2 Mart 2016 Çarşamba

Değiniler: 15 Şubat - 1 Mart

(1) Dünkü barbarlığı kimin yaptığına dair anket yapmışlar, seçenekler içerisinde MİT, YPG, Işid, ABD ve Rusya var. En çok oyu alan şık, fail addediliyor. Günümüzün en acı doğrusu, "algı her şeydir, olgu ise hiçbir şey" düşüncesi. Yaşananlara dair farklı kesimlerin inandığı farklı anlatılar var, ne yaparsan yap öyle olduğuna inanmaya devam ediyorlar. "Bence devlet yaptı abi" diyen adama ne dersen de onu ikna edemezsin. Kendince gerekçeler üretir. "Bence 11 Eylül'de İkiz Kuleler'i ABD vurdu abi, kendi kendini vurdu yani" diyenler de bir kez öyle inandıktan sonra kimse fikirlerini değiştirememişti. Dünkü hadise için kimisi YPG uzantıları misilleme yaptı, kimisi Türkiye Suriye'ye girmeye gerekçe üretmek için kendi kendine operasyon yaptı, kimisi Işid yaptı, kimisi ABD yaptı ve Mit içindeki unsurlardan yararlandı, kimisi Rusya yaptı ve paralel yapılanmadan yardım aldı diyebilir, diyor. Hatta bu algılar çoğaltılabilir. Mümkün. Herkesin kendi algısı var ve tartışmayla, kanıtla ikna olmaları mümkün görünmüyor.

Algıları anketlerle yarıştırırken gözden kaçan nokta ise intihar bombacısı denen saldırgan tipi. Mesele saldırıyı kimin yaptığından ziyade, bir insanın kendi bedenini havaya uçuracak denli davasına adanmış olması. Bir insan düşünün ki, askerî ve sivil insanlara zarar vermek üzere kendini patlatacak kadar bir davaya körlemesine adanmış olsun. Tehlikenin farkında mısınız? Farklılıklara saygı retoriği adı altında geldiğimiz nokta bu. Farklılıklara saygı duymamız gerektiği söyleniyordu. Farklılıkları oldukları gibi kabullenmemiz, onların tartışmaya kapalı, eleştiriden muaf, iyi ya da kötü olmalarından bağımsız olarak, onları sırf ne iseler öyle benimsememiz, onları değiştirmeye kalkmamamız gerektiği telkin edildi yıllarca. Kişiler aydın, çağdaş ve rasyonel bireyler olamadıkları vakit -farklılıklara saygı retoriğinin de beslediği- etnik, mezhepsel vb. kimliklerine yapışmaktan başka çıkar yol bulamayacaktı. Kimliğine fazlasıyla tutunmak, bireyin bireyselliğinin sonu demektir. Kendisini kendi yapıp etmeleriyle değil de, inşasında hiçbir çabasının olmadığı çeşitli aidiyetlerle tanımlayan kişi, birey olmaktan çıkmıştır artık.

Ve kendisini yalnızca belirli bir etnisiteye ya da dine ait olmakla tanımlayan kişi tartışmaz, savaşır -bu insan tipinden korkmamız için yeterli bir sebep.

Rusya yaptı, ABD yaptı, o yaptı, bu yaptı... Onu bunu bilmem, tek bildiğim şu ki, hiçkimse, bir şeye körlemesine inanmadığı sürece, kendinden olmayanları yok etmek uğruna KENDİSİNİ havaya uçurmaz. İnsanlar kullanılabilir, evet ama hiçkimse "dış güçlerin oyunları için yarın kendi kendimi havaya uçurayım bari" demez. Bu insanların, etnik ya da dinsel kimi adanmışlıkları, kimi saçmasapan, irrasyonel ve tam da bu nedenle körlemesine bağlandıkları davaları olması gerekir.
Bizi kurtaracak olan şey yeni bir insan tipinin yaratılması. Filozof Habermas, "Aydınlanma henüz tamamlanmamış bir projedir" derken haklıydı. Türkiye'de ise Cumhuriyet henüz tamamlanmamış bir proje. Yurttaşlık bilinci gelişmiş, seküler, tartışmaya açık, rasyonel, dolayısıyla çeşitli kimliklere ve aidiyetlere körü körüne bağlanmayacak, bu uğurda ortalığı kan gölüne çevirmeyecek insanların yetiştirilmesine, bu anlamda, adını koymaktan çekinmeyelim, gerçek bir TOPLUM MÜHENDİSLİĞİNE ihtiyaç var. Demokratça düşünmeyen, kimlikçi, mezhepçi, etnik milliyetçi, doğuştan getirilen çeşitli aidiyetlere tırnaklarını geçirircesine sımsıkı tutunmuş bir halkın olduğu bir ülkede, demokrasi değil bir gömlek, sekiz on gömlek bol gelir. Bu yüzden Ortadoğu seçimlerle, baharlarla, demokrasiyle, sandıkla filan düzelmiyor. "Ben sosyal demokrat anlayışı makul buluyorum, o hâlde şu partiye oy vereyim", "bense serbest piyasacıyım, o hâlde liberal partiye oy vereyim", "ben şu partinin eğitim ve sağlık alanındaki projelerini doğru buldum, ona oy vereceğim" gibi düşünen insanların değil de, Şii olduğuna göre x partisine, Kürt olduğuna göre y partisine, Sünni olduğuna göre z partisine, Kıpti olduğuna göre q partisine, Müslüman olduğuna göre w partisine oy vermesi gerektiğini düşünen (daha doğrusu düşünmeyen) insanların olduğu bir toplumda, istersen 150 tane seçim yap, sonuç, her seferinde, demografik bir anketten öteye gitmeyecektir.

