29 Mart 2016 Salı

Değiniler -Mart.

(1) "Ot gibi yaşıyorum." Son zamanlarda gerek öğrencilerden, gerekse yetişkinlerden sıkça duyduğum bir ifade bu. Bir dokun bin ah işit. İşten eve, evden işe, okuldan eve, evden okula gitmekten başka hiçbir şey yapmadığından yakınan onca insan. Yakınma çok da, çözüm de yok gibi. Şu gün tiyatro varmış, gelmek ister misin, yok. O gün şurada doğa yürüyüşü yapılacak, gelir misin, ı-ıh. Kitap okumak? Sıkıcı. Film izlemek? İlginç değil. Müzeler, sergiler, sanat galerileri, mesela şu yanı başındaki, bir dolmuş mesafesindeki müzeye gittin mi hiç? Gitmedim. Peki, ot gibi yaşamanın alternatifi nedir senin için? Biraz yokladığınızda çıkan sonuç genelde değişmiyor: Gece hayatı. Yani, geceleri sabahlara kadar gürültülü müzik eşliğinde "alemlere akan" insanlar güzel yaşıyor, gerisi ise "ot gibi" yaşıyor(muş). 

Herkesin kendi tercihi, karışmam. Gelgelelim, yanımdakinin ne dediğini bile duyamayacağım kadar gürültülü ortamlarda gece yarısına veya daha da geç saatlere dek gümbür gümbür eğlenmek, eller havaya yapmak, zıp zıp zıplamak, dans etmek, halay çekmek ya da her neyse, şahsen, bana şuncacık cazip gelmiyor. Eğer eğlenmek ve hayattan tat almak gece hayatıyla özdeşleşmişse, ot gibi yaşıyor gibi görünmekten, bu -bana kalırsa haksız- değerlendirmeye maruz kalmaktan zerrece rahatsız olmam. Mevcut hayat tarzımla sağlığım el verdiği sürece yaşarım. Hiç de şikayet etmem. 

Bohem diyebileceğim, ner'de akşam or'da sabah tarzında, hayatın sürekli yollarda, farklı şehirlerde ve kasabalarda geçtiği, parasızlık çekildiği, sık sık iş değiştirildiği, kitaplarda okurken, filmlerde izlerken cazip gelen Beat Kuşağı ve benzeri hayatlarsa, kimimize eğlenceli gelebilir ama herkese hitap etmez. Kimi insanlar bırakın sürekli yolda olmayı, bırakın yarını düşünmeden yaşamayı, gündelik özbakımından, sıcacık yatağından, tertemiz nevresim ve havlularından bile vazgeçmez. Kimileri için yolda olmak ancak varılacak bir hedef olduğunda, yahut kürkçü dükkanına dönme teminatı olduğunda anlam kazanır. Bu da bir mizaç ve tercih meselesi.

Şahsen can sıkıntısı nedir bilmem. Hatta keşke günler daha uzun sürse, her şeye daha çok zaman kalsa, keşke uzun bir ömür sürsem diye dilerim çoğu zaman. Evet, rutin hep aynı belki, ama zaman zaman o rutini kırmak da -kısmen- bizim elimizde. Arada değişiklik yapmak mümkün. Hâl böyleyken sürekli ot gibi yaşamaktan yakınmak bana biraz abartılı geliyor. Çalışmak dışında kalan zamanlarda, dileyen herkes keyif alacağı bir meşgale bulabilir. Dileyense alemlere akabilir. Tercihi gece hayatından yana olanlara iyi eğlenceler.

Ama ben almayayım.

(2) İnsan yazarken düşüncelerini daha derli toplu ifade ediyor. Sözlü tartışma, zaten, içinde bulunduğumuz şu demokratik kakofoni döneminde değerini hepten yitirdi. Münazırların birbirini dinlediği yok. Birbirine denk olmayan münazırları güya tartıştırıyorlar, ama ona tartışma değil olsa olsa didişme denir. Haklı ya da doğru olmaktan ziyade daha fazla alkış almak, daha çok taraftar toplamak önplandayken bilgili ve mantıklı olmanızın da hiçbir ederi yok. Mesela ağzı laf yapan ve sevilen bir televizyon sunucusu, uzmanlık alanı olmayan bir konuda, taraftarları önünde -diyelim ki- bir biyoloji ya da fizik profesörüyle tartışabilir(!). Oraya bir tane de ilahiyatçı koyarlar. Seyredin cümbüşü. O profesörü rahatlıkla susturur, kolayca mat ederler. Sesi gür çıkanın, daha belagâtli konuşanın ve daha çok alkış alanın haklı çıktığı bir ortamda sözlü tartışmalar Dünya’nın en boş işi oldu artık. Bilgi sahibi olmadığı hâlde her duyduğuna “NE SAÇMA YEEA!” diye tepki veren mi ararsın, tribünlere oynayan mı? Haksız çıktığında köşeye sıkışmış kedi gibi saldıran mı ararsın, halkın önyargılarına hitap ederek taraftar toplamaya çalışan mı? Bir düşünceyi, o düşünceyi dillendiren kişiden soyutlayarak ele alamayan, yani her tartışmayı kişiselleştiren mi ararsın, yoksa tek bir örnekten koskocaman genellemelere kolayca sıçrayan mı? Bitmedi, bir de sakin sakin konuşurken, “AMA HADİS VAR!” diyerek, hadise, ayete, İncil'e, Tevrat'a ya da başka kutsal kaynaklara referans vererek muhatabını susturma çirkefliğini yapanlar var ki, en kötüsü de bu. En kötüsü bu, çünkü bu yaptıkları kelimenin tam anlamıyla saygısızlık. Rasyonel, akla, mantığa ve bilgiye dayanan bir tartışma esnasında, en olmadık anda, sıkıştığında, inancının buyruklarını kaynak olarak göstermek, üstüne üstlük karşındaki şahıs bu yaptığın kurnazlığı eleştirdiğinde onu dinsizlikle, inançsızlıkla suçlamak ya da bunu ima etmek saygısızlığın dik âlâsı. Tartışmayı kişiselleştirme hatasından da öte bir çirkinlik bu. 

Tribünlere oynamak kolay ne de olsa. Ne güzel taktik: Hipotezi çürütemiyorsan, elinde deneysel kanıt da yoksa, münazırı sustur. Hooop sen kazandın! Ne güzel vallahi. Türkiye’de aydınlar domuz bağıyla katledilmiş, Madımak’lar yaşanmış, yanıbaşımızda Işid’i var, El-kaidesi var, Afganistan’da Taliban’ı var, adamlar bırakın adam öldürmeyi, 3.000 yıllık Buda Heykellerini bile dinamitle patlatmış, adam farklı olana cansız olduğunda, taş olduğunda bile tahammül edemezken, böyle bir ortam, daha doğrusu zihniyet varken, karşındaki insan istediği kadar bilgili ve mantıklı olsun, sen hadise/ayete referans verdiğinde susacaktır tabi. Bal gibi biliyorlar bunu. O yüzden hemen hooop “Hocam hadis var, lütfen!” Çünkü karşındaki cevap veremez, cevap verirse "dine hakaret etti" denir, "inciniyoruz" denir, "mukaddesatımızla alay etti" denir, “ağzından çıkanı kulağın duysun Hocaaa!” denir ve nihayet sindirilir. Halkımıza da şöyle dersin: "Bakın! Bu adam okumuş, profesör olmuş ama hadisi inkâr ediyor! İşte karşınızda bir okumuş cahil! Kalbi mühürlü bir sapkın!" İşlem tamam. Açıkça söylemene gerek yok. İma etmen bile yeter. Karşındaki şahıs Dünya’nın en zeki ve makûl insanı olsa ne yazar? Kendi kendine, “aman abi, lânet olsun, ha evet, hadis var, haklısın diyeyim geçeyim, canımdan kıymetli mi?” diye düşünecektir hayatta kalma, uyum sağlama içgüdüsüyle. Düşünsenize, karşındaki münazır, gözlerini kısarak, tartışmayı izleyen kitleye şöyle bir bakıyor, sonra sana dönüp “ne yani, sahih hadisi inkâr mı ediyorsun?“ diyor. Hadi yiyorsa hipotezini sürdür. 

