4 Eylül 2016 Pazar

Değiniler: 1-31 Ağustos 2016

(1) Beşiktaşlı yorumcu Kazım Kanat vardı, çoğunuz bilirsiniz. Kendisine kanser teşhisi konulup bir süre tedavi gördükten sonra, baktı ki çaresi yok, ölümün eli kulağında, tedaviyi reddetmiş, son birkaç ayını hastane koridorlarında ve diyaliz makinesine bağlı geçireceğine, “teknemde ailemle hayatın tadını çıkarıyorum, artık ne olacaksa, ne zaman olacaksa olsun” demişti. Zor bir karardı muhakkak ama bence Kazım Kanat doğrusunu yapmıştı.

Elimde olsa sonsuza dek yaşamak isterim. Hep sağlıklı kalmak ve mümkünse hiç yaşlanmamak isterim. Ölüm deneyimini, deneyimleyen kişiden başka hiç kimse bilemeyeceği, ve ölen kişi, söz konusu deneyimi başkalarına aktaramayacağı için, aksini tasavvur etmek zaten mümkün değil. Ölmeyi istemez kimse. Arzu nesneleri hayatın içindeyken, hayata dahil olmayan, üstelik bilmediğin ve geriye dönüşsüz bir "şeyi" nasıl arzu edersin? Büyük zorluklarla karşılaşan, kimi iç ve dış sebeplerden kaynaklı buhranlı dönemler geçiren kişiler, eh bir de kişilik bakımından savaşçı yapıda değillerse, isterler belki, ölmeyi değil de, yaşamamayı. Ölmeyi değil de, yaşamakta olduğu hayatı istemeyebilir, bunu anlarım. Tekil bir yaşam deneyiminin reddidir bu, yaşamın kendisine, tüm mümkün yaşamlara genel bir reddiye değil. Veya ağır bir hastalığı vardır, artık yaşamamayı, daha doğrusu o acılardan kurtulmayı isteyebilir, bunu da anlarım. Ne var ki, ölümün bilgisine sahip olmak ve onu arzulamak anlamına gelmez bu durum. O kadar sevimsiz bir konu ki, bırakın arzu etmeyi, hakkında konuşurken bile insanın enerjisini düşürüyor.

Eskiden insanlar evlerinde can verirdi. Yani eceli gelenlerden bahsediyorum. Modernitenin çoğu getirisini tereddütsüz kucaklayan birisi olsam da, günümüzde insanların son nefeslerini hastanelerde veriyor olmalarından hoşnut değilim. Yaşatmak güzel şey kuşkusuz; gelgelelim ihtiyarlıktan parmağını oynatamayacak denli kudretten düşmüş, sürekli kalbi tekleyen, özbakımını yapmaktan aciz hâlde, Azrail tarafından mütemadiyen yoklanan insanları makinelere bağlayarak, aşırı dozda ilaçlar ve uyarıcılarla ite kaka yaşatmak, onlara zulmetmek gibi geliyor bana. Bunun kararını ben veremem. Ruhsuz olmakla, duyarsız olmakla da suçlanmak istemem; ama kendi adıma, en azından kendi bedenim söz konusu olduğunda, üç beş ay, hatta bazen 3-5 gün daha zoraki canlı kalmak uğruna, hayatımın son demlerini hastanede, makinelere bağlı, başkalarına yük olarak geçirmek istemezdim. Zaten bana kalırsa canlı kalmak ve yaşamak aynı şeyler değil.

Kazım Kanat, belki zorlasalar bir süre daha "canlı" kalırdı. Ama o son aylarını o güzellikte yaşamamış olacaktı.

(2) İnternetten alışveriş şöyle dursun, mağazada giysi seçerken bile kalitesine, dikişlerine bakan yok, keten midir, yüzde kaçı polyesterdir, ne kadarı pamukludur, umursayan kalmadı. Varsa yoksa “şıklığı”, göze hoş görünmesi, evdeki pantolonla, ayakkabıyla uyum sağlaması, ahenkli bir kombin oluşturması. Çağımızda mutlak ve aşkın referansların yokluğunda her görüntünün bizatihi kendisi birer referans hâlini aldı. Görünümün ardında yatan gerçeklik, biçimin yapıldığı maddenin niteliği, yahut şeylerin altında yatan öz kimsenin umrunda olmadığından, görüntülerin bitimsizce akıp durduğu bir geçit törenine döndü dışarısı. Yemeğin bile görüntüsü lezzetinin önüne geçti –çek koy Instagram’a. Çok şık.

