4 Ağustos 2016 Perşembe

Değiniler: 1-31 Temmuz 2016.

(1) Şu zamana kadar fikir tartışmasından ötürü hiç kimseye küsmüşlüğüm yok. Hatta herhangi bir sebepten ötürü küstüğüm kimse yok. Tek bir arkadaşım tepkili bana karşı, o da birkaç sene önce bir metin vermişti inceleyeyim diye, sonra bakarım deyip unuttuğum için :) Gerçi görsem yine konuşurum -o da benimle konuşur muhtemelen.

Sıkça görüyorum. Aristoteles'e atfen, "sevdiklerinizle siyaset konuşmayın. Siz dostlarınızı yitirirken siyasetçiler yollarına devam eder" diye bir söz paylaşılıyor. Politika adlı kitabını okumadım ama Nikomakhos'a Etik'ini okumuştum. Onun böyle bir şey diyebileceğini sanmam. Neyse. Bana kalırsa, politik konular, gündemdeki olaylar veya fikir tartışmaları nedeniyle küsmek yersiz. Hani mesela Finlandiya'da yaşıyor olsak zaten yeni çıkan albümlerden, kitaplardan, bu sene kışın sert geçeceğinden filan konuşur, politika namına en fazla ülkeye gelen göçmenlerin adaptasyonu meselesini tartışırdık herhalde. Güzel de, Türkiye'de yaşayıp gündem dışı kalmak pek mümkün değil. Hadi diyelim eğitim, kültür politikaları ve ekonomi gibi mevzulara kapattın kendini, onu da geçtim, diyelim ki Türkiye'nin yabancı devletlerle olan ilişkilerine de ilgi duymuyorsun, tamam da, her şey bir yana, havalimanında, otogarda, çarşıda ölme riskin var burada. Dolayısıyla, iyi ya da kötü, gündeme dair herhangi bir konunun tabanda konuşulması kaçınılmaz oluyor. En apolitik kişi bile, diyelim ki bir öğretmen olsun, rotasyon tartışmalarında görüş bildirmiştir mesela. Bu çok doğal. Öte yandan, sabahtan akşama geyik muhabbeti çekilmediği gibi, hangi konu olursa olsun, edebiyat, gündem, sinema fark etmez, 7/24 konuşunca bayıyor.

Bence dostlukları zedelese zedelese özel hayata dair yargılayıcı ifadeler zedeler. Yeni fikirlere maruz kalmak iyidir. Aklî gerekçeler ve deneysel verilerle fikrini desteklediği sürece şahsen karşımdaki argümanı dikkate alırım. Kimi insanlarınsa sezgisi, hani holistik mi, bütünsel mi desem, yorumlama kabiliyeti çok güçlü oluyor. Öyle kişileri okumaktan haz alıyorum.

Ama birisinin ne kadar maaş aldığı, o maaşına rağmen neden araba almadığı, neden yalnızca tek çocuk yaptığı, neden bu yaşına gelmesine rağmen bir ev sahibi olmayıp hâlâ kirada oturduğu, eşinden neden boşandığı, camiye gidip gitmediği, oruç tutup tutmadığı, neden tatile gitmediği, tatilde ne yaptığı, niye öyle değil de böyle yaşadığı, nasıl giyindiği, o kızın nesini beğendiği, bu herifte ne bulduğu gibi, özel hayata dair, kişisel tercihlere dair ne varsa, asıl bunları konuşmak, bu gibi konularda insanlara karışmak veya yorum yapmak sevimsiz olan. Çok kötü ya, yazarken bile fenalık geldi vallahi. Yaşam tarzı apayrı bir konu. Kişisel olmayan konular pekâlâ tartışılır. Kamusal olan her şey tartışılır, en flu, en muğlak fikirler dahil; çünkü kamusal olan mevzular hepimizi ister istemez etkiliyor; ama yaşam tarzı kişisel bir şey. Başkasının kişisel tercihleri için "kendi tercihidir", "kendi kararıdır" deyip geçiyorum şahsen.

