19 Şubat 2016 Cuma

Değiniler: 1-15 Şubat 2016

(1) Şu Beyaz Türkler neymiş be abi? Beyaz Türkler aşağı, beyaz Türkler yukarı. Meğer memleketteki tüm kötülüklerin anasıymışız da haberimiz yokmuş. Her gün başka bir mecrada Beyaz Türklerden hesap sorulduğuna tanık olmak mümkün. Bugün Rüstem Batum burada alıntılamayacağım kadar düzeysiz bir yazıyla Twitter'ı sallamış da, ona istinaden söylüyorum. Türkiye'de en kolay iş, işinde gücünde, kimseye bulaşmayan, kendince hobileri olan, Cumhuriyetin getirdiği kazanımları benimsemiş, oraya buraya saldırmayan bu insanlara "neden susuyorsunuz? Neden sokağa çıkmıyorsunuz?" diye hesap sormaktır. Türkiye'de adettendir bu. İyi de, bu insanları yeri geldiğinde "Beyaz Türk", yeri geldiğinde "küçük burjuva", yeri geldiğinde "saçı fönlü laikçi teyze" gibi ifadelerle güya küçümserken, neden onların hiç incinmediğini, onların hiçbir hassasiyetinin olmadığını varsayıyorlar ki? Neden bunların kullandıkları bu ifadeler nefret söylemi sayılmıyor mesela? Yalnızca kendisinin düşünebildiğini varsayan kesimler, bir türlü beğenmedikleri "Beyaz Türkler"i nedense hep arkalarında görmek istiyor, hep onlardan hesap soruyor, onları sokağa çıkmadıkları için ahlâkçı ithamlarıyla yargılıyor, yadırgıyor.

Bilen bilir, Amerika'da WASP (White Anglo-Sakson Protestant) kavramı vardır. Bunu nasıl Türkiye'ye devşiririz derken düşün düşün bu Beyaz Türk muhabbetini icat etmişler işte. Beyaz Türk dendiğinde Cumhuriyetçi, laik, şiddete başvurmayan, okumayı seven, imkân bulursa tiyatroya filan giden insanlar anlaşılıyor ve altını çiziyorum, kesinlikle gelir düzeyi burada bir ölçüt değil. Ayda 1.300 lira alan da, eğer bu dediğim yaşam tarzını benimsemişse, onların gözünde Beyaz Türk, fabrika sahibi olan da. Hiç fark etmiyor. Çünkü sevmiyorlar işte. Siyasal İslamcı bakıyor, ya diyor, bu adam bizden değil, zaten yozlaşmış, Avrupaî, özünü yitirmiş, selam-ın aleyküm yerine günaydın diyen, "birinci Cumhuriyetin artıkları". Solcusu bakıyor, yeterince sosyalist, feminist, çevreci filan olmadığın ya da Kürt ulusal bağımsızlık hareketini desteklemediğin için seni sevmiyor zaten. Vatan, millet, bayrak gibi kavramları duygu sömürüsü ve hamaset olarak nitelerken, "çocuklar ölmesin!" şeklinde vicdanlara hitap ettiklerinde kendilerinin duygu sömürüsü yapmadıklarından nasıl da eminler. Herhalde kimse çocukların ölmesini isteyecek değil, ama kimsenin itiraz etmeyeceği genel bir ifadeyle ortaya atılıp kendi çözüm önerini dayatmak da hiç adil değil. Kısacası tüm bu kesimler, nedense Beyaz Türk diyerek küçümsedikleri insanlardan -hiç hakkı olmamalarına rağmen- destek bekliyor, onları susmakla, adil olmamakla, sokağa çıkmamakla yadırgıyor. 

E madem bu pis, bu kaka Beyaz Türkler bu kadar kötüler, neden herkes her zaman onlardan koşulsuz destek bekliyor ki?

(2) Televizyondaki “Suriyelilere Yardım” spotunu izlediniz mi? Eskiden kamu spotları “önce alışveriş, sonra fiş” gibi mottoları olan, ekonomi kayıt dışı olmasın, alışveriş edince fişinizi isteyin kabilinden kısa filmlerdi. Şimdi ise kamu spotlarının çoğu, hükümetlerin yaptığı kimi hataları aklama yeri olarak 7/24 işe koşuluyor. Spotta başrolde jestsiz, mimiksiz, Avrupaî, muhtemelen “cehape zihniyetini” temsilen “ruhsuz”, “vicdansız” bir kadın oynatılarak toplumun bilinçaltına verilen mesaj hoş değil bir kere. Desteklemediğimiz, içimize hiçbir zaman sinmemiş bu işgüzâr, bu şahin Suriye politikasının hazin sonuçlarından ötürü yine biz suçluyuz anlayacağınız. Yine sen, ben, biz suçluymuşuz. Ne yapsak "vicdansız" yaftası yemekten kurtulamıyoruz. 

Esad karşıtı politikaya başından beri karşı oldum ve savaşı Esad’ın kazanmasını tüm kalbimle istedim, hâlâ istiyorum. Çünkü “insanlar ölmesin :(” diye kimsenin itiraz edemeyeceği yuvarlak sözler dillendirmek marifet değil. Marifet, mevcut vaziyetin ortaya çıkmasına katkı sunmamaktı ve bugünlerin böyle olacağı dünden apaçık belliydi. Sıkıntı göz göre göre oluştu. Ben şuna bakarım: Diyelim ki Esad yönetimi kötü, hataları var, eyvallah. Peki alternatifler ne? Alternatif, Işid’inden “ılımlı” muhalifine, gözünü kırpmadan adam kesen cihatçı bir güruh. Alternatifin bu denli kötü olması durumunda, hâliyle mevcut yönetimin devam etmesini istemek doğaldı. Bu nedenle, en azından ehven-i şer ilkesi gereği, hep Esad’ı destekledim. Dillendirmediyse de, pek çok insan içten içe aynı duyguları paylaştı, biliyorum.

Ama yok, bizim cengaver dış politikamız orada keskin bir taraf oldu. Çoğu Katar’dan, Çeçenistan’dan, Türkiye’den, Afganistan’dan ve sair ülkelerden Suriye’ye giden bu sırtlanlardan önce en azından her Allah’ın günü bu kadar insan ölmüyordu. Tüm ideolojileri, Dünya görüşlerini bir kenara koyalım: Dün Suriye nasıldı, bugün nasıl? Bugün çok daha kötü. Bitti. Şimdi çıkmış, hararetle yürüttükleri şahin dış politikanın bedelini yine bize ödetiyorlar. 

Haklı çıkmak umrumda değil. Sorun kalmasın da haksız çıkayım, n'olur ki? Sonunda Esad mı kazanır bilmem ama bu denli bilinçsizce, elekten geçirmeden, aşı yapmadan, eğitmeden, entegre etmeden, kapıları ardına kadar açıp içeri doldurduğumuz bu göçmenler ileride büyük sıkıntı olacak. İnsanlar tek çocuk yaparken bile kılı kırk yararken, “çocuğumun geleceğini nasıl teminat altına alırım?” diye sorumluluk duyarken, aile planlamasından bihaber göçmenlerin savaş çıktıktan sonra yaptıkları bebekler ileride büyüdüklerinde radikalleşir, yaşadığı hayattan ötürü hüsrana uğrayıp terör örgütlerine katılırsa ne olacak? Burası onlar için gurbet ve gurbette hüsrana uğrayan, beklentileri karşılanmayan insanların radikalleştikleri bilinir. İslamcı şair İsmet Özel, Türkiye’ye ve Avrupa’ya iltica eden Suriyelilerin vatan haini olduklarını söylüyordu. Böyle büyük laflar bana göre değil. Fazla iddialı. Ama, en azından savaşacak kudretteki genç erkeklerin ülkelerini savaşın başından itibaren tereddütsüz terk etmeleri de savunulur gibi değil.

Bu insanların sefalet içerisinde olmalarından kimse sadistçe bir haz duyacak değil. Sonuçta bizim atalarımız da ’93 Harbi, Balkan Harbi derken yollarda az sürünmemiş. Ama bu Suriye dış politikasında böylesine sert bir taraf olmamız ve göçmenleri “kaderde ne yazılıysa o” hesabı plansız programsız içeri alıp şehirlere yığmak, ardından böyle bir kamu spotu çekerek sorumluluğu toplumun omuzlarına havale etmek, en hafif tabirle sevimsiz kaçmış. 