Kimi dinî ya da milli kimlikler bile birer elbiseymişçesine üzerimize geçirdiğimiz sentetik kılıflar, bir öze, bir mantığa işaret etmeyen, yalnızca “zevahiri kurtarmaya” yarayan şekilci unsurlara indirgendi. Bayrak mesela, bugünlerde her yerde, güzel, güzel de neye referans veriyor, hangi değerlere işaret ediyorsun onunla? 2012 Londra Olimpiyatları’nın açılış törenini anımsıyorum. Milliyetçilikse milliyetçilik, adamın bayrağı göndere çekilmiş, dalgalanıyor ama referansları, neye gönderdiği, neyi kastettiği de geliyor ardından. Söz gelimi Shakespeare’i koyuyor sahneye, bilimsel yöntemi geliştiren Francis Bacon ve büyük fizikçi Newton’ı çıkarıyor, bilimsel devrimden, sonrasında sanayi devriminden bahsediyor. Bizim bayrak sevdamızsa yalnızca simgesel düzeyde kalmışa benziyor bugünlerde. Kendilerinden ateş isteyen gence “tut şu bayrağı!” deyip dört beş kişi tek kişiyi dövmek, bunu kameraya çekip küfretmek mi milli değerimiz? O haydutlar mı sahip çıkmış oldu şimdi bağımsızlığımıza? “Şu cennet vatanın” her yerine, özellike otomobillerin camlarından, çoluk çocuk kim varsa çöp atmak mı bayrak sevgisi?

Çok seviyorsunuz ya hani vatanı, bile isteye bir iş yapan, gönüllü olarak fazladan çalışan, okuyan, topluma bir değer katmaya çalışan kişileri “enayi” olarak değerlendirmek mi yurt sevgisi? Öyle ya, bizde gereksiz, fuzulî, lüzumsuz, fazlalık, haybeye gibi çok kelime vardır emeği küçümsemek için kullanılan. Bir karikatür vardı, ilk sahnede, karşıdan karşıya geçen anne, yerleri süpüren temizlik işçisini göstererek çocuğuna “OKUMAZSAN ONUN GİBİ OLURSUN!” diyordu. Çöpçü olursun yani. İkinci ve güya doğru olan sahnede ise anne çocuğuna “okuyup iyi mevkilere gelerek bu insanlara daha iyi iş olanakları sağlayabilirsin” diyordu. Hâlbuki iki anne de temizlik işini küçük görüyor, çöpçü olmayı acınacak bir hâlmiş gibi değerlendiriyordu. Karikatür hatalıydı. Çalışmak enayiliktir bizde, fazladan yaptığın iş eline yapışır, bir gün yapmadığında sen kötü olursun ve hele bir de çöpçülük, amelelik yapıyorsan “acınacak” hâldesindir.

Her cümleyi küfürle bitirmek, anadilini bozuk ve itinasız bir şekilde kullanmak, yüz kelime ile hayatını idame ettirmek, daha fazla kelime kullananı ise ukala addetmek mi bayrak sevgisi, Türkçe sevgisi? TEK DİİİİİİİİİİİLLLLLLL diye bağırana kadar azıcık okuyup not tutsak da anadilimizi geliştirsek kötü mü olur? Elin Alman’ı gelip İstanbul’da, Ankara’da Alman bayraklarıyla, bağıra çağıra, “DEUTSCHLAND ÜBER ALLES!” diye yürüyüş yapsa bunu işgal psikolojisiyle değerlendireceği besbelli olan gurbetçilerin, Almanya’nın göbeğinde, özgürlüğü bulmuş, rahatlığı bulmuş ya hani, artık insanları kendilerinden tiksindirene kadar, 80 yaşında teyzeleri çıldırtıncaya kadar, kornalarla, tekbirlerle, kuru gürültüyle etrafa rahatsızlık vermesi mi? Aferin, çok güzel bir görüntü verdiniz. Görüntü tamam da, sahi ne oldu diline, kültürüne sahip çıkmaya, medeniyete ne oldu? Sporda başarı, bilimde çığır açan buluşlar, iyi insanlar yetiştirmek, saygı, sevgi, hoşgörü, sanatı desteklemek filan, ner’de kaldı bütün bunlar? Giyim mağazalarında olduğu gibi, görüntüye, şıklığa fazlasıyla takmış durumdayız ama sosyal mevzularda malzeme kimsenin umrunda değil. Kimse artık, şöyle baş parmağıyla işaret parmağının arasına alıp kumaşın kalitesine bakmıyor.

Malzeme kalitesi düşünce şıklık da geçici oluyor, ne giysen tez zamanda kitsch’leşiyor tabi.

(3) Dün sahilde oturuyoruz. Sohbet öyle bir noktaya vardı ki, arkadaşın arkadaşı, hayatın anlamını çözmüş edasıyla “her şey bir” şeklinde özetlenebilecek sözler etti. Laik ya da teokratik devlet, ne fark eder ki, sonuçta ikisi de devletmiş. Ha kraliyet ailesi ha parlamento, ne fark eder ki, sonuçta ikisi de otoriteymiş. Bilge ile cahil arasında da fark yokmuş esasen, sonuçta bilgili kişi, bilgisiyle otorite kurmaya çalışırmış üzerimizde, cahil ise kaba kuvvetle. Dernek mi? İslamcı bir dernek olur, şeriat getirmek isteyebilir, seminerler verebilirmiş, bunun Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nden ya da herhangi başka bir dünyevî dernekten ne farkı varmışmış? “SONUÇTA İKİSİ DE DERNEK” imiş. Çocukları akıl ve bilimin ışığında, felsefeyle sorgulamayla yetiştirmek ya da dogmatik bir akide etrafında yetiştirmek arasında ne fark varmışmış? Sonuçta ikisi de toplum mühendisliğiymiş, ha Kuzey Kore, ha Suudi Arabistan, ha İskandinavya, hepsinin okullarında çocuklar şekilleniyor, hamur gibi yoğruluyormuşmuş. Abi bir aydınlanma geldi ki sorma. Işığı gördüm sanki bir an için. Meğer o kadar okumanın hiçbir gereği yokmuş yahu, baksanıza “her şey bir” nasıl olsa, okumuşsun, okumamışsın, ne değişir?

