1 Temmuz 2016 Cuma

Değiniler 15 Mayıs-1 Temmuz

(1) “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” Mutlak monarşilerde egemenlik kayıtsız şartsız hükümdarındı. Millet dediğimizi oluşturan bireyler hakları olan birer yurttaş değil, hükümdarın kullarından ibaretti sadece. Öyle önüne gelen köylü çocuğu okuyup bir yerlere gelemezdi. Bunun için soylu olmak gerekiyor, aristokrasi kan bağıyla sürdürülüyor, en baştaki hükümdarlıksa babadan oğula devrolunuyordu. Hükümdar, meşruiyetini dinden alırdı. Çok eski dönemlerde, örneğin Antik Mısır’da firavun aynı zamanda Tanrı’ydı, malum. Osmanlı’da ise padişah Tanrı değildi belki, ama halifeydi; yani sonuçta dinin yeryüzündeki temsilcisi. O dönemde Samsun’da bağımsızlık mücadelesini başlatan Mustafa Kemal, “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” derken, meşruiyet zeminini göklerden yeryüzüne indiriyordu. Artık, yirminci yüzyılda, kutsal referanslarla ya da soylulukla meşruiyet sahibi olamazdınız. Ortaya çıkan meşruiyet krizi ise ancak yeni bir toplumsal sözleşmeyle, toplumun bizatihi kendisine dayanarak çözülebilirdi. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözü dünyevileşmenin, Dünya işlerinin Dünya’da olanlarla yürütülmesinin, meşruiyet zemininin Tanrı’dan İnsan’a kaydırılmasının ifadesiydi. Bugün meşruiyetini halktan alanlar, meşruiyet zeminini genişletmek ve sorgulanamaz hâle getirmek için kutsal referanslara başvurabiliyor. Bu bir sınır ihlâlidir. Daha fazlasını hayal etmekle birlikte, Cumhuriyet'i monarşiye yüz milyon kere tercih ederim. (2) Geçen gün, bir arkadaş, hayatımda neleri hedeflediğimi sorduğunda bir süre donup kaldım. On saniye kadar sonra, gülümseyerek, “ne düşündün o kadar öyle?” diye ekledi. Ne olacak, neyi hedeflediğimi düşünmüştüm. “Bir hedefim yok galiba; varsa bile, birden sorunca aklıma gelmedi” diye yanıtladım. Gerçekten de bir hedefim yok. Tam olarak ne zamandır bilmiyorum ama bir süredir huzur içerisinde, gayet hâlinden memnun bir şekilde yaşayıp gidiyorum. Geceleri mışıl mışıl uyuyorum. En son ne zaman uykumun kaçtığını, neyi kafaya takıp sinirlerimin bozulduğunu hatırlamıyorum bile. Gündelik yaşantılarımda keyfim -nadir de olsa- kaçtığında, kısa süre sonra, olay, üzerimdeki etkisini büyük ölçüde yitirmiş, eve döndüğümdeyse izleri tamamen yok olmuş oluyor. Rahat bir yıl geçirdim. İşe gidip gelmek, öğrencilerle hem ders işlemek hem sohbet etmek, sosyal faaliyetlere, kahvaltılara, davetlere filan katılmak, tiyatroya gitmek, koşu organizasyonlarında yer almak, doğa yürüyüşü, spor ve elbette hiç vazgeçmediğim okuma eylemiyle dolu, pek çok insana göre renkli sayılamasa da en azından “hayır, gelmiyorum” ifadesini nadiren kullandığım, rahat, hem bireysel hem de katılımlı bir yıl oldu. Öyle varılacak net bir hedefe değil de, bir varolma sebebine sahip olduğumu söyleyebilirim yine de. Evet, söylemesi biraz tuhaf ama, hayatı huşu içerisinde yaşamayı seviyorum. Nesneler karşısında, onlardan kopuk bir özne olarak değil fakat onlarla hemhâl hâlde yaşamayı, bütüne ait olduğumu hissettiğim anların sayısını çoğaltmayı, hayatın bizatihi kendisini bir sanat hâline getirme gayretini seviyorum. On dokuzuncu yüzyıl Alman romantiklerinin yapmaya çalıştığı şey... Yaşama sanatı denilebilir buna belki: Hedefleri olan bir proje değil de duygularla ilerleyen bir süreç. Bir film, roman, tablo ya da müziğin sizi içine çektiği tarif edilemez özdeşlik anını, o her zaman yakalanması mümkün olmayan odaklanma anını, analitik parçalanmışlığın geçici olarak da olsa devredışı kaldığı vecd anlarını deneyimleme gayreti. Ambiyansı, atmosferi idrak ederek onun içinde kaybolma hoşnutluğu. Hedef denecekse eğer, hayattaki mevcut hedefimin, hani bir film için “harika bir atmosferi var, insanı içine çekiyor” dediğimizde kastettiğimiz o "atmosferi" hayatın kendisinde yakalama gayreti olduğunu söyleyebilirim. (3) Bencillik yalnızca tek tek bireylerde yok, kolektif oluşumlarda da söz konusu. Belirli bir grubun varlığına öncelik hakkı tanımak ister istemez o gruba dahil olmayanları dışlamayı beraberinde getiriyor. “Moda” olduğu ‘30’lu yılların