Dogmalara referansı, niyet okumayı, kişiselleştirme hastalığını, konuyu saptırmayı, söylenenleri çarpıtmayı, büyük genellemeleri, münazırla belirli kavramlar üzerinde uzlaşılmamış olunmasını, aynı sözcüklerden başka şeyler anlıyor olmayı ve diğer kimi mantık hatalarını bir kenara bırakalım, eğitimli kesimde bile, konuşmanızın ortasına zart diye girip lafı ağza tıkma eğilimi varken, bana kalırsa farklı kesimler arasında sözlü tartışmanın anlamı kalmadı. Seküler bir zihniyet egemen olmadan bu sorun çözülmez. “E o da dogmatik abi, laiklik de dogmatik!” filan deniyor da, bu kadar zayıf bir argüman daha duymadım hayatımda. Laiklik neden dogmatik değildir, sekülerizm ve laiklik aynı şeyler midir, onları bilahare konuşuruz.

(3) Kısa bir şey diyeceğim. Önümüzdeki dönemde mahremiyet/gizlilik (privacy) konusu giderek daha fazla önem kazanacak gibi görünüyor. Sosyal deney ve kamera şakası adı altında kimi yapılanlar bana sevimsiz geliyor. Yani haber vermeden, kişinin rızasını almadan onu videoya çekmek, bir kurguya tabi tutmak, şaka yapmak, korkutmak, germek, şaşırtmak vs. Bunda bir sıkıntı yok mu? Tehlikeli sonuçlar ortaya çıkabilmesi bir yana (bir "sosyal deneyde" öfkelenmesi beklenen "denek" silahını çekiyordu, zor durdurdular), üniversite öğrencilerinin, sosyal deney bahanesiyle çektiği videolarda bir bilimsellik göremiyorum şahsen. Belli bir tepkinin ortaya çıkması için neredeyse tuzak gibi bir kurgu ayarlamışlar, sorsan sosyoloji bilimine katkı yaptıklarını iddia ediyorlar. Rıza alınarak yapılırsa, kamera şakasının da, sosyal deneyin de anlamı kalmaz, bunu biliyorum. Yine de tanımadıkları insanları kendi amaçları uğruna böyle kurgular içine yedirmeleri bana yanlış geliyor. Neden yanlış derseniz, belki bu konuda beni biraz katı bulacaksınız ama, böyle şeylerin mahremiyet ihlâli olduğunu düşünüyorum.

(4) Sabah erkenden kalktım. Kimi işlerimi hâllettikten sonra komşu ilçedeki hastaneye gittim. Sağlık ocağını, eğer orada çözüm bulamazsam devlet hastanesini tercih ediyorum çoğunlukla. Prensibe dönüştü bu durum bende. Neyse, o ayrı bir konu. 

İşleri hâlletmenin verdiği huzurla minibüse bindim. Adamın biri telefonla o kadar yüksek sesle konuşuyordu ki şaşarsınız. Herkes onun kişisel görüşmesini dinlemek zorundaymış gibi... Arkalarda oturan bir genç kız da -o adam kadar olmasa da- yine yüksek sesle “Dünya’yı başına yıkarım”, “bunu yanına bırakmam”, “yavaş atın çiftesi pek olur” gibi büyük sözlerle, telefonda birisiyle tartışıyordu. Şoför, duraklardan binen yolculara “hadi ablacım, biraz acele!”,”hadi çabuk!” diyor, yolcular biner binmez tam gaz yola devam ediyordu. Derken bir yolcu “ne acele ettiriyorsun milleti kardeşim!” diye çıkışınca şoförle tartıştılar. Şoförün itirazı "sana ne oluyor ki?" şeklindeydi -sanki o yolcu da aynı minibüste seyahat etmiyormuş gibi. 

Neyse, sağsalim hastaneye vardım. İçerisi hınca hınç kalabalıktı ama kuru kalabalık. Zaten randevu almıştım 4-5 gün öncesinden, dolayısıyla kalabalık herhangi bir olumsuzluk yaratmıyordu. Randevu saatimi beklerken insanları gözlemledim ister istemez. Asık suratlar, bir itiş kakış hâli, ara ara saman alevi gibi parlayıp sönen tartışmalar. Yani, bakıyorum, sıkıntı yok aslında, ekranda ismi yanan odaya girecek, yaşlılara da öncelik var, bağıran çağıran hemşire yok, sağlık elemanı yok, doktorlar sakin, ama vatandaş durduk yere stres yaratıyor. O arada “KİMSİN ULAN SEN!” ünlemini işitiyorum bir köşeden. Derken sıra bana geliyor. Doktor gayet iyi. E ben de iyiyim smile ifade simgesi Yani iyi demeyelim de, nazik bir uslup kullanınca doktor da aynı şekilde mukabele etti desek daha doğru. 

Hastaneden çıkıp ilacımı aldım. Eczanede de dayının biri eczacı kadına büyük büyük sözler ediyordu yine yüksek sesle: “Benim eczacım burası değil aslında, başka yerde ama bu seferlik geldim, ek ücret filan kesme, ben sinirli adamım!” “Beyefendi, eczane ek ücret eklemez, nereye gitseniz 14 lira isteyecekler zaten” dese de dayıyı ikna edemedi tabi. Dayı parayı ödedi ödemesine ama bağır çağır kendini rahatlatıp öyle çıktı eczaneden. Sinirli adam ne de olsa, sağı solu belli olmaz, yıkar masayı. Helal olsun amcaya. Sinirli adam. Tabi ben, 11.50’de başlayıp üst üste akşama kadar sürecek olan derslerimi düşündüğümden Dünya umrumda değildi. Soyut bir varlık gibi, kafam bir fanusun içindeymişçesine dışarıda olup bitene duygusal tepkiler vermeksizin, zerre kadar stres yapmaksızın hâllediyordum işlerimi. Derken dönüş yolu başladı. Toplu taşıma yine. Bir tırla bizim minibüs az daha çarpışıyordu. Kırmızı ışıkta şoförler küfürleşti. Eve varıncaya kadar aralarında bir yarış hâlidir sürdü. Minibüs Formüla-1 hızında gidiyor, şoförün elinde telefon, bir yerleri arıyor sürekli. 