Size bir şey diyeyim mi? Bu “her şey bir yeaa” muhabbeti en kolaycı, en işe yaramaz, en çözümsüz tavırdır. Bir kere farklı devletler, dernekler, eğitim sistemleri ve otorite türleri bal gibi karşılaştırılır, kimi yönlerden artı ve eksileri tespit edilip insan özgürlüğüne, toplumsal huzura ve hoşgörüye katkısı bakımından daha iyi olanı pekâlâ gösterilebilir, hangi sistemin daha üstün olduğu, en azından ehven-i şer olduğu bal gibi tartışılabilir. Bir tarafta sorgulanması yasak olan dinî dogmalarla örtüşmeyen her şeyi elinin tersiyle reddeden bir kültür, diğer yanda Kuzey Kore’de örneğini gördüğümüz, ülke liderini Tanrı gibi gören, o öldüğünde yok efendim turnalar ters yöne uçmuş filan gibi mitolojik anlatılar geliştiren bir devlet, diğer yanda akıl, bilimsel yöntem, sistematik gözlem ve deneye, en önemlisi rasyonel tartışmaya dayanan bir eğitim sistemi, saygı ve mesafeyi, yaşam tarzlarına müdahale etmemeyi esas alan bir kültür ve bunların hepsi bir, öyle mi? Yok ya?
Her şeyi aynı kefeye koyan, her şeyi eşdeğer kılarak karşılaştırma imkânını ortadan kaldıran bu indirgeyici tavrı önceden göreci olmakla eleştirirdim, artık basbayağı nihilist buluyorum. Çünkü hiçbir değere öncelik tanımıyor, hiçbir tercih yapmıyor, iyi ve kötü arasında, güzel ve çirkin arasında, en önemlisi de kötüyle daha az kötü arasında bile hiçbir bir ayrım yapmıyor bu tuhaf tavır. Tüm değerlerin yitimi, nam-ı diğer nihilizmdir bu. Gerçi Türkçe karşılığı da güzel: Yoksayıcılık veya hiççilik.

Vallahi öyle her şey bir filan değil. Geçiniz.

(4) Off. Vallahi şiştim. Maşallah bakıyorum da eski ortakları televizyona çıkıp çıkıp Fethullah Gülen’i kötüleme yarışına girmiş. Niye? Kandırıldıklarını nihayet idrak ettikleri için mi? Hiç sanmam. Daha ziyade bugün rüzgâr böyle esiyor, akıntı bu yönde. Gülen’in ne menem bir iblis olduğunu ekranlarda ayrıntılarıyla anlatan bu zıpçıktı itirafçılar hiç kusura bakmasınlar da, bunları şimdi anlatmak marifet değil. Sen o anlattığın onca pisliğe, onca garabete tanık olurken, rüzgâr bu yönde esmediği için, eleştiri alırım, destek görmem diye susmuşsun, şimdi nasıl olsa medyayla, iktidarla ortamı müsait bulmuşsun, alkışlar arkandayken vay efendim Feto böyle kötüydü, şöyle kötüydü, sahte mehdî idi filan... Yahu sen demek ki bir dönem de olsa adamın mehdî olduğuna inanmışsın, sonra bunun yanlış olduğunu idrak etsen ne olur, etmesen ne olur? Demek ki ileride bir başkasının da mehdî olabileceğine inanmaya teşnesin bir kere. Sende yanlışa, aldanmaya, kandırılmaya yatkınlık var olduktan sonra, Gülen gider başkası gelir. On yaşındayken Hocanın hizmetine girdim diyor. Kardeşim senin anan baban yok mu? Daha çocukken seni nasıl verirler başkasının boyunduruğuna? Reşit olmamış kişileri ailesinden alıp dinî eğitim adı altında yurtlarda, evlerde tutmak net ÇOCUK İSTİSMARIDIR. Bunun lamı cimi yok. Bir cemaatin yurt binası göçmüştü de, aileler şikayetçi bile olmamıştı. Din eğitimi veriliyordu, kaderde ne varsa o diyerek. Zehirlediniz milleti be. Yok efendim Hocanın ayakkabısının bağcığını eliyle sökemezlerse dişleriyle sökerlermiş, el öpmeler, ayak öpmeler -ne ararsan. Gerçi Katoliklerde de vardı böyle garabetler. Papa, kameralar kayıttayken, mültecilerin ayaklarını yıkayıp öpüyordu. Öyk unsure ifade simgesi:/ Tiskindim. Ne gerek var böyle şeylere? Sene 2016 olmuş, mevzulara bak. Dindar subay yetiştirmek nedir? Devletin askerin ya da başka bir yurttaşın dinî inancına karışmak gibi bir görevi mi var? Adam ister oruç tutar, namaz kılar, ister kılmaz, müslüman olur, ateist olur, zerdüşt olur, SANA NE KARDEŞİM? Adamın işini hakkıyla yapıp yapmadığına baksana?

