17 Ocak 2016 Pazar

Değiniler: 1-15 Ocak 2016

(1) Öyle iyi insanlara rastlıyorum ki, kendimi ancak ortalama iyilikte birisi olarak görüyorum. Hiçbir zaman "acaba bugün kime ne iyilik yapsam?" diye kendime sormadım. Yine de, başkalarına yük olmamaya azamî özen gösteririm. Benim yüzümden bir başkasına iş çıkması, hatta bırakın iş çıkmasını, benim yüzümden başka birinin bir şekilde rahatsız olması bile huzursuz olmam için yeterlidir. Sonuçta hiçkimsenin işinin aksamasına veya gündelik rutininin bozulmasına sebep olmak istemem. Ne haddime? Sonuçta hiçkimse, hele hele keyfekeder taleplerimi karşılamak zorunda değildir. Bunları yazma nedenime geleyim. Eskiden, toplum içerisinde yapılan kimi kişisel eylemleri hoş karşılardım. Aklıma dışarıda, toplu taşıma araçlarında filan sevdiklerine evlilik teklif edenler geliyor. Bir süredir, tanımadığınız insanların arasında yapılan bu tip eylemleri yanlış bulur oldum. İşinde gücünde, kafasında kim bilir hangi sorunla boğuşan, koşuşturmaca hâlinde olan onca insanın, senin son derece özel, son derece kişisel olan eylemine dahil olmasını neden beklersin ki? Neden tüm bu insanlar, daha önce onlardan izin almadığın hâlde, Dünya senin çevrende dönüyormuşçasına ifa ettiğin bu eylemi tasvip etmek, ona katlanmak, bitene dek hayatlarını durdurmak, sana odaklanmak zorunda ki? Birkaç sene önce, sanırım bir pilot, uçak yolculuğu esnasında sevdiği kadına evlenme teklif etmişti. Yolcuların çoğu bu olaya ilgi göstermemişti. Tek tük alkışlayanlar olduğunu hatırlıyorum. Önceleri "ne kadar kaba insanlar, insan biraz güleryüz gösterir, coşkuyla alkışlar da destek olur" diye düşünürdüm. Şimdi düşünüyorum da, uçaktaki yolcuları son derece kişisel bir olay için dekor hâline getirmek, uçağın koridorunu bir tiyatro sahnesi, yolcuları ise birer figüran gibi görmek, üstelik bunu daha önce onlardan onay almaksızın yapmak epey bencilce. Belki o insanlar senin kamera çekiminde yer almak istemiyordur, olamaz mı? Geçen gün yine rastgeldim. Eve doğru yürüyordum. Bu kez bir gelin arabası yolun ortasında durdu. Damat ve gelin arabadan indiler. Damat gelini kucakladı ve o şekilde bol bol fotoğraf çekildiler. Bir süreliğine trafik durdu; neden? Çünkü onların özel hayatlarına dair bu olaya herkes tanıklık etmek zorunda(!) Herkes onlara katlanmak, zamanlarını ayırmak, trafiği açmak için kornaya basma kabalığını göstermemek, onlara destek olmak zorunda. Hadi ya? Hiç de değil. Bana kalırsa asıl kabalık, özel hayatınıza dair herhangi bir işinizden ötürü başkalarını -onların rızasını almaksızın- işin içine katmakta, onları meşgul etmekte yatıyor. Asıl kabalık, senin son derece özel bir yaşantın için başkalarının hayatlarını umursamazken, onların seni umursamasını beklemende yatıyor. 

Malum, kimse Dünya'nın merkezinde değil.