Neyse, alt tarafı komşu ilçede doktora gidip eve dönene kadar tanık olduğum gerginlikler böyleydi özetle. Abarttığımı düşünmeyin. İnanın hiç abartmıyorum. Sabah iş hâlletmeye dışarı çıkmam normalde. Belki de sabahları daha kötü oluyormuş ortam. Bilmiyorum.

Son zamanlarda en sevmediğim sözlerin “hadi çabuk!” ve “biraz acele!” olduğuna karar verdim. Nedir arkadaş bu kadar stres bu millette? Nedir bu sürekli fırça atma, sebep yokken hesap sorma, gerekli gereksiz gerginlik yaratma hâli? Diken üstünde diyaloglar, “nasıl olsa bu kişiyi tanımıyorum ve ileride karşıma çıkmayacak” düşüncesi hasıl olduğunda kaba saba ve saygısız davranabilme hakkını kendini bulmalar ve her daim acele içerisinde bir toplumsal varoluş: Nedir bu hengâme? Toplum olarak, hep birlikte bir panik havası oynuyoruz sanki. Stresli, gergin bir koşuşturma, sakin olan kişilerinse sakin olmayanlar tarafından “çabuk!” diye dürtüklenmesi durumu. “Acele giden ecele gider” derlermiş eskiden, şimdi pek öyle düşünen kalmadı anlaşılan. Knut Hamsun’un İstanbul gezisi izlenimlerini okumuştum da, 1910’lardı galiba, Türk insanının ne kadar sakin, ağırkanlı, tasasız olduğunu, bulduğu bir ağaç gölgesinde nargilesini tüttürüp kahvesini, çayını içtiğini, iş yaparken acele etmediğini anlatıyordu. Hamsun bugün Türkiye’ye gelseydi şaşkınlıktan küçük dilini yutardı muhtemelen.

(4) Şu sıralar düşünüyorum da, karar vermek her zaman mantıksal bir edim değil. Kimi zaman, aklî gerekçelere, artılara ve eksilere bakmadan, ince düşünmeden, hatta hiç düşünmeden, hislerimize ve arzularımıza göre karar verdiğimiz oluyor. Öyle durumlarda, karar sonrasında ortaya çıkan sorunları “kervan yolda düzülür” şiarıyla hâllediyorum. Zaten karar verirken, verilen kararın ardından çıkacak her ayrıntıyı, her sorunu mükemmelen öngörmek mümkün değil. Fazlaca ince eleyip sık dokumak, insanı hareketsizliğe sevk ediyor. Çok ince düşünen, her ayrıntıyı teker teker, derinlemesine ele alan kişiler kararsızlık kıskacında kısılı, hareketsiz kalabiliyor. Bazen şunu mu yoksa bunu mu alsam, şöyle mi yoksa böyle mi yapsam diye düşünürken, tercihim canımın istediğinden yana oluyor -mantıklı olandan değil. İki ev düşünün. Birinci ev pek çok özelliği bakımından diğerinden daha üstün, üstelik daha uygun fiyatlı olsun. Ne var ki, içine girdiğinizde bu ev sizde iyi bir duygu uyandırmıyor olsun. Diğer ev ise fizikî özellikleri bakımından daha eksik olsun. Gelgelelim evin içinde gezerken o dört duvarı bir yuva gibi hissediyor, evin “içinize sindiğini”, onunla bütünleştiğinizi duyumsuyor, “işte ben burada yaşarım” diye içinizden geçiriyor olun. Mantıklı olan, birinci evi tercih etmektir belki; ama kararlarımızı sırf mantığımızla almadığımız için tercihimizi ikinci evden yana yapmamız pekâlâ mümkündür. Bunun gibi çok sayıda örnek verilebilir.

(5) “SEN DE ACILARDAN BESLENİYORSUN” demişti bana birisi. Böyle büyük harflerle. Eleştiriye açık olmaya varım, tamam, ama bunu kabullenemeyeceğim. Cumartesi İstanbul’a gidip bir otelde kaldım. Yıllardır ertelediğim bir klasiği, Suç ve Ceza’nın kırpılmamış, tam metnini okuyorum bu aralar, onu da yanımda götürdüm. Göğüs numaramı aldım, biraz gezdim, yemek yedim, otel odamda kahve yapıp romana devam ettim. Evde uydu alıcı olmadığından televizyon izlemek zevkli geldi. TRT-Belgesel izledim biraz. Pazar günü ise -dün fotoğrafını koyduğum- Başakşehir Koşusu yapıldı. Bir önceki hafta Fareler ve İnsanlar oyununu izlemeye, tiyatroya gitmiştik. Yüzüm güler normalde. Dolayısıyla, her şey yolunda gittiği sürece, dün Ankara'da olduğu gibi durduk yere insanlar katledilmediği sürece toplumsal gerçekliğimiz üzerine yazmak, “acılardan beslenmek” filan gibi bir derdim yok. Acı olmasın hiç, tiyatro, sinema, edebiyat, spor derken hayatla gül gibi geçinir giderim. Hiç de yakınmam.

Koşu bitti, otelime döndüm. Toparlanıp yola çıktım. Otobüste de kitaba devam ettim. Her şey yolunda görünüyordu. Eve yorgun argın vardıktan bir iki saat sonra Ankara’daki patlamadan haberim oldu. Düşünün, sabahleyin toplu hâlde ısınma hareketleri yapıyorsun, alkışlar eşliğinde hep birlikte koşuyor, hatıra madalyanı boynuna takarken gülücükler saçıyorsun, aynı günün akşamı ise, aynı ülkede, onlarca kişi DURDUK YERE feci şekilde can veriyor. Bu normal değil. Letonya’da bir süpermarketin çatısı çökmüştü de, 25 kişi ölmüştü sanırım, adamlar ulusal yas ilan etmişti. Bu ölümler normal değil. O nedenle tepkisiz kalınmasını beklemek gülünç.

Canlı bomba söz konusu yine. Öyle adanmış ki davasına, ister kendince cihat ediyor ve İslam devletini hedefliyor olsun, ister ayrı bir Kürt devleti kurmayı hedefliyor olsun, sonuçta öyle inanmış, öylesine adanmış ki, değil yalnızca kendisini, durakta bekleyen sıradan insanları, sen ben gibi kimseye bir zararı dokunmamış insanları yok etmekte tereddüt dahi etmiyor. İşin can alıcı noktası ise şu: Hepimiz içten içe biliyoruz ki, çeşitli kimlik politikalarına, çeşitli etnik/mezhepsel/dinsel aidiyetlere yaslanarak insanları öldürecek potansiyelde tonla insan var bu ülkede. Kimi kandırıyoruz? Benimsediği, kendini ait hissettiği kimlik uğruna ortalığı kan gölüne çevirebilecek tonla insan var. Bu tekil olaydan bahsetmiyorum. Genel olarak böyle bir sorun, böyle bir zemin var. Bunun görmezden gelinmesine akıl sır erdiremiyorum. Hep birlikte susuyoruz. 

