohbetlere bayılırım. Konuşmayı engelleyecek kadar gürültülü müziğin olduğu ortamları sevmem. Sözde sosyalleşmek amacıyla gidilen ama gürültüden ötürü bitişik oturduğun kişiyi dahi duyamadığın bu mekânlarda daha da yalnızlaşırsın. Pek çok etkinliğe katılırım. Kahvaltılara bayılırım. Gülen yüzler, hoş bir sohbet ve -mümkünse- güzel bir manzara. Öte yandan, tıpkı Kierkegaard gibi, yer yer yalnızlığıma kaçmak da isterim. Üst üste birkaç gün kitap okumazsam kendimi kötü hissederim. Dört duvarım benim kutsalımdır. Evim dünyevî bir mabettir adeta. Biricik kişisel tapınağım. En yakın arkadaşlar olarak bile birbirimize sık gelmez, geleceksek de önceden haber verir, çat kapı uğramayız. Telefonu uçuş moduna aldığım olur. Ama asla kibirden değil. Zaten 2007’den beridir tüm Dünya’da telefon görüşmelerinin oranı mesajlaşmanın çok çok gerisine düşmüş. Bence bu iyi bir gelişme. Şimdi ben dışa mı yoksa içe mi dönüğüm? Belli ki yetersiz, klişe kavramlar bunlar. İnsanoğlu böyle kolaycı, kestirip atan kavramlara sığamayacak kadar karmaşık bir varlık. Yalnızlık illa ki hüzünlü bir durum değil. Sosyalliğe doyduysan, yeterince sohbet ettin, yeterince dolaysız iletişim kurduysan “içerisi” çağırmaya başlar seni. Bir süre, diyelim ki birkaç saat, olmadı haftasonu, yahut Kierkegaard gibi akşamları, kendi kişisel ve dünyevî mabedine kapanmak en doğal ihtiyaç olur bu durumda. Kaldı ki, sürekli dışadönük olunca hüzünden kaçış garanti değil. Sürekli başkalarıyla bir arada olmak mutluluk garantisi değil. Gayet mutsuz ve gergin bir-aradalıklar da var pekâlâ. Hâl böyleyken "dışadönük = mutlu" ve "içedönük = mutsuz" gibi yargılar zorlama geliyor bana.

(2) Şimdi ben herhangi bir konuda mağdur edilsem, daha sonra MAĞDURİYETİM GİDERİLMESİNE RAĞMEN sabahtan akşama “mağdur edildim :(“ diye sızlanıp dursam, herkes beni dinlemek zorundaymış, hep ben konuşulmak zorundaymışım gibi geçmiş mağduriyetimi insanların gözüne sokarcasına, bitimsizce dillendirsem, “eeeeh Tamer, sen de sıktın ama!” dersiniz. Haklı olarak “baydın ama!” dersiniz; çünkü bu yaptığım net görgüsüzlük olur. Aslına bakarsanız her şey ölçüsüzleştiğinde bayar. Bayağılaşır. Herhangi bir ortamda, durduk yere, konuyla hiçbir ilgisi yokken birisi fırlayıveriyor ortaya: “TEKBİİİİİİİİİRRR!!” Hayırdır? N’oluyorsunuz oğlum? Kültür Bakanı Nabi Avcı, dün bir üniversitede konuşma yaparken sözü ikide bir tekbirlerle “desteklenince” öğrencileri uyarmış. Özetle öyle zırt pırt tekbir getirilmez filan demiş. Hakikaten takdir ettim. Zira özellikle bir kısım tabanda müthiş bir hoyratlık, akıl almaz bir rahatlık var. Dünya'da yok böyle bir özgüven. Arada frenlenmeleri, şaşırtılmaları, yaptıklarının herkes tarafından hoş karşılanmadığının onlara hatırlatılması, şöyle bir silkelenmeleri lazım. Bir tekbir, bir yuhalama, bir tekbir, bir yuhalama, bir tekbir, bir yuhalama. Hayırdır dostum, ne diye bağırıyorsun? Derdin nedir? Bu ne rahatlık? Ne bu gürültü? Kimsenin itiraz edemeyeceğinden emin, nasıl olsa “ne o? Tekbirden rahatsız mı oldunuz?” diyerek karşındakini sindireceğinin bilinciyle ortalığı inim inim inletirken, böyle hiç beklemediğin yerden fırçayı yersin işte. Hahahah! İçimin yağları eridi :) Ey sevgili genç taban, ey son on-onbeş yılda yetişmiş bir kısım yeni gençlik: Hiç bahaneler ardına saklanma. Tekbirden ziyade tarzınızdan, bu yaptığınız görgüsüzlükten, hoyratlıktan rahatsız oluyor insanlar. Yoksa tekbir olur, slogan olur, başka bir ifade olur. İnsanları her şeyle bıktırabilirsin. Sizin kadar ses çıkarmadıklarına, bağırmadıklarına bakmayın. Enerjiniz boşalsın diye bekliyorlardır sabırla. Sırtınıza pıt pıt vurarak, "tamam sensin, en mağdur, en haklı, en güçlü sensin, ne yapsan yeridir, bizse katlanmak zorundayız elbette" diye idare ediveriyorlardır. Aman yeter ki sen rahatla, kendini iyi hisset.