(2) Mikroplar ya. Çağdaş yaşam tarzını kıskanıyorlar. Bu meymenetsizleri insan yerine koyup tokalaşmak bile hata. Face’de bir öğretmen arkadaş Yaşar Nuri’nin bir sözünü paylaşmıştı, “iyi bir insan olmak için müslüman olmaya gerek yok; ama bir müslüman iyi bir insan olmak zorundadır” diye. Yahu şundan daha ılımlı bir söz olabilir mi? Bu paylaşıma bile yorumlarda kin kusan, “ne demek yani iyi bir insan olmak için müslüman olmaya gerek yok!” diye öfkelenip fırça atan tiplerle beraber yaşıyoruz. Kendi başına ne gelirse, Freud’un yansıtma kavramında açıkladığı gibi, suçu başkasında, Batı’da, Obama’da, masonculukta filan bilen, üstelik dünkü olay gibi, başkasının başına bir şey geldiğinde suçu yine başkasında bilen bir tuhaf anlayış. Ne kolay, her halükârda haklı. Her halükârda özeleştiriye kapalı. Bu denli ben-merkezciliği, böylesine kendini büyük gören şımarıkça bir tutumu Freud bile açıklayamazdı herhalde. Batı’nın başına ne geliyorsa suçlu Batı’dır, Doğu’nun başına ne geliyorsa suçlu gene Batı’dır. Vay, çözmüş Dünya’nın düzenini.

Vallahi size bir şey diyeyim mi, Batı’da hayat çok güzel. Kimse kimseye karışmıyor, nezaket her iletişimin temel unsuru, inanç özgürlüğü gerçek anlamda var, yoksa bunu öyle Ortadoğu’da olduğu gibi “inanç özgürlüğü = İslam’a özgürlük” şeklinde bencilce yorumlamıyorlar, daha evrenseller. Ortadoğu zihniyetinde hep çok kolay oldu, Batı’nın reformasyon ve Aydınlanma ile icat edip insanlığa sunduğu inanç özgürlüğü kavramından İslam özgürlüğüne, oradan cihat özgürlüğüne varmak.

Özgürce geziyorum, giyimime, kuşamıma, ibadetime, düşüncelerime müdahale eden yok burada. Bazen odamdaki diğer arkadaşlarla, bazen hostelin kafe-barında, bazense başka bir şekilde insanlarla sohbet etme imkanı doğuyor –ama dayatmacasız, spontan, tam bir eşitlik hâli. Karşılıklı kabule (Hegel boşuna recognition diye çırpınmadı) dayanan bir etkileşim. Yalnız, Avrupalı fazla hoşgörülü, fazla naif. Sindirilmişler artık. “N’olur bana ırkçı demesinler, aman bana İslamofobik demesinler” diye apaçık sorunlara kapamışlar gözlerini. Hoşgörü talepleri, hatta genel olarak her konuda talepleri hiç ama hiç bitmeyen, sürekli zırlayıp her yerde dominant hâle gelmek için savaşan, asıl hoşgörüsüz olanların zihniyetindeki tehlikeye karşı gözlerini kapamışlar. Kafadan sallamıyorum. Kaç senedir okuyorum, okumayı bırak, gözlerim görüyor, gözlerimi bırak, konuşuyorum Norveçlisiyle, Fransızıyla, Litvanyalısıyla. Naifler kardeşim, naif. "Political correctness" denen suya sabuna dokunmayan dalkavukluk bunların zihnini ele geçirmiş. Bu duruma tepki olaraksa neo-naziler türedi, onlar zaten yüzeyselin yüzeyseli, ayrı bir meymenetsiz.

