3 Aralık 2016 Cumartesi

Değiniler: Kasım 2016.

(1) İdam cezası gibi netameli konularda görüşler farklı farklı oluyor. Gördüğüm kadarıyla, zaman zaman hemen herkesin idama çarptırılmasını istediği bir suç türü ya da kişi oluyor. Bu ortamda kendimi marjinal hissediyorum açıkçası. Ben idama karşıyım. Hayır, öyle barış güvercini olduğumdan, karıncayı bile incitmeyecek kadar yumuşak kalpli olduğumdan filan değil. Benden çok daha iyi insanlar var. Daha ziyade Türkiye’de hukukun işleyişine güvenmiyorum ben. “Bağımsız ve tarafsız yargıçlar” ifadesini duyunca insanı bir gülme alıyor. Fıkra gibi. Türkiye’de hukuk kadar siyasetle iç içe geçmiş, hukuk kadar bağımlı ve güdümlü bir alan daha yok. O yüzden, kusura bakmasınlar, hâli hazırda yargıçların her konuda adil ve bağımsız bir şekilde karar verebileceğine inanmıyorum. O kadar ki, hani çocuğum olsa “aman” derim, Türkiye’de hukuk fakültesini yazma da ne okursan oku. Git veteriner ol, maliyeci ol, kaynakçı filan ol. Ne hukuku?

İdama karşı olmamdaki ikinci gerekçe ise toplumumuzdaki “ateş olmayan yerden duman çıkmaz” yaklaşımı. Ben bugün biliyorum ki, değil bir cemaatin kapısından geçmek, değil bir tarikata mensup olmak, değil bir terör örgütüne sempati duymak, borcunu zamanında ödeyen, işini elinden geldiğince yapan, bir kez olsun doktordan yalan yere rapor alıp işi asmamış bir memur bile, açığa alınsa veya ihraç edilse, insanımız “vay be, demek o da teröristmiş” diyebilir. Pekâlâ der. “Vardır abi bir şeyler. Vay şerefsiz!” diye de ekler. Şu ülkede sana gıcık giden birisi durduk yere iftira atsa, haksız yere ihbarda bulunsa filan başın pekâlâ derde girebilir. Kimse bakmaz gözünün yaşına. Güçlü değilsen bir hiçsindir zaten. Düşene bir tekme daha vururlar. 80 milyon nüfus var. Yerini dolduracak adam mı yok? Çok yakından tanıyan 3-5 kişi sana inanır elbet. Ama seni tanımayanlar için, hani birkaç hafta önce sokakta zabıtayla vatandaşın ortaklaşa dövdüğü tatlıcı vardı ya, onun gibi bir hiçsindir. İnsanımızın bir iftiranın gerçekliğine inanma hızı ışık hızıyla yarışır düzeyde. Bire bin katmaktaki performansımızsa zaten rakipsiz. Kişisel konular bir yana, şunun şurasında birkaç sene öncesine kadar bu toplum ergenekon örgütü denen kurguya inanıyorken, şahsen Türkiye’de idam cezası olsun istemem. Teknoloji bu denli ilerlemişken sahte delil üretmek hiç de zor değil. İftira atmak da öyle. İftira: İnsanlığın en acınası, en kötülük yüklü eylemi. Ha, haksız yere hapis yatan kişi sonradan çıkar belki, geç de olsa aklanır. Ama idam edilip tahtalı köyü boyladıktan sonra haklılığın anlaşılsa ne fayda? O delillerin sahte olduğu ve birilerinin sana iftira ettiği sen öldükten sonra ortaya çıksa n’olur, çıkmasa ne? 

Bina yeterince sağlam değil ki üzerine kat çıkılsın? Pek çok insan her halükârda idamı destekliyor, görüyorum. Varsın azınlıkta kalayım, sıkıntı değil.

(2) Kafamda ütopik bir fikir var. Neden manastır yaşamı yalnızca Budistlere ve Hıristiyanlara özgü bir seçenek olsun? Gündelik koşuşturmacalardan el etek çekmek isteyen kişilerin ille de dinî sebepleri olması gerekmiyor. Ziyaret ettiğim manastırlardan etkilenmiştim. Bunun birincil sebebi içinde yaşayanların dış dünyanın hengâmesinden uzak bir yaşam sürdürüyor olmaları, ikincisi ise mimari incelikti. Kafamda dünyevî bir manastır hayali var. Dinî olmayan manastırlar. Modern çağımızda felsefe, edebiyat, resim, heykel ve müzik gibi disiplinler “yapma demiyorum, hobi olarak yine yap” tavrıyla ele alındığı için bunlara gereken önem verilemiyor. İnsanlar iş ve aile hayatlarıyla öylesine meşgul ki, kafalarını kaldıracak zaman bulamıyorlar. Çoğunluk zaten kalan vaktini televizyon karşısında heba ediyor. Arada olansa ince ruhlu azınlığa oluyor; zira bu düşünsel ve sanatsal ilgi alanları geçiminizi sağlamanıza yetmiyor. Örneğin felsefe ile ancak bir öğretmen ya da akademisyen sağlayabiliyor geçimini. Sınırlı kalmaya mahkum bir kadro.

Manastırlar bu bakımdan bir çözüm olabilirdi. Seküler Manastır Hareketi. Neden olmasın? Müzisyenler Manastırı’na çekilenler besteleri üzerinde çalışabilirdi aylarca. Kitap okumak, kafa dinlemek ve düşüncelerini derleyip toplamak isteyenler için bir Okuma Manastırı kurabilirdik pekâlâ. Ressamlar Manastırı, Felsefe Manastırı ve saire. Buradaki can alıcı nokta şu: Evimizde de inzivaya çekilebiliriz; ancak evde yalnızızdır. Benzer konulara ilgi duyan insanlarla bir araya gelmemiz kolay değil. Ayrıca işe gitmezsek hayatımızı idame ettiremeyiz. Oysa manastırda herkesin belirli bir görevi olsa, günde 2-3 saat çalışmak hayatın idamesi için yeterli olurdu. Birisinin görevi hayvanları yemlemek ve çobanlık olabilir mesela. Bir diğeri bahçeyle uğraşıp sebze yetiştirebilir. Bulaşık, çamaşır, mıntıka temizliği ve yemek filan. Dur yolcu! Manastırımızda inzivaya çekilmek ve dünyevî dertlerden azade bir ortamda sanatsal faaliyetlerini yürütmek istiyorsan, senin de bu işbölümünde bir görevin olacak! Ha, bir de öyle gürültü yapmak yok. Sessizlik hakim olmalı. Havadan sudan muhabbet yasak hemşerim. Sohbet odası olmalı bir tane. Konuşacak olanlar oraya geçsin. Fikir tartışması ve bilgi alışverişi. Ama -mesela- okuma odasında çıt çıkmayacak. Vallahi müthiş olurdu. Hayatımızın bir döneminde de olsa, şöyle 7-8 ay olur, belki birkaç yıl olur, inzivaya çekilir, estetik ve entelektüel gereksinimlerimizi karşıladıktan sonra kent hayatına dönerdik. O koşuşturmaya, aceleye, curcunaya, para kazanmaya. Hayat gailesi denen işlere. Bence güzel olurdu. Ne kadar dayanırdım bilmem. Belki birkaç ay, belki bir ömür boyu. Yine de el altında böyle bir seçenek olsun isterdim. İnsanlık böylesine güzel bir olanağı neden yalnızca Budistlere ve Hıristiyanlara bırakmış, neden onlardan ilham almamış, anlamak güç.

Bazılarımızın, belki çoğumuzun zaman zaman inzivaya çekilmeye ihtiyacı var.

(3) Hazır OHAL var. İnsanlar -özellikle memurlar- Türkiye gündemini değerlendirmek yerine sessiz kalmayı tercih ediyor, malûm. O hâlde rahatlıkla uzakları, yani ABD seçimini konuşabiliriz. Bugün herkesin dilindeydi zaten -öğrenciler dahil. Bence Trump’ın kazanması şaşırtıcı olmakla birlikte bazı bakımlardan memnuniyet verici. Artık “politically correct” denen, çevir kazı yanmasıncı, herkese hitap ederimci, nabza göre şerbet verir, herkesin hassasiyetine dikkat ederimci ve en nihayetinde riyakâr olan tavır kaybetti. Artık LGBT, feminizm, çevrecilik, etnik ve dinî kimlikler gibi kimi mikro-politikalara yaslanan ve ağzını açsan “nefret söylemi bu!” diye fırça atan söylemlerin ne kadar etkisiz olduğu ortaya çıkmış oldu. Düşüncelerini söyleyenlere derhal İslamofob, cinsiyetçi, ırkçı, türcü, şucu, bucu gibi yaftalar yapıştırma siyaseti -çok şükür- dibe çöktü. Geçmiş olsun. Her kesimin onayını alacağım, herkesten alkış alacağım, en çok “layk” alan ben olacağım anlayışı gümledi. Darısı Avrupa’nın başına. Clintoncı şu yüzümüze gülüp canımıza okuyan anlayış kaybetti. Trump açık açık “canınıza okuyacağım!” der hiç olmazsa. Kıvırmaz. Önüne gelene dalkavukluk edip “aman hassasiyetleri kaşımayayım” diyen, yanar döner, taraflı ama tarafsızmış gibi şekil yapan, demokratlığı söylemde kalanlar kaybetti. İnsanlar karnından konuşanlardan yılmış artık kardeşim. 

Bugün kaç kez duydum: “Ama Trump İslam düşmanıymış :(“ Ee, n’apacaksın? Milli irade böyle tecelli etti işte. Demokrasi böyle bir şey. %50.0001’e karşı %49.9999 ile kaybetme ihtimalin var. Kusura bakmayacaksın. Vatandaşın tercihine saygı duy bakalım. 

İçten içe Trump kazansın istedim hep. New York Times, Washington Post ve diğer büyük yayın organlarını takip ederim. Pocket denen bir uygulamayla makaleleri indirip e-kitap okuyucumda okumak en büyük zevklerimdendir. “Trump aptalın teki, patavatsız ve ölçüsüz” diyen, gülünç karikatürlerini çizen, saç modelinden ötürü onu kimi hayvanlara benzeten, en önemlisi de “üniversite okumamış erkek ve beyaz ABD’liler Trump’ı destekliyor” gibi küçümseyici ifadeler kullanan, bir nevi “bidon kafalı cühela takımı Trump’ı destekliyor” diye aklınca insanları aşağılayan ana-akım medya boyunun ölçüsünü aldı. Bir düşünceni söylersin vay efendim İslamofobik, başka bir şey dersin aman efendim ırkçı, bir başka konu olur vay efendim cinsiyetçi. Geçiniz bunları. Bir arkadaşımın çok güzel ifade ettiği gibi, sanıldığı kadar umursanmıyorsunuz arkadaşım. Bu ne idüğü belirsiz politically correct/doğrucu söylemleriniz kabak tadı verdi. Varoluşunu tek bir kimliğe indirgemiş, kendilerini kutsal bir haleyle donatmış ve hiçbir eleştiri kabul etmeyen, kendilerine laf edeniyse çeşitli sıfatlarla itham eden o hassasiyet grupları: O kadar da önemli değilmişsiniz hacı. Bak, içinizden Trump’ı destekleyenler bile çıktı. 

Bir münazara esnasında Clinton’ın Trump’ı küçümseyen jestlerine tanık olduğumdan beridir “inşallah Trump kazanır” diye geçiriyordum içimden. Kalbim temizmiş demek ki.

(4) Atatürk sevgisini ilkokulda edindik. Klasik cümlemiz “Atatürk yurdumuzu düşmanlardan kurtardı!” idi. Yetişkinliğe adım attıkça bu konuda bol bol okudum. Bilen bilir: İletişim Yayınları’nın bir ansiklopedisi vardır. Bir de onun Kemalizm cildi. Anlamaya çalıştım. Mustafa Kemâl ve genç Cumhuriyet dört bir koldan eleştiriliyordu. Açıkçası, özellikle kusurlu ve hatalı noktalar ilgimi çekerdi. İstiklâl Mahkemeleri, idamlar, Dersim Harekâtı, isyanlar ve saire. En çok rastladığım ifade ise Türk halkının bu rejimi benimsemediği, bu gömleğin ona zorla giydirildiği şeklindeki yargıydı. İslamcısından sosyalistine hangi yazara baksam benzer ifadeler duyuyordum. Yazarlara göre Cumhuriyetin kurucu kadroları Batı mukallidiydi. Laiklik Fransa’dan, medenî kanun İsviçre’den, ceza kanunu ise Mussollini İtalya’sından alınmıştı. Okuyup anlamaya çalışıyordum. Hani “Mustafa Kemâl’i putlaştırıyorsunuz!” derler ya, ne putlaştırması yahu, bildiğiniz eleştiri metinleri, hatta ithamlardı okuduklarım. Gayet rahattı herkes. Eleştiri gırla gidiyordu. Kızmıyor, metinlerle arama mesafe koyuyor, önyargılarımı parantez içine alıyordum. Aradan geçen yıllarda esen “demokrasi rüzgarı” ile birlikte gördük ki, bir dönem demokrat olmanın yolu Mustafa Kemâl’e hakaret etmekten geçer olmuştu adeta. Sosyal ağlarda, kahve köşelerinde, berber dükkanlarında işitir olmuştuk çocukken duymadığımız -ve artık epey bayatlamış- o ithamları. 