(3) “Hayatla olan tek ilişki kipimiz anlamak değildir” demişti Ulus Baker. Anlamak dışında bir bağ hakkında konuşmak kolay değil; zira adı üstünde, anlamak dışında olduğu için anlaşılması mümkün değil. Ancak şöyle bir değinilebilecek bir konu. Kavramak imkansız da olsa, kimi deneyimler, üzerimizde büyük etki bırakır. Anlama yetimize hitap eden son derece mantıklı metinler, tamamen kavramamıza karşın hiç etki etmeyebilirken, bam telimize dokunan, içimizi titreten, duygularımızı depreştiren bir söz, resim ya da herhangi türden bir deneyim bizi harekete geçirebilir. Duygular, maneviyat, sanat, bunlar, insanın analitik olmayan yönleri olmakla, kanıtlardan ve gerekçelerden etkilenmeyen bir uzama işaret eder. "Ya müthiş bir his; ama kelimelere dökemiyorum!" derken kastedilen deneyimlerdir bunlar. Onlar çözümlemelere direnir, ancak kendini bıraktığında, özne-nesne ikiliğini terk ettiğinde tecrübe etmen -belki- mümkün olur. Mesela bir şarkının kısacık bir bölümünde bir an için huşu ile dolduğumuz olur. Ne var ki aynı deneyimi bir kez daha ele geçirmek mümkün olmaz. Bir an için kendimizi aştığımızı, kendimizin dışına çıktığımızı (eks-staz/dışa-duruş) duyumsar gibi oluruz; ama o anı kalıcılaştıramayız; zira hem biricik hem de geçicidir. Bu taşma anlarını bir mabede girdiğimizde, sanat eseriyle karşılaştığımızda, gündelik yaşantılarımızın en beklenmedik anlarında, bir güzelliği takdir ettiğimizde, hayran olduğumuzda, kimi zamansa sevdiklerimizle bir aradayken deneyimleriz. Gelgelelim, yinelemek istedikçe hissettirdiği yoğunluk azalacak, nihayet sönümlenecektir.

Hangi politik sistem egemen olursa olsun, insanın bu duygusal/manevî yönünün varlığı nedeniyle, şiir, sanat ve din hep varolacak. Hangi sistem neyi yasaklarsa yasaklasın, içsel vecd duygusunu tamamen ortadan kaldırmaları mümkün olmayacak. Dünya üzerinde robot gibi, sırf mantıksal, matematiksel, bilimsel, her ne derseniz artık, safî analitik bir hayat sürdüren bir halk hiç olmadı. Afrikalı kabileler bile ateşin etrafında dans etti, totemler dikti, çanak çömleğini -hiç mantıklı ya da gerekli olmadığı hâlde- desenlerle süsledi. Sovyetler, dinin sönümlenmesini nafile bekledi. Kiliseyi yıksan ne olur? Kişinin içindeki maneviyat gereksinimini nasıl yok edeceksin? Aslında Kızıl Ordu Korosu'nun seslendirdiği o harikulade eserler, insanların dingin ve coşkun yönlerine hitap ederek o boşluğu kısmen dolduruyordu. Sanat ve dinin kesişiyor olması, dinin yasaklandığı bir ortamda sanatın fazlaca desteklenmesini, fazlaca ön plana çıkartılmasını zorunlu kılıyordu. Tüm o muntazam, hesaplı, simetrik, kaz adımlarıyla yürüyen militarist yapısına rağmen bugün Kuzey Kore’de maneviyat yokluğundan kaynaklı oluşan boşluk, Kim-Jong-Un'un Tanrısallaştırılması ile dolduruluyor. O da ayrı bir garabet.

İnsanoğlunun hayatla kurduğu tek bağ anlamak değildir. Ne zamandır kafamda gezinen bu muğlak satırları yazmama, Adam Philips’in Kaçırdıklarımız adlı kitabında yer alan “Kavrayamamak Üzerine” bölümünü okumam vesile oldu.

(4) Geçmişte yapılan yanlışların bedeli ne kadar süre ödenir? İnsanlar birbirlerini, “sen eskiden şöyle yapmıştın!” diye suçlamayı ne zaman bırakır? Bunda bir limit, bir son kullanma tarihi var mı? Yok gibi görünüyor. İstediğimiz yapılmadığı vakit, her köşeye sıkıştığımızda ya da bir şekilde baskın gelmek, haklı çıkmak istediğimizde cepte duran o geçmiş kozunu açıveriyoruz masaya: “Eskiden bunu bunu yapmıştın, hatırlatırım!” 

Tarih söz konusu olduğunda da aynısını yapmaya teşneyiz. Yapılanları, yapıldığı dönemi esas almaksızın, bağlamından kopartıp alarak tekrar tekrar hatırlatmak, vicdan azabı çektirmek, haklılığımızla adeta despotlaşmak, eskiden yapılmış bir yanlışa referansla “haklıyım, o hâlde sonsuza dek bunu senin burnundan fitil fitil getireceğim!” tarzı bir yaklaşımda diretmek, bir arada yaşamanın önüne set çekiyor. Osmanlı İmparatorluğu yüzyıllarca belli ulusları egemenliği altında tuttu diye Türkiye sonsuza dek suçlanmaya devam mı edecek mesela? Avrupa’nın kimi ülkeleri sömürgeci geçmişlerinden ötürü eleştirildi, eleştiriliyor. Peki bugün Avrupa’da yaşayan bir Türk, göçmenlerin entegre olamamasından yakınan biri Almanla karşılaştığında, “siz de zamanında Dünya’yı sömürmüştünüz!” argümanına sığınmayı daha ne kadar sürdürecek? Bu argümanın bir “son kullanma tarihi” var mı? Tek parti iktidarının olduğu genç Türkiye Cumhuriyeti’nde, elde edilen onca başarıyla birlikte yapılmış kimi hataların bedelini sonsuza dek ödeyecek miyiz? Hıristiyanlıktaki ilk günah inanışında olduğu gibi, tarihte yapılan hatalar babadan oğula sonsuza dek geçmeye devam mı eder? Bu ne kadar "özcü" bir anlayıştır? Sömürgeci geçmişiyle İngiltere’yi ele alalım. Bir İngiliz, karşılaştığı bir üçüncü Dünya vatandaşı tarafından “siz geçmişte Dünya’yı sömürmüştünüz!” diye suçlanmamak için daha kaç jenerasyon geçmesi gerekecek? Tüm İngilizler toplu hâlde intihar etse geçmişte sömürülen halkların yüreğindeki hınç hafifler mi? Bugün Işid’in yaptıklarını neredeyse anlayışla karşılamamız gerektiğini ima eden araştırmacı-yazarlar, “Baas rejiminin baskıcı laik uygulamaları olmasaydı bugün Işid olmazdı” derken, daha ne kadar süre bedel ödeneceğinden neden dem vurmuyorlar? "Laik rejim şöyle şöyle baskı kurdu eskiden" denerek, kendine buradan biçtiği haklılıkla, sonsuza dek bölgeye kan kusturduktan sonra mı rahatlayacaklar? Moğollar eskiden İslam coğrafyasını talan etmiş, doğrudur, peki bunun için ne yapmaları gerekir, bugünün Moğol çocuklarının da vicdan azabından kıvranmaları mı? Moğolistan “evet, bu geçmişteki günahımızdan ötürü ülkemizi tamamen Dünya üzerinden silmeye karar verdik” dediğinde mi rahatlayacak tarihin mazlum halkları? Kaldı ki, tarihte tamamen masum bir halk mı var Allah aşkına?

Artık mevcut olmayan bir durum hakkında sayıp sövmek kolaydır. Çünkü öyle bir güç artık yoktur. Sana karşılık veremez. Bu yüzden bu yaklaşım müthiş cezbedici, çünkü hem kolay, hem risksiz, hem de politically correct (bunu çeviremedim, özür). Haklı olmak, gelecekte haksız olma riskini de beraberinde taşır. Mazlum olmaktan mağrur olmaya giden yol çok kısa. Ezilenlerin, ellerine güç geçtiğinde gayet ezici olabilecekleri ihtimalini de elden bırakmamak gerek. Kimse geçmişte maruz kaldığı bir haksızlıktan ötürü sonsuza dek haklı olmak zorunda değil. Bunun bir limiti, bir vadesi, bir bitişi olmalı. Yoksa çok-kültürlülük, farklılıkların bir-aradalığı filan, bunlar zaten kırılganken, hepten yalan olur. 

Adalet Ağaoğlu’nun Ölmeye Yatmak romanını yarıladım bugün. Romanın tarihsel arkaplanında tek parti dönemi Türkiye’si var. Bu yazdıklarım oradan mülhem. Kendisinin diğer kitaplarını da okumaya karar verdim.

(5) Kulüp taraftarlığı enteresan bir olgu. Hani doğup büyüdüğümüz yerle ilgisi olmayan, hiçbir somut bağımızın olmadığı ama buna rağmen ona laf edildiğinde dellendiğimiz kulüpler, şirketler. Sırf “hangi takımı tutuyorsun?” sorusuyla karşılaştığında bir cevabı olsun diye, öylesine, ya da arasıra keyfine maç izlemek için takım tutanlar iyidir. Sporun tadını çıkarırlar. Yalnız fanatizm boyutlarında taraftarlık anlaşılır iş değil. Üstelik sayıları hiç de az sayılmaz. Cem Yılmaz, bir söyleşisinde, bir tek din ve futbol üzerine espri yapmadığını söylemişti. Ne alaka değil mi? Futbol ve din. Dikkat edin, akıllı adamdır, sahnede dini inançlara dair yaptığı şakalar genellikle İslam değil de Hinduizm, Budizm filan üzerinden gider. Kelimelerini dikkatli seçer. Futbol kulüpleri de adeta birer kutsal oldukları için onlar hakkında atıp tutmak da aynı ölçüde riskli. Müthiş baskı grupları var. Savaş çıktı, hadi cepheye gel desen gelmeyecek adamlar maça bıçakla, satırla gidebiliyor. Koridordaki ışığı söndürmek için oturduğu yerden kalkmayan adamlar tuttukları takım için dışarıda gece vakti kavga etmeye üşenmeyebiliyor. Destekledikleri kulüpler onların kırmızı çizgisi, adeta biricik kutsalları. Dini inançla kulüp taraftarlığı bu bakımdan benzeşiyor. İkisi de tartışmaya kapalı, ikisi de hakkında konuştuğunuzda “inciniyoruz” tepkisi verilebilen alanlar. Normalde sakin bir insan, kulübüne laf gelince hiddetlenebiliyor. 1.300 lira maaşla çalışan bir tersane işçisi, berberde -diyelim ki- Fenerbahçe’ye bilmem kaç milyon dolara gelen futbolcu transferinden kıvançla söz edebiliyor. Hayır, ülkemizde sorsan her konuda batılılaşma karşıtı onca insan, İngiliz icadı bu oyunu adeta ata sporumuzmuşçasına nasıl da benimsemiş, o da ayrı bir konu.

