18 Nisan 2016 Pazartesi

Değiniler: Nisan 1-15

(1) Konuştuğum eğitimli, okur-yazar, az buçuk sanatla, edebiyatla, kitaplarla hemhâl hâlde yaşayan insanlarda zaman zaman yüzeye vuran bir kaçış arzusu var. Kaçış arzusundan kastım, bir trene atlayıp hesapta olmayan yerlere, “uzaklara” yahut belirsiz bir geleceğe gidiş değil. Son derece somut. Müstakil bir ev hayali mesela. En kısa zamanda bir otomobil alma hayali. Daha şık, daha yalıtılmış, güvenlikli sitelere taşınma hayali. İçinde bulundukları koşulları değiştirmenin zorluğundan kaynaklansa gerek, hayatlarını farklı koşulların olduğu yeni ortamlarda sürdürmek istiyorlar. Toplu taşımadan bir an önce kurtulmak istiyor, çünkü yolculuk boyunca bağıra çağıra telefonda konuşan insanların hep varolacağını biliyor. Kural ve yönetmeliklere uymayan şoförlerin ve yolcuların hep varolacağını, uyardığı, bir şeyleri değiştirmek istediği, mesela “biraz sessiz konuşur musunuz?” dediği vakit “madem memnun değilsin araba al kendine kardeşim!” diye tepki görme ihtimalinin olduğunu biliyor. Madem toplu taşımaya bindin, katlanacaksın. Zihniyet bu. Daha eğitimli, daha yüksek gelirli ve nedense daha sakin insanların yaşadığı sitelerde yaşamak istiyor. Çünkü komşularıyla ağız dalaşına girmiş, nazikçe uyarmış gürültüden ötürü, “beğenmiyorsan git başka yere taşın!” yanıtı almış. Madem bu apartmanda yaşıyorsun, madem benim alt dairemdesin, katlanacaksın. Madem gürültüden, halı silkelenmesinden, kavga, bağırış, çağırış seslerinden filan rahatsızsın, git kendine müstakil ev al kardeşim. Düşünce bu. Yani biz asla değişmeyiz, biz buyuz, sen de buna katlanacaksın mantığı. Toplumsal ilişkilerin hakim formu: Katlanmak. Stadyuma maç izlemeyi mi gittin? Küfür duyup rahatsız mı oldun? Eeee, gelmeseydin. Madem buradasın, küfre katlanacaksın. Çözümsüzlüğü kalıcılaştıran, bir sorun varsa, bunun çözümünün olmadığını, tek çözümün dışarıda, bambaşka bir alternatifte yattığını savunan bir tuhaf anlayış. Her kim rahatsızlık veriyorsa onun rahatsızlık vermekten vazgeçmesi gerekir. Ama yok, zihnimize yerleşmiş olan önkabul, sorunu çözmek için azıcık bir şeyleri değiştirmek, bir nebze değişmek, birazcık itelemek değil de, sorundan uzaklaşmak, uzaklara gitmek. Ufak bir eleştiri kırıntısında dahi karşılarına duvar gibi dikilen “İŞİNE GELİRSE!” levhasına toslaya toslaya yılgınlığa düşmüş gibi görünüyorlar.

(2) Bir mobese kamerası çekiminde, otoyol kenarındaki çimenlikte iki küçük çocuk, kendince şu küçük, adını unuttum şimdi, tek seferlik dilim pastalardan almış, üzerlerine mum dikip doğum günü kutlamaya çalışıyor. Ama mumu bir türlü yakamıyorlar. Polis, kamerada bu durumu görünce, oraya iki memur gönderip çocukların mumlarını yakıyor ve doğumgünlerini kutluyor. İzlerken bile mutlu oldum.

