17 Mayıs 2016 Salı

15 Nisan - 15 Mayıs: Değiniler


(1) Sabahleyin -çok şükür- bir intihar bombacısına rastlamadan İstanbul Yarı Maratonu'nu bitirdim. Aslında koşu bahane. Yalnızca koşmak için değil, biraz da o şenlikli ortamı, hayattan tat almaktan ve güzel anılar biriktirmekten başka derdi olmayan insanların meydana getirdiği sinerjiyi hissetmek için katılıyorum bu gibi müsabakalara. Koşuda güvenlik önlemleri üst düzeydeydi, helikopterler bile uçuşuyordu. Sağsalim tamamladık tamamlamasına da, Kilis’e bombalar yağmış art arda.

Her kanalda her gün konuşan uzmanlardan sıkıldım. Sıkıldım çünkü işin uluslararası boyutunu o kadar öne çıkarıyorlar ki, bu El-nusra, Boko Haram ve Işid gibi medeniyet düşmanlarının beslendiği ideolojik/düşünsel kaynak adeta görmezden geliyor. Benim bildiğim, bir sorun varsa üzerine gidilir, duyar duymaz, dakikasında “gerçek İslam bu deyillll!” diyerek sorun savuşturulmaz. Uluslararası çıkar ilişkilerinin bu işlerde istediği kadar parmağı olsun, Ortadoğu coğrafyasından ve hatta Avrupa’dan müslümanlar, bu örgütlerin saflarına gönüllü gönüllü, bile isteye katılıyor mu, katılmıyor mu? Katılıyor. Elbette herkes değil, ama katılanlar var; zira dinî inançlar siyasallaştığı vakit, en ılımlı dindarın bile bir canlı bomba hâline gelmesi mümkün olur. Arada yalnızca bir derece farkı var –özsel bir fark değil. Postmodernizmin körüklediği kimlik politikalarının sonucunda palazlandı bu gaddar hareketler. Orası uzun, teorik bir hikaye… Ama şunu söyleyeyim, postmodernizmin çöküşü ufukta görünüyor artık. Bu her şey göreli, nesnellik yok, ilerleme yok, akıl yok diyen garabet zihinlerden defolup gittiğinde, bu insanlık düşmanı cani örgütleri besleyen damar da ortadan kalkmış olacak. İşte o gün inançlar mecburen bireyselleşecek ve ancak o zaman huzur içinde bir arada varolabileceğiz. Kısacası, bireysel bazda din ve vicdan hürriyetinin teminatı, ama toplumsal düzenin dünyevîleşmesi. Buna direnenler deli muamelesi görecek ileride.

Tıpkı çizgifilmlerde olduğu gibi, boşlukta koştuklarının farkına vardıklarında düşmeye başlayacaklar. Şimdilik boşlukta yürüyorlar ama farkındalık aşaması henüz gelmedi.

(2) Öncelikle, kimse alınganlık göstermezse sevinirim. Şahsen bu konuda tartışasım yok.

Trabzon konusunda değinmek istediğim bir nokta var. Yıllardır, toplumun her kesiminde ve yaygın medyada, alenen ve örtük olarak, Trabzon insanı için “tıpkı Karadeniz gibi hırçındır, bir dalgalanır, bir durulur”, “tutkulu insanlardır, birden parlayıp sönerler”, “yiğit çocuklardır”, “delidoludurlar” gibi ifadeler dinleyip durduk. Tabi bu ifadeleri Trabzonlular da dinledi ve belli ki bir kısmı benimsemiş. Dolmuş ücretlerini protesto eden 20 yaşındaki üniversiteli kızlar esnaf dayağı mı yemedi, nice maçların öncesinde ve sonrasında olaylar mı çıkmadı, Rize’de Eğitim-iş (Eğitim-iş yahu, radikal bir sendika bile değil) basın açıklaması yaparken üyeleri linç edilmek mi istenmedi… Ne de olsa delidoluydu Karadeniz insanı. Aklı başında hiçkimsenn savunmayacağı eylemleri meşrulaştırıyordu şu “delidoluluk”. Yürekleri sevgi doluydu bu insanların; lakin Trabzon’da veya Rize’de dayak yeme ihtimaliniz hep vardı. Pot kırmamalı, damarlarına basmamalıydınız; çünkü hassasiyet eşikleri epey düşüktü. 