Dünyasında, bu kolektif bencilliğin hakim formu ırkçılıktı. Irkçılığın modası geçti; çünkü biyolojiye dayandırılan bir ideolojinin bilimsel yöntemlerle çürütülmesi mümkündü. Bugün dışarıda kendinden emin bir sesle “ben ırkçıyım” diyen duymazsınız. Gülünç kaçar artık. Irk ve ekonomik sınıf gibi çeşitli kolektif formlardan sonra bugün kolektif bencilliğin yeni türleriyse -ilginç bir şekilde- coğrafî ve kültürel. Daha örtük, daha sinsi. Ortadoğu coğrafyası söz konusu olduğunda hakim kolektif bencillik formu ümmetçilik. Sabah akşam duyarız: Ümmetimiz, ümmet, ümmet için, ümmetin evlatları vs. Sırf ait oldukları inançtan ötürü kendilerini ayrı, doğru yolda, hakikat yolunda görmelerine sebep olan, yeni bir ayrımcılık türüdür bu. Yirmi birinci yüzyılın yeni ırkçılığı, hem de daha kapsamlısı. Bir ırkın üstün görülerek yüceltilmesindeki bencilliği eleştiren, ne bileyim mesela Nazi Almanyasını eleştiren, kısacası ırkçılığa karşı olduğunu tereddütsüz dillendiren bu zat-ı muhteremlerin, tutarlı olmak adına ümmetçilik denen bu yeni ayrımcılığı da eleştirmesi, onun da karşısında durması gerekirdi. Gerçi her dönem böyle olmuştur. Kolektif bencilliğin herhangi bir kümesine dahil olanlar, kafalarını o kümeden çıkartıp kendilerine dışarıdan bakmaya yeltenmezler. Zaten dışarıdaki kümelerle, sapkın, yanlış yolda ve hakikatten yoksun olanlarla kesişmediklerine emindirler. O yüzden farkında olunsun olunmasın bu bencillik, bu kendini hep mağdur, masum ve üstün addederken başkalarını tehdit olarak görme, yanı sıra aşağı görme eğilimi örtük olarak, derinlerde bir yerde hep mevcuttur. Bunu eleştirenlerse adeta yabancı bir dil konuşmakta, anlaşılmayan bir dilde zırvalamaktadır(!) Yanıt olarak “ne münasebet!” derler, “ben çok hoşgörülüyümdür!” İşin kötü yanı, ırkçılığın bilimsel olarak çürütülmesi mümkünken, kültürel unsurlara ya da dinî inançlara dayanan memleketçilik, bölgecilik, mezhepçilik ve ümmetçilik gibi yeni kolektif bencillik türlerinin bilimle çürütülmesinin imkânsız oluşu. Bunlar ancak zamanla düzelir. Bu sesi gür çıkan, kendilerini Dünya’nın merkezinde gören, en ufak bir eleştiriyi bile hakaret addeden, kendinden emin gibi görünen bu dışlayıcı yapıların ne denli kırılgan oldukları zamanla ortaya çıkacak. Antik çağlarda devasa boyutlarda, son derece heybetli, insan şeklinde bir heykel dikmişler. Altın, gümüş, bronz ve demirden yapılmasına karşın, ayakları kildenmiş. Bir gün, bir çocuk, heykelin ayaklarına taş atmış ve o "ihtişamlı" yapının tuzla buz olması için bir dakika yetmiş. Zamanla, yıkılan heykelin silik bir hatırası kalmış zihinlerde. Heykelin asla yıkılmayacağını zannedenlerse, tevazunun gerekliliğine giderek daha fazla inanır olmuş. (4) Bazen kanepeye uzandığımda, acaba sınırsız param olsaydı n'apardım diye hayal kuruyorum. N'apardım biliyor musunuz? Araba almaz (zengin olmuşum, deli miyim ki kaskosuyla, muayenesiyle, vergisiyle, bakımıyla filan uğraşayım?) evi derhâl boşaltır, tüm eşyadan kurtulur, ortaboy bir valizle bir uçağa atlayıp bir an evvel uzaklara giderdim. Geçen yaz yirmi üç gün Rusya'da yaptığımı tüm hayatıma genişletir, sabah koşusu, müzeler, botanik parkları, mimarî eserler ve sanat galerileri derken, bol bol gezip tozar, yorulduğumdaysa bir kahve molası verir, molalarda veya akşamları odamda kitap okurdum. "Çok okuyan mı bilir yoksa çok gezen mi?" sorunu da böylece çözülmüş olurdu: Vallahi bence en ideali hem gezmek hem okumak -ya da gezerken okumak. Hiç sıkılmazdım, ülke ülke, şehir şehir, dağ bayır gezer, hiç ev almaz, daima otellerde kalırdım. Zaten yerimi hiç yadırgamamışımdır. "Kendi yatağım dışında, kendi evim dışında bir yerde uyumakta zorlanırım :/" diyenleri hiç anlayamamışımdır. Şahsen otel odalarında kendimi evimde hissederim hep. Yabancılık çekmem. Kültür, sanat, felsefe, edebiyat, konserler filan derken ruhumu tatmin eder, yöresel yemeklerle midemi şenlendirirdim. Her akşam farklı bir restoran... Çok zengin olsaydım, muhtemelen zaman içerisinde damak zevkim incelir, giderek bir gurmeye dönüşürdüm. Şayet böyle bir hayatım olsaydı hiç şikayet etmeyeceğimi, varoluşsal