Çocuk ya da yetişkinlerin mutlu olmasına sebep olan her ne varsa, bunun nereden geldiğini fazla kurcalamamak gerekiyor artık. İnsanların yüzünü güldüren, onları mutlu eden, bir araya getiren, paylaşmayı arttıran, kısacası iyi olan her iş için, "ya acaba bu benim inancımda yasak mıdır?" diye düşünmek, atacağınız her adımı, hayata dair her ayrıntıyı dinî referanslarla donatmak için kasmak, böylelikle şüpheci ve giderek hareketsiz hâle gelmek (yapsam mı yapmasam mı ikilemi), olsa olsa, hayatın güzel yönlerini, renkliliğini azaltıyor. İnsanların bir araya gelmesine ve mutlu olmasına sebep olan doğumgünü ve yılbaşı gibi kutlamaların, yasak olduğu ya da dinde yeri olmadığı gerekçesiyle dışlanması yanlış. Çünkü, hadi sen doğumgünü kutlama diyelim, başkası, mesela o otoyol kenarındaki çocuklar bunu kutlarken kimseye zarar vermiyorlar. Hadi mutluluğa karşısın, mutluluğu bencilce buluyorsun, çileci bir anlayışın var diyelim, yine de, en azından, kimseye zarar vermiyorlar. Doğumgünü bir örnek sadece. Her eylem bu zarar vermeme ve yaşama sevincini arttırma ya da insanları bir-araya getirme gibi gayet dünyevî etik ilkelerle ele alınabilir. Etik, pekala ayakları yere basan bir disiplin esasen.

Şahsen yılbaşı, doğumgünü, piknik, yemekli toplantı, tiyatro, doğa yürüyüşü ve aklınıza ne geliyorsa artık, insanları bir araya getiren ve paylaşmayı arttıran hayata dair her ne varsa, bunun kaynağına, kökenine hiç mi hiç bakmıyorum. Zira iyi, iyi olduğu için iyidir, iyi olduğu söylendiği için değil. Platon’un bir diyaloğunda geçiyordu: Ya diyordu, şimdi mesela cinayet kötü olduğu için mi Tanrı onu yasakladı, yoksa Tanrı onu yasakladığı için mi cinayet kötü? Mesela Tanrı, cinayetin kötü olduğunu söylemeseydi, cinayetin kötü olmadığını mı düşünecektik? -Elbette hayır, çünkü zarar veren bir edimin kötülüğü kendinden menkûldür. Sekülerizm budur zaten. Toplumsal ilişkilerde uhreviyatın değil de dünyeviyatın geçerli olması. Bu kadar basit. Huzurun anahtarı böyle bir toplum düzeni. Dindar birisi de seküler bir toplumda huzur içinde yaşayabilir. Ne zaman ki dünyevî/seküler bilinç, eğitim süreçleriyle köklü bir şekilde yerleşir, ancak o zaman farklılıkların -mesafeli de olsa sağlıklı olan- bir aradalığı mümkün olur. Farklılıklardan, farklı unsurlardan birisinin baskın gelip diğerlerine müdahale ettiği, akıl verdiği, onu sapkın olarak gördüğü, iyiliği arttıran edimlerini bile yadırgadığı bir zihniyetse ancak strese sebep olur. Onca Ortadoğulunun Batı'ya göç etmesi yalnızca ekonomik sebeplerle açıklanamaz zaten.

Kaba ateizmin anlamamakta ısrar ettiği maneviyat/tinsellik ve koyu dinciliğin anlamamakta ısrar ettiği sekülerizm konusunu bir ara açmak lazım.

(3) Ruhsal acılardan, varoluşsal bunalımlardan, “bilgili olmanın verdiği onulmaz yaralardan” ve cehalete düzülen nostaljik övgülerden fırsat gelse de, insanlık, beden denen o kutlu hediyenin üzerinde dursa artık. Beden, sanıldığından çok daha önemli. Yüzyıllardır, semavî dinlerin bedeni bir horgörü nesnesi hâline getirmiş olmasından kaynaklı olarak, ruh yüceltilirken beden hep aşağı görüldü. Bedensel hazları hor görmekten, giderek bedeni maddesel, çürüyen, gelip geçici ve dolayısıyla değersiz bir giysi olarak, “ruhun hapishanesi” olarak görmeye varmak zor değildi. Şimdilerde bedenin kıymeti daha iyi anlaşılmış olmakla birlikte, huzurun, sakinliğin, mutluluğun kaynağının da büyük ölçüde bedende yattığı, bedensel olduğu göz ardı ediliyor. Sindirim sistemindeki aksamaların kişiyi keyifsiz kıldığı bilinir örneğin. Kitaplarla arası iyi olan, hareketsiz bir yaşam sürdüren, iş gereği masa başında fazlaca vakit geçiren birisiyseniz, omurga sorunları yaşamanız mümkündür –özellikle 30’lu yaşlardan itibaren. Ciddi bir bedensel sorun, yaşamınızı alt üst etmeye, hayatı size zehir etmeye yeter de artar. Çaresi olmayan hastalıkların adını bile anmak istemiyorum. Kimi yerlerde “beden bir hapishanedir” gibi yüksek perdeden, bilmiş aforizmalar alıntılamalarına bakmayın. Atasözlerinde bedenin, bedensel bütünlüğün ve sağlığın nasıl da önemli olduğu apaçık ortada (Bu arada atasözlerine bayılırım.) Gündelik hayatta da insanlar genellikle birbirlerine sağlık diler, “her şeyin başı sağlık” gibi sözler eder zaten. Boşuna değil.