Okullarda değerler eğitimi diye bir proje yürütülüyor. Peki biz, gerçek anlamda, “kimsenin ait olduğu etnik, mezhepsel ve cinsel kimlik onu otomatikman haklı ve üstün kılmaz” diyebiliyor muyuz mesela? Biz gerçekten, mesela öğretmenler olarak, öğrencilerimizin karşısında, cesurca, “senin Sünni, Alevi, Türk, Kürt, Arap, kadın, erkek, eşcinsel, hıristiyan, müslüman, musevî vs olman, seni hiçbir şekilde, durduk yere haklı ve üstün kılmaz. Ait olduğun, hiçbir çaba sarf etmeksizin kendini içinde bulduğun kimlik, seni durup dururken üst bir mertebeye çıkarmaz” diyebiliyor muyuz? Aidiyetlerinden ötürü kendini tanım gereği doğru yolda gören kişilerin, kibrin o dayanılmaz cazibesine kapılmasını engellemek mümkün mü? Kendini yapıp ettikleriyle (ayinesi iştir kişinin) değil de, x ya da z olduğu için doğru bulan kişiden, açık söyleyeyim, her şey beklenir. O değerler eğitimi denen proje güzel aslında. Ama “elbette ki benim inancım/kimliğim/ideolojim doğru olandır, diğerleri ise yanlış yoldadır/sapkındır” diye düşünen yeni nesiller silkelenmedikleri sürece hangi değerden bahsediyoruz? "Hayır kardeşim. Senin eylemlerine, yapıp etmelerine dayanmayan, sebat ederek elde etmediğin, üreterek ortaya koymadığın hiçbir haklılığın da, üstünlüğün de yok" diyebilir miyiz cidden? Daha iyi bir gelecek için buna cesaret edebilir miyiz? Yoksa "İNCİNİYORUZ!!!! AĞZINDAN ÇIKANI KULAĞIN DUYSUN!" tepkisini işittiğimiz anda usulca kenara mı çekileceğiz?

Umudun yattığı tek bir yer var: Bu denli barbarca tutumlara mesafe koyarak, “arkadaş kimse bana ‘müslümansan cihatçı grupları destekle!’, ‘Kürtsen PKK’yı destekle!’, ‘Türksen hükümet ne yaparsa yapsın destekle!’ gibi dayatmalar yapmasın” diye resti çekecek insanlarda yatıyor umut. Kimliğinin üzerine biçtiği elbiseden sıyrılıp makûl olmaya, kendi olmaya, medenî olmaya, İNSAN OLMAYA doğru bir adım atacak olan insanlarda yatıyor umut. "Evet abi, eyvallah, Kenya’da ya da İsveç’te değil de Türkiye’de doğduk, belirli aidiyetlerimiz var, bunları inkâr ettiğimiz yok, ama beni insan yapan, beni ben yapan, benim yapıp ettiklerimdir. Beni ben yapan, yaptığım iyilikler ve yapmadığım, sakındığım kötülüklerdir, doğuştan kendimi içinde bulduğum, hazır bulduğum bir etiket değil" diyen, makûl insanlar artarsa işler iyiye gider. 

Bana kalırsa medeniyet ekonomik büyümede, kalkınmada ya da teknolojide değil, zihniyette yatıyor.

(6) Haftasonu yaşanan intihar saldırısı sonrasında yaralıların bir kısmının İsrailli olduğu ortaya çıkınca, iktidar partisinin kadın kollarından bir vatandaş, “beter olsunlar”, “keşke yaralanmayıp ölselerdi” gibi açıklamalar yaptı. Hemen görevden almışlar tabi. Görevden aldılar da, hepimiz biliyoruz ki nice insan aynı şekilde düşünüyor ama bunu uluorta dillendirmeyecek kadar akıllı, böyle dan dun konuşmayacak kadar dikkatliler. Yapılan onca hoşgörü güzellemesinin üzerine “bir çuval inciri berbat eden” bu toy hanfendiye epey kızmış olmalılar. Oysa kadıncağızın yaptığı, yerleşik bir önkabulü, kökleşmiş bir nefreti, bilinçaltımıza derinlemesine işlenmiş bir hor görüyü gün yüzüne çıkarmak, onu dillendirmekti sadece, o kadar. Türkiye’de ortalama bir yurttaşı çekip kenara sorun, lafa geldiğinde muhtemelen hoşgörülü bir yapıda olduğunu söyleyecektir. Ancak Türkiye’de en hoşgörülü insan için bile bir kırmızı çizgi var: YAHUDİ. Yahudi dendiğinde, İsrailli dendiğinde akan sular durur kardeşim. Geçiniz o işleri. O noktada inançlara hoşgörü filan kalmaz. Hoşgörülü geçinen, evrensel hukuktan, insan haklarından bahseden, “önemli olan insan olmak” filan diyen birisi bile “Yahudi” sözcüğünü işittiği vakit irkilebilir, bilinçaltında kimi kötü çağrışımlar tetiklenebilir, elinde olmaksızın kaşları çatılabilir. Kırmızı çizgidir bu. Herkese, her şeye hoşgörülü olunabilir; ama Yahudi mi dedin? Orada dur! 

Hâl böyleyken hiç kimse kendi inancından ötürü kendisini üstün, hak ve hakikat yolunda görürken, kendinden olmayanı, kendisiyle aynı inancı paylaşmayanı hoşgörebileceği masalını anlatmasın. Kendini otomatikman üstün, ötekini ise sapkın ve aşağı gören kişi hoşgörülü olamaz. Zayıfken sabırla bekler, güçlendiğindeyse boyun eğdirir. Felsedeki adıyla özcülük hastalığının sonuçlarıdır bunlar. 

“Aptal, aptallık yapandır” demişti Forrest Gump –şu meşhur filmdeki karakter. Kimse etnik kökeninden, inancından, cinsiyetinden, şuyundan ya da buyundan ötürü aptal ya da aşağı değerde değil. Ne var ki, aptallık yaptığın zaman, aptalca hareketler yaptığın, kör şiddetle insanları ortadan kaldırdığın zaman Forrest Gump’ın dediği gibi aptalsındır işte. Bunun lamı cimi yok. Durduk yere kimse kimseyi kötü olmakla suçlamıyor, ama apaçık bir kötülüğe imza attıysan kötü addedilirsin. Ve kötülük ettiğin vakit seni ne etnik kökenin ne de dinî inancın aklayabilir. İçini bilemeyiz, yaptıklarına bakarız. Orada burada sıradan insanların yanında kendini havaya uçurur, hem kendini hem de başka insanları yok edersen, “amellerim yanlış olabilir ama itikadım sağlam!” diyerek kötü olmaktan kurtulamazsın. Kötüsün, çünkü kötülük yaptın. Bu kadar basit. 

Bu konuda çok ciddi sıkıntıların bizi beklediğini hissediyorum.

(7) Şaka sanmıştım, gerçekmiş o ifadeler. Çok samimi söylüyorum. Böyle Ali Ağaoğlu gibi burjuvalarla ülke kalkınacaksa, daha ileri teknolojili cep telefonlarımız, daha güzel otomobillerimiz, daha pürüzsüz otoyollarımız, daha yüksek binalarımız filan olacaksa, samimi söylüyorum, istemiyorum ben öyle ekonomiyi de, zenginliği de. Bu pespayelik, bu bayağılık, bu aleni çirkinlikle zengin olacaksak, değil Dünya'nın 16. büyük ekonomisi, en büyük ekonomisi bile olsak istemiyorum. 