İnsan zamanla az çok olgunlaşıyor. Giderek fark ettik ki bir uygulamanın doğduğu yer değil o uygulamanın kendisidir önemli olan. Bugün Afganistan’a veya Suudi Arabistan’a bakıyorsun, bir de kör topal da olsa işleyen Türkiye’deki medenî kanuna bakıyorsun, İsviçre’den alınmış olması önemini yitiriyor. Sonuçta “kökü dışarıda” da olsa doğru doğrudur diyorsun. İnsan hayatını yücelten, onun haklarını koruyan, işkenceyi yasak eden, daha zayıfı gözeten bir sistemi hak ediyoruz hepimiz -çağdışı, eleştiriye kapalı başka yapıları değil. Zamanla bakıyorsun, hep kusur aranmış, iyi de, Mustafa Kemâl ve Cumhuriyetin kurucu kadroları hilafeti ve saltanatı yürürlükten kaldırmış mesela. İnsanlar şurada bile düşüncelerini açıklamaya çekinirken, “Türkiye laiktir laik kalacak” sloganı dahi başkaları incinmesin diye atılmaz olmuşken, adam taa o zaman korkusuzca büyük atılımlar yapmış. Bazı öncü kişilikler hakikaten tarihe yön veriyor. Yiğidi öldür hakkını ver şimdi. 

Tamam, daha ileriye, ilerici, seküler, çağdaş ve eşitlikçi bir vizyona evet. Daha insanca bir yaşama doğru ilerlemeye evet; ama hunharca eleştirirken anakronizme düşmemek ve tehlikeli alternatiflerin pusuda beklediğini de göz ardı etmemek lazım. Ben artık Mustafa Kemâl’in adı geçtiği an “ama” denmesini, Cumhuriyet’in kazanımlarını takdir etmeden, atılmış kimi ilerici adımları görmezden gelerek doğrudan doğruya kusurlu noktaların vurgulanmasını açıkça kötü niyetli buluyorum. 

Ve evet, ilkokulda edindiğim sevgiyi, yıllar sonra, hem de bu kez çok daha bilinçli bir şekilde muhafaza ediyorum.

(5) Ya şimdi “SAPIKLAAAR!” deyince konunun özünü ıskalıyoruz gibi geliyor.

Hukuk, toplumsal ilişkileri düzenleyen bir disiplin. Dolayısıyla tamamen dünyevî bir konu. Bir yasa tasarlanırken insanlar tartışır, gerekçe ve itirazlarını ortaya koyar ve mükemmel olmasa da daha insanî bir çözüm getirir. Mükemmellik tehlikeli bir iddia zaten; zira mükemmellik iddiasındaki bir inanç uğruna insanların canına okumamız mümkün. O yüzden bir nebze tevazu gösterip mükemmeli değil fakat daha iyi olanı hedeflemekte yarar var. 

Toplumsal ilişkiler dünyevî mevzulardır; uhrevî değil. Bu sebeple, toplumsal ilişkileri düzenleyen herhangi bir yasanın tasarlanmasında İslam’a ya da başka bir dine referans vermek lüzumsuz. Bu ister 13 yaşındaki kız çocuklarının evlendirilmesi, ister köleliğin kaldırılması, ister lokantaların hangi gün ve saatlerde açık olup olmayacağı, isterse kız çocuklarını okutma meselesi olsun -fark etmez. İnsanî bir mesele söz konusu olduğunda sorunu insanlar çözer. Her konuda “peki İslam bu konuda ne söylüyor?” diye ilahiyatçıların iki dudağının arasına bakmak veya hadislerin ve ayetlerin insafına kalmak yanlış. Zihinsel, psikolojik ve fizyolojik bakımdan reşit olma ve sorumluluk alma yaşının 18 olmasını, sırf "İLKİN BATI'DA ÖYLE BELİRLENDİ" diye reddetmek gülünç. Yalnızca gülünç olsa iyi, bunun varacağı yer medeniyetten fersah fersah uzaklaşmak olur: Dün CNNTürk'te adamın biri 13 yaşındaki bir kızın evlendirilmesinin İslam’a uygun olduğunu söyledi mesela. Oysa bu konuda, bu gayet dünyevî ve toplumsal konuda İslam’ın ne dediğine bakmamıza gerek yok. Her konuda “ya inşallah dinimiz bu konuda güzel şeyler söylüyordur” diyen bu tutumla işimizi şansa bırakmış oluruz. Ayrıca çocuk ailenin malı değil. (Bu ayrı bir tartışma konusu gerçi.)

Bir de bu mevzularda kentli ve eğitimli insanların düştüğü bir tuzak var: Çözümü “aslında İslam'da öyle bir şey yok” gibi politik doğruculuk kokan bir tavırla geçiştirmek. “Aslında doğru İslam öğretilse sıkıntı kalmaz” gibi, söylerken kendilerinin bile inanmadıkları, bir tuhaf önerme. 
Şimdi biz, özgüvenle, açıkça, göğsümüzü gere gere “İslam ne derse desin, 18 yaşının altındaki insanların evlendirilmesini doğru bulmuyorum” diyemiyorsak hiçbir konuda fikir beyan etmeyelim bence. Her konuda, sanat, edebiyat, felsefe filan rahatça konuşurken, toplumsal bir konuda karşındaki kişi "ama İslam'a göre böyle" deyip seni susturacaksa, korkup susacaksak, hiç konuşmayalım, aklımızı askıya alalım daha iyi. 

13 yaşında bir bireyin evlendirilmesinin apaçık yanlış olduğunu herhangi bir dinî kaynağa bakmaksızın dillendirebilmemiz gerekir. Çünkü bu dünyevî bir mesele. 
Ve dünyevî meseleleri insanlar, tartışarak, zaman içerisinde çözer.

(6) Eskiden bir kitabı ancak kafam rahat olduğunda okuyabiliyordum. Şimdiyse kitap okurken kafam rahatlıyor. Bu geçişi ne ara yaşadım bilmiyorum. Yaz mevsimini seviyorum. Kışı da öyle. En azından ne oldukları belli. Gelgelelim şu uğursuz Ekim ve Kasım aylarında varoluş kudretim azalır hep. Birkaç haftadır ruh gibi dolaşıp duruyorum ortalıkta. Ne bir işi kotaracak mecalim ne de bir davete icabet edecek hevesim var. Bugünlerde hayat gailesinin getirdiği kaygıları askıya almak istediğimde edebiyata sarıyorum. Gerçekten de alıp başka diyarlara götürüyor beni. Yazın (insanı yaşama sevinciyle doldurup taşıran o kutlu mevsim!) Odessa’da gezerken bir sandalye heykeli görmüştüm. Gelip geçenler, üzerine oturup fotoğraf çektiriyorlardı. İnternette soruşturunca o sandalyenin İlya İlf ve Yevgeni Petrov adlı Odessalı iki yazarın On İki Sandalye adlı romanına bir gönderme olduğunu öğrendim. Geçenlerde o romanı okurken Ukrayna ve Rusya’nın şehirlerini hayalimde yeniden gezdim adeta. 1971 Sovyet yapımı filmini de izledim On İki Sandalye’nin. Bir heykel görüyorsun, aylar sonrasında seni önce bir kitaba, ardından bir filme, nihayet gezdiğin o yerlere götürüyor. Hayatta her şey nasıl da birbiriyle bağlantılı. 

Bir de Paul Auster’ın Timbuktu’sunu okudum. Kitap insanoğluna dışarıdan, bir köpeğin gözünden bakmayı deniyor. Aslında hikayenin kendisinden çok, Auster’ın yalın dili, kısa cümleleri ve alttan alta milyon tane mesaj vermek için kasmaması hoşuma gidiyor. Bu üçüncü kitabı oldu okuduğum. Spielberg’in filmlerindeki gibi yalın, sıralı anlatımları seviyorum ben. Munich, Bridge of Spies ve Schindler’s List’te olduğu gibi, olayların karmakarışık olmadığı, izlerken ya da okurken kendimi ALES sorusu çözüyormuşum gibi hissettirmeyecek anlatıları seviyorum. 

En çok da Knut Hamsun'un Dünya Nimeti’ni sevdim. Yabani hayatın orta yerinde toprağı sürerek, taşları ayıklayarak, binbir uğraşla ekilebilir alan yaratan Isak ve Inger’in küçük dünyaları. Öte yandan Into The Wild filmindeki gibi tek başınalığı yüceltmiyor. Çekirdek aile var. Biraz uzakta da olsalar, İsak’ın saban, bel ve pulluk gibi aletleri temin ettiği ve ticaret yaptığı köylüler var. Öyle mutlak bir yalıtılmışlık söz konusu değil. Zaten en sevdiğim şey, bireyselle toplumsalın dengelendiği bir hayat. Ne mutlak tekillik ne de boğucu bir çoğulluk. 

Henüz yarısına geldim ama bu romana bayıldım. Behçet Necatigil’in müthiş çevirisi de bunda etkili tabi.

(7) İtfaiye geç gelmiş. Yangın merdiveni kilitliymiş. Bu teknik konular önemli. Ama işin arkaplanı var bir de. 11 yaşında, 12, 13 yaşında çocukların, anne-babaları sağ ve üstelik birlikte olmalarına rağmen, dinî eğitim adı altında başkalarına emanet edilmesi baştan yanlış bir kere. Öksüz ve yetim çocukların barınma ihtiyacı devlet tarafından giderilmek durumunda. Orası ayrı; ama o yanarak ölen kızlar ne öksüz ne de yetimdi. Öğretmenler bilir. Son yıllarda artan bir eğilim bu: Ver çocuğu şu tarikatın ya da bu cemaatin yurduna, orada yatıp-kalksın, abileri ablaları onlara İslam’ı öğretsin, sabah namazına filan kaldırsın, bir de ders çalıştırsın. Velisiyle görüşmek istersin, yurttan eğitmen, belletmen, abi, her neyse artık o gelir. Gerçi “Batı medeniyetinin bir dayatması” deniyor ama, ben reşit olma eşiğini çok önemsiyorum. Reşit olmamış bireylerin, onun bunun yurdunda yatıp kalkmasını ve dinî ya da ideolojik eğitime tabi tutulmasını İNSAN HAKLARINA AYKIRI buluyorum. Bir kere çocuğu bir hiç yerine koymuş oluyorsun; çünkü çocuk anne-babanın malı gibi ele alınıyor: “ÇOCUK BENİM DEĞİL Mİ? İSTEDİĞİM YERE VERİRİM!” Değil kardeşim. Çocuk toplumun da çocuğu. Ayrıca bir birey. Bir insan. Onu öyle dilediği gibi eğip büksünler diye birilerine teslim ederek insanlık suçu işliyorsun. Beşe giden kız çocuğuna başörtüsü takmasını söyle, üzerine “aferin kızım, çok güzel oldu. Sakın çıkarma!” de, çocuk seve seve ikna olur zaten. Herkes kabul görmek, takdir edilmek ister. Küçük yaştaki bireylerin yönlendirilmeye ne kadar yatkın olduğu sır değil. Üniversitelerde ikna odaları kurulduğu ve kızlara başörtüsü kullanmamaları yönünde telkinde bulunulduğu bilinir. Yanlış; ama hiç değilse onlar reşitti. Şimdi başını örtmesi yönünde telkinde bulunulan insanlar bildiğin çocuk. O yanlıştı da bu doğru mu sanki? Üniversitedeki kız öğrencilerin başörtüsü takmalarına karşı değildim. Kendi kararlarıydı; ama malûm, ayarsız ülkeyiz. Bugün beşe, altıya giden kızlar, daha bildiğin çocuk, yüzleri bile çocuk, yusyuvarlak, elmacık kemikleri bile belirgin değil, ailenin zoru ya da ikna etmesiyle başını örtüyor veya kimi cemaat yurtlarında kalıyor. E hani ikna odaları kötüydü? Çocukları yurtlarda ikna ediyorsunuz ama? 

Türkiye derin bir yarılma yaşıyor. Ciddi anlamda bir medeniyetler çatışması. Bir kesim artık insan hakları, güçler ayrılığı, laiklik, demokrasi, bireyin biricikliği, medenî kanun, Latin alfabesi ve karma eğitimi kayıtsız şartsız reddediyor; zira ne kadar insanî olursa olsun tüm bunların “kökü dışarıda”. Oysa bu saydıklarım kutsal ve sorgulanamaz metinlere değil, insan-yapımı bir uygarlığa dayanıyor. Dolayısıyla eleştiriye ve değişime açık. Tam da bu yüzden daha iyi. Üstelik herkes belirli bir inanca göre şekillensin diye bir dayatması yok. Dinî inançlar bu çağdaş uygarlığın içinde bireysel olarak zaten yaşanabiliyor. Bu da işin artısı.

Öğrencilere ve velilere söylerim bazen. Olağanüstü bir durum yoksa çocuk reşit olana dek aileyle kalmalı.