bunalımların ya da Schopenhauerci karamsarlığın bana asla uğramayacağını biliyorum. Zaten normalde de canı sıkılan biri değilimdir. Hayatta yapacak onca şey, izlenecek onca film, okunacak onca kitap, görülecek onca yer, kısacası yaşanacak onca deneyim varken bir insanın canı nasıl olur da sıkılır? Gelirim sınırlı olduğu için bu yaşam tarzını ancak kısmen, kesintili olarak, bir de yazları gerçekleştirebiliyorum. Bu yaptıklarımı tüm hayatıma genişletmek dışında bir hayal kuramıyor olmam belki de ufkumun darlığına delâlet ediyordur. Bilmiyorum. Olabilir. Yalnız, zihnimde canlandırırken bile heyecan veriyor :) (5) Avrupa ne teknolojik yönden ne de altyapı ve üstyapı imkânları bakımından cazip. Avrupa kentlerine gittiğinizde de yollar, binalar, AVM’ler filan hemen hemen buradakiyle aynı. Zaten Dünya’da, özellikle kent merkezleri giderek birbirine benzemeye başladı. Yani, diyelim ki Berlin’e gidince, "daha görkemli otomobiller, çok daha gelişmiş akıllı telefonlar bulurum" gibi beklentileriniz varsa hayal kırıklığına uğrarsınız. Farklılık var elbet, estetik yönden; ama şu an konu bu değil. Üç gün içerisinde Akdeniz’de yedi yüz mülteci öldü. "Bu insanlar için Avrupa’yı bu denli cazip kılan nedir?" diye soruyorum kendime. Ekonomik fırsatlar mi? Refah?? Muhakkak kısmen etkilidir ama asla tek başına değil. Eğer mültecilerin yalnızca ekonomik kaygıları olsaydı, bugün Akdeniz’de boğularak ölmek yerine Birleşik Arap Emirlikleri’nin, Suudi Arabistan’ın ve Katar’ın sınırlarında yığılmaları, kapıları ölümüne zorlamaları gerekirdi. Öyleyse burada farklı bir kriter söz konusu olmalı: Refahın yanı sıra ÖZGÜRLÜK. Şimdi “Avrupalı özgür değil, mutlu değil, onlar kendini öyleymiş gibi gösteriyollaaa!” diyenlerle çok karşılaştım da, bu tutum niyet okumaya girdiği için bir şey diyemeyeceğim -sanırım bu sorunu ancak seyahat ve birebir karşılaşmalar, tekil deneyimler çözer. Neyse... Bir insan evladı, kendisini Avrupa'da özgür ve huzurlu hissediyorsa burada durup bir düşünmek gerekir. Bu his ancak toplumsal bir zihniyetle, kamusal bir bilinçle sağlanabilir. Olay basit: Bakıyorsunuz, kimse kimsenin yaşam tarzına karışmıyor, dileyen dilediği gibi giyiniyor, geziyor, okuyor, çalışıyor, güleryüz göstermek “yüz vermek” olarak görülmüyor; kendini güven içerisinde hissediyor, göz teması kurarken, tokalaşırken, "tepki görür müyüm?", "kültürlerine aykırı bir şey yaparsam beni linç eder ya da keserler mi?" korkusu duymuyorsun. Kamusal alan güç mücadelesi değil de nezaket ve mesafelilik üzerine kurulmuş. Bizse hep "kardeşiz" ve kardeşler mesafeli olmaz; ya fazlasıyla yakın, can ciğer, ya da kanlı bıçaklı olurlar. Bir türlü mesafe denen nimetten nasiplenemedik. Bir meslektaşım, “ben gittim ama etkilenmedim, yollar bizdekinden daha iyi değil, hatta arabalara bakarsak Türkiye daha iyi durumda” demişti. Buna itirazım yok. Birleşik Arap Emirlikleri de çok iyi durumdadır muhakkak. Keza Singapur da öyle. Herkeste IPhone. Yalnız işin özü o değil gibi. Bir süre önce İstanbul’a otobüsle giderken dört numaralı koltuktaydım. Önde. Şoför iç karartıcı bir müzik açtı. Şahsen sevmem. Otobüste o müziğe maruz kalmak zorunda da değilim ama gel de anlat... Ha dedim, birazdan güzelce söylerim, kapatır. Sonra muavinle sohbete başladılar. Yok kendilerine yamuk yapılmış, çekmiş PIÇAAA, indirmişler mekânın camlarını, arkaları sağlammış -mışmışmış. Bu gözdağı üzerine ben de diğer yolcular da müziğin sesini kısmaları için uyarma girişiminde bulunmadı tabi. Deli miyiz? Onun yerine biraz homurdanma oldu, kulaklıklarımızı taktık ve kendimizi dış-gerçeklikten soyutlamayı tercih ettik. (6) Birkaç gün önce Obama Japonya’ya gitmiş, Hiroşima ziyaretinde kendisine “Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarından ötürü özür dileyecek misiniz?” diye sorulduğunda, “bu konuları tarihçilere bırakmamız gerekir” demişti. Doğru. Doğru da, siyaset doğrulukla, haklılıkla, mantıkla ilgili bir konu değil: Bir güç alanı. Hani von Clausewitz demiş ya, siyaset, savaşın silahlar olmadan yürütülen biçimidir diye, ya da ona benzer bir şey, aynı o hesap. Stratejiler, taktikler