Ama ilk fırsatta sizden uzaklaşma, sizinle aynı ortamda bulunmama gayretine girdiklerinde bozulmak yok. Kusura bakmayacaksın.

(3) "Bana bir adım atana on adım atarım" deriz, deriz de, uygulamada bize bir adım atandan bir adım daha gelmesini bekliyoruz sanki. Verdiğimiz ödünler görev oluyor, fazladan yapılan bir iş ya da iyilik elimize yapışıyor. Çoğu insana ricayla bir iş yaptırmak epey güç. Karşındaki kişi seni zayıf olarak mı görüyor, yeterince ciddi olmadığını mı düşünüyor, yoksa “ÖFKELENMEDEN SÖYLEDİĞİNE GÖRE KONU YETERİNCE ÖNEMLİ OLMASA GEREK” diye mi geçiriyor içinden, belli değil. Toplumumuzdaki otorite sevdası, bir yanda otoriterlik, diğer yanda yalnızca otoriter tavırları ciddiye alma eğilimi birbirini besledikçe kökleşiyor. Sen dili yerine ben dili kullanayım diyorsun, burası bizim okulumuz, ikinci evimiz, temiz tutalım diyorsun, öğrenci iyiden iyiye içine ediyor sınıfın. Ortalık çöpten geçilmiyor. Sakinlik ülkece yaygın bir ruh hâli olmadığı için, sakince söylenenler kaale alınmıyor; zira bir konu önemliyse sinirlenmen, bağıra çağıra, vurgulayarak konuşman, stres içerisinde olduğunu belli etmen gerekir. Geçenlerde telefon dolandırıcıları yine bir kadına evini sattırmış. Bankada, maliyede filan adamları olduğu belli, orası uzun hikaye ama gözlerden kaçan bir nokta da insanlarımızın otoriteden ne denli korktuğu. Facebook’ta bile “benim adıma açılabilecek sahte hesaplardan, yapılabilecek paylaşımlardan sorumlu değilim!” diye yazacak kadar tırsıyoruz. İçimize işlemiş. Üniversite öğrencisinin teki, bir gece dışarıda sivil polisler kimliğini görmek isteyince, polisler üniformasız oldukları için kimliklerini görmek istemiş ve bunun üzerine ağzının ortasına yumruğu yemişti. Yahu sen burayı Hollywood filmi mi sandın? Sert bir ses tonuyla “KİMLİĞİNİ GÖSTER!” deyin, insanımızın çoğu derhâl çıkarır kimliğini. Hâl böyleyken, vatandaşa telefon açıp son derece sert ve azarlayan bir ses tonuyla, fırsat vermeksizin, yüksek sesle konuşan ve polis olduğunu söyleyen bir dolandırıcının ciddiye alınması gayet doğal. Bir tanıdığımın başına geldi: O kadar ustaca, belagâtle ve sert bir tonda konuşuyorlarmış ki, korkudan tir tir titremiş, kalp atışları hızlanmış. Güçlü olanın haklı olduğu, hak sahibi, imtiyaz sahibi olduğu coğrafyalarda yaşıyorsan, hayatta kalabilmek için ortama uyum sağlaman gerekir. Mesela otomobil daha güçlü yayadan. Dolayısıyla geçiş hakkı otomobildedir. Şimdi ben salak gibi “ama burası yaya geçidi” diyerek geçiş hakkını kendimde görürsem tahtalı köyü boylama ihtimâlim var. Konuyu dağıtmayayım. Bugün rica değil, yaptırım egemen ve bence toplum olarak bizi insan yerine koyan, nazikçe, güzelce konuşan kişileri ciddiye almadığımız için bu böyle oldu.

