30 Eylül 2016 Cuma

Değiniler: Eylül

(1) Ivan Illich’in Okulsuz Toplum’unu okuyayım dedim. İnat edip bitirdim ama sıkıldım. Aydınlanma ve ilerleme düşüncesini eleştireyim derken o kadar çok açık vermiş ki, bir dolu sorunlu nokta var. Okulsuz Toplum’dan memnun kalmayınca canım deneme okumak istedi. Tezer Özlü’nün Yeryüzüne Dayanabilmek İçin adlı kitabı bu bakımdan oldukça iyi geldi. İhtiyacım olan buymuş meğer. Herzog Werner’i keşfettim Özlü sayesinde. Bir filmini indirdim. Werner’in Buzda Yürüyüş diye bir kitabı ise zaten varmış bende. Bir ara okuyayım. Kitapların başka kitaplara, yazarlara ya da filmlere göndermede bulunmasını seviyorum. Tüm üyelerin birbirine eklemlendiği bir ağ gibi kitapların dünyası. Ayrı bir evren gibi. Bir sürü kesişen küme. Yaklaşık bir yıldır içinde bulunduğum ruh hâlinden memnunum. Gündemden tamamen kopuyor da değilim gerçi; ama gündeme hayatımda bir yere kadar izin veriyorum. Sınır ihlâline izin vermiyorum. Hop! Orada dur bakalım sevgili gündem. Bugün haber bakmayacağım! Geçen gün okulda şu anki milli eğitim bakanının adını hatırlayamadım. Nabi Avcı hâlâ görevde sanki. O kadar kopmuşum. Olan biteni az çok takip etsen de kendi kişisel gündemini inşa etmekte yarar var. Neye ilgi duyuyorsan artık. Bu durum yalnızca bize özgü değil üstelik. On dokuzuncu yüzyılda yaşamış olan Gustav Flaubert bile, yazmakta olduğu romanına yoğunlaşarak dışarıdaki gerçekliklerden koptuğunu, bunu bile isteye yaptığını, romanının adeta onun sımsıkı tutunduğu bir kaya olduğunu söylüyor. Kayayı bıraktığında kitabın düşsel evreninden gerçeklik denizine düşmesi an meselesi. Şahsen ortayolcuyum bu bakımdan. Düşler aleminde kalıp gerçeklerden kopmak kadar gerçeklerle haddinden fazla muhatap olup iç sıkıntısına gömülmek de kötü. Tercihler farklı farklı olabilir elbet. Kimi kusurlarımız da var muhakkak. Öte yandan, geceleri huzurla uyuyabildiğim, coşkulu ama öfkesiz, nihayet elden geldiğince ölçülü ve dengeli kalabildiğime göre şimdilik işler yolunda demektir. Böyle devam. İnsanoğlu gülümseyen de bir varlık. Acaba bu konu neden yeterince irdelenmez diye düşünürken filozof Henri Bergson'un Gülme adlı kitabını alıp sıraya koydum. Aklım onda iki gündür. Bir de Kierkegaard'ın Kahkaha Benden Yana'sı.