(2) "Hepimiz tatil için çalışıyoruz!" Hâlâ dönüyor mudur ekranlarda bilmem, bir firma, reklamında bu sloganı kullanıyor, neşeli ve cıvıl cıvıl ses tonuna rağmen çalışanların ne kadar da acınası hâlde olduklarını ima ediyordu. Kimse işini sevdiğinden ya da yaptığı işte kendisini gerçekleştirdiğinden değil, sırf tatil günlerini iple çektiğinden, haftasonları, bayramlar ve yıllık izinler için çalışıyordu. Bu sloganda çalışma hayatının severek değil, olsa olsa mecbur olduğunuz için katlandığınız bir olgu olduğu iması gizliydi. Aslında burada iki kuvvetli önkabul var. Birincisi, hiçkimsenin işini sevemeyeceği, dolayısıyla sırf tatil günleri için ona katlandığı, ikincisi ise tatil yapmayı herkesin kayıtsız şartsız seveceği yönünde. Hatta tatil denince arkaplandaki görsellerde muhakkak plaj şemsiyesi, şezlong, güneş yağı, mayo ve kumsal görüntüsü verilir ve böylelikle bilinçaltımıza "tatil = deniz, kum ve güneş" formülü ilmek ilmek işlenmiş olur. Ne çare? Mecbur olduğunuz için, her sabah asık suratla uyanmalı, istemeye istemeye işe gitmeli, Pazar akşamınızı bile Pazartesi sendromu düşüncesi ile heba etmeli ve kış bitmeden yaz tatili için rezervasyonunuzu yaptırmalısınızdır ki, hayatın bir anlamı olsundur. Hepimiz tatil için çalışıyoruzdur, yani çalışmak bir nevi çile doldurmak, tatilse biricik ödülümüz, bir nevi kurtuluşumuzdur. Eğer tatilde şehirdışına çıkmayan, Bodrum'a, Marmaris'e, Belek'e, Kuşadası'na ya da ne bileyim Çeşme'ye filan gitmeyen biriyseniz "ot gibi" yaşıyor, çalışma hayatının çilesine katlanıyor, üstelik tek ödülünüz olan tatil günlerinizi de çar çur ediyorsunuzdur. Çar çur? Kendi adıma konuşacak olursam, 2008'den beridir deniz, kum, güneş konseptinde bir tatil yapmadım. Tatil denince illa ki şehirdışına çıkmak, mümkünse de Ege ve Akdeniz kıyılara gitmek gelmiyor aklıma. Sırf tatil için çalışmıyorum şahsen. Eğer öyle olsaydı hayat katlanılmaz bir hâl almaz mıydı? Bir insan işinden bu denli nefret ediyorsa acilen yeni arayışlara girmeli bence. Neyse. Haftasonu yaptıklarımla haftaiçi akşamları yaptıklarım çoğunlukla aynı şeyler. Yarım kalmış bir romanı bitirmek, yeni bir kitaba başlamak, şöyle kaliteli bir film izlemek, iki üç günde bir çıkıp koşmak filan. Tatilde yapacaklarım haftaiçi akşamları yaptıklarımdan farklı olmadıktan sonra neden "tatil gelsin artık :(" diye darlanayım ki? Bu nedenle yeni yıldan sağlık dışında hiçbir beklentim yok. Hâli hazırda güzel giden günlerim aynen böyle gitmeye devam etsin, 105 yıl daha yaşayabilirim. Daha Allah'tan belamı mı isteyeyim?

(3) Eskiden nasıldı bilmem ama günümüzde, argüman geliştirip kanıt ve gerekçelerle onu desteklemenin bir etkisinin olduğuna inanmıyorum. Tez danışmanı ve üç beş akademisyen dışında kimsenin okumadığı bilimsel yazıları saymazsak, argüman öne sürerek insanları ikna edebileceğiniz bir alan yok. Şahsen argümanların gücüne ve münazaraya olan inancımı yitirdim. Hele politik mevzularda tartışmanınsa hiçbir kıymeti yok. Herkes duymak istediğini dinliyor, duymak istediğini söyleyeni alkışlıyor. Filozof Hume, "akıl, tutkuların kölesidir" demişti ya hani, tutkularımıza, arzularımıza, önyargılarımıza hitap edecek argümanları işittiğimizde seviniyor, herhangi bir olayın nedenine dair bir inanca zaten sahip oluyor, bu inancı doğrulayacak onlarca gerekçe üretebiliyoruz. Televizyondaki tartışma programlarını da uzun zamandır izlemiyorum. Çünkü farklı duruşlara sahip üç dört konuk zaten birbirini ikna etmek gibi bir hedef gütmüyor. Zaten bu mümkün değil. Tam bir sağırlar diyaloğu. Aklın hakemliği diye bir şey politikada söz konusu değil. Taraflar ve bunların taraftarları var. Taraftar ne kadar adanmışsa taraf o kadar güçlü oluyor. Felsefe söz konusu olduğunda da tartışma bir yere kadar ikna edici. Önceleri Nietzsche'nin buyurgan, üstten bakan, şairane tarzından haz etmezdim. "İnsan güç peşinde koşan bir varlıktır" diyen bu adam, düşüncelerini akıl yürütme zinciriyle gerekçelendirme zahmetine girmez, doğru bildiğini belagâtle, etkili ve sert bir üslupla dillendirmekle yetinirdi. Düşünüyorum da, aslında Nietzsche doğrusunu yapıyormuş. Nasıl olsa kendisini dinlemeyecek, her halükârda bildiğini okuyacak, duyduklarını eğip bükerek, söz oyunlarıyla, sofizmle çarpıtacak onca insan varken, kime laf anlatacaktı ki? O yüzden buyurgan bir dil kullanıyor, aforizmalar ve vurucu sözlerle karşısındakini etkiliyor, yarattığı Zerdüşt karakterine bir kutsallık atfedip, Böyle Buyurdu Zerdüşt'ü adeta bir kutsal kitap tarzında kaleme alıyordu. 

Neyse. Özetle, argümanlarla tartışmak bilimsel çalışmalarda belirleyici, felsefede ancak kısmen geçerli, politikada ise hiçbir gücü, hiçbir etkisi yok. En azından günümüzde öyle. İyi ki kıymetli vaktimi CNNTürk'te münazara izlemekle harcamayı bırakmışım. 