Bugün bir işten kovulma hadisesi yaşandı bu taraftarlık ve "incinme" mevzuundan kaynaklı. Kim haklı, kim haksız, umrumda değil. Tarafların haklı olup olmaması değil, olayın bizatihi kendisi bir garabet. Bir kulübe taraftar olmak, diğer kulüp taraftarlarına beddua ettirebiliyor, insanları işten attırabiliyor, kendi tarafından değilse "oh olsun!" dedirtebiliyorsa, olmaz olsun öyle taraftarlık.

(6) Selin Sayek Böke için “vaftiz edilmiş!” diye manşet atmış kayyum yönetimindeki bir gazete. Vaftiz edilmiş, yani hıristiyan! Vay. Tespite gel, konuya gel, manşete gel, ithama gel. Tam da kendilerine yakışır cinsten, alışılageldik çirkinlikler, çiğlikler, kofluklar, bayağılıklar, anca’kendilerine yakışacak tarzda bel altından vurmalar, ucuz kurnazlıklar, sinsi yöntemler, yine kendilerine yakışacak tarzda kibirlenmeler, büyüklenmeler, akıllı bir rakiple karşılaştıkları vakit adilane mücadele etmek yerine saçından çekmeler, faul yapmalar, çelme takmalar… “Vaftiz edilmiş!” Manşete gel, tam da bunlara yakıştı yani: Karakterlerinin bir imzası gibi adeta.

Peki, tamam, vaftiz edilmiş diyelim, iyi de, buna cevap vermek, bunu kaale almak, bunun için açıklama yapmak bile kabahat; çünkü böylesine bataklığa gömülmüş, böylesine kirlenmiş, bu denli hastalıklı bir zihniyete açıklama yapmak ancak onu adam yerine koyduğunuzu, onu ciddiye aldığınızı, onu yüksek bir yerde gördüğünüzü zannetmelerine neden olur. “Bana cevap verdi, bana açıklama yaptı, öyleyse ben daha önemliyim!” diyecek bir zihniyetten söz ediyoruz. Kültürümüzde yer etmiş asıl doğru öğeleri, mesela “ayinesi iştir kişinin” sözünü bir kenara koyup, insanların yapıp ettiklerine değil de, onların kimliklerine, inançlarına, memleketlerine, etnisitelerine, şu ya da bu şekilde, sonuçta tesadüfen sahip oldukları aidiyetlerine bakarak onları güya küçük gören, düşman gören, sapkın gören çürümüş bir zihniyete açıklama yapmak mı? Külliyen yanlış. 

“Vaftiz edilmiş!” gibi anayasanın 24. maddesine de, uygarlığa da, insanlığa da aykırı bir manşete önce şöyle bir gülümsemek, ardından dudak bükerek yalnızca şunu demek lazımdı:
“Eeeeeeeee? N'olmuş yani? Ne diyo’sun?”

(7) "Lütfen olayı kişiselleştirmeyelim!" derken dile getirdiğimiz rahatsızlık, felsefedeki adıyla "ad hominem" denen mantık hatası başımıza bela oldu. Bir fikri tartışmak gerekirken, fikri değil de o fikri dillendiren kişiyi tartışıyoruz. Bir fikir duyduğumuzda ilk işimiz "kim diyor onu?" diye sormak oluyor. Hâlbuki, bir fikri, onu söyleyenden bağımsız olarak ele alamadığın zaman, makûl bir tartışma yürütmek zaten -neredeyse- imkânsız. Hele tribünler önünde konuşuyor, başkalarının önünde rezil olma kaygısını taşıyorsan, iş hepten aklın ve mantığın alanını aşıp Müge Anlı programına dönüyor. Doğruyu söyleyen değil, daha çok alkış toplayan, duyulmak isteneni söyleyen kazanıyor. Benzer şekilde, sevdiğimiz insanları çoğunlukla haklı ve doğru bulma eğiliminde olurken, sevmediklerimiz ne söylese bize yaranamıyor, doğru konuştuklarında bile onları onaylamaktan, takdir etmekten ödümüz kopuyor. 

Gerçi bu durum günümüze özgü değil. 19. Yüzyıl Almanya'sını canlandırın gözünüzde. Çağın büyük filozofları Hegel ve Schopenhauer aynı üniversitede birer profesör. Hegel'e ilgi yoğun. Derslerinde oturacak yer bulmak zor. Schopenhauer, Hegel'e o kadar zıt, onun gördüğü bu ilgiden ötürü ona o kadar gıcık ki, derslerinin saatlerini, ısrarla, tam da Hegel'in derslerinin olduğu saatlere denk getirtiyor. Amacı Hegel'in öğrencilerini kendi dersine çekmek. Nihayet, Schopenhauer, o meşhur karamsar filozof, derse girdiğinde 3-4 öğrenciyle karşılaşınca hayal kırıklığına uğruyor -kıskançlığın hazin sonu. Hegel ne derse desin, onları sırf Hegel dillendirdiği için Schopenhauer muhtemelen hep karşı çıkacaktı. Al sana bir ad hominem, al sana bir kişiselleştirme vakası. (Schopenhauer'in o kötümser, yürek karartan, geleceğe dair tüm umutları yerle bir eden düşünceleriyle gencecik insanları kendisine çekememiş olmasına şaşırmamalı. Gerçi o ayrı bir mevzu.)

Akla aykırı bir başka durum da, birisinin söylediğini onaylamama gerekçesi olarak onun daha önce söylediklerini baz almak. Bunun Latince bir karşılığı var mıdır, bilmiyorum. Bir insanın bir konuda söylediklerine katılmamış olabiliriz. Oysa aynı kişinin başka bir konuda söylediklerine katılmamız gayet mümkündür. Ama, naçizane gözlemim o ki, x kişisi y kişisini (1) sevmezse (2) bir kez onun herhangi bir fikrini beğenmediyse, bir daha asla ve kat'a ona hak vermiyor. Kafasında bir kez bir yere oturttuğu vakit artık "haklısın" demek, "katılıyorum" demek ölüm gibi geliyor.  

Felsefe, terminolojisi, jargonundan ötürü değil, ad hominem ve diğer hastalıkları üzerimizden silip atamadığımız için, kişiselleştirme illetinden sıyrılamadığımız için zor. Zor ama mümkün; zira ad hominem hatasına düşmeden felsefe yapan insanlar hep vardı, hep var olacak.

Tamer Ertangil.

1 Şubat 2016 Pazartesi

Değiniler: 16 Ocak-1 Şubat 2016

(1) Ülkemizde güzel şeyler de oluyor. Son yıllarda insanlar sağlıklarına giderek daha fazla önem vermeye başladı. Ekranlarda yemek programları, spor programları gırla gidiyor. Dışarıda spor yapan ve spor salonlarına kaydolan insanların sayısı arttı. Herkes protein, vitamin ve karbonhidratın farkını biliyor. Fırına gidince tam tahıllı ekmek talep ediyor, çaya şeker katmıyor, bol su içiyoruz. Ebedî bir hayat inancıyla dünyevî zevkleri, giderek bedensel sağlığı hor gören o lânetli Ortaçağlar çoktan geride kaldı. “Bu Dünya yalnızca bir imtihan sahası. Yalnızca bir yanılsama. Bir rüya” diyen insanların dahi sağlıklarına son derece dikkat ettiklerini, baharat karışımları öneren, alternatif tıp denen oradan buradan duyduğu bilgileri tavsiye eden kişilerin de, ciddi bir rahatsızlık geçirdikleri vakit soluğu en modern hastanede aldıklarını görüyoruz. Bütün bunlar güzel gelişmeler. Çoktandır insanlar bu Dünya’yı kıymetsiz bulmuyor. Ne sonsuz bir saadet olan cennetle kıyaslama yaparak içinde yaşadığımız Dünya, ne de ruhun ölümsüzlüğünden dem vurarak içine "hapsolduğumuz" gelip geçici beden hor görülüyor. "Buradaki hayat önemsiz" dediklerine bakmayın. Gelip geçici olmak ve önemsiz olmak aynı şeyler değil. Yani maç izliyoruz mesela, biteceğini bildiğimiz hâlde, “nasıl olsa bitecek ya, o zaman izlemeyeyim en iyisi” demiyoruz. Bir ara paylaşılırdı: "Oyun bitince şah da piyon da aynı kutuya girer." E iyi de oyun sürerken şah başka piyon başka :) Bedenimize, sağlığımıza ve beslenmemize verdiğimiz azamî –ve son yıllarda artan- önem, yüz yüze ortamlardaki muhabbetleri de değiştirdi. Bir sürü örnek verebilirim ama tavuk konusuna bakın mesela. “Abi 20 günde tavuk yetiştiriyorlarmış”, “tavuklara hormonu basıyorlar ya”, “dört sene önce sigarayı bırakmıştım, altı ay önce de tavuk yemeyi bıraktım hacı”, “köy yumurtası alıyoruz bizim bir tanıdıktan”, “tavuklara antibiyotik veriyorlar diyolla”, “ben zaten tavuk sevmiyorum”, "20 dakikada pişiyor tavuk, olmaz böyle şey" gibi sözleri her ortamda işitmeniz mümkün.