1 Kasım 2016 Salı

Değiniler: Ekim 2016

(1) Filozof Kierkegaard gündüzleri muhakkak yürüyüşe çıkarmış. Rastladığı insanlarla yürürken sohbet etmeyi severmiş. İlgili bir dinleyici olduğu kadar konuşkanmış da. Gündüz onu elinde kitapla görmezlermiş. İnsanlarla dışarıda buluşur, kahvedir, restorandır, bu tip mekânlarda bir araya gelirmiş. Buraya kadar bakınca gayet sosyal ve dışadönük birisi canlanıyor insanın gözünde. Ama işin bir de öbür yüzü var. Evinde neredeyse hiç misafir ağırlamaz, kolay kolay kimseyi davet etmezmiş. Bir ara nişanlanmış gerçi ama bile isteye yalnız yaşamış ömür boyu. Akşamları ve geceleri eve kapanır, ya kitap okur ya da notlar tutarmış. Şimdi Kierkegaard sosyal biri miydi, yoksa içe mi dönüktü? Bence bu kavramlar yetersiz kalıyor. Ben de göz teması kuran, konuşkan birisiyim. İlgimi çeken bir konu olduğunda pür dikkat dinlerim. Yemekli sohbetlere bayılırım. Konuşmayı engelleyecek kadar gürültülü müziğin olduğu ortamları sevmem. Sözde sosyalleşmek amacıyla gidilen ama gürültüden ötürü bitişik oturduğun kişiyi dahi duyamadığın bu mekânlarda daha da yalnızlaşırsın. Pek çok etkinliğe katılırım. Kahvaltılara bayılırım. Gülen yüzler, hoş bir sohbet ve -mümkünse- güzel bir manzara. Öte yandan, tıpkı Kierkegaard gibi, yer yer yalnızlığıma kaçmak da isterim. Üst üste birkaç gün kitap okumazsam kendimi kötü hissederim. Dört duvarım benim kutsalımdır. Evim dünyevî bir mabettir adeta. Biricik kişisel tapınağım. En yakın arkadaşlar olarak bile birbirimize sık gelmez, geleceksek de önceden haber verir, çat kapı uğramayız. Telefonu uçuş moduna aldığım olur. Ama asla kibirden değil. Zaten 2007’den beridir tüm Dünya’da telefon görüşmelerinin oranı mesajlaşmanın çok çok gerisine düşmüş. Bence bu iyi bir gelişme. Şimdi ben dışa mı yoksa içe mi dönüğüm? Belli ki yetersiz, klişe kavramlar bunlar. İnsanoğlu böyle kolaycı, kestirip atan kavramlara sığamayacak kadar karmaşık bir varlık. Yalnızlık illa ki hüzünlü bir durum değil. Sosyalliğe doyduysan, yeterince sohbet ettin, yeterince dolaysız iletişim kurduysan “içerisi” çağırmaya başlar seni. Bir süre, diyelim ki birkaç saat, olmadı haftasonu, yahut Kierkegaard gibi akşamları, kendi kişisel ve dünyevî mabedine kapanmak en doğal ihtiyaç olur bu durumda. Kaldı ki, sürekli dışadönük olunca hüzünden kaçış garanti değil. Sürekli başkalarıyla bir arada olmak mutluluk garantisi değil. Gayet mutsuz ve gergin bir-aradalıklar da var pekâlâ. Hâl böyleyken "dışadönük = mutlu" ve "içedönük = mutsuz" gibi yargılar zorlama geliyor bana.

(2) Şimdi ben herhangi bir konuda mağdur edilsem, daha sonra MAĞDURİYETİM GİDERİLMESİNE RAĞMEN sabahtan akşama “mağdur edildim :(“ diye sızlanıp dursam, herkes beni dinlemek zorundaymış, hep ben konuşulmak zorundaymışım gibi geçmiş mağduriyetimi insanların gözüne sokarcasına, bitimsizce dillendirsem, “eeeeh Tamer, sen de sıktın ama!” dersiniz. Haklı olarak “baydın ama!” dersiniz; çünkü bu yaptığım net görgüsüzlük olur. Aslına bakarsanız her şey ölçüsüzleştiğinde bayar. Bayağılaşır. Herhangi bir ortamda, durduk yere, konuyla hiçbir ilgisi yokken birisi fırlayıveriyor ortaya: “TEKBİİİİİİİİİRRR!!” Hayırdır? N’oluyorsunuz oğlum? Kültür Bakanı Nabi Avcı, dün bir üniversitede konuşma yaparken sözü ikide bir tekbirlerle “desteklenince” öğrencileri uyarmış. Özetle öyle zırt pırt tekbir getirilmez filan demiş. Hakikaten takdir ettim. Zira özellikle bir kısım tabanda müthiş bir hoyratlık, akıl almaz bir rahatlık var. Dünya'da yok böyle bir özgüven. Arada frenlenmeleri, şaşırtılmaları, yaptıklarının herkes tarafından hoş karşılanmadığının onlara hatırlatılması, şöyle bir silkelenmeleri lazım. Bir tekbir, bir yuhalama, bir tekbir, bir yuhalama, bir tekbir, bir yuhalama. Hayırdır dostum, ne diye bağırıyorsun? Derdin nedir? Bu ne rahatlık? Ne bu gürültü? Kimsenin itiraz edemeyeceğinden emin, nasıl olsa “ne o? Tekbirden rahatsız mı oldunuz?” diyerek karşındakini sindireceğinin bilinciyle ortalığı inim inim inletirken, böyle hiç beklemediğin yerden fırçayı yersin işte. Hahahah! İçimin yağları eridi :) Ey sevgili genç taban, ey son on-onbeş yılda yetişmiş bir kısım yeni gençlik: Hiç bahaneler ardına saklanma. Tekbirden ziyade tarzınızdan, bu yaptığınız görgüsüzlükten, hoyratlıktan rahatsız oluyor insanlar. Yoksa tekbir olur, slogan olur, başka bir ifade olur. İnsanları her şeyle bıktırabilirsin. Sizin kadar ses çıkarmadıklarına, bağırmadıklarına bakmayın. Enerjiniz boşalsın diye bekliyorlardır sabırla. Sırtınıza pıt pıt vurarak, "tamam sensin, en mağdur, en haklı, en güçlü sensin, ne yapsan yeridir, bizse katlanmak zorundayız elbette" diye idare ediveriyorlardır. Aman yeter ki sen rahatla, kendini iyi hisset.

Ama ilk fırsatta sizden uzaklaşma, sizinle aynı ortamda bulunmama gayretine girdiklerinde bozulmak yok. Kusura bakmayacaksın.

(3) "Bana bir adım atana on adım atarım" deriz, deriz de, uygulamada bize bir adım atandan bir adım daha gelmesini bekliyoruz sanki. Verdiğimiz ödünler görev oluyor, fazladan yapılan bir iş ya da iyilik elimize yapışıyor. Çoğu insana ricayla bir iş yaptırmak epey güç. Karşındaki kişi seni zayıf olarak mı görüyor, yeterince ciddi olmadığını mı düşünüyor, yoksa “ÖFKELENMEDEN SÖYLEDİĞİNE GÖRE KONU YETERİNCE ÖNEMLİ OLMASA GEREK” diye mi geçiriyor içinden, belli değil. Toplumumuzdaki otorite sevdası, bir yanda otoriterlik, diğer yanda yalnızca otoriter tavırları ciddiye alma eğilimi birbirini besledikçe kökleşiyor. Sen dili yerine ben dili kullanayım diyorsun, burası bizim okulumuz, ikinci evimiz, temiz tutalım diyorsun, öğrenci iyiden iyiye içine ediyor sınıfın. Ortalık çöpten geçilmiyor. Sakinlik ülkece yaygın bir ruh hâli olmadığı için, sakince söylenenler kaale alınmıyor; zira bir konu önemliyse sinirlenmen, bağıra çağıra, vurgulayarak konuşman, stres içerisinde olduğunu belli etmen gerekir. Geçenlerde telefon dolandırıcıları yine bir kadına evini sattırmış. Bankada, maliyede filan adamları olduğu belli, orası uzun hikaye ama gözlerden kaçan bir nokta da insanlarımızın otoriteden ne denli korktuğu. Facebook’ta bile “benim adıma açılabilecek sahte hesaplardan, yapılabilecek paylaşımlardan sorumlu değilim!” diye yazacak kadar tırsıyoruz. İçimize işlemiş. Üniversite öğrencisinin teki, bir gece dışarıda sivil polisler kimliğini görmek isteyince, polisler üniformasız oldukları için kimliklerini görmek istemiş ve bunun üzerine ağzının ortasına yumruğu yemişti. Yahu sen burayı Hollywood filmi mi sandın? Sert bir ses tonuyla “KİMLİĞİNİ GÖSTER!” deyin, insanımızın çoğu derhâl çıkarır kimliğini. Hâl böyleyken, vatandaşa telefon açıp son derece sert ve azarlayan bir ses tonuyla, fırsat vermeksizin, yüksek sesle konuşan ve polis olduğunu söyleyen bir dolandırıcının ciddiye alınması gayet doğal. Bir tanıdığımın başına geldi: O kadar ustaca, belagâtle ve sert bir tonda konuşuyorlarmış ki, korkudan tir tir titremiş, kalp atışları hızlanmış. Güçlü olanın haklı olduğu, hak sahibi, imtiyaz sahibi olduğu coğrafyalarda yaşıyorsan, hayatta kalabilmek için ortama uyum sağlaman gerekir. Mesela otomobil daha güçlü yayadan. Dolayısıyla geçiş hakkı otomobildedir. Şimdi ben salak gibi “ama burası yaya geçidi” diyerek geçiş hakkını kendimde görürsem tahtalı köyü boylama ihtimâlim var. Konuyu dağıtmayayım. Bugün rica değil, yaptırım egemen ve bence toplum olarak bizi insan yerine koyan, nazikçe, güzelce konuşan kişileri ciddiye almadığımız için bu böyle oldu.

(4) Rusları seviyorum ya. Taaa en doğuda, Japonya’ya doğru, Pasifik kıyısında Vladivostok diye mükemmel bir şehir kurmuşlar. Öyle küçük de sayılmaz. 600.000 nüfuslu. Şu an seçme şansım olsa Venedik’e ya da Kopenhag’a gideceğime atlar Vladivostok’a giderdim. Arkadaş sen Slavsın, Avrupa’nın doğusundansın sonuçta, üşenmedin mi taa oralara gidip o şehri kurmaya? Körfeze de Büyük Petro Körfezi adını vermişler :) Yok böyle bir inat. Bu adamlardaki ulusal gururu seviyorum. 1917 Ekim Devrimi’nin hemen ardından Lenin “tüm anayurda, en ücra köşesine kadar elektrik döşeyeceğiz!” derken ciddiymiş demek ki. Rusya dediğin, yüzölçümü bakımından Plüton gezegeninden daha büyük bir ülke sonuçta. Nasıl çalıştınız, yorulmadınız mı be kardeşim? Hayır öyle Çin gibi, Hindistan gibi fazla nüfusun da yok. Soğuk memleket sonuçta. Şu Vladivostok’a bak ya, gerçekten helal olsun. Bu adamların sinemasını da, edebiyatını da, Sovyet geçmişini de seviyorum. Tarihlerini inkâr etmiyorlar. Moskova'da Stalin'in büstünü görünce şaşırmıştım. "Diktatör değil miydi?" diye sorduğumda, "ama onun döneminde Nazi Almanyasını yendik" diye yanıt vermişlerdi. Evde Dostoyevski’nin mermer bir büstü var. St. Petersburg’dan almıştım. Ona baktıkça yeraltı adamı geliyor aklıma, sonra Ivan Karamazof ve nihayet Raskolnikof geliyor. Henüz Budala'yı okumadım ama Prens Mişkin de geliyor aklıma. Batı Avrupa’nın kuru rasyonalitesiyle yetinmeyen, duygusal, epik, coşkulu, kafasına koyduğunu yapan insanlar. Öyle ideal deyip geçmez, o ideali gerçek kılmak için ellerinden gelen gayreti gösterirler. Hırslı ve gururlular. "Hayır" diyor, kabullenemiyor, “biz nasıl Batı Avrupa’nın gerisinde kalırız? Nasıl!” Bir millet düşün ki onca yıl geriden getirdiği, itekleye itekleye gerçekleştirdiği endüstriyel ve bilimsel devrimin ardından uzaya ilk insanı gönderecek kadar inatçı olsun. Batılı bir gazeteci, Mihail Kalaşnikof’a ölüm döşeğinde “sizin icat ettiğiniz silah yüzünden milyonlar öldü, mutlu musunuz?” diye sorduğunda, “HADİ ORADAN!” diye atarlanıp “ben ülkemin savunması için yaptım o silahı, sonradan kim niye kullanmışsa gidin onlara sorun!” diye gazeteciyi fırçalayan, politik doğruculuk ve dalkavukluktan uzak insanlar. Allah’ın bataklığına St. Petersburg gibi harikulade bir şehri zorla, inatla, sabırla inşa etmiş bir ülke. Bu adamların hiçbir şeye eyvallah etmeyişlerini ve en önemlisi bilime, sanata, edebiyata ve spora olan tutkularını seviyorum. Street Fighter’daki Zangief karakterini bile seviyorum.

(5) “Bir şeftalinin, bir üzümün mutluluğu. Kim daha fazlasını ister? Yaşıyorum. Bu da yeter” diye yazmış Pavese. Adalet Ağaoğlu’nun Hayır adlı romanında rastladım bu alıntıya. İki kitabını okumuştum Pavese’nin. Belki bu satırları da okumuşumdur. Hatırlamıyorum ama bazı ifadelerde gizlenen anlam kendini sonradan ele veriyor. Kanaatkârlığı, diğer bir deyişle azla yetinmeyi göklere çıkartırken temkinli olmak gerek; zira çok azla yetinen insan en sonunda sıfırla yetinmek isteyebilir. Sıfır, yani ölüm. Arzunun tamamen törpülenmesi. Bir şeftali, bir üzüm. Daha fazlasını istemez mi insan? Bu kadarı da biraz fazla az değil mi? İnsan dediğin içinde arzuların depreştiği bir varlık.