(4) Rusları seviyorum ya. Taaa en doğuda, Japonya’ya doğru, Pasifik kıyısında Vladivostok diye mükemmel bir şehir kurmuşlar. Öyle küçük de sayılmaz. 600.000 nüfuslu. Şu an seçme şansım olsa Venedik’e ya da Kopenhag’a gideceğime atlar Vladivostok’a giderdim. Arkadaş sen Slavsın, Avrupa’nın doğusundansın sonuçta, üşenmedin mi taa oralara gidip o şehri kurmaya? Körfeze de Büyük Petro Körfezi adını vermişler :) Yok böyle bir inat. Bu adamlardaki ulusal gururu seviyorum. 1917 Ekim Devrimi’nin hemen ardından Lenin “tüm anayurda, en ücra köşesine kadar elektrik döşeyeceğiz!” derken ciddiymiş demek ki. Rusya dediğin, yüzölçümü bakımından Plüton gezegeninden daha büyük bir ülke sonuçta. Nasıl çalıştınız, yorulmadınız mı be kardeşim? Hayır öyle Çin gibi, Hindistan gibi fazla nüfusun da yok. Soğuk memleket sonuçta. Şu Vladivostok’a bak ya, gerçekten helal olsun. Bu adamların sinemasını da, edebiyatını da, Sovyet geçmişini de seviyorum. Tarihlerini inkâr etmiyorlar. Moskova'da Stalin'in büstünü görünce şaşırmıştım. "Diktatör değil miydi?" diye sorduğumda, "ama onun döneminde Nazi Almanyasını yendik" diye yanıt vermişlerdi. Evde Dostoyevski’nin mermer bir büstü var. St. Petersburg’dan almıştım. Ona baktıkça yeraltı adamı geliyor aklıma, sonra Ivan Karamazof ve nihayet Raskolnikof geliyor. Henüz Budala'yı okumadım ama Prens Mişkin de geliyor aklıma. Batı Avrupa’nın kuru rasyonalitesiyle yetinmeyen, duygusal, epik, coşkulu, kafasına koyduğunu yapan insanlar. Öyle ideal deyip geçmez, o ideali gerçek kılmak için ellerinden gelen gayreti gösterirler. Hırslı ve gururlular. "Hayır" diyor, kabullenemiyor, “biz nasıl Batı Avrupa’nın gerisinde kalırız? Nasıl!” Bir millet düşün ki onca yıl geriden getirdiği, itekleye itekleye gerçekleştirdiği endüstriyel ve bilimsel devrimin ardından uzaya ilk insanı gönderecek kadar inatçı olsun. Batılı bir gazeteci, Mihail Kalaşnikof’a ölüm döşeğinde “sizin icat ettiğiniz silah yüzünden milyonlar öldü, mutlu musunuz?” diye sorduğunda, “HADİ ORADAN!” diye atarlanıp “ben ülkemin savunması için yaptım o silahı, sonradan kim niye kullanmışsa gidin onlara sorun!” diye gazeteciyi fırçalayan, politik doğruculuk ve dalkavukluktan uzak insanlar. Allah’ın bataklığına St. Petersburg gibi harikulade bir şehri zorla, inatla, sabırla inşa etmiş bir ülke. Bu adamların hiçbir şeye eyvallah etmeyişlerini ve en önemlisi bilime, sanata, edebiyata ve spora olan tutkularını seviyorum. Street Fighter’daki Zangief karakterini bile seviyorum.