Artık bu konuyla yüzleşmek lazım. Şahsen Karadenizli olsam, “yoo kardeşim, öyle sağı solu belli olmamak, başka bir deyişle tekinsiz olmak iyi bir özellik filan değil, bize bunları atfetmeyin” diye tepki verirdim. Sinir krizi geçirip karşısındakini korkutmak, yüksek sesle sindirmek ve sağım solum belli olmaz gibi tekinsiz tavırlar sahiplenilecek, övünülecek özellikler değil. Bu özelliklere “Karadeniz insanı on numaradır abi!” gibi sözlerle methiyeler düzüldüğü, kaba saba tutumlara, hatta dünkü maçta olduğu gibi apaçık barbarlığa dönüşen eylemlere sahip çıkıldığı takdirde, sonuçları göze almanız gerekir. Beslenen, körüklenen bir zihniyetin taşıyıcıları içerisinde daha olgun olanlar kendini bir şekilde zapteder belki. Ama dün olduğu gibi, böyle 17 yaşında bir genç bir densizlik yaptığında ve tribünlerdeki koca koca adamlar “VUR ULAN VUR!” diye ona destek verdiğinde şaşırmamanız gerekir. 

Herhangi bir şehirde doğmuş olmak hiçbirimizi durduk yere üstün kılmaz. Kimse memleketinden ötürü, hiçbir emek sarf etmeksizin “on numara adam” filan olmaz. "Bize her yer Trabzon" ifadesini kendine göre yorumlayıp, “biz böyleyiz, böyle kabul edeceksin” tavrını dayatmak yanlış. Karadenizli olmayıp gaz veren, veya “delidolu insanlar abi, idare edeceksin işte” diyerek şiddeti ve kaba sabalığı sıradanlaştıran tutumlarsa bence daha da suçlu. Bu işe bir son verilmesi lazım. Yoksa her şey, nezaketsizlik, şiddet, dayak, küfür, hatta cinayet bile bu “delidoluluk” ile, “aniden parlayıp sönmek” ile meşrulaştırılabilir.

(3) Türkiye Cumhuriyeti kuruldu kurulalı yapılan icraatlardan en memnun kaldıklarım, hilafetin ve saltanatın kaldırılması ve anayasaya laiklik ilkesinin konması. Yapanlardan Allah razı olsun. Laikliğin hem teorik hem de pratik bakımdan ne kadar üstün, ne kadar muhteşem olduğundan, şu insanoğlunun icat ettiği en kıymetli düşünsel çözümlerden biri olduğundan bahsetmeyeceğim. O kadar müthiş bir şey ki laiklik, uğruna epik şiirler yazmalı. Yalnız bir konuya değinmekte yarar var. Zaman zaman dillendirilen şu meşhur sözde-tespit: “ANAYASASINDA LAİKLİK YAZMAYAN ÜLKELER DE VAAAR!”

Var tabi, olmaz mı. Mesela son derece çağdaş ülkelerin, İsveç’in, Hollanda’nın, Finlandiya’nın anasayasında laiklik yok. Çünkü bu ülkelerin toplumları zaten sekülerleşmiş/dünyevileşmiş. Bu toplumların bireyleri ve grupları, birbirleriyle olan ilişkilerini zaten herhangi bir dine referansla kurmuyor. Zaten adamlar atacakları her adımda “acaba benim inancım bu konuda ne diyor? :(” diye sormuyor, hâliyle bir başkası da “bana ne senin inancından!? Senin inancına uygun olan benim inancıma uymuyor!” diye tepki de vermiyor. Doğal olarak, Ortadoğu toplumlarında olduğu gibi her Allah’ın günü gerim gerim gerilmiyorlar. Bilim ve teknolojinin ilerlemesi, sanayileşme, kentleşme ve dolayısıyla küçük, mahallî toplulukların büyük bir cemiyete/topluma dönüşmüş olmasıyla, kendi eski, küçük Dünyalarında onlara yeten kimi ezberlerle yetinemeyeceklerini, toplumsal ilişkileri düzenlemek için dünyevî bir hukuk sisteminin gerekli olduğunu çoktaaan kanıksamışlar. Böylesine dünyevileşmiş toplumlarda anayasada laiklik yazsa ne olur, yazmasa ne olur? Ama Türkiye’nin kafası karışık. Bir yandan eşyanın tabiatı gereği genişleyen bir dünyevileşme var, öte yandan bundan hoşnut olmayan oluşumlar. Bu hoşnut olmayanlar çok tehlikeli, çünkü dilediği gibi ibadetini yapabilmek onlara yetmiyor, “yok abi, ben doğruyu biliyorum, o yüzden sen de ben gibi yaşayacaksın” noktasına vardırabiliyorlar olayı. 