Çoğunluğun arzu ettiği şeylere heves etmediğim için kendimi hırs yoksunu birisi olarak gördüğüm olur. Evet, lüks bir konut özlemim yok, otomobillere ilgi duymuyor, gördüğümde modellerini bile ayırt edemiyorum. İki hafta boyunca bankamatiğe uğramadığım zamanlar oluyor. Maaşı pek az harcamışken bir sonrakisi yatmış oluyor bazen. Parada gözüm yok. Fakat bu demek değil ki arzuları olmayan birisiyim. Öyle bir şeftali ve bir üzümle yetinecek değilim. Başkalarının değer vermeyebileceği ama bana göre her şeyden önce gelen hırslarım var. Sanata, edebiyata, bilime, felsefeye ilgi duyuyor, elimden geldiğince okuyor, “onu da okumalıyım, bu kitabı da derhal temin etmeliyim!” diye kendime buyruklar veriyorum. On altı senedir bu böyle. Dünya haritasına her baktığımda ve gitmek istediğim yerleri her gördüğümde içim kıpır kıpır oluyor. Nezaketi ve güleryüzü severim. Yapım öyle. Gelgelelim haklı olduğumdan emin olduğum bir konuda, özellikle nezaketime rağmen ukala ve kötü niyetli bir tavra maruz kaldığımda coşkuyla savunuyorum kendimi. Şövalye gibi. Hâlâ sabırla beklediğim, on kez reddedildiysem onbirinci kez yayımlansın diye yine, inatla yeniden başvurduğum müstakbel kitabım Kasım’da ciddi ciddi çıkacak. O kitap çıkmalı. Bu da benim hırsım arkadaş!

Arzu, hırs, sevgi, öfke ve tutkuyu bedeninden çıkarıp attıysan bitmişsin demektir zaten. Nietzsche, Schopenhauer, Hegel, Kierkegaard, Sartre filan artık kim varsa, bunlar tutkulu insanlardı. Hırsından geceleri uykuları kaçan, meramını anlatabilmek için yeri geldiğinde sağlığını hiçe sayacak denli tutkulu insanlar. Bir insan toprağa tutunmaktan vazgeçmiş, çok ama çok az şeyle yetinmeye başlamış ve kendisine hedefler koymayı bırakmışsa sonu yakın demektir. Çok az ile sıfır arasındaki fark çok küçük. Az olandan hiçliğe varmak an meselesi. Muhtemelen Pavese’nin başına gelen de buydu. Bir şeftali, bir üzüm derken, “yaşamak başlı başına yeter, kanaatkâr olacaksın” diye kendini avuturken, en nihayetinde az olandan sıfıra varmış ve intihar etmişti.

(6) Köyde öğretmenlik yaparken, hatta daha öncesinde, bizim evin arkasında kulübeyi andıran küçük eve geçtiğimde yaptığım ilk iş kendime özgü bir atmosfer yaratmak olmuştu. Masa lambası önemliydi. Loş ışık olmazsa olmazdı. Kitap okumaya oturmadan önce üç dört şarkı dinlerdim ve bu şarkılar genellikle Max Richter ve Library Tapes gibi insanı sarıp sarmalayan, yağmur sesinin, rüzgar uğultusunun ve kapı gıcırtılarının eşlik ettiği piyano ve keman taksimleri olurdu. Severdim öyle parçaları. Sobayı yakar, sıcacık odada piyano çalarken piknik tüpünde suyun ısınmasını bekler, kış mevsimiyse kahveme biraz konyak katar, guruldayan bir kedi keyfiyle masanın başına geçerdim. 2004-2007. Bu ritüel benim için dünyevî bir ayindi adeta. Edebiyat ve müzik. Zaten sanat dediğimiz şey dünyevî bir maneviyat imkânıdır. O evde neler okunmadı ki? Yaşar Çabuklu'yu okuyup kendisine e-posta yazdığımı hatırlıyorum. Aşırılığın Peygamberleri adlı kitabı büyük bir coşkuyla bitirdiğimi de. Bir arkadaştan aldığım Iris Murdoch romanını nasıl da hızla bitirdiğimi, Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi ile nasıl boğuştuğumu, mistik ve oryantalist bir Ortadoğu resmi çizen Esirgeyen Gökyüzü romanını okurken ne denli sıkıldığımı da hatırlıyorum. Nietzsche’nin epik üslubunu okudukça nasıl da etkilenirdim: “Beni okumak yükseklerde uçmaya benzer dostlarım. Eğer bir kartal gibi cesur değilseniz, eğer yükseklerin sert havasında üşütmekten korkuyorsanız bu işe hiç girmeyin!” Ne adam ama.

Dışarısı sıkıcıydı. Bugünkü kadar olmasa da sıkıcı. "Small talk" denen havadan sudan sohbetten hiç haz etmediğim yıllardı. Gündem denen illetse canımı sıkmaktan başka bir işe yaramazdı. 80 sonrası doğumlular olarak, 12 Eylül’ün çocukları olarak apolitik olmakla eleştirilir, Dünya’dan bihaber olmakla yerilir dururduk. Baktık ki olan biteni takip etmek bir işe yaramıyor, kendini uyumsuz ve dışarıda hissettiriyor, aidiyet duygunu köreltiyor, en iyisi dedik, en iyisi aç masa lambanı, kahveni hazırla, biraz piyano dinle ve iyi bir kitaba gömül gitsin. Arada içini döküverirsin. Çağımızda sözün hiçbir etkisi olmadığını bilsen de, içini döker, hiç olmazsa az çok rahatlarsın işte. Her şey söylenebilir, buyur söyle, ama etkisi yok. 19. yüzyılda kaldı o. Biraz da 20. yüzyılın ilk yarısında. Artık sözün etkisi sıfırlandı. Eskidenmiş o.

Huzurlu geçirdiğim zamanları arttırmak tek hedefim. Eski ve kişisel geleneğimi yaşatıyorum. Şu an huzurdan erebilirim. Kalbimin yavaş attığı bir akşam. Kitabımı son kez gözden geçiriyorum. The Thumbled Sea diye bir grup çalıyor. Piyano ağırlıklı. Loş ışık. Kafamda ise Zeki Demirkubuz’un o çok alıntılanan cümleleri: “Artık bu ülkeye dair hiçbir şeyin benim istediğim gibi olmayacağını biliyor ve bundan acı duymuyorum.”

Tamer Ertangil.

30 Eylül 2016 Cuma

Değiniler: Eylül

(1) Ivan Illich’in Okulsuz Toplum’unu okuyayım dedim. İnat edip bitirdim ama sıkıldım. Aydınlanma ve ilerleme düşüncesini eleştireyim derken o kadar çok açık vermiş ki, bir dolu sorunlu nokta var. Okulsuz Toplum’dan memnun kalmayınca canım deneme okumak istedi. Tezer Özlü’nün Yeryüzüne Dayanabilmek İçin adlı kitabı bu bakımdan oldukça iyi geldi. İhtiyacım olan buymuş meğer. Herzog Werner’i keşfettim Özlü sayesinde. Bir filmini indirdim. Werner’in Buzda Yürüyüş diye bir kitabı ise zaten varmış bende. Bir ara okuyayım. Kitapların başka kitaplara, yazarlara ya da filmlere göndermede bulunmasını seviyorum. Tüm üyelerin birbirine eklemlendiği bir ağ gibi kitapların dünyası. Ayrı bir evren gibi. Bir sürü kesişen küme. Yaklaşık bir yıldır içinde bulunduğum ruh hâlinden memnunum. Gündemden tamamen kopuyor da değilim gerçi; ama gündeme hayatımda bir yere kadar izin veriyorum. Sınır ihlâline izin vermiyorum. Hop! Orada dur bakalım sevgili gündem. Bugün haber bakmayacağım! Geçen gün okulda şu anki milli eğitim bakanının adını hatırlayamadım. Nabi Avcı hâlâ görevde sanki. O kadar kopmuşum. Olan biteni az çok takip etsen de kendi kişisel gündemini inşa etmekte yarar var. Neye ilgi duyuyorsan artık. Bu durum yalnızca bize özgü değil üstelik. On dokuzuncu yüzyılda yaşamış olan Gustav Flaubert bile, yazmakta olduğu romanına yoğunlaşarak dışarıdaki gerçekliklerden koptuğunu, bunu bile isteye yaptığını, romanının adeta onun sımsıkı tutunduğu bir kaya olduğunu söylüyor. Kayayı bıraktığında kitabın düşsel evreninden gerçeklik denizine düşmesi an meselesi. Şahsen ortayolcuyum bu bakımdan. Düşler aleminde kalıp gerçeklerden kopmak kadar gerçeklerle haddinden fazla muhatap olup iç sıkıntısına gömülmek de kötü. Tercihler farklı farklı olabilir elbet. Kimi kusurlarımız da var muhakkak. Öte yandan, geceleri huzurla uyuyabildiğim, coşkulu ama öfkesiz, nihayet elden geldiğince ölçülü ve dengeli kalabildiğime göre şimdilik işler yolunda demektir. Böyle devam. İnsanoğlu gülümseyen de bir varlık. Acaba bu konu neden yeterince irdelenmez diye düşünürken filozof Henri Bergson'un Gülme adlı kitabını alıp sıraya koydum. Aklım onda iki gündür. Bir de Kierkegaard'ın Kahkaha Benden Yana'sı.

(2) Şu sürreal metrobüs kazasını akşam gördüm. Sanırsın Mad-Max filmi. Sosyal kuralların, ahlakî erdemlerin ve görgünün olmadığı kıyamet-sonrası filmlerinden bir sahne adeta. Filozof Hobbes'un ünlü sözündeki gibi: Herkesin herkese karşı savaşı. Bir vahşi doğa belgeseli. Dilediğin kadar özenerek yetiştir çocuğunu, sonsuza dek sırça köşklerde saklayamazsın. Nihayet dışarıda karşılaşacağı manzara bu. İsterse 15.000 lira maaş alsın, yaşayacağı ortam, kültür, medeniyet bu. Nasıl bir sinirse artık, o sinirin bedelini başkalarına ödetmeden rahatlayamayan insanlar. Şoföre sinirlenmiş olabilirsin, hatta şoförün tipine gıcık olmuş bile olabilirsin. Ama araç seyir hâlindeyken şoföre saldıramazsın. Haber sunucusu “şaşırtıcı kaza” ifadesini kullandı ama bence ortada şaşırtıcı bir şey yok. Herkes sinir hastası olmuş kardeşim. Daha bugün gerildik dolmuşta. Merkezde 70-80 yaşında teyzeler, binbir zorlukla araca binmeye çalışıyor, arkadaki araç acır mı, ihtiyar filan dinlemez, çünkü acelesi var, bencil ve saygısızız, bir tek kendimizi düşünüyoruz, DAT-DAT-DAT-DAT elli kere kornaya bastı. Bizim şoför bir yandan dönüp adama küfretti. Bir yandan da yaşlı yolculara bağırdı: “ACELE EDİN! ÇABUK OLUN!" Niye ki? Kadıncağız yaşlı, hızlı hareket edemiyor işte? Yol dar? O araba o teyzelerin binmesini efendi gibi bekleyecek. Yoksa saygıdan, ortak değerlerden filan bahsetmesinler hiç. Bir gerginlik mi yaşadın? Sinirlisin, kendine hakim olamıyor musun? Git sorununu kişisel olarak hallet. Şoförle daha sonra hesaplaş, Batılılar gibi düello yapın mesela. Madem bu kadar heveslisiniz şiddete. Hiç olmazsa olayla alakası olmayan insanlara zarar vermemiş olursunuz. Evet, düello kötüdür ama şu rezillikten, şu zincirleme trafik kazasından iyidir. Düello abi, bak ne güzel, gidin bir köşede paylaşın kozunuzu. Bizi niye bulaştırıyorsunuz? Ne çok kırmızı çizgisi oldu herkesin. “Camı çerçeveyi indiririm!”, “yakarım bu Dünyayı!” Yahu başkalarını niye katıyorsun işin içine? Denetleyemediğin öfken, bir türlü durulmak bilmeyen sinirin yüzünden Dünya neden yansın? Değerlisin evet ama başkası da değerli. Neden kendini Dünyanın merkezinde görüyorsun ki? Neden öfke nöbetlerinin sonuçlarına katlanmak zorunda olduğumuzu, keyfin kaçtığı için herkesin keyfinin kaçması gerektiğini düşünüyorsun ki? Koca ülke bir ergen ben-merkeziyetçiliği ile yoğrulmuş. Kimse burnundan kıl aldırmıyor, ödün vermiyor. Milyonlarca sağı solu belli olmayan, patlamaya hazır bomba. Adam şoföre kızdı diye zincirleme kazaya sebebiyet veriyor. Şaka gibi. Vaziyet bu. Bence TV'de liderlerin birbirlerine söylediklerini değil de tabandaki bu ruh hâlinin sebeplerini tartışsınlar biraz da. Ülkede milyonlarca olgun olmayan tehlikeli yetişkin var. Olgun değiller. Yalnızca yaş itibariyle yetişkinler, o kadar.