Bir etkinlikte samimi olmadığınız insanlar siyaset gibi netameli konulara mı girecek oldu? Çözüm basit: “YA BU TAVUKLAR HORMONLUYMUŞ HEP!" deyin, göreceksiniz sesler yükselecek, herkes en az yirmi dakika boyunca tavuk meselesini konuşacaktır.
(2) Kitaplarla aramın iyi olduğunu bilen bir arkadaş, hiç gazete okumadığımı söylediğimde şaşırdı. Bense şaşırmasına şaşırdım. Siz de öyle misiniz bilmiyorum ama düzenli olarak kitap okuyan birisi gazete de okur diye bir kaide yok. Eskidendi o. Okur denince, zihinlerde, her daim koltuğunun altında dürülmüş bir gazete bulunan birisi canlanırdı. Entelektüel olmak gazete okumak demekti.

Topu topu iki kere gazete aldığımı hatırlıyorum. Birisi Radikal'in son sayısı, hatıra olsun diye, diğeri ise Uçurtmayı Vurmasınlar kitabını hediye ettiği için Cumhuriyet'in bir sayısıydı. Neden düzenli olarak gazete okuyayım ki? Herhangi bir olayı hangi gazetenin nasıl yansıtacağını önceden biliyorum zaten. Hepimiz biliyoruz. Bir olay olsun, size hangi gazetenin manşete ne yazacağını yaklaşık olarak söyleyeyim, cidden. Bir fotoğraf koyup altına bambaşka yorumlar yazmak, hatta fotoğrafın üzerinde fotoşop tarzı yazılımlarla oynamak bile adetten oldu. Hayır, hadi saçmasapan bir yorum yapacaksınız, eyvallah, bari başlıkla içerik azıcık örtüşse... Sırf dikkat çekmek için atılan başlıkların, yazılanlarla pek bir alakası olmayabiliyor. İnternet siteleri de pek matah değil gerçi. Daha fazla tıklanabilmek için atılan başlıklar neredeyse gülünç. Bunu kaliteliyim diye geçinen gazeteler de yapıyor, sosyal ağlarda propaganda peşinde koşan çok takipçili hesaplar da. Bana sorarsanız günümüzde gazete okumanın kişinin entelektüel gelişimine hiçbir katkısı yok. Radikal, bir süre önce kağıt baskısını sonlandırarak yayın hayatına artık yalnızca dijital ortamda devam etme kararı aldığında doğru bir iş yapmıştı. Bence diğer tüm gazeteler de en kısa zamanda aynı kararı almalı. Kağıt israfından kurtulmuş oluruz böylece. Her konuya el atan çevreciler bu konuda da eylemlere girişse keşke. "Sizin bu paçavraları her Allah'ın günü kağıda bastırmanız etik değil!" diyebilirler mesela. Veya eline balta almış, ağaçları kesen gazete karikatürlerinin olduğu posterler hazırlayabilirler pekâlâ. Böylece insanlık için hayırlı bir iş yapmış olurlardı. Neden olmasın? Gazetesiz bir Dünya mümkün.

Gazetelerle ilişkim ayda bir berbere gittiğimde bekleyecek olursam çengel bulmaca çözmekten ibaret. Üstelik okumamakla hiçbir şey kaybetmediğimi düşünüyorum. Gazeteye harcanacak onca zaman yerine alır bir roman ya da öykü okurum, kırk kere daha iyi.
(3) Nedense üzeri örtülen, tartışılması neredeyse tümüyle edebiyata devredilmiş bir mevzuya değineyim. Şahsen, yalnızlığın sadece melankolik bir durum olarak ele alınmasını eksik buluyorum. Türkiye'de son yıllarda yalnız yaşayan insanların sayısı bir hayli arttı. Hepinizin apartmanında, arkadaş çevresinde ya da işyerlerinde böyle insanlar vardır. Siz de hâli hazırda yalnız yaşıyor ya da hayatınızın bir döneminde yalnız yaşamış olabilirsiniz. Pek çok insan için aile kurmak eski cazibesini yitirmiş gibi, belki de bir külfet olarak görünüyor. Sosyologlar bunu araştırıyor olsa gerek. Melankolik yönünü inkâr etmemekle birlikte, yalnız (ne kadar da hüzünlü bir sözcük, acaba "tek başına" mı desek, daha az dokunaklı sanki?) yaşamanın o kadar da kötü bir durum olmadığını da teslim etmek gerekiyor. Mutluluğun formülünde yer alan daimi bir aradalıklar herkes için geçerli bir reçete değil. Kişilerin mutluluklarına giden yollar farklı farklı olabiliyor. Kimisi, sosyal, hoşsohbet, göz teması kuran ve dışadönük görünse de, tek başına kaldığı anlar o kişi için daha keyifli olabiliyor.

Yalnızlık, belirli alışkanlıkların oluşmasına, kendine has bir yaşam tarzı gelişmesine sebep oluyor. Küçücük bir tencere ile yetinmeyi, elektrikler kesilse, zifiri karanlıkta da kalsan tüm ıvır zıvırı elinle koymuş gibi bulmayı öğretir sana. Bulaşık deterjanı 3-4 ay dayanır. Ütü masasını hiç toplamazsın. Nasıl olsa yerin boldur. "Tek başınayken yemek yiyemiyorum ben" diyenleri anlamazsın; zira tek başına yemek yemek senin için gayet olağandır. Evin, kompartımanlara ayrılmış bir alan değil, tüm kapıların daima açık durduğu, yekpare bir bütün, kocaman ve tek bir oda gibidir. Özel mülkiyetin, sınır çekmenin, "çitleme" denen mefhumun icadı sağolsun, evin, o biricik dört duvarın senin kutsalın, adeta kurtarılmış bölgendir. Yalnızlık bir tercih midir? Bundan tam olarak emin değilim ama emin olduğum bir şey var ki insanoğlu her koşula ayak uydurabilen bir varlık ve yalnız yaşadıkça bundan bıkmıyor, canına tak filan etmiyor, bilakis, bir pekiştireç işlevi gören her geçen günle birlikte ona alıştıkça alışıyor.
3-4 sene önce Yalnızlığa Övgü adında bir kitap okumuştum. O kitaptaki kadar büyük sözler etmeyi, yalnızlığı kayıtsız şartsız, sert bir şekilde savunmayı doğru bulmuyorum. Bunlar iki kere iki dört gibi iddialı konuşulacak konular değil. Sonuçta insan doğası gereği yalnızlığa eğilimli değil. Yalnızken de kitap okuyor, film izliyorsun sonuçta, ki o eserleri yapan da bir başkası. İnsanın insanla teması dolaylı da olsa hep var yani. Ne var ki, tek başına yaşayanların durmaksızın hüzünlerden hüzünlere savrulduğunu düşünmek de abartılı olur. Onca insan yalnız yaşadığına, hatta bunu o kadar da sorun etmediklerine göre, içten içe bir bildikleri vardır belki de, kim bilir? Tercihlere gelirsek, insan en azından yaşadığı yeri tercih edebilir. Daha az kalabalık, daha dingin, daha atıl, daha huzurlu bir mekânda yaşamayı yeğleyebilir. Zaten büyük şehirlerde yaşayanların da zaman zaman "emekli olunca şirin bir sahil kasabasına yerleşeceğim" dedikleri olur. Bu sahil kasabası hayalini, emekliliğimi beklemeden gerçekleştirdiğim için şahsen memnunum -ama tavsiye etmem. Dedim ya, herkesin mutluluğu farklı yollardan geçiyor. İnsan bu konularda telkinlere kapalı oluyor, telkin vermek de işe yaramıyor. Zaten herkes bildiğini okur. Herkesin reçetesi farklı.
(4) Paris metrosunun içi. Sıkış tıkış bir vagonda Ortadoğu göçmeni genç erkekler hiddetli ses tonlarıyla, bağıra çağıra Arapça sözler ediyor. Ardından tekbir sesleri. Vatandaşlar sinmiş. Çıt çıkarmadan, göz teması kurmadan, onları uyarmadan, onlara bulaşmadan öylece ayakta dikiliyor. "Bir an önce şu kâbus sona erse" der gibiler. Böyle görüntüleri paylaşmıyorum. Bu güzel akşamda asabınız bozulmasın. Örnekler o kadar çok ki... Almanya'nın Bornheim kentinde 18 yaş üstü erkek göçmenlerin halka açık havuza girmesi yasaklandı mesela. Zaten Ortadoğu'dan göçen kadın havuza girer mi? Girmez. Neden erkeklere yasaklandı peki? Elbette hepimiz biliyoruz nedenini. Medeniyet nedir kardeşim? Medeniyet, toplu taşıma araçlarında, nefret dolu, çatallanmış bir ses tonuyla tekbir getirerek, her şeyi geçtim, "nasıl olsa biz 15 kişilik genç bir erkek grubuyuz, kalabalığız, bize kimse müdahale edemez" zihniyetiyle insanları rahatsız etmek değildir herhâlde? Herhâlde medeniyet, kendi kültüründen olmayan kadınları "hafifmeşrep" görmek, onların senin tacizlerinden rahatsız olmayacağını varsaymak da olmasa gerek. Herhâlde medeniyet, kendi inancını paylaşmayan insanları aşağı görmek, onları sapkın veya kâfir olarak telakki etmek de değildir. Herhâlde medeniyet, zerre kadar özeleştiri yapmayıp, karşındakinden gördüğün en ufak bir eleştiride onu ırkçı, faşist, İslamofob gibi yaftalamalarla savuşturma kolaycılığına başvurmak da değildir. Kimse alınganlık göstermesin. Elbette oralara gidip hayata tutunan, insanca yaşayan göçmenler de var. Ama madalyonun öbür yüzünü görmemek için de kör olmak lazım.