vs. Ermeni meselesi soykırım mıydı, mukatele miydi, önce kim başlattıydı, bunlara takılmıyorum. Zaten tarihçiler uğraşsın bu işlerle. Arşivler açılsın madem. Tamam. Yalnız beni rahatsız eden konu, geçmişte gerçekleşmiş bir olaydan ötürü, bir ulusun tüm bireylerinin, ülkenin tüm yurttaşlarının itham edilmesi. Hani hıristiyanlıkta ilk günah inancı vardır ya, hani Adem, şeytanın sunduğu elmayı yemiş ve insanoğlu cennetten yeryüzüne düşmüştür, üstelik bu ilk günah, bu orijinal, kökensel günah babadan oğula, kuşaktan kuşağa geçmektedir ve bu yüzden her doğan bebeği vaftiz ederler ya, bu durum ona benziyor. Oysa geçmiş bir fiilin bedelini sonraki kuşaklara ödetmek apaçık bir haksızlık. Şimdi ben bir Almanla çalışayım, mesai arkadaşım olsun ve gül gibi geçinip gidiyor olayım, ama aramızda bir anlaşmazlık çıktığında “pis Nazi! Siz Almanlar zaten katilsiniz!” deyivereyim, olur mu? İnternette bir yabancıyla oyun oynarken, yenildikten sonra "barbar Türkler!" demesinde olduğu gibi, resmen çirkeflik. Bunun bir benzeri, zaman zaman haberlerde Işid için “BUNLAAR ÇAĞIMIZIN MOĞOLLARIDIR!” derken yapılıyor. Yahu, on asır geçmiş, Moğollar bin sene önce Ortadoğu’da taş üstünde taş bırakmadı, insanları öldürdü, kütüphaneleri yaktı diye, bugün doğan Moğol bebesinin günahı ne? Moğol olduğu için, sırf Moğolistan'da Dünya'ya geldiği için hayatı boyunca utanmalı mı? Hep boynu bükük mü gezmeli? St. Petersburg’da II. Nikolay ve ailesinin mezarını görme şansım olmuştu. Sovyet devrimi gerçekleştiğinde, Çar II. Nikolay ve ailesi önce ev hapsinde tutulmuş, sonra kurşunlanarak, karısı, kızları ve küçük oğlu dahil, tüm aile Bolşeviklerce katledilmişti. Aile fotoğrafına bakıp üzülmüş, olayın ayrıntılarını okudukça rahatsız olmuştum hakikaten. İnsan insanlığından utanıyor. Adamı indirdin madem, sür yurtdışına, o da olmadı idam ettin, anladık da, babalarının suçu küçücük çocuklara da mı geçiyor ki onları da katlediyorsun? Sözün özü, geçmişte yapılanların ve yaşananların bedelinin sonraki kuşaklara, sonsuza dek, bitimsizce ödetilmesini, suçun kuşaktan kuşağa ilk günah gibi aktarılmasını yanlış buluyorum. (7) Evde ve balkonda takılmak bir yere kadar. Geçenlerde kendi kendime, hadi kalkıp bir kafeye gideyim, orada denizin kokusunu içime çeke çeke kitabıma devam ederim diye düşündüm. Dizüstü bilgisayarımı da aldım yanıma. Bir yazı vardı bitirmem gereken, onu da aradan çıkartmış olacaktım böylece. Olmadı. Hava güzeldi, herkes kendisini dışarı atmış, bir sürü tanıdık gördüm, selamlaştık, ayıp olmasın diye gelip ayaküstü konuştuk. “Vay Tamer, n’aber?” ve “hocaaam merhaba!” ifadelerini her duyuşumda kafamı kaldırdım, ve derken kitap da yalan oldu, yazı da. Bir simitçi var, kardeşi öğrencimdi. En son o gördü beni, yalnız oturduğum için hâlime acımış olacak ki tezgahını kenara koydu ve teklifsizce oturuverdi karşıma. Ne kitabı, ne yazısı Alla'sen? Selamlaşmak, hâl hatır sormak güzel şey tabi. Bundan şikayet etmek nankörlük olur. Ama tek başına olabilmek bazen ihtiyaç. Kültürel bir olay bu. Yalnızca bizim toplumumuzda değil, başka bazı toplumlarda da mevcut bir özellik: Sessiz kalamama. Sessizlik tedirgin eder bizi. Birkaç kişi bir aradaysa, herhangi bir mekânda birden fazla kişi varsa, nedense orada illa ki ama illa ki konuşulması gerekir. İlber Ortaylı bir ara, yalnız kalmayı da, yalnız bırakmayı da beceremediğimizi söylemişti. Yalnız kalmanın bireyin bir ihtiyacı olduğunu, yalnızlığın, insanın tefekkürünü geliştirebilmesi için elzem olduğunu da eklemişti. Doğru. Bir de, neden bilmiyorum ama, eskisine nazaran sohbet ederken daha bir yorulur oldum. Üçten fazla kişinin olduğu ortamda bazen o kadar gürültü oluyor ki, bir de söze girmeye, meramımı anlatmaya çalışmışsam, sanki sahne performansı sergilemişim gibi, bildiğiniz yoruluyorum. Konuşurken kaç kalori yaktığımızı merak etmeye başladım. Eve gittiğimde dinlenme ihtiyacı duyuyorum. Belki meslekî sebeplerden, zaten insanlarla iç içe olduğum için, ne yalan söyleyeyim, akşamları -burnu havadalık olarak algılanmasın ama- pek insan aramıyorum. Yalnız olmaktan ötürü kederlere gark olmuyor, hüzünlerden