“Amerikan sağının uydurmaları” diye es geçilen, Huntington’ın Medeniyetler Çatışması ve Fukuyama’nın Tarihin Sonu ve Son İnsan kitaplarını aldım. Bu zamana kadar erteledim; çünkü her biri yaklaşık altı yüz sayfa. İyi, hoş, tuğla gibi kitaplar, oku oku bitmez, ama hareketsiz kaldığın kadar hareket etmek zorundasın. Hobilerin ve gündelik yaşamın seni hareket ettirmiyorsa, her gün, yaz kış, yağmur çamur demeden, hiç olmazsa dışarı çıkıp bir saat yürümen gerekiyor. Kaldı ki, masa başında saatlerce kitap okumak insanı bedenen sıkar. Bedende seğirmeler, bacağı durduk yere sallamalar başlar, elinle yüzünü, saçlarını kurcalar, zamanla kimi takıntılar geliştirebilirsin. Descartes, uykusunu almaya özen gösterir, Kant, her gün muhakkak yürüyüşünü yapar, asla ihmal etmezmiş. Şahsen, ne zaman koşudan eve dönsem bedenimi bir sakinlik kaplar. Okuduğumu daha iyi anlar, aldığım duştan, içtiğim sudan, yediğim yemekten daha fazla tat alır hâle gelirim. Koşu, yürüme, yüzme ya da başka bir spor, tercihler kişiden kişiye, yaşa, bedene göre değişir tabi –esas olan hareketle hareketsizliği dengelemek.

Biraz da bu yüzden bedeni küçümseyen filozofları değil de Platon’u, Spinoza’yı ve Nietzsche’yi sevdim hep. Filozofların Karnı diye bir kitap var, beslenmeyle felsefe ilişkisine dair, çok güzeldir. Bilinç, ruh, püsişe, varoluş, Dasein derken bedenin es geçilmesi, geri planda bırakılması akıl alır gibi değil. Evet, beden her şey değildir belki ama sanıldığından çok çok daha önemlidir. Huzur biraz da bedende yatıyor. Bedensel huzur diye bir şey var.

Budistlerin manevî huzuru ararken onca beden ve nefes egzersizi yapıyor olmaları boşuna değil.

(4) Maneviyat gereksinimini anlayışla karşılıyorum. Bir hakikat anlayışının, ki bu Türkiye dendikte genellikle İslamiyet oluyor, belirli kuralları olabilir. Yani sınırlı sayıda kimi buyruk ve yasaklardan oluşan bir küme. Makûldür bu. Zira en özgürlükçüyüm diyenin de, bilinçli ya da bilinçsiz, benimsediği kimi kuralları, hatta tabuları olabilir. Bunlara riayet eden eder, etmeyen etmez. Orası beni ilgilendirmez. Ne var ki, “hakikat anlayışımın kuralları” kümesinin yanında kurnazca itelenen, bir de “hakikat anlayışımda yeri olmayanlar kümesi” var ki, asıl sorun burada yatıyor. Çünkü “hakikat anlayışımızda (dinimizde) yeri yok” diyerek sonsuz sayıda unsuru bu kümeye sığdırmak mümkün. Bu mantıkla, mesela kültürünüzdeki kimi unsurlar ve bireysel tercihleriniz, kutsal metinlerde geçmediği vakit “dinimizde yeri yok!” denerek otomatikman dışlanabilir. Gün gelir, bir bakmışsınız, günümüzde olduğu gibi, “halay çekmenin dinimizde yeri yok”, “satranç oynamanın dinimizde yeri yok” gibi absürt ifadeler işitmeye başlamışsınız. Tedirgin bir kendinden emin olmayış hâli. Bitimsiz bir onay arayışı. Oysa birinci kümeyle yetinmek gerekir. İkincisi hatalı bir sıçrama. Asimilasyon böyle bir şey işte.

Tamer Ertangil.