(4) Saygı duyularak yapılan her eylem ibadetleri andırıyor. Böylelikle kendi ritüelini oluşturuyor. Filozof Kierkegaard, "Tanrı kalabalıklara görünmez, onunla ancak yalnızken karşılaşırsınız" gibi bir söz etmişti. Edebî ve felsefî eserlere nüfuz etmek de tek başınıza, dinç ve vakitliyken daha mümkün oluyor. Okumak iptiladır sözü vardır ya hani, doğru, iptiladır da, aynı zamanda okumak bir şölen. Kitaplar hayatımın kayda değer bir kısmını doldursa da, elimde, koltuğumun arasına kitap sıkıştırmış hâlde pek gezmem. Okuduklarımdan, konu açıldıkça bahsettiğim olur tabi; ama öyle dışarıda kitap okurken denk gelmezsiniz bana. Metroda, minibüste veya otobüste hemen hemen hiç kitap okumamışımdır. Okula da pek getirmem, hani üst üste boş derslerim vardır, okunacak yazılı kağıdı, görülecek evrak işi yoktur da, belki bölüm bölüm, kesin ve net çizgilerle ayrılmış bir kitap varsa yarım kalan, onu götürür, bir iki küçük bölüm okurum olsa olsa. Uykum gelsin diye, yahut uykum gelmeden evvel elimde kitapla hiç yatağa uzanmamışımdır. Uyumadan evvel yatakta kitap okumak anca'filmlerde gördüğüm bir sahneden ibaret. Diyelim, beklediğim kişi on dakika gecikti diye, yanımda taşıdığım bir kitaptan iki üç sayfa daha okuyacağıma hiç okumam daha iyi. "Okumak bir şölendir" derken neyi kastediyorum? Okumak bir ritüel. Yani, okuma eylemini, özellikle okunacak metin kısacık bir haber, paylaşım ya da köşe yazısı filan değil de, manevî yönden sizi sarıp sarmalayabilecek şiirsel bir metin, edebî bir tür ya da felsefî bir eserse, onu bir ritüel içerisinde ele almanız, ona saygı duymanız, okuma eyleminin bizatihi kendisine zaman ayırmanız, onu "yatmadan evvel on dakika" araya sıkıştırmamanız, zihninizin en berrak hâllerini okuma eylemine vakfetmeniz gerekiyor. Dünya edebiyatının seçkin bir eserini, özene bezene yapılmış bir çeviriyi (bu arada Can Alkor ne büyük çevirmen!), ruhunuzu besleyecek bir şiiri ya da insanın yeryüzündeki yazgısını sorgulayan felsefî bir metni, en uykulu, en yorgun hâlinizle, otobüs durağında şöyle bir göz gezdirerek, işyerindeki molalarda, sanatsal olmaktan sonsuzca uzak olan gündelik ofis ortamında, veya gece yatmadan evvel okumaya çalışmak, ona haksızlık etmek, kitaba ayıp etmek gibi geliyor. Söz gelimi bir romanı ayaküstü, paragraf paragraf, bir-iki sayfalık kopuk kopuk aralıklarla okumaktansa hiç okumam daha iyi. Bütünlüğü sağlamak, akışı bozmamak, mümkünse metne ve yazarın zihnine nüfuz edebilecek bir ortam yaratmak doğru olur.