(2) Şu sürreal metrobüs kazasını akşam gördüm. Sanırsın Mad-Max filmi. Sosyal kuralların, ahlakî erdemlerin ve görgünün olmadığı kıyamet-sonrası filmlerinden bir sahne adeta. Filozof Hobbes'un ünlü sözündeki gibi: Herkesin herkese karşı savaşı. Bir vahşi doğa belgeseli. Dilediğin kadar özenerek yetiştir çocuğunu, sonsuza dek sırça köşklerde saklayamazsın. Nihayet dışarıda karşılaşacağı manzara bu. İsterse 15.000 lira maaş alsın, yaşayacağı ortam, kültür, medeniyet bu. Nasıl bir sinirse artık, o sinirin bedelini başkalarına ödetmeden rahatlayamayan insanlar. Şoföre sinirlenmiş olabilirsin, hatta şoförün tipine gıcık olmuş bile olabilirsin. Ama araç seyir hâlindeyken şoföre saldıramazsın. Haber sunucusu “şaşırtıcı kaza” ifadesini kullandı ama bence ortada şaşırtıcı bir şey yok. Herkes sinir hastası olmuş kardeşim. Daha bugün gerildik dolmuşta. Merkezde 70-80 yaşında teyzeler, binbir zorlukla araca binmeye çalışıyor, arkadaki araç acır mı, ihtiyar filan dinlemez, çünkü acelesi var, bencil ve saygısızız, bir tek kendimizi düşünüyoruz, DAT-DAT-DAT-DAT elli kere kornaya bastı. Bizim şoför bir yandan dönüp adama küfretti. Bir yandan da yaşlı yolculara bağırdı: “ACELE EDİN! ÇABUK OLUN!" Niye ki? Kadıncağız yaşlı, hızlı hareket edemiyor işte? Yol dar? O araba o teyzelerin binmesini efendi gibi bekleyecek. Yoksa saygıdan, ortak değerlerden filan bahsetmesinler hiç. Bir gerginlik mi yaşadın? Sinirlisin, kendine hakim olamıyor musun? Git sorununu kişisel olarak hallet. Şoförle daha sonra hesaplaş, Batılılar gibi düello yapın mesela. Madem bu kadar heveslisiniz şiddete. Hiç olmazsa olayla alakası olmayan insanlara zarar vermemiş olursunuz. Evet, düello kötüdür ama şu rezillikten, şu zincirleme trafik kazasından iyidir. Düello abi, bak ne güzel, gidin bir köşede paylaşın kozunuzu. Bizi niye bulaştırıyorsunuz? Ne çok kırmızı çizgisi oldu herkesin. “Camı çerçeveyi indiririm!”, “yakarım bu Dünyayı!” Yahu başkalarını niye katıyorsun işin içine? Denetleyemediğin öfken, bir türlü durulmak bilmeyen sinirin yüzünden Dünya neden yansın? Değerlisin evet ama başkası da değerli. Neden kendini Dünyanın merkezinde görüyorsun ki? Neden öfke nöbetlerinin sonuçlarına katlanmak zorunda olduğumuzu, keyfin kaçtığı için herkesin keyfinin kaçması gerektiğini düşünüyorsun ki? Koca ülke bir ergen ben-merkeziyetçiliği ile yoğrulmuş. Kimse burnundan kıl aldırmıyor, ödün vermiyor. Milyonlarca sağı solu belli olmayan, patlamaya hazır bomba. Adam şoföre kızdı diye zincirleme kazaya sebebiyet veriyor. Şaka gibi. Vaziyet bu. Bence TV'de liderlerin birbirlerine söylediklerini değil de tabandaki bu ruh hâlinin sebeplerini tartışsınlar biraz da. Ülkede milyonlarca olgun olmayan tehlikeli yetişkin var. Olgun değiller. Yalnızca yaş itibariyle yetişkinler, o kadar.

(3) Bir tatilin daha sonuna geldik. Öğretmenlerin tatili hakkında herkes atıp tutar, malûm. Gerçi her meslek grubu diğerini kıskanır Türkiye’de. Taksici bir arkadaşa “ulan bütün gün müzik dinleye dinleye geziyorsun, senden iyisi yok be!” diyen esnaf bilirim. Birisi de "çocuğumu ileride eczacılık fakültesine göndereceğim, ömür boyu yatışa geçer bari" demişti :) Birbirimizi çekiştirerek hayata tutunuyoruz herhâlde. Heyecanlı oluyor. Toplumumuz böyle daha diri kalıyor olsa gerek. Tuhaf. Meslekler arası çekememe bir yana, Tarık Akan’ın ardından bile kötü söz söyleyen insanları görünce şaşırmıyorsun artık. Görüşmüş, bakışaçısıymış, cenahmış. Hikaye. Bakışaçıları batsın. Ne biçim bir açıysa o, safî kötülükten ibaret kalmış. Dinsizlikle itham ettikleri Tarık Akan'ın yüzüne bakıyorum, güzellik saçıyor, yüzünden ışık fışkırıyor adeta, bir de “İslamî usullerle cenazesini kaldırmak zorunda kalmaktan esef duyan” Yeni Akit yazarının meymenetsiz suratına bakıyorum, yaşama sevincim soluyor tipindeki, bakışındaki nefret ve çirkinliği görünce. Akran sayılırlar gerçi, Tarık Akan’ın yakışıklılığını ve nurlu yüzünü kıskanıyor herhâlde. Normaldir. Sen cenazeye gelme yahu, sıkıntı değil, eksikliğini duymazlar. Zaten senin onayını, olurunu almak istediğimizi nereden çıkarıyorsun ki? Kaldı ki, Türkiye’de bir insan müslüman olmayadabilir, hatırlarsan din ve vicdan hürriyeti var bu ülkede, yüksek müsaadenle. Hem belki Tarık Akan’ın maneviyatı, duygusal dünyası senden daha engin, daha zengindir, sanatçı adam sonuçta, ve belki bu iç güzellik onun o gülüşüne, bakışına yansımıştır, olamaz mı?