hüzünlere savrulmuyorum. Önceden "aman sözümü tamamlayayım" diye uğraşırdım. Şimdi söz kesmemeye özen gösteriyorum elimden geldiğince, ama sözüm kesildiğinde de tamamlayayım diye kasmaz oldum. Yoruluyorum daha ilk cümle bitmeden lafım ağzıma zönk diye tıkıldığı vakit. Ortamda gürültü varsa ve özellikle hemen herkes aynı anda konuşuyorsa, boşver Tamer diyorum, bir de sen konuşup gürültüye katkı sunma, sonra başın ağrıyacak yine, yine eve gidince kafayı yastığa gömüp uyuman gerekecek. Boşver. Dikkat edin, o belagâti kuvvetli, yüksek makamlardaki kişiler konuşurken, kendi taraftarları bile dinlemiyor onları. Ortamda inanılmaz bir gürültü oluyor. Yetkililerin bu soruna çözümü ise “DAHA YÜKSEK SES, DAHA GÜÇLÜ HOPERLÖRLER!” şeklinde olmuş :) Dışarıdan da zannediyoruz ki herkes efendi efendi dinliyor. (8) Nihat Hatipoğlu’nun bu denli popüler hâle gelmesi, muhtemelen, insanlara duymak istediği cevapları vermesinden kaynaklanıyor. “Odamın duvarında hayranı olduğum bir şarkıcının posteri var, günah mıdır?” diye soran genç kız, “günah değildir” yanıtı alacağını umarak, bu beklentiyle yöneltiyor sorusunu. “Kocamın cüzdanından gizlice para aldım, ama vallahi mutfak masrafları için harcadım, günaha girdim mi Hocam? N’OLUR BANA GÜZEL BİR CEVAP VERİN!” diyen ev hanımı, çok daha katı, çok daha yargılayıcı, çatık kaşlı bir ilahiyatçıya değil de Nihat Hatipoğlu’na soruyordu bunu -ve muhakkak “güzel bir cevap” alacağına inanarak sarılmıştı telefona. Hatipoğlu’nun popülaritesinin bir başka sebebiyse, muhtemelen, sıradan vatandaşın din algısının bugün salt bir ceza yasasına indirgenmiş olması. Öğretmenler odasından tutun da askerdeyken sofrada konuşulanlara varıncaya kadar, ne zaman dinî bir konu açılacak olsa, tartışma hep günaha girmiş olur muyuz, haram mıdır, yasak mıdır, İslam’a uygun mudur, bilmeden günah mı işledik gibi sorular üzerinden yürür. Çoktandır, dinin manevî ve estetik boyutu, korku duygusuna yaslanan bir ceza yasasının fazlasıyla önplana çıkmasından ötürü, giderek sönümlenmiş hâlde. Dindar insanlar içerisinde kimileri, ki bu grup dahilinde kendi arkadaşlarım da var, yokluğunu hissettikleri manevî ve estetik boyutu şiirde ve özellikle Mevlana’nın Mesnevi’sinde arar oldular. Bir yanda ceza yasasına indirgenmiş ve şekilci kimi ayrıntılara boğulmuş bir dindarlaşma yükselirken, öte yanda “çoktandır Cuma’ya gitmeyi bıraktım” diyen, aynı inancı paylaşan insanlardan bile soğuyarak, kendisini tasavvufa, şiire veren insanlar ortaya çıktı. (9) Bu Ramazan’da yakınacağım herhangi bir konu yoktu aslında. Dışarıda kahve ve lokantaların kayda değer bir kısmı açık. Denize giren girene. Stada gidip koşuyorum, müdahale eden yok. An itibariyle kendimi baskı altında hissetmiyorum. Oruç tutup tutmadığımı da soran olmadı. Bunlar güzel. Oruç tutan tutuyor zaten, herkesin kişisel tercihi, bana söz düşmez. Şu şartlarda niye şikayet edeyim? Şundan ötürü: Şimdi insanlar, teklifsizce, müthiş bir rahatlıkla, nasıl olsa bana kimse bir şey diyemez özgüveniyle, nasıl olsa çoğunluk arkamdadır duygusuyla olsa gerek, “oruç tutmamak büyük günahtır, “oruç tutmamak küfürdür” filan diyor, hem de bu insanlar ilahiyatçı, dolayısıyla bir anlamda nüfuz sahibiler. TRT’de bu kanaât önderlerinden birisi “namaz kılmayan kişi hayvandır” dedi yahu. Dileyen arasın bulsun. Buraya koymam. Koymayın da. Haindir, hayvandır, küfre girmektedir, günahkârdır ithamları gırla gidiyor maşallah. Şu özgüvene bakar mısın? Sayın “nüfuzlu kanaât önderleri”, şöyle bir silkelenip kendinize gelseniz diyorum. Fena olmaz hani. Hani imam bir şey yaparsa cemaat çok daha şiddetlisini yaparmış ya, bu olasılığı nasıl göz ardı edebiliyorsunuz? Sizin aklınız başınızda mı? İyi misiniz? Sizin bu gibi aşağılayıcı, yargılayıcı, suçlayıcı söylemlerinizin ardından, daha genç, heyecanlı kişiler gidip de insanları öldürürse, "yeryüzünden bir pisliği daha temizlediğini" filan düşünürse ne olacak? 