Odessa’daki hostelde Ürdünlü bir müslümanla tanıştım. Sohbet ediyoruz. Ben insan ayırmam, ırk ayırmam, önemli olan kültür kardeşim, asgarî insanî mesafelilik ve nezaket şartlarını karşılayan herkes insandır benim gözümde. Neyse, kendimi niye anlatıyorsam... Bu arkadaş benden 2-3 yaş büyüktü. İslamcılığı savunuyor. Ortadoğu coğrafyasının sorununun, ÖLDÜRMEYİ GEÇ ÖĞRENMİŞ OLMALARINDA yattığını söylüyordu. Bak sen ya masum kuzuya... Öldürmeyi geç öğrenmişlermişmiş. Hacı ama bakıyorum da Odessa’ya gelmişsin, hostelde tişörtsüz geziyor, hatunlara gülücükler dağıtıyor, akşam iki kadeh votkanı çekip gecelere akıyor, elinde altılı bira paketiyle gelip kahkaha atmasını biliyorsun. Ama Batılı diyor, yanlış yolda, Batı bir gün İslam’ın ışığı ile aydınlanacakmışmış. İçten içe arzu ettiği, imrendiği ve kovaladığı hayat tarzıyla, başka insanlara akıl verirken savunduğu hayat tarzı arasında böylesine uçurum olan bir anlayış işte.

Uzatmayayım, dedim ki, "siz Ortadoğu’da bu tip kafa yapısını sürdürdüğünüz sürece İslam coğrafyası sittin sene adam olmaz."

(3) TSK içerisinde ne idüğü belirsiz bir hizbin yaptığı bu girişim, askerî gücün hiç de küçümsenemeyeceğini, şiddet ve savaş gerçeğinin öyle filmlerde göründüğü gibi değil fakat çok daha sert olduğunu gösterdi. Şahsen darbeyi halkın engellediğine inanmıyorum. Hani derler ya, "her kim kalem kılıçtan keskindir dediyse belli ki tam otomatik silahlarla henüz karşılaşmamış." İnsan bedeni en nihayetinde naçiz bir et parçası ve düzenli orduya ve demir-çeliğin örgütlü gücüne karşı -kusura bakmayın da- fiziken bir dakika bile direnemez. Mesele Türk Silahlı Kuvvetleri’nin dün geceki girişimi desteklememiş olması. Sonuç olarak ordu içinde belirli bir grubun, muhtemelen salt kendi ikbâllerinin kaygısıyla yaptığı bu kamikaze nevinden girişimin başarısız kalmış olmasından ötürü memnunum.

Memnun olmadığım konu ise, halka, daha doğrusu paramiliter gibi görünen gruplara, tanklardan top ve makineli tüfeklerle ateş etmemeyi tercih eden, bir şekilde ya ele geçirilen ya da teslim olan askerlere bu grupların yaptığı linç. Dün gece sabaha kadar lanet okudum buradan. Onlar 20 yaşında cahil bebe be kardeşim... Sana silah doğrultmaktan vazgeçmiş, teslim olmuş ve olan bitenden bihaber insanları dövmek, kemerle kırbaçlamak filan da ne oluyor? Psikopat mısınız? Sokaklara çıkanların “darbeye hayır!” ya da “yaşasın demokrasi!” veya “seçilmiş hükümetin arkasındayız!” demek yerine tekbir getirmeleri, cihat çağrısı yapmaları, saatlerce okunan selalar ve kel alâka sloganlar, kusura bakmayın da ben ve benim gibi milyonlarca insanın desteklemeyeceği şeyler. Demokrasi belirli bir hakikat anlayışına torpil geçen bir yönetim biçimi değil, tüm unsurları barındıran formel/biçimsel bir sistem. Neyse.

Üzüldüğüm bir diğer konu ise insanların birbirine yaptığı baskı: “Sessiz kaldığına göre darbecisin”, “sokağa çıkmadığına göre darbecisin” ve benzeri yargılayıcı ifadelerin kullanılması, olayı kategorik bir ikiye bölünmüşlük üzerinden okuyarak darbeyi desteklemeyen herkesi kendi yanlarına çekmek istemeleri, çekemedikleri vakit onları da hain ilan etmelerinin an meselesi olması, tüm bunlar, korkunç bir kutuplaşmanın, giderek -üzgünüm ama- müstakbel bir iç savaşın emareleri gibi duruyor. Söz konusu hizbin yaptığı girişimi de desteklemiyorum, gidip demokrasi yürüyüşü adı altında şeriatçi bir kalkışmayı çağrıştıran, asla katılmayacağım sloganların atıldığı, emir erlerine tasvip etmeyeceğim şiddet eylemlerinin yapıldığı ve yapabilecek potansiyelde olan insanların olduğu yürüyüşleri de desteklemiyorum. X’e karşıyım diye Y’yi koşulsuz desteklemek zorunda değilim. Bu zımni dayatmadan hiç ama hiç haz etmiyorum.