Kandırıldık! Hep kandırılıyorsunuz zaten. Ortadoğu hep kandırılır. “Müslümanı müslümana kırdırıyollaaa :(” diye tepişip dururlar, bir kere de “yahu biz niye dış mihrakların gazına gelip birbirimizi öldürüyoruz ki?” diye sormak akıllarına gelmez. Belki de birbirinize düşman olmaya, bölünmeye eğilimlisiniz, demek ki fıtratınızda bu var, olamaz mı? Birbirine düşüyorsun çünkü biribirine düşmeye yatkınlığın var belki de? Çocuk musunuz kardeşim? Tamam, ABD’nin oyunları bunlar, İsrail oyunları diyelim, e oyuna gelme o zaman bi zahmet??
Şiştim yeminle. Daha da izlemem 3-4 gün CNNTürk filan.

(5) Her sabah, kayalardan yığma mendireğe doğru yalın ayak yürüyor, oradan denize atlayıp, havlu, üst ve terliklerimi bıraktığım, eve en yakın yerdeki banka doğru yüzüyorum. “Bana lükslerimi verin, ihtiyaçlarım sizin olsun” demiş ya Wilde, o sözden benim anladığım biraz farklı sanki: Reklamlarda ihtiyaç diye gösterilenler sizin olsun da, kendi istediklerim bende kalsın, kâfi. Asgarî sayıda eşyayla yaşıyorum, arabam yok. Bir tek bisikletim var iki sene önce aldığım. Toplu taşıma ve bisiklet ziyadesiyle işimi görüyor. Çanak antenden gelen kablo bir fırtına esnasında koptuğundan beridir evde TV yayını yok. Aslına bakarsanız iyi de oldu. Çok gerekirse dizüstü bilgisayarımdan canlı yayınlara bakıyorum arasıra, sonra darlanıp kapatıyorum zaten. Bünyem gündemi bir yere kadar kaldırabiliyor.
Benim eve gelenlerin yaptığı ilk iş mutfaktaki tartıya çıkıp kilosunu ölçmekse, ikincisi “değiştir artık şu kumaş giysi dolabını” veya “bu perdeler güzel değil” demek. Alıştım artık. Hâlbuki ben o dolaptan da, perdelerden de memnunum. Sık giydiklerim, bir koltuğun kolçaklarında durur dizili, her giydiğimi istifin en altına koyarım ki bir daha ona sıra geç gelsin. Tartıyı ise misafirler çok seviyor. Müthiş bir cazibesi var. Koyun bak en görünür yere, eve gelen herkes selamlaşma faslının ardından hemen tartıya çıkacaktır. Neyse. Eşya sevmiyorum. Otomobilin hayalini bile kurmuyorum, bir araba gördüğümde markasını-modelini bile tanımıyorum çoğunlukla. Algım seçmiyor. Evde kitapların sayısı epey arttı. Ama e-kitap okuyucu aldım, yüzyılın icadı! Artık basılı kitap da almam, alsam bile mecbur kalırsam, e-kitabı yoksa, ayda yılda bir. Ahşap oyma bir heykel paylaşmıştım bir grupta iki sene kadar önce de, bir çevrecinin, “heykel yapmak için ağaçtan başka malzeme bulamamışlar mı?!” tepkisini hatırlarım. Heh, şimdi elinde kitap olan, kitap kokusu nostaljisi yapan çevreci görmeyeyim, “NEDEN E-KİTAP OKUYUCU ALMIYORSUN AĞAÇ KATİLİ SENİ!” diye suçlayacağım :) Şaka yapıyorum. E-kitap okuyucuyu asıl sevme nedenim minimalizm anlayışıma uyuyor olması. Yer israfı yok.

Bir buçuk-iki sene sonra yeni bir eve geçeceğim gibi görünüyor, o zaman da denize yakın, dilediğim zaman yüzebileceğim bir ev olsun da, 1+1 olsun, yeter. İçine, Japon minimalistleri gibi, şu an sahip olduğumdan da az eşya koyacağım, başka beklentim yok. Gerçi Japon diyorum da, eskiden Anadolu çok daha kanaatkârmış. Sabah siniyi getirip yer sofrası kurduğun, akşam misafirini ağırladığın, gece döşek serip uyuduğun oda hep aynı odaymış. Tek. Sonra modernleşme geldi, hayat kolaylaştı ve sıkıldıkça onu biz zorlaştırdık.

Basit yaşayacaksın ya, yalın yani, su gibi yalın. Yüzmek bedava, koşmak bedava, okumak, eh bedava sayılır, bir de yazdan yaza yurtdışında kafa dağıtmaca, eh, benim lükslerim de bunlar. Yoksa kim uğraşacak arabanın bakımıyla, sigortasıyla, muayenesiyle? Eşyaymış, mobilyaymış, ne gerek var şimdi?