Bazı yabancı siteleri ara ara okur, takip ederim. Kimi Avrupa ülkelerine iltica eden Ortadoğulu göçmenlere uyum sağlama eğitimi verildiğini biliyor musunuz? Uyum sağlama deyince, zannetmeyin ki akla hayale gelmeyecek şeyler öğretsinler. "Anayasayı ezberleyeceksiniz, madde madde soracağız!" tarzı talepler yok. Uyum sağlama adı altında bildiğiniz insanlık dersi veriliyor: İnsanlık-101. Bu ülkede kadınlar etek giyebilir, dışarıda dolaşabilir, ÇALIŞABİLİR filan deniyor göçmenlere. İnsanlar zaman zaman eğlenebilir, içki içebilir, bu ülkede bunlar normaldir, tepki vermemeniz, karışmamanız lazım deniyor. Olayın vahametine bakar mısın? Ülkelerinde benimsenen çok-kültürlülük anlayışı gereği farklılıklara hoşgörünün esas olduğu, kendi inançlarını yaşayabilecekleri, ne var ki kendi inançlarını paylaşmayanların da aynı haklara sahip olduğu hatırlatılıyor. Düşünsenize, Ortadoğu'dan göçüp gelmiş insanlara kamusal alanda nasıl davranılır, kısacası insanlık nedir, medeniyet nedir, hoşgörü nedir, bunlar öğretiliyor. Şu düşülen durumun ne kadar acıklı olduğuna bakar mısın?
Şu hâlde hangi medeniyet galip gelmiş, hangisi çökmüş oluyor Alla'sen?

(5) Kimi insanların bünyesinde varolan hayata dair hırsa tanıklık ettikçe, onları içten içe takdir ediyor, hatta onlara hayranlık duyuyorum. Bu Dünya onların hatrına dönüyor. Tarihin tekerini ileriye doğru döndürebilmek için hırslı bir yapıya sahip olmak, toprağa, paraya, eşyaya, maddi olan ne varsa ona tutunmak ve asla bırakmamak, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamak, sahip olma tutkusunun peşinden ödünsüz koşmak gerekiyor. Malum, fırtına esmeden yağmur yağmıyor. Dengelerle sürekli oynayan, meydan okuyan, el koyan, işgal eden, yerinden eden, başa çıkan, savuşturan ve ne olursa olsun pes etmeyip hep daha fazlasını isteyen o kutlu insanlar sayesinde Dünya'ya hareket geliyor. Nerde hareket orda bereket. Onlar elde etmenin şampiyonları. Ödün vermeyen, feragât etmeyen, "enayi" olmayan, ince hesapları titizlikle yapan, gerektiğinde uzun vadeli planlar yapan, koz biriktiren ve yeri geldiğinde elindeki kartları ŞAK diye masaya çarparak karşısındakini mat eden bu insanları hiçbir zaman anlayamadım. Ne var ki, onları anlayamıyor olmam, onları takdir etmeme, giderek onların bu vasıflarına hayranlık duymama engel teşkil etmedi. Zaten anlamak, hayatla kurulan tek ilişki kipi değil. Nesnelere, eşyaya, Dünya'ya karşı duyulan bu sahip olma hırsını hiç anlayamadım ve belki de, tam da anlayamadığım için hep hayran oldum.

Diğer yandaysa yaşama kudreti zayıf, manastıra kapanmış gibi günlerini miskince geçiren, arzularını frenleyen, toplumsal hayattan ve dolaysız ilişkilerden el etek çekmiş olanlar var. Onlar capcanlı, dopdolu, şelale misali gürül gürül bir varoluş arzusunda değiller. Adeta birer gölge gibi yaşayan, varlıkları ile yoklukları bir, silik ve etkisiz, nihayet hırs yoksunu şu zararsız insanlar kümesi, şu kalpleri yavaş atan, strateji nedir, taktik nedir bilmeyen, ensesine vur lokmasını al kabilinden, tarihte hiçbir iz bırakamayacak olan, iç huzuru yakalamış ama kendisini dışarıya kapatmış olan naif bedenler kümesi var ya, işte onlardan bahsediyorum. İki çatık kaşla karşılaştığı vakit gözlerini kaçıran, doğuştan gelen hırs yoksunluğu sebebiyle arzularını asgari miktarda sabitlemiş, azıcık aşı kaygısız başıyla, kendi yağıyla kavrulan bu tembel tenekeler Dünya'ya herhangi bir etkide bulunabilir mi? Elbette hayır. Eğer "DAHA, DAHA, DAHA!" diyen güçlü kanattansanız, maddî evrenle kenetlenemeyen, toprağa kök salamayan, gelip geçici bu gölge-varlıkları kendi hâline bırakın gitsin.
Şu meşhur tabirle, onlara gölge etmeyin, başka ihsan istemiyorlar zaten.

(6) Mustafa Koç'un vakitsiz ölümüne üzüldüm. Zenginliği taşıyabilen, belirli bir kültürü hazmedebilmiş, burjuva olmanın hakkını veren bir aile Koç ailesi. Bunlar Türk işadamları ve zenginleri içerisinde en görgülü, en eğitimli, en kaliteli insanlar. Sonradan görme asla değiller. Ne var ki, hani zenginin malı züğürdün çenesini yorarmış ya, bir yanda şu hiç haz etmediğim kaba saba, kategorik, iki tane kavramla hayatın anlamını çözdüğünü zanneden ruhsuz solcular, öte yanda Yeni Akit gazetesinde ve sosyal ağlarda en düzeysiz dışavurumlarına tanık olduğumuz siyasal İslamcı hınç var. Hayatını kaybeden bu değerli insanın ardından olur olmaz sözler ettiler yine. Şaşırtmıyorlar bizi, bu konuda haksızlık etmeyelim şimdi, zira iğrençlik yapmak konusunda epey istikrarlılar.

Geçenlerde Mustafa Koç'un kardeşi Ali Koç, "kapitalizm bu şekilde devam edemez, gelir adaletsizliğine bir çözüm bulmak zorundayız, eşitsizliği asgari düzeye indirmek zorundayız" gibi sözler ettiğinde, bu kaba saba solcular dediğim güruh onunla güya dalga geçmişti. Vay efendim bir burjuva bunları söyler miymiş? Ali Koç kafayı mı yemişmiş? Vallahi bal gibi söyler, hatta bu konuda adımlar bile atar. Orası ayrı bir tartışma konusu. Benim takıldığım nokta, Koç ailesinin servetinin binde birini bile verseniz karakteri bozulacak, eline üç kuruş geçse poposu kalkacak, görgüsüzleşecek, insanları ezecek, hâli tavrı değişecek, nezaketin n'sinden bile yoksun onca insanın, Ali Koç'un sözlerini tiye alması, Mustafa Koç'unsa ölümüyle, Twitter'da iki tane fazla RT alacağım diye alay etmesi. Size bir şey diyeyim mi? Türkiye'de sınıf mücadelesi filan olmaz. Öğretmenler, polisler, işçiler, şoförler, hukukçular, askerler, mühendisler, kim varsa, tüm çalışan kesimler birbirinin önünü kesme derdindedir. Sokakta simitçiye sormuştu bir muhabir: "Memur 9-5 çalışıyor, siz kaç saat çalışıyorsunuz?". Simitçi hiddetlenmiş, 12-13 saat çalıştığını söylemiş, "ben de 8 saat çalışarak insanca yaşamalıyım" demek yerine, "MEMUR DA 12 SAAT ÇALIŞSIN!" diye bağırmıştı -hiç unutmam. Alın bu örneği, tüm meslek gruplarına genişletin. Türkiye'de işçi sınıfı, emekçi sınıfı filan birleşmez. Hakim düşünce şudur: Mademki ben sürünüyorum, o hâlde herkes sürünsün.
Türkiye'deki kutuplaşmalar gelir düzeyiyle değil, kültürel önkabuller, davranış kodları ve yaşam tarzlarıyla ilgili. İnsanların özünde yer alan bu farklılık onların bakışlarına, gözlerine yansır. Herkes bir bakışta kimin kendinden olup olmadığını bilir. Bunlar adeta yazılı olmayan kurallar gibidir. Bu nedenle Koç Ailesi ağzıyla kuş da tutsa, onu bırakın, tüm servetlerini sendikalara da bağışlasa bu millete yaranamaz. Zira onlar, "halktan kopuk", "özünü yitirmiş", "züppe", kültürlü, elit, eğitimli, laik, Avrupaî, üniversite mezunu, iyi giyinen tiplerdir. Yaranmak için ne yaparsan yap, insanlar kendilerini benzeyeni sever. Ve Türkiye'de Mustafa Koç'a mizaç itibariyle benzeyenler, onunla göz teması kurduğunda "işte bizden biri" diyecek insanlar %25-30'u geçmez -maalesef öyle.