(3) Bir tatilin daha sonuna geldik. Öğretmenlerin tatili hakkında herkes atıp tutar, malûm. Gerçi her meslek grubu diğerini kıskanır Türkiye’de. Taksici bir arkadaşa “ulan bütün gün müzik dinleye dinleye geziyorsun, senden iyisi yok be!” diyen esnaf bilirim. Birisi de "çocuğumu ileride eczacılık fakültesine göndereceğim, ömür boyu yatışa geçer bari" demişti :) Birbirimizi çekiştirerek hayata tutunuyoruz herhâlde. Heyecanlı oluyor. Toplumumuz böyle daha diri kalıyor olsa gerek. Tuhaf. Meslekler arası çekememe bir yana, Tarık Akan’ın ardından bile kötü söz söyleyen insanları görünce şaşırmıyorsun artık. Görüşmüş, bakışaçısıymış, cenahmış. Hikaye. Bakışaçıları batsın. Ne biçim bir açıysa o, safî kötülükten ibaret kalmış. Dinsizlikle itham ettikleri Tarık Akan'ın yüzüne bakıyorum, güzellik saçıyor, yüzünden ışık fışkırıyor adeta, bir de “İslamî usullerle cenazesini kaldırmak zorunda kalmaktan esef duyan” Yeni Akit yazarının meymenetsiz suratına bakıyorum, yaşama sevincim soluyor tipindeki, bakışındaki nefret ve çirkinliği görünce. Akran sayılırlar gerçi, Tarık Akan’ın yakışıklılığını ve nurlu yüzünü kıskanıyor herhâlde. Normaldir. Sen cenazeye gelme yahu, sıkıntı değil, eksikliğini duymazlar. Zaten senin onayını, olurunu almak istediğimizi nereden çıkarıyorsun ki? Kaldı ki, Türkiye’de bir insan müslüman olmayadabilir, hatırlarsan din ve vicdan hürriyeti var bu ülkede, yüksek müsaadenle. Hem belki Tarık Akan’ın maneviyatı, duygusal dünyası senden daha engin, daha zengindir, sanatçı adam sonuçta, ve belki bu iç güzellik onun o gülüşüne, bakışına yansımıştır, olamaz mı?

Neyse. Ne diyordum? En nihayetinde tatil bitti. Şahsen bir öğretmen olarak tatili iyi değerlendirdim. Hem yurtdışına çıktım hem de bol bol okuyup kendimi geliştirdim. Yabancı dil nankördür. İhmâle gelmez. Türkiye’de gündelik hayatta İngilizceyi kullanma imkânı olmadığı için, filmleri dublajsız ve İngilizce altyazı ile izlerim ki dil becerimi koruyabileyim. Ama film de bir yere kadar. Bol bol makale okudum bu yaz. Hep İngilizce. Bir de kitap bitirdim. Epey hacimli. Kural koydum kendime: Araştırma-inceleme türündeki kitapları İngilizce okuyorum bir süredir. Türkçe harikulade bir dil, çok güzel, ama kendimi edebî eserlerle sınırladım. Felsefe, tarih, antropoloji filan, bunları İngilizce okuyuveririm, öykü ya da romanları ise Türkçe. İngilizce öğretmeniysen önce kendine saygından ötürü bu dile olan hakimiyetini koruyup geliştirmen şart. Dedim ya, nankör çünkü. Unutursun. Ya da ben unuturum. Pek zeki değilim. IQ’m ve belleğim güçlü değil. Ben bir şeyleri çalışarak ve sırayla yapabiliyorum. Üstün yetenekli değilim.

(4) Hayır, o eski bayramları özlemiyorum. Aslında geçmişe dair hiçbir şeye özlem duymuyorum. Borularında kurum biriken, yalnızca tek odanın ısındığı, tozun, isin, kirin eksik olmadığı sobalı evleri de özlemiyorum. Havanın kömür dumanlarıyla hem kirlendiği hem de leş gibi koktuğu doğalgaz öncesi günlere zerrece özlem duymuyorum. Sokaklarda Aygaz ve İpragaz arabalarının gümbür gümbür gürültü yaparak dolaştığını hatırladıkça “bunca gürültüye nasıl tahammül ediyormuşuz?” diye soruyorum kendime. Komşuluk bitti diye serzenişte bulunanlar olsa da, herkesin her şeyden haberdar olduğu, kadınların balkondan balkona bağıra çağıra konuştuğu, başkasını rahatsız etmemek nedir bilmeyen, gözetleme ve denetleme mekanizmalarının baskın olduğu o eski mahalle kültürünü hiç ama hiç özlemiyorum. Yalnızca birbiriyle uyumlu insanların misafirlik yaptığı, çat kapı eve gelmenin samimiyetle bir ilgisi olmadığını bilen, mesafeli, saygılı, kurallara uyan insanların olduğu, herkesin burun kıvırdığı ama nedense ekonomik durumu elverdiği vakit derhâl taşındığı mevcut site hayatını tercih ederim. ‘80’lerin arabesk kültürünü hiç ama hiç özlemiyorum. Küçük Emrahları, İboları, ağlayan, ağlatan müzikleri, ağlarken kendini jiletleyen gençleri, kapalı alanlarda, hatta otobüslerde sigara içilen yılları, cep telefonsuz, internetsiz, internet bankacılıksız, kıytırık bir iş için bile uzun sıraları beklemeli günleri de özlemiyorum. Bayramlık almayı da özlemiyorum. Tekstil sektörü ve seri üretim sağolsun, zaten her gün farklı bir kombin yapıyor, elden geldiğince şık giyiniyorum. Eskiden kıyafet yamamak diye bir şey vardı. Çünkü öyle zırt pırt alamazdın giysi falan. Çocukken topumuzu kesen hacı amcaları da, “kızılcık sopasıyla döverim seni!” diye tehdit eden huysuz ihtiyarları da özlemiyorum. Dayağın çok olağan sayıldığı, cennetten çıkmadır dendiği günleri de. Bir kafe açılmıştı kızlı erkekli oturulsun diye, camına siyah bant çekmişlerdi sanki kötü bir şeymiş gibi. İçerisi görünmesinmiş. En sıradan ve klasik bilgiler için bile tozlu raflardaki ansiklopedilere muhtaç olduğumuz, o ansiklopedileri almak için tonla kupon biriktirdiğimiz günleri de özlemiyorum. Müzik dinlemek için Walkman kullandığımız, piller bitmesin diye tükenmez kalemle kasetleri çevire çevire ileri-geri sardığımız günleri de.

Geçmişin, kusursuz bir bütünmüşçesine yüceltilmesini, sanki o vakit her şey güllük gülistanlıkmış gibi hatırlanmasını tuhaf ve abartılı buluyorum. Gelecek daha önemli. Ben saygı, hoşgörü ve mesafenin el üstünde tutulduğu ve bireyin esas alındığı, endüstriyel üretim ve bilimin getirilerini yadsımayan, insanların birbirini gözetleyip darlamadığı, müdahale etmediği, dedikodusunu yapmadığı, rahatsız etmediği bir geleceği özlüyorum. Yoksa mahalle kültürüymüş, sobalı evmiş, kestane pişirmekmiş, başkasının olsun -istemem.

Geçmişe dair özlediğim birkaç şey var tabi. Günümüzde öfkelendiğim şeyler de çok. Yine de eskiye dönmek istemezdim. Biliyorum, çoğunuza zıt gidiyorum belki ama geçmişe özlem duymuyorum.

(5) Bir anlık hevestir sandım. Değilmiş. Üç hafta oldu. Üç haftadır, akşamları Google Earth’ü açıp Türkiye haritasında geziniyorum. Bozcaada’ya bakıyorum, sonra Şarköy’e, ardından Alanya’ya ve birkaç saattir Finike’ye. İnsanın dertsiz tasasız, sağlıklı ve huzurlu bir hayat sürdürmesi hayal kurmasının önüne geçmiyor. Yeni mekânlara dair hayaller şu üç haftadır çokça aklıma düşer oldu. Kendimi biraz olsun tanıyorsam, bundan tam iki yıl sonra muhtemelen başka bir şehirde, başka bir okulda çalışıyor olacağım. Rahatın yerinde olabilir. Kayda değer hiçbir sıkıntı yaşamıyor da olabilirsin. Ama insan durduğu yerde durmuyor işte. Yeni yerlere yelken açmak, yeni insanlar tanımak, yeni deneyimler edinmek arzusu, güvenli ve dingin bir şekilde yerli yerinde oturmanın önüne geçmeye, giderek ondan daha cazip hâle gelmeye başlıyor. Bir yer memleketin de olsa, arkadaşların, çevren, tanıdıkların burada da olsa, her noktasını avcunun içi gibi biliyor da olsan, durduk yere taşınmak gibi bir külfeti üzerine alman tamamen mantıksız da olsa duramıyorsun işte. Basıp gideyim diyorsun kendi kendine ve bunun hiçbir rasyonel gerekçesi yok. İçeride bir yerlerde bir şeyler seni dürtüklüyor. Mantıkla bakarsak olduğum gibi kalmam çok daha mantıklı. Öyle de, hayat bir tek mantıkla yaşanmıyor. Geçenlerde Duygusal Zeka kitabında okumuştum. İnsan kararlarını verirken önce duygular devrededir. On tane seçenek varsa sen ilk anda, farkında bile olmadan, sırf hoşlanmadığın için, ki hoşlanıp hoşlanmamak irrasyonel bir meseledir, o seçenekleri dörde beşe indirirsin. Ancak ondan sonra, yani duygular zaten yapacağını yaptıktan sonra düşünen zihin devreye girer. “Hmm. Acaba hangi sahil kasabası havalimanına daha yakındır, hangisinde ev bulmak daha kolay olur, hangisinin hangi özelliği onu daha tercih edilir kılar?” gibi sorular ancak duygular işini gördükten sonra, yani duygusal karar anından sonra gelir. İnsanoğlundan duyguları söküp alın, geriye kala kala Uzay Yolu’ndaki Mr. Spock gibi robotumsu, sırf rasyonel, ruhsuz bir varlık kalır zaten.

Belirli bir yerde uzun süre yaşadıktan sonra oradaki fırsat ve imkânları tükettiğini hissediyorsun. Muhakkak çok değerli dostların oluyor. Ne var ki kendini adeta erken emekli olmuş, fazlasıyla durağan ve her günün birbirinin aynısı olduğu bir ortamda ihtiyarlamış gibi hissediyorsun.

Yeni deneyimlere yelken açmak iyidir ya. İki sene göz açıp kapayınca kadar geçer zaten. O zamana kadar kim öle kim kala tabi. Bakarız.

(6) Öğlen bir gibi okuldan eve gelince denize şöyle bir baktım. Sütlimandı. Berrak. Tertemiz. Çarşaf gibi. Pürüzsüz. En son 31 Ağustos’ta yüzmüştüm. Dayanamadım. Dükkanı yarım saat geç açıveririm dedim. Aldım havlumu atladım denize. Ağustos’taki tüm yüzmelerimi toplasanız, bugün aldığım tadı vermez. Açıldıkça açıldım. Denizden korkmam ben. Kramp girmez. Girse de suda sırt üstü yatar dinlenirim. Heyecanlanmam. Balık adama döndüm zaten bu yaz. Neyse. Denizde açıldıkça açıldım ve kıyıya dönüp baktığımda gördüğüm manzara o kadar güzeldi ki o anı fotoğraflamak istedim. Suyun içindeyken fotoğraf çekecek değildim elbette ama o görüntü zihnime nakış gibi işlendi. Bana özel olsun, kalsın zihnimde madem. O da benim, bana özel, biricik, paylaşılamayan bir yaşanmışlığım olsun. Kıyıya dönüp çıkınca bugünlerde okuduğum, Mîna Urgan’ın Bir Dinozorun Gezileri kitabı geldi aklıma. Hani öteki kitabını okumuştum geçenlerde. Bu ikincisi. Kitabın ilk bölümünde küçük mutluluklardan söz ediyor Urgan. Hayatta en sevdiği iki şey kitaplar ve denizmiş. Ne kadar da örtüşüyoruz kendisiyle. 34 yaşındayım ama 83 yaşında anılarını yazan bu insanın bazı paragraflarını okurken onları kendim yazmışım gibi hissediyorum. Empatinin dorukları. Bazen kendi kendime söylenirim. Ya Tamer derim, Tamerciğim, acaba büyük mutlulukların ne olduğunu bilmediğin, onları tatmadığın için küçük mutluluklarla yetiniyor olmayasın? Yoksa insanların o kadar da önem vermediği, senin aldığın lezzeti abartılı bulabileceği şeylerle kendini kandırıyor, kendi kendini mi avutuyorsun? Olamaz mı? Bir kitabı okurken, sevdiğin bir şarkıya eşlik ederken, kendini iyi bir filme kaptırdığında, denize girdiğinde, duş alırken, bir arkadaşını gördüğünde, sabah yüzünü yıkayıp “ne harika bir gün!” diyerek dışarı çıktığında, çıkarken yeni açmış nazlı ve kırılgan gardenyanın o tarif edilmez kokusunu içine çektiğinde, şehiriçi minibüsü ile okula giderken sanki şoför seni gezdiriyormuş gibi hissedip etrafı seyrettiğinde, daha güzel göreyim, Dünya'yı daha net göreyim diye güneş gözlüğünü çıkardığında, kahkaha attığın, selamlaştığın, sohbet ettiğin, hepsinden öte yemek yerken, yemek ya, Dünya’nın en güzel şeyi yemek yemek için o sofralara oturduğunda, gezip gördüğün yerlerdeki hoş anıların durduk yere aklına geldiğinde hissettiğin o tatmin duygusu çok mu abartılı acaba? Tamer diyorum, kendini kandırıyor, Polyannacılık oynuyor, küçük şeylerle arzularını törpüleyip yalan avuntularda oyalanıyor olmayasın diyorum. Denizmiş, çiçekmiş, kitapmış, yemekmiş, abartmıyor musun birazcık?