Sonuç, hiçbir ödün vermeyen, hiçbir şekilde tartışmayan, aidiyetlerinin diğerlerininkinden üstün ve doğru olduğuna koşulsuz inanmış insanların gerilimli, patlamaya hazır bir-aradalığı. Herkesin kendi kimliğinden olana gülümsediği, kendinden olmayana ise ser verip sır vermediği, zayıfken sessizce fırsat kolladığı, güçlüykense esip gürlediği Mordorvari bir yeryüzü cehennemi: Kısacası mevcut Ortadoğu. Ve maalesef, kısmen de olsa, son on yılların Türkiye'si.

(2) Şoför durak harici yerlerde inmek isteyen yolculara itiraz eder, ama durak harici yerlerden yolcu alır. Çünkü ilki külfet, ikincisi ise para demektir. Dışarıdaki yolcu, durak dışından binmesinin yanlış olduğunu bilse de, bu durum işine geldiğinden ses çıkartmaz. Ne var ki, aynı yolcu, minibüsün içinde ve işe geç kalmışken, yani acele içerisindeyken, minibüs durak dışında yolcu aldığında bundan rahatsız olur, zira ilk durumda işine gelen kural ihlâli, ikinci durumda kendi aleyhine işlemektedir: "Hadi bas gaza be kardeşim! Niye durak harici yolcu alıyorsun? Acelemiz var burda!" Kurallar, yönetmelikler, yasalar, hukuk, ancak o zaman, yani kendi aleyhimize bir durum hasıl olduğunda aklımıza gelir. Fazlasıyla genel, içimize işlemiş, tabana yayılmış bir suç ortaklığı bu. Mirgün Cabas, bir ara motosiklet gezisi programı yapmış, Artvin’e gitmiş, Borçka ilçesindeki çarpık yapılaşmadan, özellikle sıvasız evlerin verdiği çirkin görüntüden rahatsız olduğunu ifade etmişti. Mikrofon uzatılan vatandaş ise hoşnut olmamıştı bu eleştiriden. O çirkin görüntü için, “yoo, gayet de güzel görünüyorlar” dediklerini hatırlarım. Burada denmek istenen şuydu: “Belli bir düzenimiz var, belediye de bize ses etmiyorken başımıza iş çıkartma, başımıza masraf çıkartma şimdi!”

Hemen her konuda bu suç ortaklığının, bu yazılı olmayan anlaşmanın, bu ortak sessizlik hâlinin varolduğunu sezinliyorum.