Hem toz oluyor.

(6) Sahil ferah oluyor sabahları. Yarım saat yüzdükten sonra kayalıklara çıktım. Kurulanıp üstümü giydim. Eve doğru yürürken yakınımda bir yerden “cık-cık-cık-cık” sesleri işittim. N’oluyoruz yahu? Bir an için afallayıp birilerinin beni yadırgadığını düşünür gibi oldum ki, yok, arkamı döndüğümde anladım durumu. İki genç kız, bir tanesi sert, kaşları çatık, korkunç bakıyor. “EDEBBB” diyor, “EDEÜBB!” Diğeri ise “yürü, yürü!” diye onu sakinleştirmek derdinde. Dertleri benimle değilmiş. İyi haber. O an olayı çözüyorum. Bazı sabahlar gördüğüm, kayalıkların yakınına kilim seren, radyosunda müzik açıp meyvesini dilimleyen, ehl-i keyif bir abi var. Abi dediysem, altmış yaşlarında. Tanıyorum. “Plajı sevmiyorum” demişti. Aynı benim kafadan, çünkü küçücük plajda insanlar arı kovanındaymış gibi, dip dibe, ahşap iskelede bile elin kolun çarpıyor başkalarına, o kadar sıkışık. Mavi bayraklı diye reklam edilince komşu ilçeler de hücüm eder oldu. Plajın tadı kaçtı anlayacağınız. Biz gibi denizin fotoğrafına bakmaktansa içine girmeyi tercih edenlerse çareyi kıyı şeridinde, kayalıklarda özgürce yüzmekte buldu. Bahsettiğim bu abimiz on numara birisi. Kendi hâlinde, meyve yer, müzik dinler, güneşlenir, atlar denize, çıkar, kurulanır, sonra pılısını pırtısını toplar gider. İki üç gün sonra yine aynı yerde görürsün. Emekli. Bir nevi yerel Fedon. O cık-cık-cık seslerinin sebebiyse adamın üstünde tişört olmaması.

Daha çok gezerek, yurtdışında bırakın denizi, nehir kenarlarında bile, suya girmese bile güneşlenip D vitamini depolayan insanları görse daha hoşgörülü olurdu belki halkımız. Özgürlüğün bir tek dindarlara özgürlük anlamına gelmediğini, “edepsiz laiklerin", çağdaş diye tabir edilen insanların plajlara, kapalı alanlara, gözden uzak yerlere tıkıştırılmasının asıl edepsizlik olduğunu anlama fırsatını yakalarlardı belki. Özgürlüğün, dışlama ve nefret etme özgürlüğü olmadığını idrak ederdi belki insanımız. Biraz seyahat imkânı olsa, dışarıya çıktıklarında, hep çatık kaşlarla, yadırgayan, küçümseyen bakışlarla ve cık-cık-cık sesleriyle, durmaksızın etrafı gözetlemelerine gerek olmadığını anlarlardı belki. Kendisini durduk yere edepli saymasının temelsiz olduğunu, bunun bir çeşit kibir olduğunu görürlerdi. Soyunmakla medenî olunmuyor, evet, maymun da medenî olurdu o zaman, evet, çok güzel aşağıladın, hayvana benzettin bizi, “FOG BALIĞI GİBİ UZANMIŞ GÜNEŞLENİYORLAR”, aynen, hayvanız, evet, sen hep haklısın, her şey senin için, tüm kamusal alan sana feda olsun, aynen. Peki sırf kapanmakla otomatikman medenî mi oldun? Bu kadar kolay mı medenî olmak? Giyindin -tamam, artık medenisin. Tebrikler! Bu mudur? Medeniyet ne zamandan beridir bir kesimin tekelinde? Hem ne bu öfke? A yok, biz maymunuz, ayı balığıyız, aynen, şimdi hatırladım, Afrikalı yamyamlarız biz, yüzen, güneşlenen, eğlenen. Bu yamyamları küçük plajlara, kapalı havuzlara tıkmalı, orada ne halt ederlerse etsinler. Ama ortalıkta görünmesinler.

Deniz cilde iyi gelir. Tuzlu. Sinüsleri açar. D vitamini de faydalı hem.