Sonra Urgan'ın yazdıklarını görüp yalnız olmadığımı anlıyorum. Kimimizin özünde var hayattan tat almak. Bakın bir alıntı: “İlk maaşımın bir kısmıyla anneme 250 gram şam fıstığı, kardeşim Halil’e büyük boy bir tobleron çikolata, kendime de koskocaman kırmızı bir balon almıştım.”

Bence o küçük dedikleri mutluluklar bilakis gayet büyük.

(7) Abim tatilde. Üç gündür dükkana ben bakıyorum. Farklı bir tecrübe. Her çeşit insan geliyor. Adeta bir laboratuar. Bugün müşterilerden birisi sohbet açtı. Erzurumluymuş. Marmara bölgesi nüfus patlaması yaşarken, diyelim Giresun’un 3.000 nüfuslu ilçelerinden, Artvin’de neredeyse insan kalmadığından, bu gidişle oraların kendi hâline bırakılıp doğa tarafından ele geçirileceğinden filan dem vurduk. O esnada meyhane havaları şarkıları aktarımı sürmekteydi. Dükkan müzik market. Ah sorma dedi, sorma, varımı yoğumu sattım, kiradayım. Belli ki sürekli içmek gibi bir sıkıntısı var. Meyhane havaları. Orası beni ilgilendirmez tabi. Ancak Marmara’nın, Türkiye’nin Batısının yozlaşmışlığından, bozulmuşluğundan, kendi sözcükleriyle GAYRİ-AHLÂKİLİĞİNDEN şikayet etmeye başlayınca rahatsız oldum. Öyledir hep. Batı hor görülür. Dikkat edin. Biz yozuzdur. Cumhuriyeti de bu kör olası Batılı Rumeli elitleri kurmuştur zaten. Zannedersin Cumhuriyeti kuran öncü kadrolar savaşlarda o cepheden bu cepheye koşturmuyor da tüm gün bungee-jumping yapıyor, ciple safariye çıkıyor, yahut Maldivlerde kokteyl yudumluyormuş gibi. Neyse. Türkiye’de böyledir. Memur da olsan, memleketinde de çalışsan aynı maaşı alırsın, ama nedense o yozlaşmış, o beğenmediğin, o dudak büktüğün Batıya akın edersin. Tü-kakadır Batı ama herkes oraya gelir. Gayri-ahlâki Marmara ve Ege’ye akın eder. E dur o zaman memleketinde, bak memur adamsın, orada da aynı maaşı alacaksın zaten? A yok, buraya gelip de burayı hakir görmenin tadı bambaşka olsa gerek. Derken bu abimiz altın vuruşu yaptı: “RAMAZAN’DA AÇIK OLAN KAHVELER VAR YA!” Ay kuzum ya kıyamam, nasıl da mağdur, görüyor musun :( Ben durur muyum? Gayet sakin, “ama o zaman sen herkes sen gibi olsun, sen istiyorsun diye tüm mekânlar kapatılsın istiyorsun. Bu baskıcı bir tutum” dedim. İnanın abartmıyorum, adam elini nereye koyacağını bilemedi. Lafı nasıl çevirdi, konuyu nasıl değiştirdi anlamadım. Muhtemelen hep onaylanmış. “Haklısın abi. Şu ahlâksızlara bak! Kafeler Ramazan’da açık, böyle iş olur mu?” diye onaylanmayı bekliyor. Sanki onun oruç tutmasının önünde bir engel varmış gibi. Siyasetten ziyade bu toplumsal olgular, bu kalıplaşmış, yazılı olmayan önkabuller asıl sıkıntı. Bu zihniyet kötü işte. Düşmanını tanımak lazım. Kötü; çünkü müdahaleci. Biz iyiyiz, çünkü onun Ramazan’da oruç tutmasına karışmayız ama o bir mekân açık diye rahatsız olur. O da kapansın ister. Safî kötülüğün özü tam da bu. Zaten medeniyet dediğin kişinin hareket alanının genişliğiyle ölçülür. Sen hayatı bana dar ediyor, gücün yetmeyince dar edemesen de dar etme fantezileri kuruyorsan bal gibi kötüsün dayı. “Ah, Osmanlı’da olacaaadı, kellesi gitmişti hepsinin!” Kötüsün işte. Hayatı insanlara zehir etmekten başka bir medeniyet tasavvurun yok.

Sakince itiraz etmekte fayda var. Şok geçiriyorlar. Çok ilginç. Bir de sekülerler nefes almak için Batı kıyılarında toplaşmasa keşke. Tüm ülke sathına yayılsak ne güzel olur. Denge sağlanır.

Kıyılara yığıldıkça konut fiyatları da uçtu zaten.

(8) Eve elli metre mesafede bir bank var. Tüm banklar gibi ona da tabela astılar. Kabuklu yemiş yenmemesine dair. Çekirdek yani. Şam fıstığı ve fındık pahalı zaten. Yüklen ay çekirdeğine. Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür halkımız umursamıyor tabi tabela filan. Trafo tarafından perdelendiği için sote bir yer ve her sabah çekirdek kabukları çimenleri kaplamış oluyor. Hele yaz aylarında. İstisnasız her sabah çekirdek kabuklarından koyu beyaz bir örtü oluyor yerde -ve bazen masanın üstünde. Sadece o değil. Bisikletle gezerken slalom yaptığım anlar oluyor. İçki içecek mekân olmadığından, diyelim ki gün batımına karşı bir kadeh beyaz şarap içecek açıkta hiçbir mekân olmadığından, biraz da içmeyi bilmemekten tabi, erkekler, hep erkek, erkek erkeğe, biralarını alıp yol kenarlarında, yine sote yerlerde, bazen arabalarının içinde, bazense kayalıklarda birasını içer. Estetikten yoksun bir ortamda ılık, ısınmış, bir halta benzemeyen biramsı bir sıvı. İçer de, efendi gibi o şişeleri poşetleyip çöpe atmak yerine, bitirdiği vakit vurup parçalar hepsini. Nasıl bir bastırılmışlık, nasıl bir hınç, nasıl bir sinirse artık, o şişeler muhakkak kırılıp parçalanır. Bisikletle geçerken cam parçacıklarından kurtulmak için akrobatik hareketler yapman gerekir. Lastiğin patlamasın diye giderek ustalaşırsın. Kural sevmeyen, özgürlüğüne düşkün bir millet. O şişeleri parça pinçik etmezse rahat edemez. Sote yerlerde, karanlıkta yapılan kural ihlâlleri, muhtemelen “yaa belediye ne karışır, ben vermedim mi oy? Dilediğim yerde yerim bu çekirdeği abi, kime ne?” diyerek kimi savunma mekanizmalarıyla haklılaştırılmıştır bile. Ne yani? Halka rağmen halk için karar mı alıyorsun? Jakoben, elitist belediye seni! Kır şişeleri usta, parçala! Şangır! At çekirdek kabuklarını yere, öyle at ki çimenin yeşili görünmesin, yarım kilo, bir kilo, çıtır çıtır çatır çutur tüüühhhp! Hepsini yere at. Çöpçünün işi ne? Evin içine gelince Dünya’nın en temiz insanlarıyız. Yok böyle bir temizlik. Bal dök yala. Bütün gün temizlik yapan kadınlar var. Toz beziyle bütünleşmiş. Ama pencereden dışarı her şey atılabilir. Dışarısı yabancı. Kamusal olan bizden değil. Ortak yaşam alanları diye bir kültür yerleşmemiş bir şekilde. Meydan konsepti yok. Kızılay Meydanı dediğin bir kavşaktır alt tarafı. Meydanlar meydan değil, birer meydan okuma alanları. Kamusal alanda karşılaşmalar hep geçiştirmelik. Bu içerisi/dışarısı karşıtlığı Türkiye'de herkesi bağlayan bir mesele. Dost içerisi, düşman dışarısı. Bir mücadele alanı. Survivor adası adeta. Kendini ait hissetmediğin bu dışarısı için sorumluluk da hissetmezsin hâliyle. Ve sorumluluk hissetmediğin yeri temiz tutman için hiçbir sebebin yoktur.

Tamer Ertangil.

4 Eylül 2016 Pazar

Değiniler: 1-31 Ağustos 2016

(1) Beşiktaşlı yorumcu Kazım Kanat vardı, çoğunuz bilirsiniz. Kendisine kanser teşhisi konulup bir süre tedavi gördükten sonra, baktı ki çaresi yok, ölümün eli kulağında, tedaviyi reddetmiş, son birkaç ayını hastane koridorlarında ve diyaliz makinesine bağlı geçireceğine, “teknemde ailemle hayatın tadını çıkarıyorum, artık ne olacaksa, ne zaman olacaksa olsun” demişti. Zor bir karardı muhakkak ama bence Kazım Kanat doğrusunu yapmıştı.

Elimde olsa sonsuza dek yaşamak isterim. Hep sağlıklı kalmak ve mümkünse hiç yaşlanmamak isterim. Ölüm deneyimini, deneyimleyen kişiden başka hiç kimse bilemeyeceği, ve ölen kişi, söz konusu deneyimi başkalarına aktaramayacağı için, aksini tasavvur etmek zaten mümkün değil. Ölmeyi istemez kimse. Arzu nesneleri hayatın içindeyken, hayata dahil olmayan, üstelik bilmediğin ve geriye dönüşsüz bir "şeyi" nasıl arzu edersin? Büyük zorluklarla karşılaşan, kimi iç ve dış sebeplerden kaynaklı buhranlı dönemler geçiren kişiler, eh bir de kişilik bakımından savaşçı yapıda değillerse, isterler belki, ölmeyi değil de, yaşamamayı. Ölmeyi değil de, yaşamakta olduğu hayatı istemeyebilir, bunu anlarım. Tekil bir yaşam deneyiminin reddidir bu, yaşamın kendisine, tüm mümkün yaşamlara genel bir reddiye değil. Veya ağır bir hastalığı vardır, artık yaşamamayı, daha doğrusu o acılardan kurtulmayı isteyebilir, bunu da anlarım. Ne var ki, ölümün bilgisine sahip olmak ve onu arzulamak anlamına gelmez bu durum. O kadar sevimsiz bir konu ki, bırakın arzu etmeyi, hakkında konuşurken bile insanın enerjisini düşürüyor.

Eskiden insanlar evlerinde can verirdi. Yani eceli gelenlerden bahsediyorum. Modernitenin çoğu getirisini tereddütsüz kucaklayan birisi olsam da, günümüzde insanların son nefeslerini hastanelerde veriyor olmalarından hoşnut değilim. Yaşatmak güzel şey kuşkusuz; gelgelelim ihtiyarlıktan parmağını oynatamayacak denli kudretten düşmüş, sürekli kalbi tekleyen, özbakımını yapmaktan aciz hâlde, Azrail tarafından mütemadiyen yoklanan insanları makinelere bağlayarak, aşırı dozda ilaçlar ve uyarıcılarla ite kaka yaşatmak, onlara zulmetmek gibi geliyor bana. Bunun kararını ben veremem. Ruhsuz olmakla, duyarsız olmakla da suçlanmak istemem; ama kendi adıma, en azından kendi bedenim söz konusu olduğunda, üç beş ay, hatta bazen 3-5 gün daha zoraki canlı kalmak uğruna, hayatımın son demlerini hastanede, makinelere bağlı, başkalarına yük olarak geçirmek istemezdim. Zaten bana kalırsa canlı kalmak ve yaşamak aynı şeyler değil.

Kazım Kanat, belki zorlasalar bir süre daha "canlı" kalırdı. Ama o son aylarını o güzellikte yaşamamış olacaktı.

(2) İnternetten alışveriş şöyle dursun, mağazada giysi seçerken bile kalitesine, dikişlerine bakan yok, keten midir, yüzde kaçı polyesterdir, ne kadarı pamukludur, umursayan kalmadı. Varsa yoksa “şıklığı”, göze hoş görünmesi, evdeki pantolonla, ayakkabıyla uyum sağlaması, ahenkli bir kombin oluşturması. Çağımızda mutlak ve aşkın referansların yokluğunda her görüntünün bizatihi kendisi birer referans hâlini aldı. Görünümün ardında yatan gerçeklik, biçimin yapıldığı maddenin niteliği, yahut şeylerin altında yatan öz kimsenin umrunda olmadığından, görüntülerin bitimsizce akıp durduğu bir geçit törenine döndü dışarısı. Yemeğin bile görüntüsü lezzetinin önüne geçti –çek koy Instagram’a. Çok şık.