Dün gece filler fena tepişti ve bu fillerden birini desteklemek zorunda olduğumuz ima ediliyor. Hiçbirinizi desteklemiyorum kardeşim. Bitaraf olan bertaraf olur dendiydi gerçi; ama yanlış ve içime sinmeyen şeyler yapacağıma, içime sinmeyen yerde, tasvip etmediğim insanlarla yan yana duracağıma, inanmadığım, doğru olmadığını hissettiğim şeyleri yazacağıma, bitaraf olmayı göze alıyorum.

(4) Ben umutluyum. Türkiye her ne kadar özünden kopmuş olsa da, bu denli kötülüğü, bayağılığı ve akıldışı olayı kaldıramaz. En nihayetinde özüne döner. Şu cemaat mevzuunda bir çift lafım olacak: Sene 2009, Giresun'da göreve gitmiştim. Öğretmenler odasında böyle mevzulara girmeyi hiç sevmem ama konuyu açan onlardı. Fazlaca özgüvenli tavırlarından rahatsız olup Fethullah Gülen'i, Gülen Hareketi'ni ve genel itibariyle siyasal İslam'ı eleştirdiğimde tepki vermişlerdi. Ne de olsa malum şahıs o vakit "HOCA EFENDİ HAZRETLERİ" idi. Bugün, Gülen, bir vakit başına tac edilmiş kutsal hâlelerden mahrum kaldığı için sevinçliyim. Bir konuda daha sevinçliyim. O da şu ki, "din kardeşimden zarar gelmez!", "ümmet içinde kötülük olmaz!" gibi düşünceler, cemaatin bu yaptıkları sayesinde yerle yeksan oldu. Bir ülkenin bekası ve iyiye gitmesi için işbirliği yaptığın adamın liyakatına değil de hangi inancı paylaştığına ve senin gözünde ne kadar "faal" bir dindar olduğuna bakacaksan, her türlü kazığı yemen an meselesidir kardeşim. Bu arada şahsen, her ne kadar asla kanıtlayamayacak olsam da, geçen gün yaşanan darbe girişiminin uluslararası bir boyutu olduğuna inanıyorum. Çok pis işler dönüyor belli ki.

Sonuçta Türk pasaportuyla geziyorum. Ülkemi seviyorum. Kaldığım hosteldeki görevlilere dışarıya Türk bayrağı asmalarını önerdim naçizane. 6-7 bayrak var ama Türk turist çok olmasına rağmen Türk bayrağı yok. Üstelik burada kalan Türkler eğitimli, nazik, etrafı rahatsız etmeyen tipler. Cidden. Böyle turisti öp de başına koy. İnsan yurtdışında ülkesine karşı daha hassas oluyor. İki gündür önüne gelen herkes bana "What's happening in Turkey mate?" diye sorup duruyor. Bilmiyorum diyorum, sonuçta ülkemi kötüleyecek değilim, her şey yoluna girer deyip geçiştiriyorum, "bakmayın, mesela Ukrayna'da da savaş var zannediliyor, oysa gündelik yaşam devam ediyor" dediğimde ikna oluyorlar genellikle.