Neyse. Ne diyordum? En nihayetinde tatil bitti. Şahsen bir öğretmen olarak tatili iyi değerlendirdim. Hem yurtdışına çıktım hem de bol bol okuyup kendimi geliştirdim. Yabancı dil nankördür. İhmâle gelmez. Türkiye’de gündelik hayatta İngilizceyi kullanma imkânı olmadığı için, filmleri dublajsız ve İngilizce altyazı ile izlerim ki dil becerimi koruyabileyim. Ama film de bir yere kadar. Bol bol makale okudum bu yaz. Hep İngilizce. Bir de kitap bitirdim. Epey hacimli. Kural koydum kendime: Araştırma-inceleme türündeki kitapları İngilizce okuyorum bir süredir. Türkçe harikulade bir dil, çok güzel, ama kendimi edebî eserlerle sınırladım. Felsefe, tarih, antropoloji filan, bunları İngilizce okuyuveririm, öykü ya da romanları ise Türkçe. İngilizce öğretmeniysen önce kendine saygından ötürü bu dile olan hakimiyetini koruyup geliştirmen şart. Dedim ya, nankör çünkü. Unutursun. Ya da ben unuturum. Pek zeki değilim. IQ’m ve belleğim güçlü değil. Ben bir şeyleri çalışarak ve sırayla yapabiliyorum. Üstün yetenekli değilim.

(4) Hayır, o eski bayramları özlemiyorum. Aslında geçmişe dair hiçbir şeye özlem duymuyorum. Borularında kurum biriken, yalnızca tek odanın ısındığı, tozun, isin, kirin eksik olmadığı sobalı evleri de özlemiyorum. Havanın kömür dumanlarıyla hem kirlendiği hem de leş gibi koktuğu doğalgaz öncesi günlere zerrece özlem duymuyorum. Sokaklarda Aygaz ve İpragaz arabalarının gümbür gümbür gürültü yaparak dolaştığını hatırladıkça “bunca gürültüye nasıl tahammül ediyormuşuz?” diye soruyorum kendime. Komşuluk bitti diye serzenişte bulunanlar olsa da, herkesin her şeyden haberdar olduğu, kadınların balkondan balkona bağıra çağıra konuştuğu, başkasını rahatsız etmemek nedir bilmeyen, gözetleme ve denetleme mekanizmalarının baskın olduğu o eski mahalle kültürünü hiç ama hiç özlemiyorum. Yalnızca birbiriyle uyumlu insanların misafirlik yaptığı, çat kapı eve gelmenin samimiyetle bir ilgisi olmadığını bilen, mesafeli, saygılı, kurallara uyan insanların olduğu, herkesin burun kıvırdığı ama nedense ekonomik durumu elverdiği vakit derhâl taşındığı mevcut site hayatını tercih ederim. ‘80’lerin arabesk kültürünü hiç ama hiç özlemiyorum. Küçük Emrahları, İboları, ağlayan, ağlatan müzikleri, ağlarken kendini jiletleyen gençleri, kapalı alanlarda, hatta otobüslerde sigara içilen yılları, cep telefonsuz, internetsiz, internet bankacılıksız, kıytırık bir iş için bile uzun sıraları beklemeli günleri de özlemiyorum. Bayramlık almayı da özlemiyorum. Tekstil sektörü ve seri üretim sağolsun, zaten her gün farklı bir kombin yapıyor, elden geldiğince şık giyiniyorum. Eskiden kıyafet yamamak diye bir şey vardı. Çünkü öyle zırt pırt alamazdın giysi falan. Çocukken topumuzu kesen hacı amcaları da, “kızılcık sopasıyla döverim seni!” diye tehdit eden huysuz ihtiyarları da özlemiyorum. Dayağın çok olağan sayıldığı, cennetten çıkmadır dendiği günleri de. Bir kafe açılmıştı kızlı erkekli oturulsun diye, camına siyah bant çekmişlerdi sanki kötü bir şeymiş gibi. İçerisi görünmesinmiş. En sıradan ve klasik bilgiler için bile tozlu raflardaki ansiklopedilere muhtaç olduğumuz, o ansiklopedileri almak için tonla kupon biriktirdiğimiz günleri de özlemiyorum. Müzik dinlemek için Walkman kullandığımız, piller bitmesin diye tükenmez kalemle kasetleri çevire çevire ileri-geri sardığımız günleri de.