(3) “Koskoca doçent bile karısını dövmüş!” diye şaşırmanın alemi yok. Bu işin eğitimle ilgisi yok –dermişim :) Eğitimle fazlasıyla ilgisi var da, akademik gelişimle ilgisi yok. Herhangi birisi bilişsel yönden fazlasıyla gelişkin, yüksek IQ’lu, akademik yönden başarılı, bilgi bakımından derya deniz olabilir. Ayaklı ansiklopedi tabir edilen türden bile olabilir. Ama zeki veya bilgili olmanın, yüksek lisans ve doktora yapmış olmanın, akademik bir unvan sahibi olmanın insan ilişkileriyle, dürüstlükle, sözünde durmakla, dayanışma duygusuyla, sağlıklı iletişimle, nezaketle, zarafetle, centilmenlikle, adab-ı muaşeretle filan hiçbir ilgisi yok. Dersane tarzı eğitim verdiğiniz bir öğrencinin sınav başarısını bol bol test çözdürerek arttırırsınız belki, ama onun iyi bir insan olmasını bu yolla garanti edemezsiniz. Sözlü ya da fiziksel şiddeti asgari düzeye indirmek için değişim gerekli. Öğretmen arkadaşlar bilir, eğitim, çoğu kaynakta, “istendik davranış değişikliğine yol açmak” olarak tanımlanır. Yani eğitim eşittir değişim. Sorun şu ki, sorsan herkes şiddetten şikayetçi olsa da, kimsenin değişmeye niyeti yok. Gücü yeten dayak atıyor, yetmeyense bağırıp çağırarak “fırçalıyor”.

Dizilerin tanıtımlarını görüyorum arada, maşallah bütün karakterler çatık kaşlı: Her an birileri birilerinden hesap soruyor, bağırıp çağırıyor, ayağını kaydırıyor, oyuna getiriyor, diz çöktürüyor ve hangi kötülüğü yaparsa yapsın kararlı, ne yaparsa yapsın “dik duruyor”. Haklı olup olmamaya bakan yok, daha ziyade bir güç mücadelesi söz konusu. Gerginlikten besleniyoruz, kavga çıkması, “olay çıkması” ilgimizi çekiyor. Herkes bir şeyleri birilerine ödetmek peşinde. Acıları, acımızı ise fazlasıyla seviyoruz. Haklılığımızın biricik nedeni geçmişte acı çekmiş olmamız, “haklıyım, o hâlde benden her şey beklenir, haklıyım, o hâlde seni mahvedeceğim” tarzı bir yaklaşım, acıya referanslı bir haklılık despotizmi var. Zaten acılarla, ölümlerle yoğrulan bir coğrafya burası. İşin tuhaf tarafı, acı olmadığı zamanlar, her şey yolunda gittiği zamanlar bile ağlayacak, üzülecek şeyler buluyoruz. Arabesk diye bir müzik, müzikten de öte bilinçaltımıza ilmek ilmek işlenmiş, damarlarımızda kan gibi akan bir kültür var 80’lerle birlikte yerleşmiş olan. Askere gidenler bilir: Asker ocağında, kolları jiletli bir sürü asker vardır Anadolu’nun çeşitli yerlerinden gelen. Cinselliğe ilişkin ilk imgeleri, çocukluklarında tanıştıkları Küçük Emrah nevinden filmlerdeki tecavüz sahneleriyle şekillenen, ortada acı yokken bile, durduk yere arabesk şarkılar dinleyip acılara gark olan bu gençler, aşık olduklarında serseri mayınlara dönüyor. Sevdiğine kavuşursa evliliği süresince karısını dövebilir, kavuşmazsa en iyi ihtimalle kendisini, orasını burasını jiletler, en kötü ihtimalle ise sevdiğinin canına kıyar. Üstelik bu zihniyet cinsiyetleri aştığı, cinsiyetlerden bağımsız olduğu için, kadın tarafından pek de anormal karşılanmayabilir. Ne sevgidir be ondaki! İşte adam gibi adam! İşte Anadolu çocuğu: “Biraz da deli dolu / Kızdı mı Dünya’ya yakarca bakan / Sevdi mi içinde ormanlar yanan.” Yani sağı solu belli olmayan. Yani tekinsiz. Sever de, ama bir anda gözü dönebilir, yakabilir, kesebilir, biçebilir. Hiç eleştirilmeyen, hep yüceltilen bu toprağın insanı, bu milletin “öz” evladı. Hiç değişmeyen, değişmemenin dik durmak, kararlı olmak, dirençli olmak olduğunu zanneden, insanlaşmaya, hümanizme, medenî olmaya bile “Batılılaşma” diye burun kıvıran, arabeskin cazibesi tarafından asimile edilmiş olan halkımız. Adamın ait olduğu, kendi kültürüymüş gibi gönüllü asimile olduğu zihniyet “YA BENİMSİN YA TOPRAĞIN!” sözünde özetini bulmuş. Ne kadar bencilce, nasıl da şımarıkça: Benim olmazsan öl. Ne kadar da ben-merkezci ve üstelik gaddar. Adam bu çevreyle, bu kültürle, bu zihniyetle büyüyor, ne olmasını bekliyorduk ki? Şiddetsiz bir toplum mu? Ortadoğu kültürüne, arabesk kültüre dair eleştiri getirenlerin “halktan kopuk, fildişi kulelerde yaşayan 3-5 aydın bozuntusu” addedildiği, değişiminse kültüründen kopmak, asimile olmak olarak değerlendirildiği bir ortamda, neyin düzelmesini bekliyoruz ki? Kendi kendine mi düzelecek bu şiddet sorunu? Biz üzüldükçe mi düzelecek?