(7) Şiddet üzerine bir kitapla ve Ağustos böceklerinin sesleri arasında geçirdiğim bu sakin gecede, yatmadan evvel değinmek istediğim bir konu var. Apaçık kötülüklere karşı mantıklı çözümlemeler hiçbir fayda etmiyor. Dünyanın en doğru çözümlemesini yapsan ne yazar? Karşında “benim şu kadar taraftarım var, sen kimsin ki?” diye diklenen ideolojilere tüm o titiz tespit ve tahliller vız gelir tırıs gider. Güya sorgulayan, olayların altında yatan sebepleri açığa çıkartan ve tarafsız ve nesnel olmakla övünen şu genç ve fenomen anelizci tayfada nihilizmin ayak seslerini işitmek mümkün. Evet, çok mantıklısın. Terör olaylarının, ölümlerin, acıların, savaşların sebeplerini ne kadar da güzel, bir bir ortaya seriyorsun. Ne var ki bu robotumsu nesnellik, bu matematiksel tarafsızlık bir duygu yoksunluğuna doğru evrilmiş. Betimleme güzel, güzel de hani senin tarafın? Taraf demeyelim de, söz konusu betimlemeyi takip etmesi gereken değerlendirme aşaman nerede? Değerlendirme yapabilmen için değerlere ihtiyacın var. Özgürlük, adalet, hoşgörü olur, kimisine göre sivillerin öldürülmesini yanlış bulmak gibi bir ilke olur, kimisine göre kardeşçe bir arada yaşamak olur; ama illa ki kimi değerlerin ışığında bakman gerekir çözümlemelerine. Yoksa en doğruyu söylemişsin, en güzel mantık zincirini sen kurmuşsun, bu bilimsel akılla tespitçilerin birincisi olursun belki ama en azından bir kötülüğü kınayamadıktan sonra yetmiyor işte. Bu yüzden şu hayatta bilim yetmiyor, felsefe hep bir kenarda varoluyor; çünkü bilim olgularla uğraşır, değerlerle değil. Mantık gerekli koşul; ama yeterli değil.

Bir olayın sebeplerini ortaya koymak, o sebepleri meşru gördüğümüz anlamına gelmez. Bu bir yanılgı. Bariz bir kötülüğün altında yatan gerekçeleri görmek, onları anlayışla karşılamamızı gerektirmez. Gelgelelim, değer yargılarının yokluğunda, yani nihilist bir tutumla koşul ve sebeplerin anlaşılması, sonucun da anlayışla karşılandığını, kötülüğün sıradanlaştığını ima ediyor, kimilerinde iş bu noktaya varıyor en azından. İnsanlık dışı, delice bir eylem yapılmış, ağız tadıyla kınayamıyorsun, "e abi, sebeplerine bakmak lazım" soğukluğu çarpıyor yüzüne. Eyvallah, sebeplerine bakalım da, sonucu da es geçmeyelim, meşru görmeyelim bi'zahmet. Kaldı ki, sonucun kötülüğünün yanı sıra sebeplerin kendileri de pekâlâ kötü olabilir. Cinayet işleyen bir adamın, katliam yapan bir terör örgütünün veyahut sivillerin ölümüne yol açan bir savaşın muhakkak kendince “haklı” sebepleri vardır. Sorsan herkes haklıdır. Herkes iyi niyetli olduğundan emindir. Her şeyin altında kimi sebepler yatar.

Ne var ki bunları anlıyor olmak, onları anlayışla karşılamamızı, meşru görmemizi gerektirmiyor.

(8) On altı yaşındaydım o zaman. Tuhaftır, bir bilgisayar dergisinde, PCWorld idi sanırım, Mîna Urgan adında yaşlı bir kadınla yapılan mülakatı okumuştum. Elinde sigarası, genel itibariyle anlamadığım konulardan, ütopyadan, Thomas More diye bir adamdan, İngiliz edebiyatından filan bahsediyor, yeni çıkan kitabı Bir Dinozorun Anıları’nda hayatını kaleme aldığını söylüyordu. Bir Dinozorun Anıları: Kalmış aklımda o zamandan. Mîna Urgan’ın fotoğrafı hâlâ capcanlı gözümün önünde. Size de oluyordur, nasıl olsa sonra okurum diyerek erteleriz kimi kitapları, ama ben Mîna Urgan’ı okumayı on sekiz sene hangi akla hizmet ertelemişim, ona şaşıyorum. Ne kadar hoş bir kitap, ne kadar yalın bir Türkçe. Yaşlılık, çocukluk, annesi, babası, anne olması, pek az bahsettiği oğlunun kendisinden önce vefat etmesi, kızı, iş hayatı, tüm içtenliğiyle, deneme kabilinden kimi düşünceleri ve ölümün yaklaşmakta olduğunun acı bilinci.

Bir senedir düşünce eserlerini ara ara okusam da not tutmuyorum. Artık daha çok edebî eserler okuyorum. En sevdiklerimse roman ve otobiyografiler. Özellikle ömrü boyunca şöhret olmamış, sıradan, küçük insanların kaygıları, umutları, hüzünleri, sevinçleri, aile yaşantıları ve öyle büyük büyük ideallere değil de, hayata dair küçük detaylara, insanlara, karşılaşmalara ilişkin düşünceleri ilgimi çekiyor. Belki kendi hayatım pek ilginç olmadığındandır, bilmiyorum ama böyle kitaplara bayılıyorum.

Bir Dinozorun Anıları’nı henüz bitirmedim. Şunları yazarken bile kitaba devam etme arzusu hasıl oldu içimde. Nasıl bunca sene ertelemişim ya? Geçen gün Thomas Berhhard’ın otobiyografisini de edindim.