Geçmişin, kusursuz bir bütünmüşçesine yüceltilmesini, sanki o vakit her şey güllük gülistanlıkmış gibi hatırlanmasını tuhaf ve abartılı buluyorum. Gelecek daha önemli. Ben saygı, hoşgörü ve mesafenin el üstünde tutulduğu ve bireyin esas alındığı, endüstriyel üretim ve bilimin getirilerini yadsımayan, insanların birbirini gözetleyip darlamadığı, müdahale etmediği, dedikodusunu yapmadığı, rahatsız etmediği bir geleceği özlüyorum. Yoksa mahalle kültürüymüş, sobalı evmiş, kestane pişirmekmiş, başkasının olsun -istemem.

Geçmişe dair özlediğim birkaç şey var tabi. Günümüzde öfkelendiğim şeyler de çok. Yine de eskiye dönmek istemezdim. Biliyorum, çoğunuza zıt gidiyorum belki ama geçmişe özlem duymuyorum.

(5) Bir anlık hevestir sandım. Değilmiş. Üç hafta oldu. Üç haftadır, akşamları Google Earth’ü açıp Türkiye haritasında geziniyorum. Bozcaada’ya bakıyorum, sonra Şarköy’e, ardından Alanya’ya ve birkaç saattir Finike’ye. İnsanın dertsiz tasasız, sağlıklı ve huzurlu bir hayat sürdürmesi hayal kurmasının önüne geçmiyor. Yeni mekânlara dair hayaller şu üç haftadır çokça aklıma düşer oldu. Kendimi biraz olsun tanıyorsam, bundan tam iki yıl sonra muhtemelen başka bir şehirde, başka bir okulda çalışıyor olacağım. Rahatın yerinde olabilir. Kayda değer hiçbir sıkıntı yaşamıyor da olabilirsin. Ama insan durduğu yerde durmuyor işte. Yeni yerlere yelken açmak, yeni insanlar tanımak, yeni deneyimler edinmek arzusu, güvenli ve dingin bir şekilde yerli yerinde oturmanın önüne geçmeye, giderek ondan daha cazip hâle gelmeye başlıyor. Bir yer memleketin de olsa, arkadaşların, çevren, tanıdıkların burada da olsa, her noktasını avcunun içi gibi biliyor da olsan, durduk yere taşınmak gibi bir külfeti üzerine alman tamamen mantıksız da olsa duramıyorsun işte. Basıp gideyim diyorsun kendi kendine ve bunun hiçbir rasyonel gerekçesi yok. İçeride bir yerlerde bir şeyler seni dürtüklüyor. Mantıkla bakarsak olduğum gibi kalmam çok daha mantıklı. Öyle de, hayat bir tek mantıkla yaşanmıyor. Geçenlerde Duygusal Zeka kitabında okumuştum. İnsan kararlarını verirken önce duygular devrededir. On tane seçenek varsa sen ilk anda, farkında bile olmadan, sırf hoşlanmadığın için, ki hoşlanıp hoşlanmamak irrasyonel bir meseledir, o seçenekleri dörde beşe indirirsin. Ancak ondan sonra, yani duygular zaten yapacağını yaptıktan sonra düşünen zihin devreye girer. “Hmm. Acaba hangi sahil kasabası havalimanına daha yakındır, hangisinde ev bulmak daha kolay olur, hangisinin hangi özelliği onu daha tercih edilir kılar?” gibi sorular ancak duygular işini gördükten sonra, yani duygusal karar anından sonra gelir. İnsanoğlundan duyguları söküp alın, geriye kala kala Uzay Yolu’ndaki Mr. Spock gibi robotumsu, sırf rasyonel, ruhsuz bir varlık kalır zaten.