Daha eski bir telefonum olsun, otomobillerimiz daha az konforlu olsun, hatta daha da ileri gidiyorum, hani hep diyorlar ya, yağ kuyruğunda bekleyelim, ekmek karneyle dağıtılsın, ama her gün şu çirkinlikleri, şu yozlukları, çiğlikleri, artık ne derseniz, şunları görmeyelim, razıyım. 1960'larin Türkiye'sinde yaşamak isterdim. Adam "bizim ortanca hanım" ile başlıyor lafa, zengin olduğu için karanfil değil de gül aldığından devam ediyor, kahkahalar filan, ortam şen... Şu rezilliktense, daha yoksul ama medeni bir Türkiye'de, daha az maaşla yaşamak isterdim. Gerçekten, samimi söylüyorum.

(8) Sabahın beş buçuğunda berrak bir zihinle uyanmışken içimdekileri dökeyim. Bağdat'taki bir futbol maçının ardından ödül törenine geçilirken bir Işid militanı kendini havaya uçurdu. 41 kişi hayatını kaybetmiş. Biraz araştırdım. Şiileri hedef aldıklarını açıklamış Işid. Düşünün, Irak nüfusunun %62,5 gibi bir kısmı Şii ve futbolcuları, taraftarları, bildiğin sıradan, onca sıkıntının içinde azıcık eğlenmeye çalışan insanları yok etmenin gerekçesi bu. Neden? Çünkü öteki, çünkü farklı. 

"Vesayet kalktı, demokrasi geldi" gibi sözleri sıkça duyuyoruz. Yalnız bu vesayet öyle bir şey ki, kalkması Pandora'nın kutusunun açılması gibi, kapağını kaldırdığınız anda tüm kötülükler çıkıveriyor dışarıya. Diktatör olarak, vesayetçi olarak gösterilen kimi liderler ve rejimler yıkıldığında, diğer bir tabirle vesayet ortadan kalktığında, her şeyin daha güzel olacağını, baskılanmış olan grupların, baskılanmış olan fikirlerin gün yüzüne çıkacağını, böylelikle herkesin huzur içinde bir arada yaşayacağını söyleyip durdular. Medyada yıllardır, belki 90'lı yılların ikinci yarısından beridir adeta bir bombardımana tabi tutulduk. Sene 2016 oldu, yıllardır gördüğümüz o ki, Pandora'nın kutusu açıldığında içeriden yalnızca iyilik ve güzellik değil, bir o kadar, hatta daha da fazla olmak üzere kötülük ve çirkinlik de çıkabiliyormuş dışarıya. Anlaşılan o ki, kimi iğrençlikleri baskılar yıldıramıyor. Fırsat buldukları anda hortlayıveriyorlar.

Şahsen demokrat değilim, demokrasiye de gayet temkinli yaklaşıyorum. Demokrasinin koşulları bir toplumda oluşmuşsa orada demokrasi işler. Söz konusu koşullar oluşmamış ise orada demokrasi kaostan başka bir anlama gelmez.

Gündelik hayatımda ne yapabilirim diye düşünüyorum. Çok değerli bir Hocam, "yeni bir insan tipinin yaratılması otomatik olarak devrim anlamına gelir" demişti. Bence bu müthiş bir tespit. Haftasonu sabahın köründe binada tadilat yapmayarak, komşuları rahatsız etmeyerek başlayabiliriz belki. Trafikte gereksiz korna kullanmayarak ya da. Bankada, süpermarkette, toplu taşımada, hastanede, okulda, işyerlerinde daha hoş, biraz daha nazik bir üslup kullanabiliriz. Brüksel'de veya Bağdat'ta yaşanan patlamalar sonrasında üzüntü duyanlara "bizde de neler oluyor, neden sesin yalnızca başka ülkelerdeki olaylarda çıkıyor?" gibi hesap sormayabiliriz mesela. Sokakta bağıra çağıra konuşmayabiliriz. Bize bir adım atana on adım atabiliriz. Ne bileyim, bir şekilde can vermiş insanların bedenlerinin fotoğraflarını, aileleri incinir diye düşünerek, kötülüğü arttırana destek olmamak, tam da onun istediğini yapmamak adına paylaşmayabiliriz mesela. Fikir tartışmasına, bilgi paylaşımına evet ama insanların özel hayatlarını çekiştirmeyebiliriz. 

Bilgi başka, yaşam tarzı başka şeyler. "Benim yaşam tarzım doğru olandır" fazla iddialı bir söz. 2 * 2 = 4 değil bu. "Benim yaşam tarzım doğru olandır" önyargısından "o halde herkes benim gibi yaşamalıdır" dayatmasına varma tehlikesi var. Böyle bir zihniyet, baskılandığı ve zayıf olduğu sürece sadece düşünmekle yetinir, azat edildiği ve palazlandığı zamansa yaşam tarzını doğru bulmadıklarına boyun eğdirmek için elinden geleni ardına koymaz. Sıkıntı biraz da burada.

(9) Pakistan'da halkın Pazar akşamı çoluk çocuk eğlenmeye gittiği lunaparkta, tekrar ediyorum lunaparkta bir canlı bomba kendini imha etmiş. Bunu açıklamak için "Avrupa sömürdü eskiden, o yüzden abi", "Baasçı, laik, vesayetçi partilere bir tepki", "dış güçlerin oyunu bence", veya şudur budur demek yerine, sıradan, eğlenmeye gitmiş, çocuklarını götürmüş, normal olmak derdindeki, birazcık gülüp eğlenmek derdindeki insanları acımadan katleden bir zihniyete bahane aramak yerine, tereddütsüz, ikircimsiz, lafı uzatmadan söylemek gerekiyor: Kötülüktür bu, kelimenin tam anlamıyla, dolaysız, katıksız, hem de en adisinden KÖ-TÜ-LÜK. Bunu analiz etsen, anlamaya çalışsan n'olur? Beyhude çaba. Yeryüzünün kötü huylu bakterileri, virüs gibi yayılan, çoğalan kanser hücreleri işte. Yahu lunaparkta eğlenen insanların sana ne zararı var? Sen gitme o zaman? Siz insanlığın başına bela mısınız?

Bu gibi olaylarda ufacık bir iyilik zerresi var ki o da canlı bombanın kendisini de katletmiş olması. Yok böyle bir eziklik. Senin Dünya'ya sunabileceğin hiçbir iyilik, hiçbir alternatif, hiçbir medenî unsur yok ki. Bu kadar kötüyken yaşamasan da olur zaten, bari az ötede patlataydın kendini. Zihniyetin batsın.

Tamer Ertangil.