(9) Reklam geçiyor. Ne alakaysa yine önce horon, ardından zeybek, Güneydoğu ve Rumeli. Son onbeş yıldır bu “farklılıklarımızla bir aradayız” retoriğinin böylesine sık kullanılmasından yıldım artık. Evet, farklı yaşam tarzlarımız, farklı etnik kökenlerimiz, farklı memleketlerimiz, farklı inançlarımız, mezheplerimiz, dinlerimiz, farklı tercihlerimiz, farklı yönlerimiz, farklı farklı farklı her şeylerimiz var. Anladık. Ne olursa olsun da aman yeter ki farklı olsun. “Farklı” sözcüğünün bu kadar sık kullanıldığı bir dönem daha olmuş mudur acaba? O kadar kırılgan bir zemin ki, camdan adeta, her an kırılıp dağılmaya hazır. O kadar farklı farklıyız ki, zoraki bir arada duruyormuşuz gibi. Filozof Levinas sağolsun Öteki kavramı da bu durumu hayli besledi. Ötekini bağrına bas, ötekini kabullen, ötekine saygı duy. İyi güzel de, farklı olana, ötekine dair vurgu bu denli artınca, üstelik yapılan vurgu onun sırf farklı ve öteki olmasına dair olunca, bu sinsice, örtük bir ötekileştirmeye dönüşüyor zaten. X ve Y arasında üç benzerlik, bir farklılık mı var? O üç benzerlikten hiç bahsetme ama o tek farklılığı haddinden fazla öne çıkar. Oldu. Artık biraz da benzerliklerimiz üzerinde dursak diyorum. Horonla zeybek arasında öyle çok da büyük bir fark yok. Fark arıyorsan Avrupa’ya bile değil, Uzakdoğu’ya gitmen lazım. Bak Uzakdoğu farklıdır hakikaten. Benzerliklerimize baksak artık, hangi yöreden olursak olalım eve ayakkabısız girdiğimize, çekirdek çitlediğimize, durgun suda değil de akan suda yıkandığımıza filan. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğumuza, onu geçtim İNSAN olduğumuza baksak mesela artık. Umut Sarıkaya’nın bir karikatürünü gördüm evvelsi gün. Türkiye Otobüsü yapmışlar, toplumun her kesiminden temsilci toplayıp bindirip gezeceklermiş. İlk gelen adamı “İŞTE TOPLUMUN TEZ CANLI KESİMİ!” diye karşılıyorlar. Doğru tespit. O kesim, şu kesim, bu kesim derken, sürekli farklı kesimlere ayrışmanın sonu yok çünkü. Sürekli yeni konseptler etrafında farklılaşıp ötekileşmen ve ötekileştirmen mümkün. Farklılığı belirli bir konsept etrafında inşa edince, sanıyorsun ki karşındaki insan 7/24 öyle davranıyor. Donmuş bir kalıp adeta. Kodlanmış bir yazılım. Sanırsın Karadenizli işi gücü yokmuş gibi tüm gün horon tepiyor. Alevilerle ilgili habere koy semah dönenlerin fotoğrafını, adetten artık, sanırsın 7/24 semah dönüyorlar. Başka örneklere girmiyorum bile. Sanki her birimiz en nihayetinde insan değilmişiz, hiçbir benzerliğimiz yokmuş, sabah işe giden, akşam eve dönen, sevinen, üzülen, gülen, normal insanlar değilmişiz gibi. Farklılıklar kesişmeyen, katı birer yapı, tüm üyelerinin birbirinin kopyası olduğu bir küme gibi görülünce, bir katliam olduğu vakit “acaba kime karşı yapılmış?” sorusu da çıkıveriyor ortaya. Ölenler hangi kesimdenmiş? Ha öyle mi, peki. Farklı kesimler, farklılıklarımıza RAĞMEN bir-aradalıklar filan. Rağmen?

Kesim sözcüğünden soğudum yeminle.

(10) Cerablus Harekatı'nda dikkati çeken bir nokta şu ki... Yok yahu, pek bakmadım haberlere bugün. Sonra bakarım. Üst kattaki komşumun halı yıkama tutkusu ile başım dertte. Rahatsızlığımı belirtmiştim ama öyle ya, güleryüzlü tavrımdan ötürü kaale almamıştı herhalde. Öyledir bizde, öfkelenmeden, sakince konuşursan “demek ki o kadar kızmamış” diye düşünür, önemsemezler. Aslında beni ilgilendirmez, isterse yılın 365 günü halı yıkasın -tabi beni etkilemediği sürece. Kurutup kurutup yeniden mi yıkıyorsa artık, beş gün, altı gün, yedi gün derken, sonunda yine uyardım. Üç gündür balkonda oturamadığımı, kafama ve masama su damladığını, çamaşır asamadığımı ve hatta balkon tavan boyasının sızan sulardan ötürü kabardığını söyledim. Aldığım cevapsa şu: "HAKKINI HELAL ET!" Bu küçük örnek gösteriyor ki, şu hak helal edip etmeme mevzuu suiistimal edilmeye gayet açık. Tamam, öğrencim mezun olur ayrılır, hakkınızı helal edin Hocam der, yahut bir meslektaşımın tayini çıkar, Hocam hakkınızı helal edin der, bunları anlarım. Muhtemelen bir daha onları görmeyeceksindir zira. Gelgelelim, gündelik yaşantılarımızda iznimiz alınmadan yapılan işler, kimi sınır ihlâlleri ve verilen rahatsızlıkların ardından “hakkını helal et” demenin bence hiç kıymeti yok. Sadece kendini düşünmüşsün, borç alıp vermemişsin, sabaha kadar gürültü yapıp uyutmamışsın, üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmemişsin, ondan sonra "hakkını helal et." Oldu. Hak helal etme mekanizması, yapmak istediği rahatsız edici bir işi oldu bittiye getirmek isteyenler için biçilmiş kaftan. Nasıl olsa karşındakinin “hayır, helal etmiyorum” demeyeceğinden eminsin. Hakkını helal et = helal etme de görelim. Zaten olan olmuş bitmiş. Geri dönüş yok.