Biz, sahiden, kelimenin gerçek anlamıyla, DEĞİŞMEK istiyor muyuz? Hâlimizden memnunsak aynen devam edelim. Mesela sesi yüksek çıkan istediğini çatır çatır yaptırsın, haklı çıksın, baskın gelsin, daha zayıf olanlar ezilsin, ses çıkaramasın. İnsan gibi, medenî bir şekilde bir-arada olmak yerine yanındakini bir omuz darbesiyle yıkıp öne geçiversin. Güç mücadelesi hayatın her alanında devam etsin. Satranç oynar gibi, stratejik, taktik ilişkiler geliştirelim. Niyet okuyalım, saman altından su yürütelim, kurnazlıklar edelim. “Babana bile güvenmeyeceksin!” ise bu yolda bize kılavuzluk eden şiarlarımızdan biri olsun. Kültürümüz buysa bizim, sımsıkı tutunalım, sahip çıkalım madem. Madem herkes memnun. Aynen devam edelim o hâlde.

Yalnız işler iyice sarpa sardığında şikayet etmek yok.

(4) Birkaç gündür, malum terör örgütünün kamu çalışanları adına sahte Facebook hesapları açtığına dair bir paylaşım görüyorum. Kendimi bildim bileli bilgisayar kullanan, ilk çıktığı zamanlardan beri ise internetle haşır neşir birisi olarak, söz konusu beyanatın hiçbir işe yaramayacağını, zira hiçbir geçerliliği olmadığını gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Herkes kendi bilir tabi. Kimseyi yargılamak bana düşmez. Belki kamu çalışanı arkadaşım çok olduğu için bu denli fazla gördüm bu paylaşımı. Belki o kadar da kopyalanıp yapıştırılmamıştır, bilmiyorum, abartıyor olabilirim.

Yalnız söz konusu metnin yansıttığı bir bilinç hâli var ki oturup düşünmek lazım. Yıllardır kutuplaşma denen süreç o kadar başarılı yürütülmüş ki, kırk yıllık normal vatandaş, terörle, şiddetle, aşırılıkla, radikal hareketlerle hemhâl olmayı bırakın, hayatında eline taş almamış, onu da geçtim, hakaret ya da küfür içerikli bir paylaşım bile yapmamış vatandaş, kendi adına açılacak sahte bir Facebook hesabında yapılacak bir paylaşım ile terörist muamelesi görebileceğinde inanabiliyor. Bu durum, Türkiye'de yurttaşların hükümete ve daha da önemlisi birbirlerine olan güvenlerinin ne kadar sallantıda olduğunu, ne kadar tedirgin olduklarını, kültürümüzdeki "çamur at izi kalsın" çirkinliğinin birgün kendilerine de bulaşmasından nasıl da ürktüklerini, ne kadar etliye sütlüye karışmayan, suya sabuna dokunmamış bir hayat yaşarlarsa yaşasınlar, atılan bir çamurla kirlenebilecekleri, yurttaşı olduğu devletin hükümeti tarafından takibata alınacakları, daha da kötüsü, yakın/uzak çevreleri tarafından, "yapmıştır şerefsiz, ATEŞ OLMAYAN YERDEN DUMAN ÇIKMAZ!" nidalarıyla aforoz edilebilecekleri korkusunun nasıl da derinlere işlemiş olduğunu gösteriyor bana kalırsa.

İnsanlar, "aman abi, n'olur n'olmaz, harcanmayalım boş yere, pisi pisine götürmesinler" düşüncesiyle kaygı duyabiliyor. Daha doğrusu bu kaygıyı duyabilecek hâle getirildiler. Şaka gibi.