(5) Sinirlenmek, kişinin bedensel dengesini alt üst ederek ona zarar veriyor. Üstelik hiçbir işe yaramıyor. Başkaları tarafından durmaksızın dolduruşa getirilerek, yaygın medya ve sosyal ağlar aracılığıyla kesintisiz bir şekilde malumat bombardımanına tutularak, çözüm üretme ihtimalinizin sıfır olduğu konulardan ötürü gerim gerim gerilmeniz, sorunun çözümüne zerre kadar katkı yapmıyor. Gerildiğinizle kalıyorsunuz öyle. "Bana ne ya?" demek yerinde oluyor bazen. Rusya sebze-meyve ithalatını durdurmuş, mallar yurtiçine dağıtılacak ve sebze-meyve fiyatları düşecek beklentisine girilmiş, gelgelelim, tam aksine fiyatlar artmış. Çünkü tüccar, malı Balkan ülkelerine satmış. Şöyle olmuş, böyle olmuş, aracılar fiyat bindirmiş, miş miş miş da, muş muş muş. Orada domates üç liraya satılırken, burada, KENDİ ÖZ VATANIMIZDA (dolduruşa dikkat) beş liraya satılıyormuş. "Uzman" kişi sakin sakin, nasıl da enayi olduğumuzu, nasıl da keklendiğimizi, nasıl da kazıklandığımızı, nasıl da çözümsüzlük içerisinde çaresiz kıvranıp durduğumuzu, üstelik çözüm üretecek kudretten nasıl da yoksun olduğumuzu, tüm o kendinden emin edasıyla yüzümüze vuruyor ekranda. Taktik hep aynı. Hep aynı örüntü. Bunun üzerine, o küçücük, o mikro varoluşunla, asla çözemeyeceğin ekonomik sorunlar, göç, savaş, küresel ısınma ve benzeri makro meseleler ısıtılıp ısıtılıp önüne getirilirken, ne kadar da küçük, etkisiz ve biçare olduğunu fark ediyorsun. Tek diyebildiğin koca bir "HAYIR!" oluyor. Sesin gürlüğüne aldanmayın. Esasen bu, kimsenin takmadığı bir "hayır" sözcüğü, kimsenin iplemediği etkisiz bir reddiyeden ibaret. Dolar 10 lira olsa n'apacaksın? Nasıl çözeceksin küresel ısınma sorununu? Vallahi ben anca'KPDS'de yabancı dil sorusu çözerim, bir de ayakkabı bağcığımı çözerim, fazlası elimden gelmez. Ha bu arada geçmiş olsun. Çoktan trollendin, tuzağa düşürüldün bile; zira konuştukların ve konuşacakların, konuşmayı bırak, durduk yere bedensel dengeni alt üst eden, sana tırnaklarını kemirten, kalp atışlarını hızlandıran, kaşlarını çattıran bu meseleleri, gündem denen bu illeti sen belirlemedin farkındaysan. Sen belirlemedin, o sana yapıştı sülük gibi. Çözüm konusundaki kudretsizliğinde olduğu gibi, seni girdap misali içine çeken bu gündemin belirlenmesinde de zerre kadar etkin yok. Üzgünüm. Kendi gündeminde ısrar etmediğin, kendin bir şeyler üretmediğin, "bana ne ya!" deme erdemini gösterip başkalarının belirlediği gündeme tepki vermek dışında herhangi bir pozitif edimde bulunmadığın sürece, sahip olduğun en kıymetli, tek kıymetli nimet olan sağlığın ve iç huzurun da adım adım uzaklaşacak senden. Bir şey diyeyim mi? Hani o küçük şeyler dedikleri şeyler var ya, bedenine iyi bakmak, düzgün beslenmek, şöyle güzel bir uyku çekmek gibi. İşte bu "küçük şeyler", bu sözde önemsiz şeyler bence her şeyden önce geliyor, her şeyden büyükler. Spinoza'da da, Nietzsche'de de görürsünüz bu küçük şeylere verilen önemi. Spinoza, "bir beyefendi güzel giyinmesini bilmeli, kendine bakmalı, güzel kokular sürünmeyi, dostlarla yemek sofralarında bir araya gelip şen kahkalalar eşliğinde lezzetli yemekleri tatmayı ihmal etmemelidir" gibi sözleri, en büyük metafizik sorunları tartışırken yazabiliyor, bu küçük şeyleri özgür irade, Tanrı ve ruhun ölümsüzlüğü gibi konulardan aşağı görmüyordu. Adam haklı. Sabah 6.30'da kalktım. Yoğun bir gün beni bekliyordu. Tıraşımı oldum, kahvaltımı ettim, güzelce giyindim, temiz havayı içime çektim, içimde huzur ve denge bütünlüğüyle minibüse bindiğimde yanıma oturan bir büyüğüm, ekonomik sorunlardan ve Suudi Arabistan-İran gerginliğinden bahsedecek oldu.

"Yoo" dedim, kusura bakma hacı, saat yedi buçuk, kargalar henüz kahvaltısını yapmamışken bu muhabbete gelemem. Suudi Arabistan-İran gerginliği mi? Bu sorunun muhatabı ben miyim? Bombalasınlar birbirlerini, ayrıca domates bence 10 lira olsun, ekmek 5 lira olsun, zaten obezite sorunu varmış memlekette, bana ne? Sever beni, kırılmadı. Ben de kafamı çevirip denizi seyrettim.

(6) Diyanet'in bugün dediklerine dair tartışmalar süredursun, asıl Almanya'da yılbaşı gecesinde yaşananlara takıldım ben. Türkiye'de olanlar malûm, ahlâken içi boş ve şekilci bir muhafazakârlaşma ve kamusal yaşamı İslamî usullere göre düzenleyip yeni nesilleri ona göre yetiştirme gibi toplum mühendisliği çalışmaları, hükümet, diyanet, medya ve sivil toplum kuruluşları aracılığıya, en önemlisi de halkımızın ve entelektüellerin teveccühü ve yoğun desteğiyle devam ediyor. Sanırım Türkiye'yi konuşmaktan bıktığım için Almanya'da yaşananlar daha çok ilgimi çekti. Biz bunlara alışığız, biz biliriz ki kadın gece vakti dışarıya çıkmamalıdır, ne eğlenmesi? Hayatta kalmak için nerede nasıl davranmamız gerektiğini, nerede düşüncelerimizi açıklamamız, nerede kendimize saklamamız gerektiğini, nerede şaka yapabileceğimizi, nerede susmamız gerektiğini, hiçbir hassasiyetimizin olmadığının varsayılmasına, dolayısıyla herkesin hakkımızda atıp tutmasına rağmen bizim zinhar ağzımızı açmamamız gerektiğini filan gayet iyi biliriz. Çoktan alışmışızdır bunlara. Bukalemun gibi kamufle yaşama yetisi geliştirdik. Bu da bi'altın bilezik sonuçta. İyi tarafından bakmak lâzım.