Şahsen bu kalıbı kullanmıyorum. Başkalarına rahatsızlık veren işleri oldu bittiye getirmekse hiç hoş değil. Ha, eğer bilmeden bir kusur işlendiyse, içtenlikle özür dilenmesini tercih ederim. Çok daha samimi öylesi.

(11) Ata bindirmiş gezdiriyorlar küçücük çocuğu. Üzerinde pelerini ve fesi ışıl ışıl. Darbukanın gürültüsü ortalığı inletiyor. Oyuncak da almışlardır türlü türlü. Bedel gibi adeta. Öyle ki, anne babanın bile içine sinmiyor aslında; ama n’apacaksın? Kültür. Küçücük erkek çocuğunun cinsel organına müdahalenin yanlış olduğunu bilirler bir yandan. İnsan bedeninin dokunulmaz olduğunu, kişi henüz reşit olmadan, rızası alınmadan onun bedenine müdahale etmenin insanlık suçu olduğunu alttan alta bilirler sanki. Bari oyuncaklar alalım, ata bindirelim, pelerin neyin giydirelim ki Süpermen gibi hissetsin kendini. Bir kahraman. Gariban avuntusu. Çağdaş, seküler, Avrupaî bir aile filan olman fark etmiyor. O sünnet yapılacak hemşerim. Zor bir karar. İnançla da çok alakası yok zira İslam’dan birkaç bin sene öncesine dayanan bir uygulama bu. Daha çok kültürün baskıcı bir unsuru hâlini almış. Çocuğa soran yok. Reşit olmasını bekleyen yok. Baskı dediğimde, bir meslektaşımın yüzünde alaycı bir gülümseme belirmişti. Aman canım, ne baskısıymış? Benim bu toplumun değerleriyle derdim varmış zaten. Evet var. Ama baskı da var. Hepimiz biliriz ki bu topraklarda yazılı olmayan kurallar vardır. Alay ederler o çocukla mesela. Sünnetsiz olduğu duyulmasın, dalga geçerler. Küçümserler. Erkek olmamasına vurgu yaparlar. Baskı yokmuşmuş. Türkiye'de sünnetsiz bir erkek olmak? 12 yaşına kadar sünneti ertelenen arkadaşlarımız bile komik gelirdi bize. Çocukken "ben beş yaşında sünnet oldum" diye gururlanırdım. Kültürün en derin katmanlarına nüfuz etmiş bir olay bu. Bizim ülkenin, bu gibi işlerin bal gibi yanlış olduğunu bilen entelektüelleri bile ses çıkartamaz. Gider Afrika’daki kadın sünnetini eleştirir, insanlık-dışı bulur mesela. Çünkü uzakları eleştirmek kolaydır. Uzakta duranların “bu da benim kültürüm, biz kadını sünnet ederiz!” diye tepki veremeyecek olduklarını bilir. Uzakta zaten. Duymuyor seni. Ama ülkendeki erkek sünnetini eleştiremezsin. Tam içindesin zira. Afrika’ya seslen abi sen. Daha güvenli. Cahil Afrika.

Burada sokaktaki kadının bile küçücük çocuğunu sünnet ettirmekle tehdit ettiğini duyarsın. “Sus bakayım! Zırlama! Vallahi sünnetçiye götürürüm yoksa seni!” Nihayet, kendi oğlun olduğunda ikileme düşersin. Aklın ve kalbin çocuğun bedenine müdahale etmemen gerektiğini söyler. Toplumsa aksini. Çocuğumla alay ederler diye düşünürsün. Dışlanır, ileride ilişkilerine yansır, belki psikolojisi bozulur. O yüzden bir de bakmışsın “yapacak bir şey yok; bu yanlış sürdürülmeli” noktasına varmışsın. Aradan çıkartmak zorunda olduğun bir zaruriyet. İçine sinmeyen bir işi yapmanın ağırlığı. Özgür irade mi? O da ne? Çocuk avutulmalı. Senin de günah çıkartman gerek. At kiralarsın sonra, süslü davetiyeler, oyuncaklar, para, fesler ve pelerinler.

Bir de darbuka gürültüsü.

Tamer Ertangil.