2 Mart 2016 Çarşamba

Değiniler: 15 Şubat - 1 Mart

(1) Dünkü barbarlığı kimin yaptığına dair anket yapmışlar, seçenekler içerisinde MİT, YPG, Işid, ABD ve Rusya var. En çok oyu alan şık, fail addediliyor. Günümüzün en acı doğrusu, "algı her şeydir, olgu ise hiçbir şey" düşüncesi. Yaşananlara dair farklı kesimlerin inandığı farklı anlatılar var, ne yaparsan yap öyle olduğuna inanmaya devam ediyorlar. "Bence devlet yaptı abi" diyen adama ne dersen de onu ikna edemezsin. Kendince gerekçeler üretir. "Bence 11 Eylül'de İkiz Kuleler'i ABD vurdu abi, kendi kendini vurdu yani" diyenler de bir kez öyle inandıktan sonra kimse fikirlerini değiştirememişti. Dünkü hadise için kimisi YPG uzantıları misilleme yaptı, kimisi Türkiye Suriye'ye girmeye gerekçe üretmek için kendi kendine operasyon yaptı, kimisi Işid yaptı, kimisi ABD yaptı ve Mit içindeki unsurlardan yararlandı, kimisi Rusya yaptı ve paralel yapılanmadan yardım aldı diyebilir, diyor. Hatta bu algılar çoğaltılabilir. Mümkün. Herkesin kendi algısı var ve tartışmayla, kanıtla ikna olmaları mümkün görünmüyor.

Algıları anketlerle yarıştırırken gözden kaçan nokta ise intihar bombacısı denen saldırgan tipi. Mesele saldırıyı kimin yaptığından ziyade, bir insanın kendi bedenini havaya uçuracak denli davasına adanmış olması. Bir insan düşünün ki, askerî ve sivil insanlara zarar vermek üzere kendini patlatacak kadar bir davaya körlemesine adanmış olsun. Tehlikenin farkında mısınız? Farklılıklara saygı retoriği adı altında geldiğimiz nokta bu. Farklılıklara saygı duymamız gerektiği söyleniyordu. Farklılıkları oldukları gibi kabullenmemiz, onların tartışmaya kapalı, eleştiriden muaf, iyi ya da kötü olmalarından bağımsız olarak, onları sırf ne iseler öyle benimsememiz, onları değiştirmeye kalkmamamız gerektiği telkin edildi yıllarca. Kişiler aydın, çağdaş ve rasyonel bireyler olamadıkları vakit -farklılıklara saygı retoriğinin de beslediği- etnik, mezhepsel vb. kimliklerine yapışmaktan başka çıkar yol bulamayacaktı. Kimliğine fazlasıyla tutunmak, bireyin bireyselliğinin sonu demektir. Kendisini kendi yapıp etmeleriyle değil de, inşasında hiçbir çabasının olmadığı çeşitli aidiyetlerle tanımlayan kişi, birey olmaktan çıkmıştır artık.

Ve kendisini yalnızca belirli bir etnisiteye ya da dine ait olmakla tanımlayan kişi tartışmaz, savaşır -bu insan tipinden korkmamız için yeterli bir sebep.

Rusya yaptı, ABD yaptı, o yaptı, bu yaptı... Onu bunu bilmem, tek bildiğim şu ki, hiçkimse, bir şeye körlemesine inanmadığı sürece, kendinden olmayanları yok etmek uğruna KENDİSİNİ havaya uçurmaz. İnsanlar kullanılabilir, evet ama hiçkimse "dış güçlerin oyunları için yarın kendi kendimi havaya uçurayım bari" demez. Bu insanların, etnik ya da dinsel kimi adanmışlıkları, kimi saçmasapan, irrasyonel ve tam da bu nedenle körlemesine bağlandıkları davaları olması gerekir.
Bizi kurtaracak olan şey yeni bir insan tipinin yaratılması. Filozof Habermas, "Aydınlanma henüz tamamlanmamış bir projedir" derken haklıydı. Türkiye'de ise Cumhuriyet henüz tamamlanmamış bir proje. Yurttaşlık bilinci gelişmiş, seküler, tartışmaya açık, rasyonel, dolayısıyla çeşitli kimliklere ve aidiyetlere körü körüne bağlanmayacak, bu uğurda ortalığı kan gölüne çevirmeyecek insanların yetiştirilmesine, bu anlamda, adını koymaktan çekinmeyelim, gerçek bir TOPLUM MÜHENDİSLİĞİNE ihtiyaç var. Demokratça düşünmeyen, kimlikçi, mezhepçi, etnik milliyetçi, doğuştan getirilen çeşitli aidiyetlere tırnaklarını geçirircesine sımsıkı tutunmuş bir halkın olduğu bir ülkede, demokrasi değil bir gömlek, sekiz on gömlek bol gelir. Bu yüzden Ortadoğu seçimlerle, baharlarla, demokrasiyle, sandıkla filan düzelmiyor. "Ben sosyal demokrat anlayışı makul buluyorum, o hâlde şu partiye oy vereyim", "bense serbest piyasacıyım, o hâlde liberal partiye oy vereyim", "ben şu partinin eğitim ve sağlık alanındaki projelerini doğru buldum, ona oy vereceğim" gibi düşünen insanların değil de, Şii olduğuna göre x partisine, Kürt olduğuna göre y partisine, Sünni olduğuna göre z partisine, Kıpti olduğuna göre q partisine, Müslüman olduğuna göre w partisine oy vermesi gerektiğini düşünen (daha doğrusu düşünmeyen) insanların olduğu bir toplumda, istersen 150 tane seçim yap, sonuç, her seferinde, demografik bir anketten öteye gitmeyecektir.

Sonuç, hiçbir ödün vermeyen, hiçbir şekilde tartışmayan, aidiyetlerinin diğerlerininkinden üstün ve doğru olduğuna koşulsuz inanmış insanların gerilimli, patlamaya hazır bir-aradalığı. Herkesin kendi kimliğinden olana gülümsediği, kendinden olmayana ise ser verip sır vermediği, zayıfken sessizce fırsat kolladığı, güçlüykense esip gürlediği Mordorvari bir yeryüzü cehennemi: Kısacası mevcut Ortadoğu. Ve maalesef, kısmen de olsa, son on yılların Türkiye'si.

(2) Şoför durak harici yerlerde inmek isteyen yolculara itiraz eder, ama durak harici yerlerden yolcu alır. Çünkü ilki külfet, ikincisi ise para demektir. Dışarıdaki yolcu, durak dışından binmesinin yanlış olduğunu bilse de, bu durum işine geldiğinden ses çıkartmaz. Ne var ki, aynı yolcu, minibüsün içinde ve işe geç kalmışken, yani acele içerisindeyken, minibüs durak dışında yolcu aldığında bundan rahatsız olur, zira ilk durumda işine gelen kural ihlâli, ikinci durumda kendi aleyhine işlemektedir: "Hadi bas gaza be kardeşim! Niye durak harici yolcu alıyorsun? Acelemiz var burda!" Kurallar, yönetmelikler, yasalar, hukuk, ancak o zaman, yani kendi aleyhimize bir durum hasıl olduğunda aklımıza gelir. Fazlasıyla genel, içimize işlemiş, tabana yayılmış bir suç ortaklığı bu. Mirgün Cabas, bir ara motosiklet gezisi programı yapmış, Artvin’e gitmiş, Borçka ilçesindeki çarpık yapılaşmadan, özellikle sıvasız evlerin verdiği çirkin görüntüden rahatsız olduğunu ifade etmişti. Mikrofon uzatılan vatandaş ise hoşnut olmamıştı bu eleştiriden. O çirkin görüntü için, “yoo, gayet de güzel görünüyorlar” dediklerini hatırlarım. Burada denmek istenen şuydu: “Belli bir düzenimiz var, belediye de bize ses etmiyorken başımıza iş çıkartma, başımıza masraf çıkartma şimdi!”