(5) “Bir şeftalinin, bir üzümün mutluluğu. Kim daha fazlasını ister? Yaşıyorum. Bu da yeter” diye yazmış Pavese. Adalet Ağaoğlu’nun Hayır adlı romanında rastladım bu alıntıya. İki kitabını okumuştum Pavese’nin. Belki bu satırları da okumuşumdur. Hatırlamıyorum ama bazı ifadelerde gizlenen anlam kendini sonradan ele veriyor. Kanaatkârlığı, diğer bir deyişle azla yetinmeyi göklere çıkartırken temkinli olmak gerek; zira çok azla yetinen insan en sonunda sıfırla yetinmek isteyebilir. Sıfır, yani ölüm. Arzunun tamamen törpülenmesi. Bir şeftali, bir üzüm. Daha fazlasını istemez mi insan? Bu kadarı da biraz fazla az değil mi? İnsan dediğin içinde arzuların depreştiği bir varlık.

Çoğunluğun arzu ettiği şeylere heves etmediğim için kendimi hırs yoksunu birisi olarak gördüğüm olur. Evet, lüks bir konut özlemim yok, otomobillere ilgi duymuyor, gördüğümde modellerini bile ayırt edemiyorum. İki hafta boyunca bankamatiğe uğramadığım zamanlar oluyor. Maaşı pek az harcamışken bir sonrakisi yatmış oluyor bazen. Parada gözüm yok. Fakat bu demek değil ki arzuları olmayan birisiyim. Öyle bir şeftali ve bir üzümle yetinecek değilim. Başkalarının değer vermeyebileceği ama bana göre her şeyden önce gelen hırslarım var. Sanata, edebiyata, bilime, felsefeye ilgi duyuyor, elimden geldiğince okuyor, “onu da okumalıyım, bu kitabı da derhal temin etmeliyim!” diye kendime buyruklar veriyorum. On altı senedir bu böyle. Dünya haritasına her baktığımda ve gitmek istediğim yerleri her gördüğümde içim kıpır kıpır oluyor. Nezaketi ve güleryüzü severim. Yapım öyle. Gelgelelim haklı olduğumdan emin olduğum bir konuda, özellikle nezaketime rağmen ukala ve kötü niyetli bir tavra maruz kaldığımda coşkuyla savunuyorum kendimi. Şövalye gibi. Hâlâ sabırla beklediğim, on kez reddedildiysem onbirinci kez yayımlansın diye yine, inatla yeniden başvurduğum müstakbel kitabım Kasım’da ciddi ciddi çıkacak. O kitap çıkmalı. Bu da benim hırsım arkadaş!

Arzu, hırs, sevgi, öfke ve tutkuyu bedeninden çıkarıp attıysan bitmişsin demektir zaten. Nietzsche, Schopenhauer, Hegel, Kierkegaard, Sartre filan artık kim varsa, bunlar tutkulu insanlardı. Hırsından geceleri uykuları kaçan, meramını anlatabilmek için yeri geldiğinde sağlığını hiçe sayacak denli tutkulu insanlar. Bir insan toprağa tutunmaktan vazgeçmiş, çok ama çok az şeyle yetinmeye başlamış ve kendisine hedefler koymayı bırakmışsa sonu yakın demektir. Çok az ile sıfır arasındaki fark çok küçük. Az olandan hiçliğe varmak an meselesi. Muhtemelen Pavese’nin başına gelen de buydu. Bir şeftali, bir üzüm derken, “yaşamak başlı başına yeter, kanaatkâr olacaksın” diye kendini avuturken, en nihayetinde az olandan sıfıra varmış ve intihar etmişti.