Ya bir de, konudışı ama, ölüm herkes için ölüm değil mi? Hadi Yeni Akit ve bazı Twitter hesapları leşin leşi, onları boşverin de, sol cenahtaki kimi kepazelikleri nasıl açıklayacağız? Vakitsiz ölümlerin ardından, insanların en azından ailesine, yakınlarına saygı duy da iki gün sus bari ya. Eleştirin mi var? Olay soğusun, acılar azıcık olsun dinsin, ondan sonra ne diyeceksen dersin. Bu gibi insanî tutumlar tüm kesimlere genişletilse iyi olur.

Neyse, dediğim gibi, Mustafa Koç'un ölümüne üzüldüm. Huzur içinde yatsın.
(7) Suudi Arabistan başmüftüsünün satrancın haram olduğunu söylemesine takılmadım ben. Daha acınası olan, ona "satranç haram mıdır?" sorusunu yönelten insanların varlığı. Gerçi öyle sorular soruluyor, öyle konularda icazet bekleniyor ki, satranç haram mıdır sorusu devede kulak kalır. Sorun bireyleşememiş olmakta yatıyor olsa gerek. Kendi aklını kullanma cüretini göstermedikten sonra atacağın her adım için şeyh, hoca, müftü, rahip, kim varsa artık onun otoritesine başvurmak zorunda kalman normal. "Kendi aklını kullanma cesaretini göster", Kant bu cümleyle tanımlıyordu aydınlanmayı. Bu kadar basit. Sen yetişkinsin, aklın var, doğruyu yanlışı tart, makûl olanı bul, bulamadığın zaman hata yapmış oluyorsun zaten -ki hata yapmak en doğal şeydir. Satranç haramdır, değildir, ben bilmem, ama bunu dert edinip soruyorsan asıl sıkıntı orada.

(8) Sol cenahtan tanıdığım adanmış kimseler genellikle asık suratlı oldu. Bazen azıcık hayatı olumlamalarını, azıcık esnek olmalarını, azıcık güleryüz göstermelerini söylemek istediğim olur, sonra kendi kendime, "boşver Tamer!" derdim, boşver, karışma. O inatla sürdürdükleri negatif tutumları, yüzlerindeki ışığı çekip almış gibi gelirdi. Tüm iyi niyetimle, küçük bir eleştiri getirecek olsam tepki gördüğüm olur, sanki sorgulamadan, koşulsuz bir aidiyet (biat?) talebiyle karşılaşmışım gibi hisseder, onların katı ahlakçı ithamlarından çekinirdim. Safça, tartışmaya açık olduklarını zanneder, ufak bir eleştiri kırıntısıyla dahi karşılaştıkları an köpürmelerini ve yineleyip durdukları 4-5 etiketi kendilerini eleştirenlere iliştirdiklerini görünce kendime gelir, içten içe "burada bir sıkıntı var" diye düşünür ama bunun adını koyamazdım.
Nietzsche'yi düşünüyorum, dile kolay, yıllardır okuduğum şu adamı, bugün yaşasaydı, bu asık suratlı zihniyete nasıl da kızardı: "Hayatı olumlamıyorsunuz siz, nihilistsiniz!" diyeceğinden o kadar eminim ki... Zamanında acıları ön plana çıkarıp hayattan zevk almayı günah sayan, bedeni hakir gören hıristiyanlığa da bu yüzden savaş açmıştı. Dile kolay, kaç senedir okuyoruz, bugün Marx yaşasaydı diyorum, "dostlar, katı olan her şey buharlaşıyor, bugünün Dünyasında sol ve sağ kavramları da esnedi, birbirine geçti, yeni bir bakışaçısı geliştirmediğimiz sürece küçülmeye mahkumuz" derdi gibi geliyor. Küçüldükçe küçülen, hani filozof Levinas'ın tabiriyle "ötekileşen", ötekileştikçe kimsenin umrunda olmayan, gözden düşen bir hareket, bir zihniyet. Sırf öteki olduğu için, sırf farklı olduğu için kendisini haklı ve üstün zanneden, herhangi bir konudaki farklılığını yücelterek, eskiden sağ cenahı özcülükle suçlarken bizatihi kendisi özcülük çukuruna düşen, el uzattığın vakit öfkelenen, olmadı elinden tuttuğu gibi seni de o zayıf tarafa, o hayatı olumsuzlayan, asık suratlı çukura tüm gücüyle çeken, direnecek olursan, sert yüz çizgileriyle, kınayan bakışlarıyla küçümseyip senden yüz çevirdikten sonra hayatın ne kadar da adaletsiz olduğundan dem vuran, hep kaybeden, kaybettikçe bunu bir alışkanlık hâline, giderek kendi özü hâline getirip her yeni güne yeni hatırlatmalarla, yaşanan eski acıları anarak, gülmeyi kendine yasaklayarak, "hayır, iyi değilim, iyi olmayacağım, iyi olmayın!" diyerek hayatında ve çevresinde gerçekleştirebileceği küçük dönüşümlerden bile umudu kesen bir anlayış, bir hareket, daha doğrusu bir hareketsizlik. Avrupa solunda, hıristiyanlardan devralınan günah çıkartma eylemiyle her dakika kendine mutluluğu yasak etme, her dakika kendini suçlama mazoşizmi, buralarda ise Ortadoğu kaynaklı bir arabesk, bir acı-severliğin durmaksızın pekiştirilmesi. Toplum neden sana inansın? Çevren neden dediklerine ikna olsun? İnsanlar neden peşinden gitsin? Bugün topluma vaat edebileceğin ne var? O sert bakışlarınla kimi, nasıl yanına çekebilirsin ki? Öteki olduğun için mi? Öteki olman insanların umurunda mı sanıyorsun? Sırf öteki olduğun için her söyleyeceğinin dinleneceğini mi zannediyorsun?

Bugün sol cenahın klasik argümanlarının topluma sunabileceği hiçbir şey yok. Ekonomi mi diyorsun? Haydar Baş da 5.000 lira asgari ücret vereceğim dedi ama aldığı oy ortada. Etnik ve mezhepsel farklılıklar mı diyorsun? Güzel de hani milliyetçilik eleştirisinden evrensele varacaktın? Bu kimlik muhabbeti de artık baymadı mı? Kimlikleri yarıştırdığın vakit kalabalık olan kimliğe mağlup olmaktan kurtulabilir misin? Devrim mi diyorsun? Hacı, kurulu bir düzen var tıkır tıkır işleyen, bozarsan insanlar emin ol hoşnut olmaz ve seni ebedî düşman beller. Çevrecilik mi diyorsun? Önce git Laos'a, oradaki komünist rejim akarsulardan elektrik üretip komşularına satıyormuş, ona çemkir.
Mevcut bir uygarlık var. Ona uyum sağlayarak insan gibi yaşamak dışında bir alternatif göremiyorum. O uygarlığın düşmanı nihilist, değerleri yok eden, sadist, insanî olan, güzel olan ne varsa ortadan kaldırmakta ustalaşmış olanlar var bir de. Uygarlık tek, farklı olanlar kültürler. Kültürel farklılığınla o tek olan uygarlığın şemsiyesi altında bir renk olmaktan, uygarlığın evrensel kümesinde bir alt küme olmaktan fazlasını istediğin sürece, kimi ezber 3-5 kavrama hayatı zorla tıkıştırmakta direttiğin sürece yüzün daha da sertleşecek, yıprandığınla kalacaksın. Bu yol, yol değil.
(9) İyi bir insan deyince gözümün önünde kimseye yük olmayan birisi canlanıyor. Başka bir deyişle, birisine "iyi" nitelemesini atfedebilmem için, ondan bir iyilik görmüş olmam ya da o kişinin etrafındakilere iyilikler yaptığına tanık olmam şart değil. İnsanlara, etrafına, topluma zarar vermesin ve başkalarına yük olmasın yeter. Yalnız, "işi düşünce aramak" ifadesinin sırf kötüye yorulması da pek makûl değil. Elbette işi düşünce, daha yetkin olduğun bir konuda yardım almak için birisi seni arayabilir. Bu kişi yakın bir arkadaşın da, sık görüşmediğin bir tanıdığın da olabilir. İşi düşünce sana ulaşıp yardım talep ederken zaten ricacı olmuş olur. Eğer elinden gelen bir işse ve müsaitsen ne âlâ -yardımcı oluverirsin. Burada bir sorun göremiyorum. Asıl kafaları karıştıran nokta, ricacı olmaksızın size külfet çıkaran kişileri reddettiğinizde sizi suçlamaları. Dikkat edin, insanı suçlu hissettirmeye, vicdanı ile başbaşa bırakmaya gayret ederler. Yahu dersin, "acaba ben kötü bir insan mıyım?" Bu suçlayan tavrı benimsemiş kimi insanların, müsait ya da istekli olup olmamanıza bakmaksızın oldu bittiye getirdikleri taleplerini karşılarsanız sizden iyisi yoktur, bir tanesinizdir. Ha, ama eğer hayır derseniz, söylememe gerek bile yok ki kötüsünüzdür.
Burada kendi kendimize sormalıyız bence: Acaba istediğimi yapmadığı için o mu kötü, yoksa ona külfet olduğum için ben mi?
Bence ikincisi.
(10) Ergüder Yoldaş hayatını kaybetmiş. Tek bildiğim "Mihrimah" adlı şarkısı ve klasik Türk müziğindeki makamları hafif müziğe uyarlamayı başarmış, önemli bir müzisyen olduğuydu. Bilgim yüzeysel tabi. Konunun ayrıntılarını ancak profesyonel müzisyenler bilir. Bana daha ziyade yaşarken yeterince ilgi görmediğinden yakınması, inzivaya çekilmesi, saçı sakalı salması, kendine bakmayı tamamen bırakması, kısacası bir nevi berduşa dönmesi ilginç gelmişti. 90'larda görmüştüm o hâlini televizyonda. Beraber çalıştığı meslektaşları onun bir dâhi olduğunu, yaşarken kıymeti bilinseydi Dünya çapında tanınacağından emin olduklarını söylüyorlar.