Ama içeride bizim kuşatıcı ve kucaklayıcı bir tanıma ihtiyacımız var. Geçen gün dedim, yine söylüyorum, yurtdışındayım ama Türkiye'de olsaydım yine o meydanlara inmezdim. Atılacak sloganların önceden belirlenmesine ihtiyaç var. Adam çıkartmış hilafet bayrağı sallıyorsa beni o meydana hiçbir güç indiremez. Kabaca "laik kesim" diyebileceğim kesimin gücü küçümsenmesin. Eğer o denli önemsiz olsaydık, solcusundan sağcısına her kesim bizim desteğimizi almak için uğraşmazdı. Türkiye'nin hem çağa ayak uydurmaya hem de özüne dönmesine ihtiyaç var. Buranın mayasında İslamcılık, ümmetçilik filan tutmaz. Ben aklımı kiraya veremem. "Acaba hadis ne der?", "ay acaba Cüppeli ne der?" Beni ilgilendirmiyor. Artık Hocalara sorulan soruların parodisi yapılıyor, insanlar dalga geçiyor, tiye alıyor. Herkesin aklı var. Bu İmam-hatiplere de dikkat edilmesi lazım. Güzel bir nesil yetiştireyim diye toplum mühendisliği çalışmaları yaparken bir de bakmışsın ileride başka bir biatçı yapı devletin başına bela olmuş yine... Bugün Gülen Cemaati'ni tehlikeli bulan adam, başka herhangi bir cemaatin hocasına laf söyletmiyorsa, gelecekte benzer olayların tekrar yaşanması kuvvetle muhtemeldir. İnançlar teminat altına alınır ama politik alandan dışlanır ve bireysel bir tercih olarak saygı duyulursa kimse kitleleri peşinden sürüklemek için onu kullanamaz. Aksi hâlde yarın başka bir cemaat başımıza bela olur -hiç bir şey değişmez. "Yok, bir şey olmaz yeaaa" diyenlerin hiçbir sağlam gerekçesi yok. İnançta, şiirde, edebiyatta ve sanatta irrasyonalite güzel şeydir ama politikada felakete yol açar.

Muhafazakâr kesimden kimi arkadaşlarımın çok makûl paylaşımları var. "Arkadaşlar gidip de parti bayrağı filan götürmeyin, taşkınlık çıkarmayın, tuhaf tuhaf sloganlar atmayın, bir tek Türk bayrağı alın yanınıza" diyen makûl insanlar var. Herkes öyle olsa gayet de güzel yan yana dururuz zaten. Ama ben üstüne beyaz çarşaf giyip tahta kalemiyle "KEFENİMİZLE YANINDAYIZ REİSS!" yazmış adamla yan yana durmam. Vallahi ben diyorum ki Türkiye güçlü ve en önemlisi bağımsız olsun, eyvallah, ama nereden baksanız %30-35'lik bir kesimi kaybetmemek için de uyanık olsun. Ukrayna'ya gelmeden önce İstanbul'da ilk kez Marmaray'la boğazın altından geçtim karşıya. Köprüler, Marmaray, yollar vs. Avrupa'dan farkımız yok. Moskova ve Kiev'de yer yer metroda yürüyen merdiven bile yok, seksen yaşında insanlar basamakları teker teker tırmanıyor icabında. Türkiye'deki kimi kazanımları inkâr etmek doğru değil. Kusura bakmayın, ben o kadar kutuplaşamıyorum. Gözlerim kör değil.

Ama Türkiye'de sosyo-kültürel sıkıntılar ve kimlik problemleri var. Son derece makûl insanların aidiyet duygusu yıpranıyorsa ve %50 bunu kendine dert etmiyorsa, istersen Dünya'nın en zengin ülkesi ol, ileride yine de sıkıntılar çıkacaktır. Bu kutuplaşmayı bitirmek lâzım.

Yine de umutluyum. Bir çılgınlık sonsuza dek süremez.