50 yaşına, 60 yaşına gelmişsin, isminin başında Prof. Dr. ibaresi mevcut, mübarek deyip durduğun Ramazan ayında, o çatık kaşların ve azarlayan ses tonunla, büyük büyük, iddialı jestlerin ve mimiklerinle, kendin gibi olmayan insanlara dair nefret söylemleri üretiyorsun. Ha, söylem olarak kalsa neyse, saçmalık der geçeriz, ama kardeşim, senin bu söylediklerinden feyz alan, sözlerinden esinlenen, o "delidolu”, “heyecanlı gençler” çıkıp da hedef gösterdiğin “pislikleri” temizlemeye kalktığında ne yapacağız? Ondan sonra “ama gerçek İslam bu değil :(” diyerek, “ama İslamofobidir bu :(” diyerek yine baskın gelmeye mi çalışacaksınız? Birileri sizin sözlerinize referansla başkalarının hayatına son verdiğinde, orada burada kendini patlattığında, "canım bunlar münferit olaylar" mı diyeceksiniz? Bi’gidin Alla’sen ya. (10) Zeki birisi değilim. Zaten akıl ve zekâ farklı yetiler. Doğruyu yanlıştan ayırt edebildiğime inanıyorum. Sezgilerime güvenirim. Bir yerde yanlış giden bir şeyler olduğunu, bu yanlışlıkların ne gibi sonuçlar doğuracağını öngörebildiğim oluyor. Bunlar ayrı; ama on yaşındaki çocuğa satranç oynarken yenilmişliğim var mesela. Sayısal sorularını çözerken, konuyu anlasam bile, kafam basmaz, ağır işler. KPSS'ye çalışırken yaz vakti az cebelleşmemiştim geometri ve matematikle... 12 yaşında çocuğun bir buçuk dakikada çözdüğü soruyu beş dakikada çözdüğümü bilirim. IQ’mu ölçtürsem, ortalarda bir yerde çıkacağına da eminim. Ne var ki, başarının zekâyla pek alâkası yok. Aziz Sancar her konferansta dedi ya hani, ben zekâya inanmam, çalışmaya inanırım diye, haklı. Şahsen çalışmanın önemine inanmakla birlikte, benim daha da önemli ve öncelikli gördüğüm unsur ise UMURSAMA. Umursamadığın, önemsemediğin, senin için hiçbir anlam ifade etmeyen bir konuya odaklanamıyorsun. Ve odaklanamadıktan, kendini ona veremedikten sonra yüksek bir IQ’ya sahip olmak hiçbir işe yaramıyor. Hepimiz benzer deneyimler yaşamışızdır: İlgimizi çektiği vakit zor bir metni rahatlıkla anladığımız olurken, ilgimizi çekmediğinde çok daha hafif bir metni bile bir türlü anlamayız –gözlerimiz okur da beynimiz okumaz bir türlü. Odaklanamadığım vakit bir öyküyü bile okumak zulüm gibi gelirken, yeter ki ilgimi çeksin, yeter ki kendimi verebileyim, Heidegger’i, Kant’ı, Spinoza’yı pekâlâ okuyabilirim. Bu yüzden önce umursamak, sonra çalışmak aslolan. Zekâ ise, kullanılmadığı ve umursama unsuruyla desteklenmediği sürece boşa harcanan bir potansiyel olarak çürüyüp gidiyor. Yıllar sonra ise "aslında zekiyim. İstesem yapardım" diyen, pişmanlık dolu yetişkinler çıkıyor ortaya. Madem bugün karne günü, akademik başarıyı yakalamakta zorlananlar üzülmesin diye bir şey daha diyeyim. Lise 1’de 8 (yazı ile SEKİZ) tane zayıfım gelmişti ilk dönem. Bugünse felsefe yüksek lisansı yapmış, haftada iki, hadi bilemediniz en az bir kitap bitiren birisiyim. Nasıl oldu bu? Eskiden aptaldım da, sonradan durduk yere zeki mi oldum sanki? Elbette hayır. Sadece ilgi alanlarım gelişip serpildi. Bir şeye odaklanınca, onu dert edinince, konuya nüfuz etmek bin kat daha kolay oluyor. Başka bir sebebi yok. Ha bir de çalışmak lazım tabi. (11) İki haftadır, gün aşırı olmak üzere geceleri koşuyorum. Bazen, hava kararmaya yüz tutmuşken başlıyorum koşuya, bazense karardıktan sonra. Yarım saat kadar önce geldim eve. Kırk altı dakika koşmuşum. “Koşmuşum” diyorum; çünkü toplamda yalnızca iki kez baktım saatime. Statta kimsecikler yoktu. Bacaklarım beklenmedik ölçüde güçlüydü bu gece. Serinliğin ve karanlığın da etkisiyle olsa gerek, koşmuyor da, bir ırmağın akış yönüne kendisini bırakmış bir tekne gibi, güç harcamadan akıp gidiyordum sanki. Ara ara yukarı baktım, bulutsuz gökyüzünde Dolunay pasparlak, Sabiha Gökçen’e inişe geçen ve oradan güney yönüne giden uçakların ışıkları ve ardından sesleri, bir de nefes alışverişlerim -onun dışında çıt yok. Herhangi bir sanat eserini temaşa etmek gibi bir durum olmadığı hâlde huşu duygusu sardı bedenimi. Ciğerlerim vasıtasıyla atmosferle kurduğum bağ kendimi müstakil bir varlık değil de, şeyler içinde bir şey olarak hissetmeme sebep oldu. Hayatı boş ve anlamsız bulanları hiç anlayamam da, onlara inat tecrübe ettiğim bir doluluk anıydı adeta. Doluluk derken, nasıl desem, boşluğun karşıtı, kopukluk değil de bütünlük, ardışıklık değil