Bugünün şartlarında laikliğin, insanlık tarihinin şu muhteşem, şu harikulade buluşunun Türkiye’nin anayasasında olması gerek. Aksi hâlde bize vaat edilen, tıpkı Ortadoğu’da olduğu gibi kan ve gözyaşından fazlası değil. Hatta Türkiye, madem İslam aleminin öncüsü olmak iddiasında, tüm Ortadoğu ülkelerine laikliği ihraç etmeyi misyon bellemeli kendine. Yoksa Şiiler, Sünniler, Caferiler, şucular, bucular, bilmem ne kadar mezhep, cemaat ve tarikat varsa artık, hep birlikte “tabi ki ben haklıyım ulan!” diye birbirini boğazlamaya devam eder. 

Laiklik herkese lazım.

(4) Ücretlerin arttırılması kadar, çalışma saatlerinin azaltılması taleplerine de ağırlık verilmeli artık. Kimisi çalışmayı sever, işi onun hayatıdır. Bırakın isterse günde 16 saat çalışsın bu insanlar. Uzakdoğu toplumları da öyledir mesela. Japonlar, çalıştıkları ofislerdeki sandalyelerinde, üzerlerinde ceket ve kravatla bir saat kestirip, uyandıklarında çalışmaya devam ederlermiş. Bırakalım işine bu denli tutkun olanlar çok para kazansın. Ama herkes bu kadar çalışma ve para kazanma arzusunda değildir. Seçme şansı olmalı bence. Finlandiya'dayken, Belçikalı birisiyle tanışmıştım. Hastanede part-time çalıştığını, böylece ilgi alanlarına zaman ayırabildiğini söylemişti. Zaten ilgi alanlarından birisi vesilesiyle, Helsinki Maratonu için Finlandiya'daydı. Günde 4-5 saat çalışan insanlar zengin olmasınlar, daha az kazansınlar, tamam, ama insanca yaşayabilsinler. Bazı insanlar para etmeyen, resim, tiyatro, heykel, edebiyat ve felsefe gibi, "önüne bir tas çorba koymayan" ilgi alanlarına sahiptir. Bırakalım da bu insanlar daha az çalışarak yaşayabilsin ve kendilerini gerçekleştirdikleri, yetenekli oldukları, onlar için hayatı anlamlı kılan faaliyete daha fazla zaman ayırabilsinler.

(5) Pakistan kökenli bir müslüman, Londra Belediye Başkanlığı için aday olmuş. Hem de ülkenin en büyük partilerinden birisi olan İşçi Partisi’nden. Seçilmesi pekâlâ mümkün. Buna şaşırmıyoruz. İşini düzgün yaptığın sürece Avrupa ülkelerinde tutunmak, üstelik kendi kimliğini inkar etmeksizin, müslüman olduğunu, Pakistanlı olduğunu saklamaksızın tutunmak, hatta Londra gibi devasa bir kentin yöneticiliğine soyunmak gayet mümkün. Bunu hepimiz doğal karşılıyoruz. Peki, dürüst olalım, Pakistan’da, ne bileyim Lahor’da veya Karaçi’de, belediye başkanlığına Pakistan kökenli olmayan birinin, bir hıristiyanın ya da ateistin aday olması mümkün olur muydu? Aday olsa bile, hatta Taliban tarafından katledilmeyeceğini varsaysak bile, “alnı secdeye değmeyen” bu adamın, ne kadar çalışkan, idealist, azimli, sorumluluk sahibi ve dürüst olursa olsun, Pakistan halkından dikkate değer oranda oy alabilmesi mümkün olur muydu?