(5) Üç hafta sonra ilk gerginliğe dün akşam Sabiha Gökçen’de tanık oldum. Cehennemî bir kalabalık pasaport kontrol kuyruğunda beklerken ve insanımızdaki asık suratlı ve öfleyip pöfleyen tavırlara bakıp ülkenin “varsayılan/default” ayarlarına bir an önce alışmaya çalışır, kendi kendime “memlekete hoşgeldin Tamer” diye mırıldanırken, beklenen oldu ve o hengâmede bir yerlerden “BANA BAĞIRAMAZSIN HEMŞERİM!” ve klasik “KİMSİN ULAN SEN!?” haykırışları yükseldi. Welcome home Tamer. Çıkar çıkmaz ilk iş İzmit servisini buldum. Fiyat pahalı ama elimiz mahkûm. Valizi bagaja koysam mı, koymasam mı? Nereye gitti bu şoför? Neyse, koyayım bari. On dakika sonra şoför biniyor araca. “Ben siz yokken valizi yerleştirdim ama kağıt almadım, sorun olur mu?” diyorum. “VALLAHA BEN VALİZ MALİZ BİLMEM ABE” yanıtını alıyorum. Hangi meslek grubu olsa bir salla pati tavrı, elin mahkûm, alternatifin yok ama sanki hayrına hizmet veriyormuş gibi sorumluluk almayan, burnundan kıl aldırmayan, ödün vermeyen, “dik duran” insanlar. Meslek grubu fark etmiyor, şaşmaz bir "işine gelirse" tavrı. Kemerleri bağlayın lütfen deniyor, ne güzel, alışmıştım zaten otobüste kemer bağlamaya, ama bağlarken yanımdaki adam “yeaa boşver, gerek yok” diyor. E sen bağlama o zaman? Bana niye akıl veriyorsun? Muhtemelen kendi usülsüzlüğünde yalnızlaşmak istemiyor. Eğer herkes yanlış yaparsa kimse yanlış yapmış sayılmaz çünkü. “Zaten kimse takmıyor ya kemer filan!” Çoğunluk desteğinin, çoğunluk içerisinde erimenin dayanılmaz hafifliği.

Türkiye’de bebekler bile daha gür zırlıyor, ilginçtir. Acaba doğuştan gelen bir mutsuzuk geni mi bizdeki diye düşünecek oluyorum ama yok, sanırım esasen bireysel olarak mutluyuz. Tek başınalıklarımızda, istediğimiz bir işle hemhâl olurken sıkıntı yok sanki. Söz gelimi bahçemde sivribiberler olmuş ben yokken, dalından koparınca yemeye kıyamadım, aldım sevdim iki dakika, dönüp dönüp baktım, minicik biber mutlu etti beni, ama -gözlemlediğim kadarıyla- karşılaşmalarımız mutsuz bizim. Birisi ötekisiyle karşılaştığı vakit derhâl sona erdirmek istiyor zoraki katlandığı bu birlikteliği. Pasaport kuyruğu, toplu taşıma, alışveriş ya da bir şekilde iletişim ve etkileşimin doğduğu bağlamların temel formu katlanmak olduğu için, öfleyip pöflemeler, panik derecesinde bir acelecilik, sıcaktan, kalabalıktan, başkalarından, ne varsa her şeyden sürekli yakınan insanların sayısı fazla. Sanırsınız her birimiz birer prens ve prensesiz. Hemen sıkılıyoruz. Hep canımız sıkılıyor. Her şey çok çabuk eskiyor. Bir ara Aziz Sancar televizyonlardayken birisi yazmıştı “ya tamam ama o da sıktı artık :/” diye. Sıkılmış hanfendi -her şeyden olduğu gibi. Neyse. Tam serviste uyuyacak gibiyken sağ taraftan bir bebek çığlığı geliyor yine, yahu diyorsun, kaç hafta onlarca bebek gördüm, bizdeki zırlama sıklığı ve şiddeti herhalde Guinness Rekorlar Kitabı’na girecek ayarda.

Evde olmak güzel. En az yirmi gün kitap okumak dışında hiçbir şey yapmayacağım.