Hemen her konuda bu suç ortaklığının, bu yazılı olmayan anlaşmanın, bu ortak sessizlik hâlinin varolduğunu sezinliyorum.

(3) “Koskoca doçent bile karısını dövmüş!” diye şaşırmanın alemi yok. Bu işin eğitimle ilgisi yok –dermişim :) Eğitimle fazlasıyla ilgisi var da, akademik gelişimle ilgisi yok. Herhangi birisi bilişsel yönden fazlasıyla gelişkin, yüksek IQ’lu, akademik yönden başarılı, bilgi bakımından derya deniz olabilir. Ayaklı ansiklopedi tabir edilen türden bile olabilir. Ama zeki veya bilgili olmanın, yüksek lisans ve doktora yapmış olmanın, akademik bir unvan sahibi olmanın insan ilişkileriyle, dürüstlükle, sözünde durmakla, dayanışma duygusuyla, sağlıklı iletişimle, nezaketle, zarafetle, centilmenlikle, adab-ı muaşeretle filan hiçbir ilgisi yok. Dersane tarzı eğitim verdiğiniz bir öğrencinin sınav başarısını bol bol test çözdürerek arttırırsınız belki, ama onun iyi bir insan olmasını bu yolla garanti edemezsiniz. Sözlü ya da fiziksel şiddeti asgari düzeye indirmek için değişim gerekli. Öğretmen arkadaşlar bilir, eğitim, çoğu kaynakta, “istendik davranış değişikliğine yol açmak” olarak tanımlanır. Yani eğitim eşittir değişim. Sorun şu ki, sorsan herkes şiddetten şikayetçi olsa da, kimsenin değişmeye niyeti yok. Gücü yeten dayak atıyor, yetmeyense bağırıp çağırarak “fırçalıyor”.

Dizilerin tanıtımlarını görüyorum arada, maşallah bütün karakterler çatık kaşlı: Her an birileri birilerinden hesap soruyor, bağırıp çağırıyor, ayağını kaydırıyor, oyuna getiriyor, diz çöktürüyor ve hangi kötülüğü yaparsa yapsın kararlı, ne yaparsa yapsın “dik duruyor”. Haklı olup olmamaya bakan yok, daha ziyade bir güç mücadelesi söz konusu. Gerginlikten besleniyoruz, kavga çıkması, “olay çıkması” ilgimizi çekiyor. Herkes bir şeyleri birilerine ödetmek peşinde. Acıları, acımızı ise fazlasıyla seviyoruz. Haklılığımızın biricik nedeni geçmişte acı çekmiş olmamız, “haklıyım, o hâlde benden her şey beklenir, haklıyım, o hâlde seni mahvedeceğim” tarzı bir yaklaşım, acıya referanslı bir haklılık despotizmi var. Zaten acılarla, ölümlerle yoğrulan bir coğrafya burası. İşin tuhaf tarafı, acı olmadığı zamanlar, her şey yolunda gittiği zamanlar bile ağlayacak, üzülecek şeyler buluyoruz. Arabesk diye bir müzik, müzikten de öte bilinçaltımıza ilmek ilmek işlenmiş, damarlarımızda kan gibi akan bir kültür var 80’lerle birlikte yerleşmiş olan. Askere gidenler bilir: Asker ocağında, kolları jiletli bir sürü asker vardır Anadolu’nun çeşitli yerlerinden gelen. Cinselliğe ilişkin ilk imgeleri, çocukluklarında tanıştıkları Küçük Emrah nevinden filmlerdeki tecavüz sahneleriyle şekillenen, ortada acı yokken bile, durduk yere arabesk şarkılar dinleyip acılara gark olan bu gençler, aşık olduklarında serseri mayınlara dönüyor. Sevdiğine kavuşursa evliliği süresince karısını dövebilir, kavuşmazsa en iyi ihtimalle kendisini, orasını burasını jiletler, en kötü ihtimalle ise sevdiğinin canına kıyar. Üstelik bu zihniyet cinsiyetleri aştığı, cinsiyetlerden bağımsız olduğu için, kadın tarafından pek de anormal karşılanmayabilir. Ne sevgidir be ondaki! İşte adam gibi adam! İşte Anadolu çocuğu: “Biraz da deli dolu / Kızdı mı Dünya’ya yakarca bakan / Sevdi mi içinde ormanlar yanan.” Yani sağı solu belli olmayan. Yani tekinsiz. Sever de, ama bir anda gözü dönebilir, yakabilir, kesebilir, biçebilir. Hiç eleştirilmeyen, hep yüceltilen bu toprağın insanı, bu milletin “öz” evladı. Hiç değişmeyen, değişmemenin dik durmak, kararlı olmak, dirençli olmak olduğunu zanneden, insanlaşmaya, hümanizme, medenî olmaya bile “Batılılaşma” diye burun kıvıran, arabeskin cazibesi tarafından asimile edilmiş olan halkımız. Adamın ait olduğu, kendi kültürüymüş gibi gönüllü asimile olduğu zihniyet “YA BENİMSİN YA TOPRAĞIN!” sözünde özetini bulmuş. Ne kadar bencilce, nasıl da şımarıkça: Benim olmazsan öl. Ne kadar da ben-merkezci ve üstelik gaddar. Adam bu çevreyle, bu kültürle, bu zihniyetle büyüyor, ne olmasını bekliyorduk ki? Şiddetsiz bir toplum mu? Ortadoğu kültürüne, arabesk kültüre dair eleştiri getirenlerin “halktan kopuk, fildişi kulelerde yaşayan 3-5 aydın bozuntusu” addedildiği, değişiminse kültüründen kopmak, asimile olmak olarak değerlendirildiği bir ortamda, neyin düzelmesini bekliyoruz ki? Kendi kendine mi düzelecek bu şiddet sorunu? Biz üzüldükçe mi düzelecek?

Biz, sahiden, kelimenin gerçek anlamıyla, DEĞİŞMEK istiyor muyuz? Hâlimizden memnunsak aynen devam edelim. Mesela sesi yüksek çıkan istediğini çatır çatır yaptırsın, haklı çıksın, baskın gelsin, daha zayıf olanlar ezilsin, ses çıkaramasın. İnsan gibi, medenî bir şekilde bir-arada olmak yerine yanındakini bir omuz darbesiyle yıkıp öne geçiversin. Güç mücadelesi hayatın her alanında devam etsin. Satranç oynar gibi, stratejik, taktik ilişkiler geliştirelim. Niyet okuyalım, saman altından su yürütelim, kurnazlıklar edelim. “Babana bile güvenmeyeceksin!” ise bu yolda bize kılavuzluk eden şiarlarımızdan biri olsun. Kültürümüz buysa bizim, sımsıkı tutunalım, sahip çıkalım madem. Madem herkes memnun. Aynen devam edelim o hâlde.

Yalnız işler iyice sarpa sardığında şikayet etmek yok.