Belirli bir yerde uzun süre yaşadıktan sonra oradaki fırsat ve imkânları tükettiğini hissediyorsun. Muhakkak çok değerli dostların oluyor. Ne var ki kendini adeta erken emekli olmuş, fazlasıyla durağan ve her günün birbirinin aynısı olduğu bir ortamda ihtiyarlamış gibi hissediyorsun.

Yeni deneyimlere yelken açmak iyidir ya. İki sene göz açıp kapayınca kadar geçer zaten. O zamana kadar kim öle kim kala tabi. Bakarız.

(6) Öğlen bir gibi okuldan eve gelince denize şöyle bir baktım. Sütlimandı. Berrak. Tertemiz. Çarşaf gibi. Pürüzsüz. En son 31 Ağustos’ta yüzmüştüm. Dayanamadım. Dükkanı yarım saat geç açıveririm dedim. Aldım havlumu atladım denize. Ağustos’taki tüm yüzmelerimi toplasanız, bugün aldığım tadı vermez. Açıldıkça açıldım. Denizden korkmam ben. Kramp girmez. Girse de suda sırt üstü yatar dinlenirim. Heyecanlanmam. Balık adama döndüm zaten bu yaz. Neyse. Denizde açıldıkça açıldım ve kıyıya dönüp baktığımda gördüğüm manzara o kadar güzeldi ki o anı fotoğraflamak istedim. Suyun içindeyken fotoğraf çekecek değildim elbette ama o görüntü zihnime nakış gibi işlendi. Bana özel olsun, kalsın zihnimde madem. O da benim, bana özel, biricik, paylaşılamayan bir yaşanmışlığım olsun. Kıyıya dönüp çıkınca bugünlerde okuduğum, Mîna Urgan’ın Bir Dinozorun Gezileri kitabı geldi aklıma. Hani öteki kitabını okumuştum geçenlerde. Bu ikincisi. Kitabın ilk bölümünde küçük mutluluklardan söz ediyor Urgan. Hayatta en sevdiği iki şey kitaplar ve denizmiş. Ne kadar da örtüşüyoruz kendisiyle. 34 yaşındayım ama 83 yaşında anılarını yazan bu insanın bazı paragraflarını okurken onları kendim yazmışım gibi hissediyorum. Empatinin dorukları. Bazen kendi kendime söylenirim. Ya Tamer derim, Tamerciğim, acaba büyük mutlulukların ne olduğunu bilmediğin, onları tatmadığın için küçük mutluluklarla yetiniyor olmayasın? Yoksa insanların o kadar da önem vermediği, senin aldığın lezzeti abartılı bulabileceği şeylerle kendini kandırıyor, kendi kendini mi avutuyorsun? Olamaz mı? Bir kitabı okurken, sevdiğin bir şarkıya eşlik ederken, kendini iyi bir filme kaptırdığında, denize girdiğinde, duş alırken, bir arkadaşını gördüğünde, sabah yüzünü yıkayıp “ne harika bir gün!” diyerek dışarı çıktığında, çıkarken yeni açmış nazlı ve kırılgan gardenyanın o tarif edilmez kokusunu içine çektiğinde, şehiriçi minibüsü ile okula giderken sanki şoför seni gezdiriyormuş gibi hissedip etrafı seyrettiğinde, daha güzel göreyim, Dünya'yı daha net göreyim diye güneş gözlüğünü çıkardığında, kahkaha attığın, selamlaştığın, sohbet ettiğin, hepsinden öte yemek yerken, yemek ya, Dünya’nın en güzel şeyi yemek yemek için o sofralara oturduğunda, gezip gördüğün yerlerdeki hoş anıların durduk yere aklına geldiğinde hissettiğin o tatmin duygusu çok mu abartılı acaba? Tamer diyorum, kendini kandırıyor, Polyannacılık oynuyor, küçük şeylerle arzularını törpüleyip yalan avuntularda oyalanıyor olmayasın diyorum. Denizmiş, çiçekmiş, kitapmış, yemekmiş, abartmıyor musun birazcık?