Ben pek öyle düşünmüyorum. Yetenekli insanların tanınması ve hak ettikleri ilgiyi görmeleri kimi tesadüflere, kimi değişkenlere bağlı. Tarkan'ı düşünün örneğin. Albümlerin, daha doğrusu kasetlerin çok sattığı, daha MP3 nedir, Youtube nedir bilmediğimiz zamanlarda, 90'ların başında piyasaya çıkmış olmasaydı bu denli ünlü olabilir, bu denli uzun süre ünlü kalabilir miydi? Sanmam. Yeteneğinin duyulabilmesi için doğru zamanda Dünya'ya gelmişti. Bugün albüm satışları yok denecek kadar az. Artık şarkıcılar kendince bir klip çekiyor, Youtube gibi sitelere yükleyip reklam gelirleri ve konserlerden para kazanmaya çalışıyor. N'apsın?

Yeteneklerin ölçüsünde ilgi görmeyi beklemek yanlış bir tutum belki de. Herhangi bir konuda olağanüstü yetenekli olman, toplum tarafından takdir edilmeni zorunlu kılmaz. İnsanın kendini fazla beklentiye sokması, hayal kırıklığı yaşama ihtimalini fazlasıyla arttırıyor. Toplum, işi gücü bırakıp "acaba bugün kimi keşfetsek de omuzlarımızın üzerinde taşısak, ellerimiz patlarcasına alkışlasak!" diye etrafına bakınmaz. Alkışlasa bile devamını getirmek zorunda değildir. Ertesi gün, bilemedin ertesi ay yüzüne bile bakmaz. Tam da bu yüzden Yetenek Sizsiniz tarzı programlarda bir anda, bir gecede, hatta bir dakika içinde milyonların önünde, ama rezil ama vezir, bir şekilde şöhret olan insanlar bu denli çabuk unutuluyor. O alkışlar, o ışıltılı sahne ve o gazlayan kalabalık tamamıyla aldatıcı. Kusursuz bir yanılsama. Bu yüzden, kişi yukarı çıktığında havalara girdiyse eğer, altındaki destek çekildiği an zemine yüzüstü çakılıyor: Hazin son. Bu anlık, hızlı, kolayca ve hiç emek sarf etmeden elde edilen şöhret yüzünden yeni nesillerin de kafası karışıyor. Bir tarafta sıkıcı dersler var. Hepsi çalışma, disiplin ve özen gerektiriyor. Diğer tarafta ise avuçları patlarcasına seni alkışlayan, gaza getiren kalabalıkların cazibesi. Onaylanma, takdir edilme ihtiyacını kolay yoldan tatmin etme arzusu. 16-17 yaşında bir gençseniz, sıkıcı olanı değil ışıltılı ve eğlenceli olanı tercih edersiniz elbette. Gelsin hayal kırıklıkları.
Ergüder Yoldaş'ı unutuyordum az daha. Kendisi yaşarken beklediği ilgiyi görmedi belki ama "Mihrimah" -ve benim bilmediğim nice bestesi- gökkubbede hoş bir sada bıraktı en azından.

(11) Eskiden "elit" dendiğinde daha dar bir grup kastedilirdi. Zamanla kavramın işaret ettiği kitle genişlemiş görünüyor. Elit olarak nitelendirilen insanlara bakın: Aralarında gelir bakımından devasa farklılıklar var. Ne var ki çok zengin olanı da, ortalamanın altında bir gelire sahip olanı da birbirini gözlerinden tanıyabiliyor, aynı masaya oturduğunda çeşitli konularda muhabbet edebiliyor. Adeta görünmez iplerle birbirlerine bağlanmışlar. Zaman değişti. Günümüzde doğa yürüyüşleri, edebiyat, felsefe, müze ziyaretleri, Kieslowski ya da Demirkubuz gibi yönetmenlerin filmleri, tiyatro ve mimarî gibi alanlarda, parasal beklentilere girmeden, sırf entelektüel ve estetik haz almak amacıyla, üretici, katılımcı ya da alımlayıcı olarak yer almanız, elit sayılmanıza sebep oluyor.

Oysa, dikkat ederseniz, estetik ve entelektüel faaliyetler masraflı işler değildir. Bisikletinizle dağ bayır gezmek, nitelikli filmler izlemek, müze ve sanat galerilerini ziyaret etmek ve en önemlisi kitap okumak hiç de masraflı işler değildir. Geçenlerde gezdiğim bir müzenin bileti 7 liraydı, bir paket karışık kuruyemiş ise 10 lira. Kitaplar çok mu pahalı? Vallahi gider bir kütüphaneye üye olursunuz, inanın ilçe kütüphanelerinde edebiyat tarihinin en seçkin eserlerine erişmek mümkün -hem de ücretsiz. Burada ilginç bir nokta var: Zevk uğruna yapılan işlerden para kazanma beklentisine girmiyorsunuz. Bu işlerin hiçbiri "önünüze bir tas çorba koymuyor." Bırakın entelektüel ve estetik faaliyetleri, balık tutmak, çiçek yetiştirmek veya hayvan bakmak bile karşılık beklemeden yapılan işler. Balıkçı için balığa çıkmak ve çiftçi için tarlada çalışmak, hayatlarını kazanmak için yaptıkları işlerdir. Ya da mesela köpek alıp bağlarlar bahçeye ki bekçi işlevi görsün. Gelgelelim, kentleşmiş insan balık tutma, çiçek yetiştirme/toprakla uğraşma ya da hayvan besleme gibi işleri bizatihi o işin kendisi hatrına, hiçbir beklentiye girmeksizin yapar.

En nihayetinde tercih meselesi. Adam "halktan biriyim" diyen birisinden daha az gelire sahip olabilir, daha ucuz, konforsuz ve küçük bir evde oturabilir, otomobil sahibi olmayabilir. Ama hayatın tadını çıkartmak onun elindedir yine de. Halktan biri olmakla, "AH İMKÂN OLSA BEN DE YAPARDIM!" diye kendi avutmakla bir ömür geçiren kişi ise bir türlü sormaz kendine: "Yahu beni tutan mı var Allah aşkına?" Acaba şu ya da bu kişiyi entel, dantel, elit, züppe diye itham etmektense, bu kolaycılığa kapılmaktansa, ben de şu kütüphaneye üye olmakla mı işe başlasam acaba? Evin perdelerine şu kadar bin lira harcamaktansa yıllık iznimde kimi mekânları mı gezsem, bir bisiklet alıp dağa bayıra mı vursam kendimi acaba? Ya acaba her akşam başka bir kanalda izlediğim dizileri bire indirsem, mesela Salı akşamı benim dizi günüm olsa da, geri kalan akşamlarda kendime bir hobi mi edinsem, içten içe hep merak ettiğim şu ahşap maket yapım kursuna mı gitsem acaba?

Doğru, burjuva olmak pek az insana nasip olur ama küçük burjuva olmak bedava. Üstelik bu kulübe girmeniz için kökeninizin, kimliğinizin ya da inancınız da önemi yok. Dünyanın en demokratik kurumundan bahsediyoruz. Bu renkli Dünyanın kapısı herkese açık. Çemberin içine girmek sanıldığı kadar zor değil. Tek şart inançlarını, tabularını ve dogmalarını kapının ardında bırakman, içinde tutman, kendine saklaman. Aksi hâlde nezaketsizlik etmiş olursun. Gelin, gelin büyüyelim. Birlikte "İyi İnsanlar Cemaati"mizi büyütelim. Biliyor musun, biz birbirimizi gözümüze bakar bakmaz tanırız :) Gel kardeşim, bu entel dantel diye küçümsediğin insanlar aslında normal insan -sandığın kadar kötü değiller. Gel kardeşim, küçük burjuva olmak parayla değil. Hangi aileye mensup olduğun da belirleyici değil. Bizler bağımsız bireylerin herhangi bir konu üzerine kurduğu gelip geçici bir-aradalıklarız, bir klan değil.