Türkiye eh işte, neyse de, hele Ortadoğu coğrafyasında, yani Ortadoğu derken kolaylık olsun diye diyorum, yoksa buna Fas'ı, Libya'yı da ekleyin, buralarda pek çok garabeti olağan karşılamaya alıştık. Sonuçta açık açık "medenî kanunun kutsal bir dayanağı yok, neden evlenme yaşı, reşit olma yaşı 18 olsun? İslam hukukunda böyle bir şey yok" diye sizin "ÇOCUK GELİNLEEEER :(" dediğiniz müesseseyi meşrulaştırma çabaları bile var. Biz Avrupalının tuhaf karşıladığı her şeye çoktan alışmışız. Gelgelelim Almanya şoklarda. Nasıl yani? Dışarıda kadınlar güven içerisinde gezemeyecek, eğlenemeyecekler mi diye soruyorlar. Ortadoğulu ve Kuzey Afrikalı oldukları tespit edilen erkek çeteleri tarafından sözlü ve fiziksel olarak toplu hâlde taciz edilmiş olmalarına hayıflanıyorlar. İnanılır gibi değil, sokaklar herkesindir, ben eve hapsolmak zorunda değilim, ben dışarıda da kendimi güvende hissetmeliyim diye yakınıyorlar. 

Almanları, Avrupalıları anlıyorum tabi; zira onlar çocukken Ortadoğu dendiğinde gözlerinin önüne Binbir Gece Masalları, Alaaddin'in Sihirli Lambası, dansözler, ipek şallar, harikulâde halılar, özenle dokunmuş kilimler, şaşalı bir saray hayatı, huzura ermiş, tevekkül hâlinde nargilesini tüttüren, sakin insanlar, darbukasıyla neyiyle mistik müzikler, hurmalar, lokumlar ve gizemli, merak uyandıran bir kültür geliyordu. Ortadoğu sihirliydi. Zannediyorlar ki Ortadoğu yalnızca bu güzelliklerden müteşekkil, gizemli ve gizemci bir kültüre sahip. Eh, eskisini pek bilemem ama göklerde asılı idealleri, ütopyaları bir kenara bırakıp günümüzün gerçekliğine bakarsak, tablonun hiç de öyle olmadığını hepimiz biliyoruz. Avrupalı rahattı şu ana dek. Nasıl olsa Dünya'ya egemendi, pasaportuyla her yere gezmeye gidebilir, halı, kilim, nazar boncuğu satın alabilir, Ortadoğunun ilginç yönlerine tanık olduktan sonra güvenle ülkesine dönebilirdi. Ama artık Dünya'nın efendisi değiller (Bu konuya da bir ara değinelim.) Üstelik onlara ilginç gelen, gizemli gelen ve bir zaman uzak ve güvende olan bu kültürün mensuplarıyla artık iç içe, yan yana yaşamaya alışmanın travmalarını yaşıyorlar. Bir süre "çok-kültürlülük" diyerek vaziyeti idare etmeye çalıştılarsa da tutmadı. O da neydi? Baktı ki, farklı olduğu için hoşgördükleri tarafından "gâvur", "kâfir", bilemedin en hafifinden "yanlış yolda" olmakla itham ediliyor, bizatihi hoşgördükleri kitle tarafından hor görülüyorlardı. Eee, sen sonuçta X ve Y farklı kültürlerdir, bunlar bir arada yaşamalı, birbirine saygı duymalıdır dersen, X buna uyar da Y kendisini kutsal dayanaklarından, ait olduğu kimliğinden, inancından ya da etnisiteden ötürü üstün görürse orada çok-kültürlülük olsa olsa masal olur. Adam ben hakikatim, ben mutlak doğruyum diyor, seni niye hoşgörsün ey Avrupalı?

Sol'un tarihi ağlamanın tarihi. Hataların, yenilginin, erdemlere sıkı tutunacağım derken pragmatik olamamanın tarihi. Erdemli olacağım derken mağlubiyeti kutsamanın tarihi. Avrupa solu hâlâ "olaylar münferit, suçlu olan biziz" diye kendini ezikleyedursun, ileride, işler çığrından çıktığında safça soracaklar yine: 

"Biz ne zaman bu hâle geldik?"