(4) Birkaç gündür, malum terör örgütünün kamu çalışanları adına sahte Facebook hesapları açtığına dair bir paylaşım görüyorum. Kendimi bildim bileli bilgisayar kullanan, ilk çıktığı zamanlardan beri ise internetle haşır neşir birisi olarak, söz konusu beyanatın hiçbir işe yaramayacağını, zira hiçbir geçerliliği olmadığını gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Herkes kendi bilir tabi. Kimseyi yargılamak bana düşmez. Belki kamu çalışanı arkadaşım çok olduğu için bu denli fazla gördüm bu paylaşımı. Belki o kadar da kopyalanıp yapıştırılmamıştır, bilmiyorum, abartıyor olabilirim.

Yalnız söz konusu metnin yansıttığı bir bilinç hâli var ki oturup düşünmek lazım. Yıllardır kutuplaşma denen süreç o kadar başarılı yürütülmüş ki, kırk yıllık normal vatandaş, terörle, şiddetle, aşırılıkla, radikal hareketlerle hemhâl olmayı bırakın, hayatında eline taş almamış, onu da geçtim, hakaret ya da küfür içerikli bir paylaşım bile yapmamış vatandaş, kendi adına açılacak sahte bir Facebook hesabında yapılacak bir paylaşım ile terörist muamelesi görebileceğinde inanabiliyor. Bu durum, Türkiye'de yurttaşların hükümete ve daha da önemlisi birbirlerine olan güvenlerinin ne kadar sallantıda olduğunu, ne kadar tedirgin olduklarını, kültürümüzdeki "çamur at izi kalsın" çirkinliğinin birgün kendilerine de bulaşmasından nasıl da ürktüklerini, ne kadar etliye sütlüye karışmayan, suya sabuna dokunmamış bir hayat yaşarlarsa yaşasınlar, atılan bir çamurla kirlenebilecekleri, yurttaşı olduğu devletin hükümeti tarafından takibata alınacakları, daha da kötüsü, yakın/uzak çevreleri tarafından, "yapmıştır şerefsiz, ATEŞ OLMAYAN YERDEN DUMAN ÇIKMAZ!" nidalarıyla aforoz edilebilecekleri korkusunun nasıl da derinlere işlemiş olduğunu gösteriyor bana kalırsa.

İnsanlar, "aman abi, n'olur n'olmaz, harcanmayalım boş yere, pisi pisine götürmesinler" düşüncesiyle kaygı duyabiliyor. Daha doğrusu bu kaygıyı duyabilecek hâle getirildiler. Şaka gibi.

(5) 28 Şubat’ın yıl dönümünde, 19 senedir her yıl yinelenen, klişeleşmiş değerlendirmelerden farklı bir bakışaçısı geliştirmenin zamanının geldiğini hissediyorum. Türkiye’de hep suçlu hissettirilen, daima itham edilen, kimseye yaranamamış nispeten büyük sayılabilecek bir kesim var. Etnik milliyetçilikten de, mezhepçilikten de, kör şiddetten de yaka silkmiş, insan gibi insanlar, hümanist diyebileceğim, elbette kusurları olmakla birlikte körlemesine bir davaya adanmaktan uzak, oturup sakince konuşabilen, güleryüzlü, nazik ya da centilmen, tam da bu nedenle zayıf olarak görülen, intikam duygusuyla hareket etmeyip ortalığa tehditler savurmayan, evrensel değerleri benimsemiş, yalnızca diplomalı değil fakat aynı zamanda eğitimli diyebileceğim bir kesim. Hani geçenlerde demiştim ya, birbirini gözlerinden, bakışlarından tanıyan insanlardan bahsediyorum. Körlemesine kutuplaşacak kadar kaskatı olamayan, doğruya doğru demesini bilen, esnek insanlar. Türkiye’de, bu güzel insanların n’apacağını bilmez vaziyette olduklarını hissediyorum. “Hadi oradan Birinci Cumhuriyet’in artıkları! Hadi oradan Baasçılar, laikçiler!” diye indirgemeci yaftalarla horlanan bu insanların bir kılavuzdan yoksun olduklarını, pusulasız kaldıklarını ve radikal, adanmış, sadık, asla ikna olmayıp bir kıvılcımla birlikte lince meyilli hâle gelebilen kitleler karşısında n’apacaklarını şaşırmış hâlde, yönünü karanlıkta el yordamıyla tayin etmeye çalıştıklarını düşünüyorum. Müthiş bir kafa karışıklığı söz konusu. Bir şeylerin yanlış gittiğini hissedip adını koyamama durumu var. 28 Şubat mağduriyetlerinin durmaksızın dillendirilmesiyle, hep ezen, suçlu, günahkâr ve zalim hissetmemiz için, 19 senedir, her daim sürekli günah çıkartmamız, özür dilememiz için, bizim, şu kimseye zararı dokunmamış sıradan yurttaşların bilinçaltına düzenli olarak telkinlerde bulunulduğunu gözlemliyorum. 28 Şubat bin yıl sürmedi, doğru, ama onların mağduriyeti bin yıl sürecekmiş, 28 Şubat’ı sonsuza dek kullanacaklarmış gibi görünüyor. İktidar da olsalar, zengin de olsalar, her kurum onların yönetiminde de olsa, bir türlü “mağduruz” demeyi bırakmayacaklarmış, kendilerini sonsuza dek hep haklı göreceklermiş gibi görünüyor. Bize kalansa, toplumsal olguların onlarca, yüzlerce değişkeni varken, yıllardır bilinçaltımıza işlenmiş olan argümanlarla “28 Şubat olmasaydı iktidar olmazlardı” gibi sığ sebep-sonuç ilişkileri oluyor.

İnsanlar o kadar kılavuzsuz, o kadar n’apacağını bilmez hâlde ki, 90’lı yıllarda siyasal İslam adım adım yükselirken suikastlerle teker teker öldürülen iyi ve aydın insanların ardından, Doğu Perinçek gibi ne idüğü, neyi savunduğu belirsiz, tekinsiz, geçmişi ve ilişkileri şaibeli insanlar bizlere alternatif diye, “aha sizi temsil eden adam bu” diye kakalatılmaya, yutturulmaya çalışıldı.

Kendimizi marjinal ya da elit saymamıza gerek yok. Gayet normal insanlarız biz. Ortadoğu’da, yanı başımızda oluşan otorite boşluğunun anında dinci/mezhepçi/kimlikçi barbar zihniyetler tarafından doldurulduğunu gördükçe, ne kadar da normal insanlar olduğumuzu daha iyi anlar olduk zamanla. Belki, ileride yeni bir öncü, yeni bir kılavuz çıkartır bu topraklar ve işler yoluna girer. Belki girmez ve körlemesine adanmış aşırılık yanlılarının güç mücadelesi yürüttüğü bir arenaya döner Türkiye –tıpkı Ortadoğu’da olduğu gibi. Bilemem. Öngörüde bulunmam mümkün değil; birinci durumun gerçekleşmesi için temennide bulunabilirim ancak.

Şimdiden söylemeliyim ki söylediklerimi kanıtlamam, bu yönde veriler bulmam mümkün değil. Zihniyet okuması yapıyorum, etrafı kokluyor, hissettiklerimi yazıyorum sadece.

Tamer Ertangil.