(12) Koşarken aklıma geldi. Dostoyevski, Yeraltından Notlar'ın başlarında bir yerde, "size akıllı bir adamın neyden bahsetmesi gerektiğini söyleyeyim mi? Elbette kendisinden!" der. Belki on iki sene oldu okuyalı ama aklımdan çıkmamış. Bu sözü doğru bulduğum için mi? Hayır; zira sürekli kendinden bahseden insanları sevimsiz bulurum. Dünya'da konuşacak onca konu varken insan neden hep kendinden bahseder? Üstelik bir de bu yaptığını Dostoyevski'ye referansla "akıllı adam işi" addeder? Şu sıralar bir denge durumunda olduğumu düşünüyorum. Evet, insanın hep kendinden bahsetmesini sevimsiz bulmaya devam etmekle birlikte, kendini fazlaca önemsiz bulmasını, sürekli kendini eleştirmesini, kendisindeki güzellikleri hiç görmeyip her daim kusurlarını ön plana çıkartmasını, kısacası kendini eziklemesini de sevimsiz buluyorum. Bunun adı tevazu olmamalı. Tevazu bu kadar negatif değil, daha ziyade nötr bir tavır. Kendini küçümsemeye belki katı bir acı-severlik, bir nevi mazoşizm denebilir. Aslına bakarsanız, kendisini sürekli öven kişi ile kendisini durmaksızın yeren kişilerin, özünde benzer olduklarını bile düşünmeye başladım. Birisi kendini överek, artılarını vurgulayarak, diğeri ise kendini ezikleyerek, eksiklerine dikkat çekerek kendisini merkeze almış oluyor. İkisi de ben-merkezci sonuçta. İkisinin de derdi kendiyle.

Kendi güzelliklerinin farkında olmak lazım. Kusurlarını da takıntı hâline getirmeden aşmaya çalışmak iyidir. Hep kendinden bahsetmek hoş değil belki ama kendinden kaçar gibi 24 saat mesela politika konuşmak da bir tuhaf. Olağanüstü insanlar olmayabiliriz de bu neden kötü olsun? Belki daha bile iyidir? Belki daha da konuşmaya değerdir? Tamam mütevazı olalım ama hepimiz bir hayat yaşıyoruz iyi kötü. Nadiren de olsa kendinden söz etmek kimseyi sevimsiz kılmaz.
Kendilik meselesinde ortası iyidir ya.

(13) Bir keresinde Bulgaristan'dan 89'da Türkiye'ye göç etmiş birisiyle sohbet ediyordum. Böyle birisine ne zaman denk gelsem, Komünist Parti rejiminde gündelik hayatın nasıl olduğunu muhakkak sorarım. Rusya'da aynı odada kaldığım insanlar arasında 70'lerinde bir amca da vardı. Sorular, sorular... Hayatı anlamak için kitaplar yetmez, yaşanmışlıklar da önemli. Bugün Rusya, Sovyet geçmişini kendi sanayi devrimi olarak görüyor. Stalin döneminde ailelerin çok çocuk yapması kalkınma için teşvik edilmiş. Çok çocuk yapan annelere madalya verilirmiş devlet tarafından. Ne enteresan, değil mi? Gelgelelim, ekonomik yapı durgunluktan bir türlü kurtulamıyordu -özellikle 70'ler ve 80'ler boyunca. Sosyalist ekonominin 72 yıl dayanabilmiş olmasını, Sovyetler'in devasa yüzölçümüne ve sahip olduğu geniş kaynaklara bağlamak mümkün. Eğer o kadar kaynak olmasaydı o sistem 15 yılda çökerdi. Dünyaca ünlü sosyalist tarihçi Eric Hobsbawn, Kısa 20. Yüzyıl adlı kitabında, sosyalist ekonomilerin bir borsa olmadan, fiyatların piyasa tarafından belirlenmesine izin vermeden sürdürülebilir olmadığına ikna olduğunu söyler. (Tıpkı "gerçek İslam bu değil!" diyenler olduğu gibi, "gerçek sosyalizm o değildi!" diyenler olabilir. Doğrudur; ama gökte asılı ideallerin ışığıyla kör olmaktansa tarihsel deneyimlerden ders çıkartmakta yarar var.)

Bulgaristan göçmenini bağlayacağım asıl konu insan doğası. Herkes insan doğasını kendi inancına göre yorumlar. Kapitalist der ki insan insanın kurdudur, rekabetçidir, güçlü zayıfı ezer. Sosyalist ise tam aksine, insan dayanışmacı, diğerkam bir varlıktır gibi sözler eder, bilirsiniz. Her kesimin kendi insan doğası anlayışı vardır. Bu varsayımlar kanıtlanamadığı için, birer inanç olarak kaldıkları için tartışmaya da kapalıdır. Bu yüzden insanın doğası şöyledir, böyledir gibi iddialı sözler etmektense çok daha makûl olan "insan eğitilebilirdir" argümanı ile yetinmekte yarar var.

Bulgaristan göçmeni amcaya dönersek, komünist rejim yıllarında, insanların köyde komşularına kıyak geçmek ya da bir sebepten ötürü teşekkür etmek için koyun armağan ettiğini ve devlete hayvanın öldüğünü rapor ettiklerini söylemişti. Diyelim ki sorumlu olduğun 50 koyun var. Biri için öldü yazıyorsun rapora, veriyorsun koyunu bir arkadaşına ki ziyafet çeksin ailecek. Olaya bakar mısın? Hâl böyleyken Dünya'nın en kusursuz sistemini kursan ne olur? İnsan faktörünü nasıl es geçebilirsin? Karşılıklı güveni tesis etmediğin, etik değerleri yerleştirmediğin sürece insanlar sistemin açıklarından yararlanmaya çalışacaktır. Bu kez devlet tüm açıkları kapatmak, hayatın her alanını denetlemek çabasına girecektir ki, Sovyet bloğunda yaşanan deneyim tam da buydu zaten. Boğucu bir gözetim-deneyim mekanizması.

Tolstoy "Dünya'yı değiştirmek isteyenler nedense kendilerini değiştirmeyi düşünmüyorlar" derken bunu kastediyordu muhtemelen. Bunları bana yazdıran, bu akşam Kundera'nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği romanını bitirmem oldu. Gerçekten güzel bir romanmış.

(14) Eski insanların ilaç kullanmadığı, hastane nedir bilmediği söylenir ya hep, doğrudur. Bir sebep o ki, eski insanlardan ayakta kalabilenler zaten yalnızca güçlü olanlar, doğal seçilimden sağ çıkabilenlerdi. Hepimizin aile büyüklerinin daha bebekken ölmüş kardeşleri vardır. Hastalık geldiyse ve bünyen zayıfsa bittin. Eskiden Dünya'ya gelen çocukların pek çoğu bebekliklerini atlatamadan ya da küçücük bir çocukken geçirdikleri ilk hastalıkta hayata veda ederdi. Hayatta kalanlar bünyesi en güçlü olanlardı hâliyle. Bugün tıp bilimi fazlasıyla geliştiği için bebek ve çocuk ölümleri istisnaî hâller. Bir şekilde o çocuklar yaşatılıyor. Kim bilir, belki de bugün o hayata tutunamayan, heves yoksunu ve kırılgan kimseler, modern tıp sayesinde zoraki yaşatılan çocukların yetişkin hâlleridir.

(15) Bazen insan insanı bir bakışta çözemiyor. Öyle durumlarda mesafeli davranmak iyidir. Özellikle tekin olmadığını sezdiğiniz birisiyle karşılaştıysanız fazla açık vermemekte yarar var. Tamam, kendini yerin dibine sokmadığın sürece özeleştiri iyidir, hoştur da, yeterince tanımadığın veya yapısının bozuk olduğunu bildiğin kişilerin karşısında havadan sudan konuşmak ya da sessiz kalmak en iyisi. Zira, maalesef, kimi insanlar özeleştiri yapan kişiyi zayıf olarak görüyor. Tuhaf, ama öyle. "Değil mi ki kendini eleştirdi, o hâlde göğsümü kabartıp, koltuğumda dik konuma geçip, bıyık altından gülerek, küçümseyen bakışlarla onun üstüne daha da varayım, madem ki zayıf bir yönünü kabul etti, bunu iyice yüzüne vurayım. İtiraz ederse 'dost acı söyler' der geçerim" diye düşünür böyle şahıslar. Senin tevazu gösterip özeleştiride bulunman ya da zayıf olduğun, eksik olduğun bir konuyu açık etmen onun için bulunmaz bir fırsattır. Derhal ukalalıklarına başlar. Çünkü o, kendisinde var olanla, kendi inşa ettiği değerlerle değil, başkasında var olmayanla, başkasında eksik olanla kurar kendi benliğini. Hayata dair takındığı bu kan emici, bu negatif tutum onun için neredeyse hayatın anlamı hâline gelmiştir. Böyle tekinsiz, her daim açığını arayan ve herhangi bir özeleştirini zayıflık addeden kimselere en ufak bir açıklama yapmaya gerek yok. Nezaket çerçevesinde, merhaba, merhaba, güle güle, güle güle -tamamdır. Yeterli. Çünkü açıklama yaptıkça seni daha küçük görecektir. "Bu kadar açıklama yaptığına göre, değersiz bir şeyden bahsediyor olmalı" diye düşünür. "Bu denli açıklama yaparak beni ikna etmeye çalıştığına göre, düşük değerde bir düşünceyi bana kakalıyor galiba" diye düşünür. Tüm bunların yanı sıra, kurumlanarak, "bana açıklama yapıp durduğuna göre, ondan daha yüksek, daha önemli bir insan olmalıyım" diye de kafasından geçirir içten içe.

Gene siz bilirsiniz ama bence bu durumu sezdiğiniz anda sağlığınız için koşarak oradan uzaklaşın.


Tamer Ertangil.