(7) Telefonda konuşmayı sevmiyorum. Kimseyi pek sık aramam. Burnum havalarda olduğundan değil, telefonda konuşmayı sevmiyorum sadece. Doğrudan iletişimin baskıcı bir yönü var. O an yanıtlamak zorundasın. Mesela telefonda "Cumartesi şuraya gidelim mi?" dendi diyelim, o an aklımda olmuyor ki Cumartesi bir işimin olup olmadığı; ama o an cevap vermen gerekiyor. Konuşmayı sonlandırabilmek de ayrı bir maharet. Bazen benden, bazen karşı taraftan kaynaklı olarak mevzu uzadıkça uzuyor. Konuşmayı sonlandırmayı bilmiyoruz sanki: "Görüşürüz - İyi bak kendine - Tamamdır, sen de - Çok selam söyle - İyi akşamlar - Had' - sana da - Bay bay - Görüşürüz - Aleyküm selam - Had' - Had'iyi akşamlar." Görüşürüz deyip çat diye kapatsan kabalık olur. Size olmuyordur herhalde ama telefonda uzun konuşunca -bir o eksikmiş gibi- kulağım uğuldamaya başlıyor, klima sesi gibi, duruyor orada saatlerce. Telefonsuz yaşamayı deneyecektim de, düşünsenize, internet bankacılığına girerken bile şifre kısa mesajla geliyor. Hayatta her şey o kadar birbirine bağlı ki "ben telefon kullanmamaya karar verdim" demeye cesaret edemedim açıkçası. İyi yönünden bakacak olursak, herkes daha fazla mesajlaşıyor artık. E-posta kullanımı da arttı. Meramını doğrudan doğruya anlatıp, karşı taraf ne zaman müsaitse o zaman, üstelik daha tatminkâr bir yanıt alıyorsun. Whatsapp'ta sesli mesaj bırakma özelliği de var. Telesekreter gibi. Ne zaman müsaitse dönüyor sana karşıdaki kişi. Bazen telefonu uçuş moduna aldığım oluyor. Geçen bir arkadaşla çay içerken o da zaman zaman aynısını yaptığını söyledi. Zira telefonla iletişimin anlık, dominant, despotik bir yönü var. Abartıyorum biraz, farkındayım ama telefona verilen bu ayrıcalığın neye dayandığını da anlamıyorum. Bankada sıramı beklemişim efendi gibi. Bir başkası gelip banka çalışanına bir işlem yaptırmak istese, "kusura bakmayın, şu an beyefendinin işlemiyle ilgileniyorum, LÜTFEN SIRA ALIN!" diyecek olan görevli, telefon çaldığında benim işlemi boşverip telefona yanıt veriyor mesela. Sadece bankada olsa neyse. Kargomu almaya gitmişim, nispeten kalabalık. Sıramı beklemişim ne güzel ama çalan bir telefon yine sıramı gasp ediyor. Çünkü zırıl zırıl, çığlık çığlığa "bana cevap ver!" diye tepiniyor orada. Yandan birisi gelip sıranızı gasp etse izin vermezsiniz ama telefonun o kutsal sesi duyulunca kaderinize boyun eğiyorsunuz. Adam tabi ki telefondaki müşteriye yanıt verecek, benimle ilgilenecek değil ya? Acaba tamamen sesli / yazılı iletilere geçilse de telefon görüşmeleri devrini tamamen sonlandırsalar mı, n'apsalar?