Kimi dinî ya da milli kimlikler bile birer elbiseymişçesine üzerimize geçirdiğimiz sentetik kılıflar, bir öze, bir mantığa işaret etmeyen, yalnızca “zevahiri kurtarmaya” yarayan şekilci unsurlara indirgendi. Bayrak mesela, bugünlerde her yerde, güzel, güzel de neye referans veriyor, hangi değerlere işaret ediyorsun onunla? 2012 Londra Olimpiyatları’nın açılış törenini anımsıyorum. Milliyetçilikse milliyetçilik, adamın bayrağı göndere çekilmiş, dalgalanıyor ama referansları, neye gönderdiği, neyi kastettiği de geliyor ardından. Söz gelimi Shakespeare’i koyuyor sahneye, bilimsel yöntemi geliştiren Francis Bacon ve büyük fizikçi Newton’ı çıkarıyor, bilimsel devrimden, sonrasında sanayi devriminden bahsediyor. Bizim bayrak sevdamızsa yalnızca simgesel düzeyde kalmışa benziyor bugünlerde. Kendilerinden ateş isteyen gence “tut şu bayrağı!” deyip dört beş kişi tek kişiyi dövmek, bunu kameraya çekip küfretmek mi milli değerimiz? O haydutlar mı sahip çıkmış oldu şimdi bağımsızlığımıza? “Şu cennet vatanın” her yerine, özellike otomobillerin camlarından, çoluk çocuk kim varsa çöp atmak mı bayrak sevgisi?

Çok seviyorsunuz ya hani vatanı, bile isteye bir iş yapan, gönüllü olarak fazladan çalışan, okuyan, topluma bir değer katmaya çalışan kişileri “enayi” olarak değerlendirmek mi yurt sevgisi? Öyle ya, bizde gereksiz, fuzulî, lüzumsuz, fazlalık, haybeye gibi çok kelime vardır emeği küçümsemek için kullanılan. Bir karikatür vardı, ilk sahnede, karşıdan karşıya geçen anne, yerleri süpüren temizlik işçisini göstererek çocuğuna “OKUMAZSAN ONUN GİBİ OLURSUN!” diyordu. Çöpçü olursun yani. İkinci ve güya doğru olan sahnede ise anne çocuğuna “okuyup iyi mevkilere gelerek bu insanlara daha iyi iş olanakları sağlayabilirsin” diyordu. Hâlbuki iki anne de temizlik işini küçük görüyor, çöpçü olmayı acınacak bir hâlmiş gibi değerlendiriyordu. Karikatür hatalıydı. Çalışmak enayiliktir bizde, fazladan yaptığın iş eline yapışır, bir gün yapmadığında sen kötü olursun ve hele bir de çöpçülük, amelelik yapıyorsan “acınacak” hâldesindir.

Her cümleyi küfürle bitirmek, anadilini bozuk ve itinasız bir şekilde kullanmak, yüz kelime ile hayatını idame ettirmek, daha fazla kelime kullananı ise ukala addetmek mi bayrak sevgisi, Türkçe sevgisi? TEK DİİİİİİİİİİİLLLLLLL diye bağırana kadar azıcık okuyup not tutsak da anadilimizi geliştirsek kötü mü olur? Elin Alman’ı gelip İstanbul’da, Ankara’da Alman bayraklarıyla, bağıra çağıra, “DEUTSCHLAND ÜBER ALLES!” diye yürüyüş yapsa bunu işgal psikolojisiyle değerlendireceği besbelli olan gurbetçilerin, Almanya’nın göbeğinde, özgürlüğü bulmuş, rahatlığı bulmuş ya hani, artık insanları kendilerinden tiksindirene kadar, 80 yaşında teyzeleri çıldırtıncaya kadar, kornalarla, tekbirlerle, kuru gürültüyle etrafa rahatsızlık vermesi mi? Aferin, çok güzel bir görüntü verdiniz. Görüntü tamam da, sahi ne oldu diline, kültürüne sahip çıkmaya, medeniyete ne oldu? Sporda başarı, bilimde çığır açan buluşlar, iyi insanlar yetiştirmek, saygı, sevgi, hoşgörü, sanatı desteklemek filan, ner’de kaldı bütün bunlar? Giyim mağazalarında olduğu gibi, görüntüye, şıklığa fazlasıyla takmış durumdayız ama sosyal mevzularda malzeme kimsenin umrunda değil. Kimse artık, şöyle baş parmağıyla işaret parmağının arasına alıp kumaşın kalitesine bakmıyor.

Malzeme kalitesi düşünce şıklık da geçici oluyor, ne giysen tez zamanda kitsch’leşiyor tabi.

(3) Dün sahilde oturuyoruz. Sohbet öyle bir noktaya vardı ki, arkadaşın arkadaşı, hayatın anlamını çözmüş edasıyla “her şey bir” şeklinde özetlenebilecek sözler etti. Laik ya da teokratik devlet, ne fark eder ki, sonuçta ikisi de devletmiş. Ha kraliyet ailesi ha parlamento, ne fark eder ki, sonuçta ikisi de otoriteymiş. Bilge ile cahil arasında da fark yokmuş esasen, sonuçta bilgili kişi, bilgisiyle otorite kurmaya çalışırmış üzerimizde, cahil ise kaba kuvvetle. Dernek mi? İslamcı bir dernek olur, şeriat getirmek isteyebilir, seminerler verebilirmiş, bunun Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nden ya da herhangi başka bir dünyevî dernekten ne farkı varmışmış? “SONUÇTA İKİSİ DE DERNEK” imiş. Çocukları akıl ve bilimin ışığında, felsefeyle sorgulamayla yetiştirmek ya da dogmatik bir akide etrafında yetiştirmek arasında ne fark varmışmış? Sonuçta ikisi de toplum mühendisliğiymiş, ha Kuzey Kore, ha Suudi Arabistan, ha İskandinavya, hepsinin okullarında çocuklar şekilleniyor, hamur gibi yoğruluyormuşmuş. Abi bir aydınlanma geldi ki sorma. Işığı gördüm sanki bir an için. Meğer o kadar okumanın hiçbir gereği yokmuş yahu, baksanıza “her şey bir” nasıl olsa, okumuşsun, okumamışsın, ne değişir?

Size bir şey diyeyim mi? Bu “her şey bir yeaa” muhabbeti en kolaycı, en işe yaramaz, en çözümsüz tavırdır. Bir kere farklı devletler, dernekler, eğitim sistemleri ve otorite türleri bal gibi karşılaştırılır, kimi yönlerden artı ve eksileri tespit edilip insan özgürlüğüne, toplumsal huzura ve hoşgörüye katkısı bakımından daha iyi olanı pekâlâ gösterilebilir, hangi sistemin daha üstün olduğu, en azından ehven-i şer olduğu bal gibi tartışılabilir. Bir tarafta sorgulanması yasak olan dinî dogmalarla örtüşmeyen her şeyi elinin tersiyle reddeden bir kültür, diğer yanda Kuzey Kore’de örneğini gördüğümüz, ülke liderini Tanrı gibi gören, o öldüğünde yok efendim turnalar ters yöne uçmuş filan gibi mitolojik anlatılar geliştiren bir devlet, diğer yanda akıl, bilimsel yöntem, sistematik gözlem ve deneye, en önemlisi rasyonel tartışmaya dayanan bir eğitim sistemi, saygı ve mesafeyi, yaşam tarzlarına müdahale etmemeyi esas alan bir kültür ve bunların hepsi bir, öyle mi? Yok ya?
Her şeyi aynı kefeye koyan, her şeyi eşdeğer kılarak karşılaştırma imkânını ortadan kaldıran bu indirgeyici tavrı önceden göreci olmakla eleştirirdim, artık basbayağı nihilist buluyorum. Çünkü hiçbir değere öncelik tanımıyor, hiçbir tercih yapmıyor, iyi ve kötü arasında, güzel ve çirkin arasında, en önemlisi de kötüyle daha az kötü arasında bile hiçbir bir ayrım yapmıyor bu tuhaf tavır. Tüm değerlerin yitimi, nam-ı diğer nihilizmdir bu. Gerçi Türkçe karşılığı da güzel: Yoksayıcılık veya hiççilik.

Vallahi öyle her şey bir filan değil. Geçiniz.

(4) Off. Vallahi şiştim. Maşallah bakıyorum da eski ortakları televizyona çıkıp çıkıp Fethullah Gülen’i kötüleme yarışına girmiş. Niye? Kandırıldıklarını nihayet idrak ettikleri için mi? Hiç sanmam. Daha ziyade bugün rüzgâr böyle esiyor, akıntı bu yönde. Gülen’in ne menem bir iblis olduğunu ekranlarda ayrıntılarıyla anlatan bu zıpçıktı itirafçılar hiç kusura bakmasınlar da, bunları şimdi anlatmak marifet değil. Sen o anlattığın onca pisliğe, onca garabete tanık olurken, rüzgâr bu yönde esmediği için, eleştiri alırım, destek görmem diye susmuşsun, şimdi nasıl olsa medyayla, iktidarla ortamı müsait bulmuşsun, alkışlar arkandayken vay efendim Feto böyle kötüydü, şöyle kötüydü, sahte mehdî idi filan... Yahu sen demek ki bir dönem de olsa adamın mehdî olduğuna inanmışsın, sonra bunun yanlış olduğunu idrak etsen ne olur, etmesen ne olur? Demek ki ileride bir başkasının da mehdî olabileceğine inanmaya teşnesin bir kere. Sende yanlışa, aldanmaya, kandırılmaya yatkınlık var olduktan sonra, Gülen gider başkası gelir. On yaşındayken Hocanın hizmetine girdim diyor. Kardeşim senin anan baban yok mu? Daha çocukken seni nasıl verirler başkasının boyunduruğuna? Reşit olmamış kişileri ailesinden alıp dinî eğitim adı altında yurtlarda, evlerde tutmak net ÇOCUK İSTİSMARIDIR. Bunun lamı cimi yok. Bir cemaatin yurt binası göçmüştü de, aileler şikayetçi bile olmamıştı. Din eğitimi veriliyordu, kaderde ne varsa o diyerek. Zehirlediniz milleti be. Yok efendim Hocanın ayakkabısının bağcığını eliyle sökemezlerse dişleriyle sökerlermiş, el öpmeler, ayak öpmeler -ne ararsan. Gerçi Katoliklerde de vardı böyle garabetler. Papa, kameralar kayıttayken, mültecilerin ayaklarını yıkayıp öpüyordu. Öyk unsure ifade simgesi:/ Tiskindim. Ne gerek var böyle şeylere? Sene 2016 olmuş, mevzulara bak. Dindar subay yetiştirmek nedir? Devletin askerin ya da başka bir yurttaşın dinî inancına karışmak gibi bir görevi mi var? Adam ister oruç tutar, namaz kılar, ister kılmaz, müslüman olur, ateist olur, zerdüşt olur, SANA NE KARDEŞİM? Adamın işini hakkıyla yapıp yapmadığına baksana?

Kandırıldık! Hep kandırılıyorsunuz zaten. Ortadoğu hep kandırılır. “Müslümanı müslümana kırdırıyollaaa :(” diye tepişip dururlar, bir kere de “yahu biz niye dış mihrakların gazına gelip birbirimizi öldürüyoruz ki?” diye sormak akıllarına gelmez. Belki de birbirinize düşman olmaya, bölünmeye eğilimlisiniz, demek ki fıtratınızda bu var, olamaz mı? Birbirine düşüyorsun çünkü biribirine düşmeye yatkınlığın var belki de? Çocuk musunuz kardeşim? Tamam, ABD’nin oyunları bunlar, İsrail oyunları diyelim, e oyuna gelme o zaman bi zahmet??
Şiştim yeminle. Daha da izlemem 3-4 gün CNNTürk filan.

(5) Her sabah, kayalardan yığma mendireğe doğru yalın ayak yürüyor, oradan denize atlayıp, havlu, üst ve terliklerimi bıraktığım, eve en yakın yerdeki banka doğru yüzüyorum. “Bana lükslerimi verin, ihtiyaçlarım sizin olsun” demiş ya Wilde, o sözden benim anladığım biraz farklı sanki: Reklamlarda ihtiyaç diye gösterilenler sizin olsun da, kendi istediklerim bende kalsın, kâfi. Asgarî sayıda eşyayla yaşıyorum, arabam yok. Bir tek bisikletim var iki sene önce aldığım. Toplu taşıma ve bisiklet ziyadesiyle işimi görüyor. Çanak antenden gelen kablo bir fırtına esnasında koptuğundan beridir evde TV yayını yok. Aslına bakarsanız iyi de oldu. Çok gerekirse dizüstü bilgisayarımdan canlı yayınlara bakıyorum arasıra, sonra darlanıp kapatıyorum zaten. Bünyem gündemi bir yere kadar kaldırabiliyor.
Benim eve gelenlerin yaptığı ilk iş mutfaktaki tartıya çıkıp kilosunu ölçmekse, ikincisi “değiştir artık şu kumaş giysi dolabını” veya “bu perdeler güzel değil” demek. Alıştım artık. Hâlbuki ben o dolaptan da, perdelerden de memnunum. Sık giydiklerim, bir koltuğun kolçaklarında durur dizili, her giydiğimi istifin en altına koyarım ki bir daha ona sıra geç gelsin. Tartıyı ise misafirler çok seviyor. Müthiş bir cazibesi var. Koyun bak en görünür yere, eve gelen herkes selamlaşma faslının ardından hemen tartıya çıkacaktır. Neyse. Eşya sevmiyorum. Otomobilin hayalini bile kurmuyorum, bir araba gördüğümde markasını-modelini bile tanımıyorum çoğunlukla. Algım seçmiyor. Evde kitapların sayısı epey arttı. Ama e-kitap okuyucu aldım, yüzyılın icadı! Artık basılı kitap da almam, alsam bile mecbur kalırsam, e-kitabı yoksa, ayda yılda bir. Ahşap oyma bir heykel paylaşmıştım bir grupta iki sene kadar önce de, bir çevrecinin, “heykel yapmak için ağaçtan başka malzeme bulamamışlar mı?!” tepkisini hatırlarım. Heh, şimdi elinde kitap olan, kitap kokusu nostaljisi yapan çevreci görmeyeyim, “NEDEN E-KİTAP OKUYUCU ALMIYORSUN AĞAÇ KATİLİ SENİ!” diye suçlayacağım :) Şaka yapıyorum. E-kitap okuyucuyu asıl sevme nedenim minimalizm anlayışıma uyuyor olması. Yer israfı yok.