(6) Tepesi, uluslararası bağlantıları kabul ama biraz da tabana bakmak, zihniyet irdelemesi yapmak, anlamaya çalışmak gerekiyor. İnsan hep benzer zihniyetteki kişilerle takılıyor, farklı düşüncelerle temas etmiyorsa, bir yerden sonra kimi önkabulleri kaçınılmaz bir şekilde kemikleşiyor. Cemaat yapılanmalarında bu risk daha da fazla. Kendin gibi olanlarla evlerde, yurtlarda, çeşitli mekânlarda sürekli bir arada olmak, belirli bir süreden sonra, dışarısının düşman olarak görülmesine yol açabiliyor. Bunu “sağım haram solum haram, sen ne zorsun ahir zaman!” diye paylaşım yapan kişilerde görüyoruz. Dışarısı tehdit, dışarısı "harama davet", kendi ait olduğu küme dışında kalanlarsa hâliyle yanlış yolda. Düzeltilmeli, doğru yola getirilmeliler(!) Böylece kendi omuzlarına misyon bindiriyorlar ister istemez. Zorluklara göğüs germek gerektiğini düşüne düşüne göğüslerini öylesine germişler, öylesine gerginler ki, dışarıdan gelen eleştiriler zerrece etki etmiyor. Her eleştiri okunu savuşturacak kadar sert duvarlar örmüşler etraflarına. Ahir zamanda yaşadığına inanıyor, "kutsal davaları" için her şey mübah, abiler-ablalar KPSS sorularının çalınmasıyla ilgili olarak “devlet kadrolarına dinsizlerin değil, alnı secdeye değen kişilerin getirilmesi için yaptık” diyerek, evet kötü bir iş yaptık, ama niyetimiz güzeldi, kalbimiz güzeldi, iyi niyetliydik diyerek güya kendisini akladığını düşünüyor. Şu kafaya bakar mısın? Yaptıklarından ötürü hesap verirken, belki de içten içe “BU BİR İMTİHAN” diyerek avutuyorlardır kendilerini. Ah yine, yeni bir imtihanla karşı karşıyadır adanmış, inanmış, biat etmiş masum şakirt. Hadi gel de ikna et... Popper’in yanlışlanamazlık ilkesinde bahsettiği türden, yanlışlanamayan, zira dine, inanca yaslanan ve “ahir zaman”, “hikmet” ve “imtihan” gibi sihirli sözcüklerle tüm eleştirileri bertaraf eden bir zihniyet. İlk gençliklerinden beridir yurtlarda, şurada burada aldıkları eğitimden ötürü kendilerinden emin ama yaslandıkları zeminin yumuşak olduğundan bihaber, aklını özerk bir şekilde kullanmaktan çoktan vazgeçmiş, yaderk bir kitle.

Şurada birkaç sene öncesine kadar liberaller “ya canım, cemaattir, vakıftır, sivil toplum örgütüdür, bunlar demokrasilerin gereğidir” diyerek bu tip örgütlere Pandaları Yaşatma Derneği muamelesi yapıyor, ileride doğabilecek muhtemel sakıncaları dile getiren insanlar içinse "endişeli modernler işte" diyerek gülüp geçiyordu.

Doğru her zaman popüler olmuyor. Doğru bazen sevimsiz, çirkin duruyor, kulağa hoş gelmiyor belki ama en nihayetinde aklanıyor. İşin güzel tarafı da bu.

(7) Yalnızca edebî eserlerle yetinen, art arda roman, öykü ve şiir kitaplarını yutarcasına okuyan kişilerde muhakeme yetisi gelişmiyor, hatta köreliyor. Duygu yoğun yaşayan, veciz sözlerin altını çizen, anlamdan ziyade ezgiye, içerikten ziyade biçime, akıldan ziyade hislere ağırlık veren kişiler, bunu bir alışkanlık hâline getirdikten sonra, isterlerse binlerce kitap okusunlar, akla yatkın düşünceler üretmekte ve düşüncelerini gerekçelendirmekte zorlanıyor. "Çok kitap okurum, sürekli kitap okurum", güzel, ne okuyorsun peki: Roman, şiir, öykü. Ve elveda muhakeme yetisi... Sonrası -hâliyle- sloganlarla yetinmek, akla değil kalbe hitap etmek, karşına sağlam bir argüman dikildiği vakitse sinirlenmek. Şaşılacak bir şey yok; zira duygu yoğun yaşayan kişinin öfkesi de yıkıcı olur. Duygu deyince akla bir tek sevinç ve hüzün gelmemeli.

Bu yüzden araya felsefe, tarih, araştırma-inceleme, antropoloji gibi türlerde kitaplar sokulması gerek. Bunu yapmak dengeleyici oluyor. Benzer şekilde, bu tip kitapları okuyan kişiler de, kuru bir rasyonellik evresinde donup kalmamak, salt çözümleyici bir bakışaçısına takılıp, insanî, irrasyonel unsurları, duygusallığı yitirmemek için, kısacası robotlaşmamak için araya edebî eserleri serpiştirmeli. Şu günlerde iktisat, politika ve deneme kitapları okuyorum. Yine de, ne olursa olsun, bir araştırma-inceleme kitabı bitince, bir felsefe kitabı bitince, muhakkak kitaplığımdan çekip bir roman ya da öykü okuyor, hatta nadiren de olsa şiir okuyor, insan olduğumu, robot olmadığımı hatırlıyorum. Okuma serüveninde bu iki unsuru dengeleyen kişileri ayrı bir seviyorum.