(8) Ekşisözlük'te "ekşi itiraf" diye bir başlık var. Yazan onbinlerce itirafın ana fikrini veriyorum: Herkes kendisini Dünya'nın merkezinde sanıyor. Gerçekten. Kendini özel biri olarak hissetmenin dayanılmaz cazibesine hayır diyebilmek zor. Öte yandan, bu özel olma yanılsaması bir mutsuzluk pınarına dönüşmüş. Kendisinin son derece özel, ayrıksı, bambaşka, bir şekilde ayrıcalıklı ya da üstün olduğunu duyumsayan kişi, gerçekliği eğip bükemediği, gerçekliğin sert, nüfuz edilmez malzemesine tosladığı, dolayısıyla hissiyatıyla örtüşmeyen bir gerçeklikle mücadeleye giriştiği vakit, sonuç ister istemez mutsuzluk oluyor. Gerçeklik, zihninizdeki önyargıları, hisleri ve kavramları umursar mı Alla'sen? Gerçeklerin, kendinize dair geliştirdiğiniz benlik imgesini kaale bile aldığı yok. Özel ve biricik olduğuna kayıtsız şartsız inanan birey, bu inancından kaynaklanan beklentileriyle karşılaşamadığı, arzularına kavuşamadığı, başkalarındansa yeterince ilgi göremediği için, hayal kırıklığı yaşıyor hâliyle. Ve hoşgeldin hüzün. Muhtemelen, şu "kaybeden edebiyatı" denen kanonun membaı da bu hayal kırıklığı deneyimi. İnancıyla örtüşmeyen bir gerçeklik tarafından nakavt edilen birey, çareyi, çaresizliğini, acısını, hüznünü itiraf etmekte buluyor. Ve hoşgeldin "ekşi itiraf". Ve benzerleri. Hani her otobiyografi bir hayatı açık ettiği kadar onun üstünü de örtermiş ya, itiraf ederken gizlenen çok şey var. Kişi, ne olursa olsun, ne kadar üzülürse üzülsün, ne denli ağır bir hayal kırıklığı yaşarsa yaşasın, özel, apayrı ve biricik bir varoluşa sahip olduğu inancını asla terk etmiyor. Tam da bu nedenle, itirafların sağaltıcı bir etkisi yok. Gelip geçici bir tatmin. Bence insanın olgunlaştığına dair en büyük belirti, kendisinin sıradan birisi olduğunu kabul etmesi. Asıl itiraf, işe yarayabilecek, seni mutlu edebilecek, kendinle barıştırabilecek itiraf tam da bu. Sıradışı değilsin, olağanüstü değilsin, bambaşka, apayrı, aşmış birisi değilsin. Fazıl Say gibi piyano çalamaz, Wagner gibi besteler yapamaz, Aziz Sancar gibi, ömrünü laboratuvarda geçirecek kadar kendini bir amaca adayamazsın. IQ seviyen ortalarda geziyor. Herkesin gıpta ettiği, hayran hayran baktığı, aşırı derecede güzel ya da yakışıklı birisi değilsin. Olimpiyatlarda şampiyon olmayı bırak, olimpiyatın "o"sunun ucundan bucağından geçmen bile mümkün değil. Öyle aşmış insanlar çok az sayıdalar.

Asıl mesele şu ki, bütün bunların, kısacası olağanüstü olmayışımızın hiçbir kötü yanı yok. Kötü olan kendimizi aldatmamız; zira bu yanılsama büyük ölçüde mutsuzluğun kaynağı. Sağlığın yerindeyse, işin gücün varsa, bir ailen, sevdiklerin, arkadaşların varsa, iyi kötü ortalama bir ömür sürüyor, ilgi alanlarına az çok zaman ayırabiliyorsan, senden iyisi yok.

Mutsuzluğun bir diğer kaynağınınsa tutarlı olmak için kendini zorlamak olduğunu düşünüyorum. İnsanoğlu bir algoritma mı ki tıkır tıkır işlesin? İnsan denen varlık duygularından arınmış, sırf mantıkla hareket eden, özdeşlik yasasına, çelişmezlik yasasına göre şaşmaz bir şekilde davranan bir yazılım mı ki hep tutarlı olması beklensin?

(9) Ülkede azımsanmayacak sayıda çağdaş, seküler, eğitimli, Avrupaî insan var ve bu kesime, ne hikmetse, tüm diğer kesimler tarafından sürekli hesap soruluyor. Tüm diğer kesimlerce küçümsenen, ne İsa'ya ne de Musa'ya yaranabilmiş bu endişeli modernleri ikna etmek nedense pek bir önemseniyor. Kendi taraflarına çekmek için -maşallah- propaganda çalışmalarına hiç ara vermiyorlar. Çevrecisi, ırkçısı, siyasal İslamcısı, veganı, Kürt milliyetçisi, LGBTsi, muhafazakârı, liberali, artık aklınıza kim gelirse, sürekli bu eğitimli ve az çok aklı başında kitlenin, nam-ı diğer endişeli modernlerin vicdanına seslenmek, onları adeta yedek kuvvet gibi, hazır kıt'a gibi kenarda bekletmek derdinde. Mütemadiyen hesap sorulan bu insanlar ülkeyi yönetmedikleri hâlde, tek ortak noktaları zihniyetleri ve yaşam tarzları olduğu ve sanıldığı gibi kaymak tabaka ya da varlıklı kesim olmadıkları hâlde, çağdaş ve seküler, nazik ve güleryüzlü, mesafelilik nedir bilen, saygılı, medenî hukuk anlayışını benimsemiş, intikamcı olmayan, şiddete başvurmayan, hadi gocunmadan söyleyelim, kısacası BATILILAŞMIŞ bu kitleye hep bir ödev yüklenmek isteniyor. Hep bu kimseye zararı dokunmayan kitleden hesap soruluyor. Güya vicdanlara seslenerek sizi köşeye sıkıştırıyor, her konuda bir tavır almanızı, ve eğer onların tavrını paylaşmazsanız sürekli açıklama yapmanızı bekliyorlar. Yahu bu insanlar senin her duyarlılığını paylaşmak zorunda mı? Bu insanlar her gün üzüntüden üzüntüye savrulmak, hep ağlak bir suratla ortada dolanmak, sevincini içine gömmek, senin bu arabesk sevdanı, acılara olan sevdanı onaylamak zorunda mı? Bu insanlar senin paket program gibi sunduğun, her şey dahil mönü gibi, torba yasa gibi önümüze serdiğin ne varsa kabullenmek zorunda mı? Mönüde iki güzel lezzet var diye yanında kakaladığın o iğrenç garnitürü de mideye indirmek zorunda mı? 