(5) 28 Şubat’ın yıl dönümünde, 19 senedir her yıl yinelenen, klişeleşmiş değerlendirmelerden farklı bir bakışaçısı geliştirmenin zamanının geldiğini hissediyorum. Türkiye’de hep suçlu hissettirilen, daima itham edilen, kimseye yaranamamış nispeten büyük sayılabilecek bir kesim var. Etnik milliyetçilikten de, mezhepçilikten de, kör şiddetten de yaka silkmiş, insan gibi insanlar, hümanist diyebileceğim, elbette kusurları olmakla birlikte körlemesine bir davaya adanmaktan uzak, oturup sakince konuşabilen, güleryüzlü, nazik ya da centilmen, tam da bu nedenle zayıf olarak görülen, intikam duygusuyla hareket etmeyip ortalığa tehditler savurmayan, evrensel değerleri benimsemiş, yalnızca diplomalı değil fakat aynı zamanda eğitimli diyebileceğim bir kesim. Hani geçenlerde demiştim ya, birbirini gözlerinden, bakışlarından tanıyan insanlardan bahsediyorum. Körlemesine kutuplaşacak kadar kaskatı olamayan, doğruya doğru demesini bilen, esnek insanlar. Türkiye’de, bu güzel insanların n’apacağını bilmez vaziyette olduklarını hissediyorum. “Hadi oradan Birinci Cumhuriyet’in artıkları! Hadi oradan Baasçılar, laikçiler!” diye indirgemeci yaftalarla horlanan bu insanların bir kılavuzdan yoksun olduklarını, pusulasız kaldıklarını ve radikal, adanmış, sadık, asla ikna olmayıp bir kıvılcımla birlikte lince meyilli hâle gelebilen kitleler karşısında n’apacaklarını şaşırmış hâlde, yönünü karanlıkta el yordamıyla tayin etmeye çalıştıklarını düşünüyorum. Müthiş bir kafa karışıklığı söz konusu. Bir şeylerin yanlış gittiğini hissedip adını koyamama durumu var. 28 Şubat mağduriyetlerinin durmaksızın dillendirilmesiyle, hep ezen, suçlu, günahkâr ve zalim hissetmemiz için, 19 senedir, her daim sürekli günah çıkartmamız, özür dilememiz için, bizim, şu kimseye zararı dokunmamış sıradan yurttaşların bilinçaltına düzenli olarak telkinlerde bulunulduğunu gözlemliyorum. 28 Şubat bin yıl sürmedi, doğru, ama onların mağduriyeti bin yıl sürecekmiş, 28 Şubat’ı sonsuza dek kullanacaklarmış gibi görünüyor. İktidar da olsalar, zengin de olsalar, her kurum onların yönetiminde de olsa, bir türlü “mağduruz” demeyi bırakmayacaklarmış, kendilerini sonsuza dek hep haklı göreceklermiş gibi görünüyor. Bize kalansa, toplumsal olguların onlarca, yüzlerce değişkeni varken, yıllardır bilinçaltımıza işlenmiş olan argümanlarla “28 Şubat olmasaydı iktidar olmazlardı” gibi sığ sebep-sonuç ilişkileri oluyor.

İnsanlar o kadar kılavuzsuz, o kadar n’apacağını bilmez hâlde ki, 90’lı yıllarda siyasal İslam adım adım yükselirken suikastlerle teker teker öldürülen iyi ve aydın insanların ardından, Doğu Perinçek gibi ne idüğü, neyi savunduğu belirsiz, tekinsiz, geçmişi ve ilişkileri şaibeli insanlar bizlere alternatif diye, “aha sizi temsil eden adam bu” diye kakalatılmaya, yutturulmaya çalışıldı.

Kendimizi marjinal ya da elit saymamıza gerek yok. Gayet normal insanlarız biz. Ortadoğu’da, yanı başımızda oluşan otorite boşluğunun anında dinci/mezhepçi/kimlikçi barbar zihniyetler tarafından doldurulduğunu gördükçe, ne kadar da normal insanlar olduğumuzu daha iyi anlar olduk zamanla. Belki, ileride yeni bir öncü, yeni bir kılavuz çıkartır bu topraklar ve işler yoluna girer. Belki girmez ve körlemesine adanmış aşırılık yanlılarının güç mücadelesi yürüttüğü bir arenaya döner Türkiye –tıpkı Ortadoğu’da olduğu gibi. Bilemem. Öngörüde bulunmam mümkün değil; birinci durumun gerçekleşmesi için temennide bulunabilirim ancak.

Şimdiden söylemeliyim ki söylediklerimi kanıtlamam, bu yönde veriler bulmam mümkün değil. Zihniyet okuması yapıyorum, etrafı kokluyor, hissettiklerimi yazıyorum sadece.

Tamer Ertangil.