(6) Köyde öğretmenlik yaparken, hatta daha öncesinde, bizim evin arkasında kulübeyi andıran küçük eve geçtiğimde yaptığım ilk iş kendime özgü bir atmosfer yaratmak olmuştu. Masa lambası önemliydi. Loş ışık olmazsa olmazdı. Kitap okumaya oturmadan önce üç dört şarkı dinlerdim ve bu şarkılar genellikle Max Richter ve Library Tapes gibi insanı sarıp sarmalayan, yağmur sesinin, rüzgar uğultusunun ve kapı gıcırtılarının eşlik ettiği piyano ve keman taksimleri olurdu. Severdim öyle parçaları. Sobayı yakar, sıcacık odada piyano çalarken piknik tüpünde suyun ısınmasını bekler, kış mevsimiyse kahveme biraz konyak katar, guruldayan bir kedi keyfiyle masanın başına geçerdim. 2004-2007. Bu ritüel benim için dünyevî bir ayindi adeta. Edebiyat ve müzik. Zaten sanat dediğimiz şey dünyevî bir maneviyat imkânıdır. O evde neler okunmadı ki? Yaşar Çabuklu'yu okuyup kendisine e-posta yazdığımı hatırlıyorum. Aşırılığın Peygamberleri adlı kitabı büyük bir coşkuyla bitirdiğimi de. Bir arkadaştan aldığım Iris Murdoch romanını nasıl da hızla bitirdiğimi, Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi ile nasıl boğuştuğumu, mistik ve oryantalist bir Ortadoğu resmi çizen Esirgeyen Gökyüzü romanını okurken ne denli sıkıldığımı da hatırlıyorum. Nietzsche’nin epik üslubunu okudukça nasıl da etkilenirdim: “Beni okumak yükseklerde uçmaya benzer dostlarım. Eğer bir kartal gibi cesur değilseniz, eğer yükseklerin sert havasında üşütmekten korkuyorsanız bu işe hiç girmeyin!” Ne adam ama.

Dışarısı sıkıcıydı. Bugünkü kadar olmasa da sıkıcı. "Small talk" denen havadan sudan sohbetten hiç haz etmediğim yıllardı. Gündem denen illetse canımı sıkmaktan başka bir işe yaramazdı. 80 sonrası doğumlular olarak, 12 Eylül’ün çocukları olarak apolitik olmakla eleştirilir, Dünya’dan bihaber olmakla yerilir dururduk. Baktık ki olan biteni takip etmek bir işe yaramıyor, kendini uyumsuz ve dışarıda hissettiriyor, aidiyet duygunu köreltiyor, en iyisi dedik, en iyisi aç masa lambanı, kahveni hazırla, biraz piyano dinle ve iyi bir kitaba gömül gitsin. Arada içini döküverirsin. Çağımızda sözün hiçbir etkisi olmadığını bilsen de, içini döker, hiç olmazsa az çok rahatlarsın işte. Her şey söylenebilir, buyur söyle, ama etkisi yok. 19. yüzyılda kaldı o. Biraz da 20. yüzyılın ilk yarısında. Artık sözün etkisi sıfırlandı. Eskidenmiş o.

Huzurlu geçirdiğim zamanları arttırmak tek hedefim. Eski ve kişisel geleneğimi yaşatıyorum. Şu an huzurdan erebilirim. Kalbimin yavaş attığı bir akşam. Kitabımı son kez gözden geçiriyorum. The Thumbled Sea diye bir grup çalıyor. Piyano ağırlıklı. Loş ışık. Kafamda ise Zeki Demirkubuz’un o çok alıntılanan cümleleri: “Artık bu ülkeye dair hiçbir şeyin benim istediğim gibi olmayacağını biliyor ve bundan acı duymuyorum.”

Tamer Ertangil.