Sonra Urgan'ın yazdıklarını görüp yalnız olmadığımı anlıyorum. Kimimizin özünde var hayattan tat almak. Bakın bir alıntı: “İlk maaşımın bir kısmıyla anneme 250 gram şam fıstığı, kardeşim Halil’e büyük boy bir tobleron çikolata, kendime de koskocaman kırmızı bir balon almıştım.”

Bence o küçük dedikleri mutluluklar bilakis gayet büyük.

(7) Abim tatilde. Üç gündür dükkana ben bakıyorum. Farklı bir tecrübe. Her çeşit insan geliyor. Adeta bir laboratuar. Bugün müşterilerden birisi sohbet açtı. Erzurumluymuş. Marmara bölgesi nüfus patlaması yaşarken, diyelim Giresun’un 3.000 nüfuslu ilçelerinden, Artvin’de neredeyse insan kalmadığından, bu gidişle oraların kendi hâline bırakılıp doğa tarafından ele geçirileceğinden filan dem vurduk. O esnada meyhane havaları şarkıları aktarımı sürmekteydi. Dükkan müzik market. Ah sorma dedi, sorma, varımı yoğumu sattım, kiradayım. Belli ki sürekli içmek gibi bir sıkıntısı var. Meyhane havaları. Orası beni ilgilendirmez tabi. Ancak Marmara’nın, Türkiye’nin Batısının yozlaşmışlığından, bozulmuşluğundan, kendi sözcükleriyle GAYRİ-AHLÂKİLİĞİNDEN şikayet etmeye başlayınca rahatsız oldum. Öyledir hep. Batı hor görülür. Dikkat edin. Biz yozuzdur. Cumhuriyeti de bu kör olası Batılı Rumeli elitleri kurmuştur zaten. Zannedersin Cumhuriyeti kuran öncü kadrolar savaşlarda o cepheden bu cepheye koşturmuyor da tüm gün bungee-jumping yapıyor, ciple safariye çıkıyor, yahut Maldivlerde kokteyl yudumluyormuş gibi. Neyse. Türkiye’de böyledir. Memur da olsan, memleketinde de çalışsan aynı maaşı alırsın, ama nedense o yozlaşmış, o beğenmediğin, o dudak büktüğün Batıya akın edersin. Tü-kakadır Batı ama herkes oraya gelir. Gayri-ahlâki Marmara ve Ege’ye akın eder. E dur o zaman memleketinde, bak memur adamsın, orada da aynı maaşı alacaksın zaten? A yok, buraya gelip de burayı hakir görmenin tadı bambaşka olsa gerek. Derken bu abimiz altın vuruşu yaptı: “RAMAZAN’DA AÇIK OLAN KAHVELER VAR YA!” Ay kuzum ya kıyamam, nasıl da mağdur, görüyor musun :( Ben durur muyum? Gayet sakin, “ama o zaman sen herkes sen gibi olsun, sen istiyorsun diye tüm mekânlar kapatılsın istiyorsun. Bu baskıcı bir tutum” dedim. İnanın abartmıyorum, adam elini nereye koyacağını bilemedi. Lafı nasıl çevirdi, konuyu nasıl değiştirdi anlamadım. Muhtemelen hep onaylanmış. “Haklısın abi. Şu ahlâksızlara bak! Kafeler Ramazan’da açık, böyle iş olur mu?” diye onaylanmayı bekliyor. Sanki onun oruç tutmasının önünde bir engel varmış gibi. Siyasetten ziyade bu toplumsal olgular, bu kalıplaşmış, yazılı olmayan önkabuller asıl sıkıntı. Bu zihniyet kötü işte. Düşmanını tanımak lazım. Kötü; çünkü müdahaleci. Biz iyiyiz, çünkü onun Ramazan’da oruç tutmasına karışmayız ama o bir mekân açık diye rahatsız olur. O da kapansın ister. Safî kötülüğün özü tam da bu. Zaten medeniyet dediğin kişinin hareket alanının genişliğiyle ölçülür. Sen hayatı bana dar ediyor, gücün yetmeyince dar edemesen de dar etme fantezileri kuruyorsan bal gibi kötüsün dayı. “Ah, Osmanlı’da olacaaadı, kellesi gitmişti hepsinin!” Kötüsün işte. Hayatı insanlara zehir etmekten başka bir medeniyet tasavvurun yok.