de toplam gibi… Hâyli öznel olan bu deneyimi ifade etmekte zorlanıyorum. Koşu bittiğinde bisikletime atladım. Her zamanki güzergâhtan evime doğru yollandım. Sahilde bazı apartmanların girişlerinde yasemin ve çoğunun bahçesinde güller var. Terlemiş gövdeme rüzgâr vururken, denizin nemine ve tuzlu kokusuna karışan yasemin ve güllerin rayihası ile zaman durdu sanki. Sonra eve girdim. Ve içtiğim su ile aldığım duştan iki kat, belki üç kat daha fazla lezzet aldım. (12) Yaşar Nuri Öztürk vefat etmiş. Bence Yaşar Nuri, İslam’ın çağdaş kent yaşamına uygun, lafzî olmayan bir yorumunun bu coğrafyada kabul görmeyişinin, başka bir deyişle, İslam’da reformasyon umudunun çöküşünün resmidir. Kendisi çoktandır popülaritesini ve eski itibarını yitirmişti. Youtube’da bir söyleşisinin altındaki yorumlara baktım da, orada bile birileri onu gerçek İslam’ın yılmaz savunucusu olarak görürken, başkaları “ateşin bol olsun” gibi cümleler kurmuş. Bu tartışmalar bitmez. Gerçek İslam konusu beni ilgilendirmiyor, neden mi? Çünkü bugün artık, açıkça, rahatlıkla, hayatımızı sürdürürken aldığımız kararların, eylemlerimizin ve davranışlarımızın savunmasını İslamî referanslarla, ne bileyim ayetle, hadisle yapmak zorunda olmadığımızı savunabilmeliyiz. Evet, oruçlu değilim, ve bunu açıklarken, “seferî isen oruç tutmama hakkın var” diyen birisine, “seferî de değilim, sadece oruçlu değilim ve bir bahanem yok, bunu açıklamak zorunda değilim” diyebilmeliyiz. Bir arkadaş, bindiği takside taksicinin açık lokantaları ve kafeleri eleştirdiğini, bunun üzerine kendisinin, “ama senin de nefsine hakim olman gerekir, İslam’da nefs diye bir kavram var” diye açıklamaya giriştiğini anlatmıştı. Tuzağa düşmüş bile. Bu açıklamalar gereksiz. Çünkü bir anlık gafletle belirli bir inancın, kapalı bir çemberin içine düşüveriyorsun, konuştuğun her şeyin meşruiyet zemini o çemberin içinden alınmak zorunda oluyor. Hinduizm inancına mensup birisi, kendi kutsal metni olan Vedalara referans vererek sizi ikna etmeye kalksa ne dersiniz? “Kardeşim ben Hindu değilim ki? Bana niye Veda metinlerinden örnek veriyorsun?” dersiniz muhtemelen. Aynı şekilde, herkesin inancı kendine ve bireysel olduğu, yani böyle olması gerektiği için, gerçek İslam nedir tartışmaları sadece belli bir inancın mensuplarını bağlar. X inanç kümesi içindeki unsurlar, y ve z’yi bağlamaz. Tam da bu nedenle kamusal alanı belirli bir inanca göre düzenlemek zorbalıktır. Düşünsenize, insanlık en muhteşem buluşunu yapıyor, sağlık, huzur, mutluluk, refah, her güzellik gırla gidiyor, ama bu buluş için bile "ya acaba inancımda yeri var mıdır?" diye düşünüyorsun. Bu yanlış işte. Eğer kamusal alanın, hayatın her alanında yapılanların dinen bir meşruiyeti olup olmadığına bakılacaksa işimiz tesadüflere, inşallahlara kalmış demektir. Üstelik böyle bir durumda, inançlar çoğulluğunda çatışma kaçınılmaz olur. Hâlbuki anayasanın 24. maddesini fiiliyata geçirdiğimiz vakit zaten sıkıntı yok -herkes mutlu mesut yaşar da, şu an popüler önkabuller, zamanın ruhu o yönde değil henüz. Uzatmayayım. Huzur içinde yatsın. (13) Bizim bir akraba var. Gurbetçi. Bir ara cemaatçiydi, şimdi bırakmış ama hâlâ İslamcı. Bir gün sohbet ediyoruz. Almanlar şöyle kötü, böyle kötü, Avrupalılar şöyle ahlâksız, böyle kepaze. Ya dedim, fabrikada çalışan insansın, yaşadığın muhitte veya mesai arkadaşların içerisinde hiç mi iyi Alman yok? “Var tabi” diye cevapladı ve ekledi: “İslamiyete geçen Alman dostlarımız var.” Turizmin bu hâle gelmesinde yalnızca Rusya ile yaşanan uçak krizinin etkisi yok. Bir süredir İngiliz, Alman, Fransız ve diğer paralı turistler zaten Türkiye’ye gelmiyor. Bu daha ziyade, yukarıdaki zihniyetin yaygınlaşmasından mütevellit kötüleşen Türkiye imajı ile ilgili. Laik ve çoğulcu bir anayasal demokrasiden, fiilen İslamcı bir çizgiye kayan, kendisini artık İslam coğrafyasının öncüsü olarak gören bir ülkeye dönüştük. Bu bir tercihti. Suudi Arabistan, İran, Yemen ve Umman’ın da harikulâde sahilleri var. Denize yüzlerce kilometre sınırı olan ülkeler bunlar. Ama oralarda güneşlenen ve yüzen insanlar yok. Batılı salak