Olmazdı ve bunun asla normal karşılanmaması gerekiyor.

(6) Çeşit çeşit insan var ama iki tür kişilik yapısı karşılaştırılmaya müsait. Kimisi sakin, temkinli ve kanaatkâr olur. Bu kişiler aynı zamanda son derece keskin görüşlü, sezgi gücü kuvvetli, olan bitenin farkında ve bir o kadar eğitimli ve kültürlü olabilirler. Ne var ki, genellikle, bedensel varoluşları, "oradalıkları" pek iddialı değildir -saha adamı değildirler. Arkalarından birilerini sürüklemeleri epey zordur. Diğer kişilik yapısı ise önder özelliklerini haiz, tüm gözleri üzerine çeken, konuştuğunda kendini dinleten, bedeni her daim orada durduğunu hissettiren, hani neredeyse ışıklar saçan, aura sahibi, bilgili ve kültürlü olmayan ama stratejik davranabilen, anlık kararlar almakta usta, Makyavelist, hırslarını gerçekleştirmek için elinden geleni ardına koymayan, hedefine giden yolda, onunla birlikte yürüyenleri bile gerektiğinde basamak hâline getirebilen kişiler. İlk grup için “teorik” kişi, ikinciler içinde “saha adamı” denebilir belki. Teorik, dilediği kadar keskin bir kavrayış gücüne sahip olsun, insanları etkilemek söz konusu olduğunda ASLA saha adamıyla boy ölçüşemez. Teorik ya da bilge kişilik ince düşünürken, kimseyi kırmayayım, incitmeyeyim, nezaketi ve erdemli tavırları elden bırakmayayım derken, saha adamı gamsızdır. Geceleri uykusunu kaçırsa kaçırsa bir tek hedefine ulaşamamış olmak kaçırır –bir de hedefine giden yolda karşısına çıkan engeller. Saha adamı uzlaşmaz, geri adım atmaz, ödün vermez; zira ödün vermek onun gözünde zayıflıktır. Onu ne teorik üstünlük, ne bilgi birikimi, ne de mükemmelen doğru mantıksal çıkarımlarla yenebilirsiniz. 

Bir saha adamını yenebilecek alternatif, yalnızca daha güçlü başka bir saha adamıdır. Karşısındakinin haklı olup olmaması hiçbir şeyi değiştirmez. Güç ve haklılık bambaşka kategoriler.

(7) Erkeklerin anne olmayı tam anlamıyla idrak edebilmesi, tam bir empati kurabilmesi mümkün değil. Dolayısıyla bizimkisi ancak dışarıdan bir bakış, eksik kalmaya mahkûm bir değerlendirme. Ama her insan, özellikle çocukluğuna dönüp baktığında annesinin ne kadar fedakâr olduğunu hatırlar. Biz üç erkek kardeştik. Sürekli mızmızlanıp duran, yemek sofrasında bile şakalaşmadan duramayan, "ona çok koydun bana az!" nevinden ifadelerle, hep arıza çıkartmaya meyilli üç tane baş belası... Köyde olsa tarlada bahçede enerjimizi tüketirdik belki; ama bir apartman dairesine tıkılı, bir ev bir de dükkan bilen, insanın sabrını zorlayan, kafa şişiren üç tane çocuktuk. Buna rağmen, yaptığı fedakârlıkları kafamıza kakmaksızın, "sizin için ne iyilikler yapıyorum!" diye altını çizmeksizin, tamamen karşılıksız bir şekilde, her sabah hepimizden önce kalkar, sobayı yakar (kalörifer nerdeee?), kahvaltıyı hazırlar, ondan sonra bizi uyandırırdı. Her şey hazırlandıktan sonra nazikçe uyandırılan birer şehzadeydik. Buna rağmen, bazı günler kahvaltıda mahmur gözlerle "onu yemicem, bunu yemicem" diye huysuzluk ettiğimiz olurdu. Şimdi hatırlıyorum da, bazı günler sabahın köründe, sırf sevdiğimiz için eliyle limonata yapar, suluğumuza koyardı kadıncağız. Suluğumda limonata olduğunda mutlu mesut okula yürüdüğümü hatırlıyorum -'90-92 yılları. 