Sakince itiraz etmekte fayda var. Şok geçiriyorlar. Çok ilginç. Bir de sekülerler nefes almak için Batı kıyılarında toplaşmasa keşke. Tüm ülke sathına yayılsak ne güzel olur. Denge sağlanır.

Kıyılara yığıldıkça konut fiyatları da uçtu zaten.

(8) Eve elli metre mesafede bir bank var. Tüm banklar gibi ona da tabela astılar. Kabuklu yemiş yenmemesine dair. Çekirdek yani. Şam fıstığı ve fındık pahalı zaten. Yüklen ay çekirdeğine. Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür halkımız umursamıyor tabi tabela filan. Trafo tarafından perdelendiği için sote bir yer ve her sabah çekirdek kabukları çimenleri kaplamış oluyor. Hele yaz aylarında. İstisnasız her sabah çekirdek kabuklarından koyu beyaz bir örtü oluyor yerde -ve bazen masanın üstünde. Sadece o değil. Bisikletle gezerken slalom yaptığım anlar oluyor. İçki içecek mekân olmadığından, diyelim ki gün batımına karşı bir kadeh beyaz şarap içecek açıkta hiçbir mekân olmadığından, biraz da içmeyi bilmemekten tabi, erkekler, hep erkek, erkek erkeğe, biralarını alıp yol kenarlarında, yine sote yerlerde, bazen arabalarının içinde, bazense kayalıklarda birasını içer. Estetikten yoksun bir ortamda ılık, ısınmış, bir halta benzemeyen biramsı bir sıvı. İçer de, efendi gibi o şişeleri poşetleyip çöpe atmak yerine, bitirdiği vakit vurup parçalar hepsini. Nasıl bir bastırılmışlık, nasıl bir hınç, nasıl bir sinirse artık, o şişeler muhakkak kırılıp parçalanır. Bisikletle geçerken cam parçacıklarından kurtulmak için akrobatik hareketler yapman gerekir. Lastiğin patlamasın diye giderek ustalaşırsın. Kural sevmeyen, özgürlüğüne düşkün bir millet. O şişeleri parça pinçik etmezse rahat edemez. Sote yerlerde, karanlıkta yapılan kural ihlâlleri, muhtemelen “yaa belediye ne karışır, ben vermedim mi oy? Dilediğim yerde yerim bu çekirdeği abi, kime ne?” diyerek kimi savunma mekanizmalarıyla haklılaştırılmıştır bile. Ne yani? Halka rağmen halk için karar mı alıyorsun? Jakoben, elitist belediye seni! Kır şişeleri usta, parçala! Şangır! At çekirdek kabuklarını yere, öyle at ki çimenin yeşili görünmesin, yarım kilo, bir kilo, çıtır çıtır çatır çutur tüüühhhp! Hepsini yere at. Çöpçünün işi ne? Evin içine gelince Dünya’nın en temiz insanlarıyız. Yok böyle bir temizlik. Bal dök yala. Bütün gün temizlik yapan kadınlar var. Toz beziyle bütünleşmiş. Ama pencereden dışarı her şey atılabilir. Dışarısı yabancı. Kamusal olan bizden değil. Ortak yaşam alanları diye bir kültür yerleşmemiş bir şekilde. Meydan konsepti yok. Kızılay Meydanı dediğin bir kavşaktır alt tarafı. Meydanlar meydan değil, birer meydan okuma alanları. Kamusal alanda karşılaşmalar hep geçiştirmelik. Bu içerisi/dışarısı karşıtlığı Türkiye'de herkesi bağlayan bir mesele. Dost içerisi, düşman dışarısı. Bir mücadele alanı. Survivor adası adeta. Kendini ait hissetmediğin bu dışarısı için sorumluluk da hissetmezsin hâliyle. Ve sorumluluk hissetmediğin yeri temiz tutman için hiçbir sebebin yoktur.

Tamer Ertangil.