değil. Basbayağı biliyor kendisinin ağzıyla kuş tutsa yine Ortadoğulu nezdinde kötü bir insan olarak, kâfir, gâvur filan olarak görüleceğini. Batılı, “Batı’nın ahlâksızlığını aldık” sözünü işitti ve bu denirken neyin kastedildiğini gayet iyi biliyor. Kastedilen şey cinsellik. Bir de kadınların bikini giymesi filan işte. Yoksa ahlâk denince bu coğrafyada sözünde durmak, yardım etmek, iftira etmemek gibi fiiller anlaşılmaz. Sultanahmet’te Alman turistlerin öldürülmesini ne çabuk unuttuk? Hangi örgütse artık, unuttum şimdi, “hedefimiz müslümanlar değil, Alman turistlerdi” diye özrü kabahâtinden büyük bir açıklama yaparken ve sosyal ağlarda “NEYSE Kİ HİÇ MÜSLÜMAN ÖLMEMİŞ!” diye paylaşımlar yapılırken, Batılı bunları duymuyor mu sanıyorduk? İtalyan bir kadın yazar var, adını unuttum şimdi, 25 yıl Türkiye’de yaşamış, "eskiden" diyordu, "eskiden Türk bir erkek arkadaşım olduğunu aileme söylediğimde bu olağan karşılanıyordu, şimdi işler öylesine değişti ki, aynı şeyi yıllar sonra söylediğimde 'delirdin mi?' diye tepki gördüm." Kendi adıma, turizmdeki sıkıntılı duruma hiç ama hiç üzülmüyorum. Her kış biraz para biriktirip yazın yurtdışında kültür-sanat amaçlı olarak geziyorum kendimce. Ayrıca Türkiye ucuz filan değil. Berlin’de, Spree Nehri’nin kıyısında, turistik merkezin göbeğinde içtiğim biraya bizim kıyılardakinden daha az para ödüyorsam, bizim turizmciler hiç ah-vah etmesin. Birkaç gün önce, Bodrum’da iki tane turisti paylaşamayan esnaf taşlı sopalı kavgaya tutuşmuştu. O iki turist de bir daha gelmez artık. Avrupalı olsam ben de gelmezdim. İnancımdan, kimliğimden ötürü -param için yüzüme gülünse de- içten içe hor görüldüğüm, orada burada kendini havaya uçuran psikopatların yaygınlaştığı, rahatça çarşısında alışveriş edemediğim, esnafın ısrarcı tavrıyla sıkboğaz ettiği yere niye geleyim ki? Gelmiyorlar da zaten. (14) O değil de, adamlar dik durmasını öğrenmiş kardeşim. Yerden bilmemkaç santim yüksek mezar taşı bile puttur diyor, ayet var diyor, “KÂBE’Yİ DE YIKACAĞIZ!” diye kararlılığını ortaya koymuş, çatır çatır cihat ediyor, insan haklarıymış, hümanizmmiş, düşünce özgürlüğüymüş, bedenin dokunulmazlığıymış, yahu diyor, bunlar hep Batı’nın değerleri, biz zaten Batı’yı kökten reddediyoruz, “BİZE NE İNSANÎ DEĞERLERDEN, BİZE İSLAMÎ DEĞERLER YETEEEER!” diye haykırıyor, bizse hâlâ korkudan donumuza etmiş hâlde, gerçeklerin üstünü örtmek, sıkıntıları görmezden gelmek pahasına anca’ “BU SON OLSUN :(” diye ağlaşıyor, bu hoşgörüsüz güruhu hoşgörüyle, güzellikle ikna edebileceğimizi zannediyoruz. “İstihbarat dikkatli olsaydı saldırıları önlerdi.” Hangi birini? İstihbarat iyi, güvenlik önlemleri paranoya derecesinde üst-düzey olsa ne yazar? Türkiye’deki İslamcı örgütlere militan yetiştiren, milletin çoluğunu çocuğunu, genç insanları apartman dairelerinde, konaklamalı ya da yalnızca sohbetli olarak toparlayan vakıf, dernek, cemaat ya da hiçbir adı olmayan örgütlenmelerin önüne geçemedikten, bunlara özgürlük adına müsamaha gösterdikten sonra, tüm ülke hep birlikte güvenlik görevlisi olsak ne yazar, olmasak ne? Gerçek İslam’ı gidip Avrupalıya anlatacağınıza, gelip o taraklarda bezi olmayana, bizler gibi zararsız insanlara anlatacağınıza, gidip Taliban’a, El-nusra’ya, Işid’e anlatsanız ya? Müslüman olmayan Rus’un, Alman’ın, Japon’un umrunda mı sanıyorsunuz gerçek İslam’ın ne olduğu? Gerçek İslam her ne ise onu, dün havalimanında vurulmuş yerde yatarken hâlâ üzerindeki bombanın pimini çekip “gider ayak üç beş pisliği daha temizleyeyim” diyecek denli inanmış insanlara anlatsanız ya? Afganistan’da dört bin yıllık Buda heykellerini dinamitleyen Taliban’a anlatsanız diyorum mesela, gerçek İslam’ın ne denli hoşgörülü olduğunu. Gelip de zaten konuya ilgi duymayan, üstelik kimseyi kesmeyen, doğramayan, vurmayan, asla intihar bombacısı olmayacak ve farklı inançlara müdahale etmeyecek bizler gibi normal insanlara niye anlatıyorsunuz ki? Hedef kitle orada bak: Boko Haram'ından El-nusra'sına İslamcı örgütler yelpazesi. Ne ararsan var. Renk renk, çeşit çeşit. Özgürlük düşmanlarına verilen özgürlüğün bedelini ödüyoruz. Tamer Ertangil.