Bilmiyor musunuz ki "endişeli modernler" denerek güya dalga geçilen bu güzel insanların tek derdi insanca yaşamak? Ve bilmiyor musunuz ki bu insanlar, insanca yaşamın, iyiliklerin ve güzelliklerin karşısında duran her kesimden eşit ölçüde tiksiniyor?

(10) Bilenmiş, köşeli, keskin tarafların birbirini ikna etmesi imkânsız. Elimizde bu çeşit iki dogmatik taraf olsun. Bu iki rakip görüş, ancak tarafsız, rasyonel, tartışmaya açık, dogmaları olmayan, belirli önyargılara sahip olsa bile bu önyargıları esnetebilen kişilerden medet umacaktır. Bu anlayışlı insanlara modernler diyelim. Gerçek anlamda modern bir birey, en azından dinlemeye açıktır ve ne tepki vereceğini önceden kestirmek zordur; zira sloganlarla programlanmış değildir. Hâlbuki, katı bir dogmatiğin, herhangi bir düşünce öne sürdüğünüzde nasıl tepki vereceğini kestirmek çok kolaydır. Modern kişi, dinlediklerini ölçüp biçtikten sonra ikna olabilir ya da olmayabilir. Hâliyle, dogmatikler, modernleri yanlarına çekme umudunu taşır hep. İkna edemeyecekleri kesimleri kestirip atar, modernlerin aklına ve vicdanına seslenmeyi ise hiç ihmâl etmezler. Keskin ve ezberci tarafların bir başka sıkıntısı da, yalnızca kendilerinin hassasiyet sahibi olduğuna inanmaları, propagandalarıyla kafalarını şişirip durdukları modernlerinse hiç hassasiyetinin olmadığını düşünmeleridir. Halbuki modern kişi de kendi inançlarına, kutsallarına sahip olabilir. Ne var ki bunları kendine saklar, propaganda aracına dönüştürmez ve başkalarına dayatmaz. Hatları karıştırmaz yani. Sırf iyi birer dinleyici, nazik ve saygılı birer birey oldukları için modernlerin hassasiyetlerden yoksun, "gevşek" insanlar oldukları yanılgısına düşmek yaygın bir eğilim.

İnsanların mütemadiyen lafa "Ey Avrupa!", "Ey Batı!" diye başlıyor olmasına şaşmamalı. Ne de olsa, herhangi bir konuda ikna olma olasılığı bulunan, önyargısız ve dogmasız insanlar topluluğu oralarda yaşar. Şu ana kadar hiç "Ey Pakistan!", "Ey Suudi Arabistan!", "Ey İran!" diye cümleye başlayan duymadım. Çünkü hepimiz içten içe biliriz ki, tıpkı keskin, köşeli, yani dogmatik bireyler gibi bu ülkeler de tartışmaya kapalı, dolayısıyla ikna olmaktan sonsuzca uzaktır. Oysa Avrupalı, çıkıp Suriye konusunda gösteri yapabilir, "Vietnam'dan askerlerimizi çekelim!" diye diretebilir. Aklına yattığı vakit herhangi bir konuda ikna olabilir. Bir de dönüp İran'la Suudi Arabistan'a bakalım. Birisi Şii, ötekisi Sünni -olay bitmiştir. İnançları tartışmaya kapalı, hassasiyet eşikleri fazlasıyla düşük. Ağzını açmaya korkarsın zira buluttan nem kapacak kadar alıngandırlar. İkisi de birbirbirini sapkın olarak gördüğünden, birbirlerini ikna etmeleri asla ve kat'a mümkün değil. Şu hâlde sonuç ya birbirine hiç bulaşmamak ya da savaştır.

Bireysel bazda da durum aynı. X diyor ki benim inancım kutsal ve doğru yol. Y ise diyor ki, yok abi, benimkisi asıl hakikat, seninki yanlış. E hadi o zaman, güçlü olan kazansın. İşte bu yüzden şu Aydınlanma denen eğitim seferberliğini her toplum yaşamalı. Korkulacak şey değil. Sadece Kant'ın "Aydınlanma, kişinin kendi aklını kullanma cesaretini göstermesidir" şiarını benimsemek bile büyük bir adım. Ha bir de, keskin tarafların, modern insanı kendi dogmalarımıza ikna ederiz, kendi tarafımızın neferi hâline getiririz derken, bazen kendi dogmalarından sıyrılıp kendileri için küçük, insanlık içinse büyük bir adım attıkları oluyor. Aydınlanma bulaşıcıdır. Umut tam da burada zaten.

Tamer Ertangil.