Vallahi açık konuşmak gerekirse, annelerin çocuklarına verdiği emeği insan kendi kendisine bile vermiyor. Onların bizleri büyütürken yaptıklarıyla bizim büyüyünce onlar için yapabileceklerimiz arasında sonsuz, asla eşitlenemeyecek bir uçurum var.

Tüm annelerin anneler günü kutlu olsun.

(8) Papaz eriğini imam eriğine çeviren proje sahte ya da gerçektir, bilmiyorum ama geçen sene Kayseri esnafı, hem kendileri rahatsız oldukları hem de vatandaştan gelen talep o yönde olduğu için papaz eriğinin adını “imam eriği” olarak değiştirmişti. İlk anda gülünç geliyor kulağa ama biraz düşünürsek, bu durum, vatandaşın rahatsız olma ve incinme eşiğinin ne denli düşük bir düzeye geldiğinin göstergesi. Tek bir sözcük bile, kırk yıllık papaz eriğinin ismi bile rahatsız edebiliyor "duyarlı" vatandaşı artık.

Kayseri’deki bu olayın, apaçık bir hoşgörüsüzlüğü ifşa etmesi bir yana, söz konusu hoşgörüsüzlüğü de besleyen, daha da derinlerde yatan bir kibri yansıttığı da göz ardı edilmemeli. Ortadoğu insanı neden çoğunlukla kibirli? Neden hep ilgi ve saygı bekler? Cevap, geçenlerde bir İmam-hatip Lisesinde düzenlenen “İNANIYORSANIZ ÜSTÜNSÜNÜZ” seminerinin başlığında yatıyordu. İtiraf gibi seminer başlığı vallahi. Sırf müslüman olmak, yani kişinin dinî veya mezhepsel inancı, doymak bilmeyen bir saygı görme arzusu yaratmıştır içinde. Yeni bir üstünlük ölçütü vardır: “Üstünlük takvadadır.” Yani inançları onları üstün kılmaktadır: Buradan kibre ve hoşgörüsüzlüğe varılması zor değil. Kutsal metinlere referansla, kendileri için cennet kapılarının ardına dek açık, öteki inançlar içinse kapalı olduğunu düşünürler. Bu durum, hiçbir emek sarf etmeksizin, durduk yere, hiç de hakları yokken kendilerini üstün görmelerini mümkün kılar -eşittir kibir. Bugün tam da bu yüzden feci bir durumda Ortadoğu.

Üstün olduğuna inananlar eşitlik talep etmezler. Bir ara yürüyüşlerde “We don’t want democracy. We want Islam!” pankartlarıyla yürüdüler. Yani eşit olmak, şu farklı olanlarla, şu aşağı değerde, cehennemlik olanlarla eşit olmak, aynı haklara sahip olmak asla onları tatmin etmeyecekti. Onlar için küfürdü bu. Bu yüzden hep daha, daha, daha fazlasını isterler. Mağdur olduklarına dair güçlü bir kanıya sahiptirler. Farklı olanlarla eşit olmaları onlar için eşitlik değil, eşitsizliktir. Ne yani, ondan aşağı olanla bir mi tutulacaktır?? Onlar için adalet, ancak farklı olanlar, onlardan aşağıda durduklarında gerçekleşir. O yüzden, akla hayale gelmeyecek en küçük farklılıklardan, küfür ya da hakaret içermeyen en masumane sözcüklerden bile rahatsız olabilirler. Papaz eriği gibi.

“Ya hacı, iyi hoş da, mevcut hoşgörüsüzlüğü ve kibri eleştirirken sen de bir yenisini yaratmış, eleştirdiğin tavrın bir benzerini yeniden üretmiş olmuyor musun?” denilebilir.

Hayır, olmuyorum. Hem de hiç.

Tamer Ertangil.