Sonuçta muhakeme yetisi insanı insan yapan tek unsur değil.

(8) Beşiktaşlı yorumcu Kazım Kanat vardı, çoğunuz bilirsiniz. Kendisine kanser teşhisi konulup bir süre tedavi gördükten sonra, baktı ki çaresi yok, ölümün eli kulağında, tedaviyi reddetmiş, son birkaç ayını hastane koridorlarında ve diyaliz makinesine bağlı geçireceğine, “teknemde ailemle hayatın tadını çıkarıyorum, artık ne olacaksa, ne zaman olacaksa olsun” demişti. Zor bir karardı muhakkak ama bence Kazım Kanat doğrusunu yapmıştı.

Elimde olsa sonsuza dek yaşamak isterim. Hep sağlıklı kalmak ve mümkünse hiç yaşlanmamak isterim. Ölüm deneyimini, deneyimleyen kişiden başka hiç kimse bilemeyeceği, ve ölen kişi, söz konusu deneyimi başkalarına aktaramayacağı için, aksini tasavvur etmek zaten mümkün değil. Ölmeyi istemez kimse. Arzu nesneleri hayatın içindeyken, hayata dahil olmayan, üstelik bilmediğin ve geriye dönüşsüz bir "şeyi" nasıl arzu edersin? Büyük zorluklarla karşılaşan, kimi iç ve dış sebeplerden kaynaklı buhranlı dönemler geçiren kişiler, eh bir de kişilik bakımından savaşçı yapıda değillerse, isterler belki, ölmeyi değil de, yaşamamayı. Ölmeyi değil de, yaşamakta olduğu hayatı istemeyebilir, bunu anlarım. Tekil bir yaşam deneyiminin reddidir bu, yaşamın kendisine, tüm mümkün yaşamlara genel bir reddiye değil. Veya ağır bir hastalığı vardır, artık yaşamamayı, daha doğrusu o acılardan kurtulmayı isteyebilir, bunu da anlarım. Ne var ki, ölümün bilgisine sahip olmak ve onu arzulamak anlamına gelmez bu durum. O kadar sevimsiz bir konu ki, bırakın arzu etmeyi, hakkında konuşurken bile insanın enerjisini düşürüyor.

Eskiden insanlar evlerinde can verirdi. Yani eceli gelenlerden bahsediyorum. Modernitenin çoğu getirisini tereddütsüz kucaklayan birisi olsam da, günümüzde insanların son nefeslerini hastanelerde veriyor olmalarından hoşnut değilim. Yaşatmak güzel şey kuşkusuz; gelgelelim ihtiyarlıktan parmağını oynatamayacak denli kudretten düşmüş, sürekli kalbi tekleyen, özbakımını yapmaktan aciz hâlde, Azrail tarafından mütemadiyen yoklanan insanları makinelere bağlayarak, aşırı dozda ilaçlar ve uyarıcılarla ite kaka yaşatmak, onlara zulmetmek gibi geliyor bana. Bunun kararını ben veremem. Ruhsuz olmakla, duyarsız olmakla da suçlanmak istemem; ama kendi adıma, en azından kendi bedenim söz konusu olduğunda, üç beş ay, hatta bazen 3-5 gün daha zoraki canlı kalmak uğruna, hayatımın son demlerini hastanede, makinelere bağlı, başkalarına yük olarak geçirmek istemezdim. Zaten bana kalırsa canlı kalmak ve yaşamak aynı şeyler değil.

Kazım Kanat, belki zorlasalar bir süre daha "canlı" kalırdı. Ama o son aylarını o güzellikte yaşamamış olacaktı.

Tamer Ertangil.