Bir buçuk-iki sene sonra yeni bir eve geçeceğim gibi görünüyor, o zaman da denize yakın, dilediğim zaman yüzebileceğim bir ev olsun da, 1+1 olsun, yeter. İçine, Japon minimalistleri gibi, şu an sahip olduğumdan da az eşya koyacağım, başka beklentim yok. Gerçi Japon diyorum da, eskiden Anadolu çok daha kanaatkârmış. Sabah siniyi getirip yer sofrası kurduğun, akşam misafirini ağırladığın, gece döşek serip uyuduğun oda hep aynı odaymış. Tek. Sonra modernleşme geldi, hayat kolaylaştı ve sıkıldıkça onu biz zorlaştırdık.

Basit yaşayacaksın ya, yalın yani, su gibi yalın. Yüzmek bedava, koşmak bedava, okumak, eh bedava sayılır, bir de yazdan yaza yurtdışında kafa dağıtmaca, eh, benim lükslerim de bunlar. Yoksa kim uğraşacak arabanın bakımıyla, sigortasıyla, muayenesiyle? Eşyaymış, mobilyaymış, ne gerek var şimdi?

Hem toz oluyor.

(6) Sahil ferah oluyor sabahları. Yarım saat yüzdükten sonra kayalıklara çıktım. Kurulanıp üstümü giydim. Eve doğru yürürken yakınımda bir yerden “cık-cık-cık-cık” sesleri işittim. N’oluyoruz yahu? Bir an için afallayıp birilerinin beni yadırgadığını düşünür gibi oldum ki, yok, arkamı döndüğümde anladım durumu. İki genç kız, bir tanesi sert, kaşları çatık, korkunç bakıyor. “EDEBBB” diyor, “EDEÜBB!” Diğeri ise “yürü, yürü!” diye onu sakinleştirmek derdinde. Dertleri benimle değilmiş. İyi haber. O an olayı çözüyorum. Bazı sabahlar gördüğüm, kayalıkların yakınına kilim seren, radyosunda müzik açıp meyvesini dilimleyen, ehl-i keyif bir abi var. Abi dediysem, altmış yaşlarında. Tanıyorum. “Plajı sevmiyorum” demişti. Aynı benim kafadan, çünkü küçücük plajda insanlar arı kovanındaymış gibi, dip dibe, ahşap iskelede bile elin kolun çarpıyor başkalarına, o kadar sıkışık. Mavi bayraklı diye reklam edilince komşu ilçeler de hücüm eder oldu. Plajın tadı kaçtı anlayacağınız. Biz gibi denizin fotoğrafına bakmaktansa içine girmeyi tercih edenlerse çareyi kıyı şeridinde, kayalıklarda özgürce yüzmekte buldu. Bahsettiğim bu abimiz on numara birisi. Kendi hâlinde, meyve yer, müzik dinler, güneşlenir, atlar denize, çıkar, kurulanır, sonra pılısını pırtısını toplar gider. İki üç gün sonra yine aynı yerde görürsün. Emekli. Bir nevi yerel Fedon. O cık-cık-cık seslerinin sebebiyse adamın üstünde tişört olmaması.

Daha çok gezerek, yurtdışında bırakın denizi, nehir kenarlarında bile, suya girmese bile güneşlenip D vitamini depolayan insanları görse daha hoşgörülü olurdu belki halkımız. Özgürlüğün bir tek dindarlara özgürlük anlamına gelmediğini, “edepsiz laiklerin", çağdaş diye tabir edilen insanların plajlara, kapalı alanlara, gözden uzak yerlere tıkıştırılmasının asıl edepsizlik olduğunu anlama fırsatını yakalarlardı belki. Özgürlüğün, dışlama ve nefret etme özgürlüğü olmadığını idrak ederdi belki insanımız. Biraz seyahat imkânı olsa, dışarıya çıktıklarında, hep çatık kaşlarla, yadırgayan, küçümseyen bakışlarla ve cık-cık-cık sesleriyle, durmaksızın etrafı gözetlemelerine gerek olmadığını anlarlardı belki. Kendisini durduk yere edepli saymasının temelsiz olduğunu, bunun bir çeşit kibir olduğunu görürlerdi. Soyunmakla medenî olunmuyor, evet, maymun da medenî olurdu o zaman, evet, çok güzel aşağıladın, hayvana benzettin bizi, “FOG BALIĞI GİBİ UZANMIŞ GÜNEŞLENİYORLAR”, aynen, hayvanız, evet, sen hep haklısın, her şey senin için, tüm kamusal alan sana feda olsun, aynen. Peki sırf kapanmakla otomatikman medenî mi oldun? Bu kadar kolay mı medenî olmak? Giyindin -tamam, artık medenisin. Tebrikler! Bu mudur? Medeniyet ne zamandan beridir bir kesimin tekelinde? Hem ne bu öfke? A yok, biz maymunuz, ayı balığıyız, aynen, şimdi hatırladım, Afrikalı yamyamlarız biz, yüzen, güneşlenen, eğlenen. Bu yamyamları küçük plajlara, kapalı havuzlara tıkmalı, orada ne halt ederlerse etsinler. Ama ortalıkta görünmesinler.

Deniz cilde iyi gelir. Tuzlu. Sinüsleri açar. D vitamini de faydalı hem.

(7) Şiddet üzerine bir kitapla ve Ağustos böceklerinin sesleri arasında geçirdiğim bu sakin gecede, yatmadan evvel değinmek istediğim bir konu var. Apaçık kötülüklere karşı mantıklı çözümlemeler hiçbir fayda etmiyor. Dünyanın en doğru çözümlemesini yapsan ne yazar? Karşında “benim şu kadar taraftarım var, sen kimsin ki?” diye diklenen ideolojilere tüm o titiz tespit ve tahliller vız gelir tırıs gider. Güya sorgulayan, olayların altında yatan sebepleri açığa çıkartan ve tarafsız ve nesnel olmakla övünen şu genç ve fenomen anelizci tayfada nihilizmin ayak seslerini işitmek mümkün. Evet, çok mantıklısın. Terör olaylarının, ölümlerin, acıların, savaşların sebeplerini ne kadar da güzel, bir bir ortaya seriyorsun. Ne var ki bu robotumsu nesnellik, bu matematiksel tarafsızlık bir duygu yoksunluğuna doğru evrilmiş. Betimleme güzel, güzel de hani senin tarafın? Taraf demeyelim de, söz konusu betimlemeyi takip etmesi gereken değerlendirme aşaman nerede? Değerlendirme yapabilmen için değerlere ihtiyacın var. Özgürlük, adalet, hoşgörü olur, kimisine göre sivillerin öldürülmesini yanlış bulmak gibi bir ilke olur, kimisine göre kardeşçe bir arada yaşamak olur; ama illa ki kimi değerlerin ışığında bakman gerekir çözümlemelerine. Yoksa en doğruyu söylemişsin, en güzel mantık zincirini sen kurmuşsun, bu bilimsel akılla tespitçilerin birincisi olursun belki ama en azından bir kötülüğü kınayamadıktan sonra yetmiyor işte. Bu yüzden şu hayatta bilim yetmiyor, felsefe hep bir kenarda varoluyor; çünkü bilim olgularla uğraşır, değerlerle değil. Mantık gerekli koşul; ama yeterli değil.

Bir olayın sebeplerini ortaya koymak, o sebepleri meşru gördüğümüz anlamına gelmez. Bu bir yanılgı. Bariz bir kötülüğün altında yatan gerekçeleri görmek, onları anlayışla karşılamamızı gerektirmez. Gelgelelim, değer yargılarının yokluğunda, yani nihilist bir tutumla koşul ve sebeplerin anlaşılması, sonucun da anlayışla karşılandığını, kötülüğün sıradanlaştığını ima ediyor, kimilerinde iş bu noktaya varıyor en azından. İnsanlık dışı, delice bir eylem yapılmış, ağız tadıyla kınayamıyorsun, "e abi, sebeplerine bakmak lazım" soğukluğu çarpıyor yüzüne. Eyvallah, sebeplerine bakalım da, sonucu da es geçmeyelim, meşru görmeyelim bi'zahmet. Kaldı ki, sonucun kötülüğünün yanı sıra sebeplerin kendileri de pekâlâ kötü olabilir. Cinayet işleyen bir adamın, katliam yapan bir terör örgütünün veyahut sivillerin ölümüne yol açan bir savaşın muhakkak kendince “haklı” sebepleri vardır. Sorsan herkes haklıdır. Herkes iyi niyetli olduğundan emindir. Her şeyin altında kimi sebepler yatar.

Ne var ki bunları anlıyor olmak, onları anlayışla karşılamamızı, meşru görmemizi gerektirmiyor.

(8) On altı yaşındaydım o zaman. Tuhaftır, bir bilgisayar dergisinde, PCWorld idi sanırım, Mîna Urgan adında yaşlı bir kadınla yapılan mülakatı okumuştum. Elinde sigarası, genel itibariyle anlamadığım konulardan, ütopyadan, Thomas More diye bir adamdan, İngiliz edebiyatından filan bahsediyor, yeni çıkan kitabı Bir Dinozorun Anıları’nda hayatını kaleme aldığını söylüyordu. Bir Dinozorun Anıları: Kalmış aklımda o zamandan. Mîna Urgan’ın fotoğrafı hâlâ capcanlı gözümün önünde. Size de oluyordur, nasıl olsa sonra okurum diyerek erteleriz kimi kitapları, ama ben Mîna Urgan’ı okumayı on sekiz sene hangi akla hizmet ertelemişim, ona şaşıyorum. Ne kadar hoş bir kitap, ne kadar yalın bir Türkçe. Yaşlılık, çocukluk, annesi, babası, anne olması, pek az bahsettiği oğlunun kendisinden önce vefat etmesi, kızı, iş hayatı, tüm içtenliğiyle, deneme kabilinden kimi düşünceleri ve ölümün yaklaşmakta olduğunun acı bilinci.

Bir senedir düşünce eserlerini ara ara okusam da not tutmuyorum. Artık daha çok edebî eserler okuyorum. En sevdiklerimse roman ve otobiyografiler. Özellikle ömrü boyunca şöhret olmamış, sıradan, küçük insanların kaygıları, umutları, hüzünleri, sevinçleri, aile yaşantıları ve öyle büyük büyük ideallere değil de, hayata dair küçük detaylara, insanlara, karşılaşmalara ilişkin düşünceleri ilgimi çekiyor. Belki kendi hayatım pek ilginç olmadığındandır, bilmiyorum ama böyle kitaplara bayılıyorum.

Bir Dinozorun Anıları’nı henüz bitirmedim. Şunları yazarken bile kitaba devam etme arzusu hasıl oldu içimde. Nasıl bunca sene ertelemişim ya? Geçen gün Thomas Berhhard’ın otobiyografisini de edindim.

(9) Reklam geçiyor. Ne alakaysa yine önce horon, ardından zeybek, Güneydoğu ve Rumeli. Son onbeş yıldır bu “farklılıklarımızla bir aradayız” retoriğinin böylesine sık kullanılmasından yıldım artık. Evet, farklı yaşam tarzlarımız, farklı etnik kökenlerimiz, farklı memleketlerimiz, farklı inançlarımız, mezheplerimiz, dinlerimiz, farklı tercihlerimiz, farklı yönlerimiz, farklı farklı farklı her şeylerimiz var. Anladık. Ne olursa olsun da aman yeter ki farklı olsun. “Farklı” sözcüğünün bu kadar sık kullanıldığı bir dönem daha olmuş mudur acaba? O kadar kırılgan bir zemin ki, camdan adeta, her an kırılıp dağılmaya hazır. O kadar farklı farklıyız ki, zoraki bir arada duruyormuşuz gibi. Filozof Levinas sağolsun Öteki kavramı da bu durumu hayli besledi. Ötekini bağrına bas, ötekini kabullen, ötekine saygı duy. İyi güzel de, farklı olana, ötekine dair vurgu bu denli artınca, üstelik yapılan vurgu onun sırf farklı ve öteki olmasına dair olunca, bu sinsice, örtük bir ötekileştirmeye dönüşüyor zaten. X ve Y arasında üç benzerlik, bir farklılık mı var? O üç benzerlikten hiç bahsetme ama o tek farklılığı haddinden fazla öne çıkar. Oldu. Artık biraz da benzerliklerimiz üzerinde dursak diyorum. Horonla zeybek arasında öyle çok da büyük bir fark yok. Fark arıyorsan Avrupa’ya bile değil, Uzakdoğu’ya gitmen lazım. Bak Uzakdoğu farklıdır hakikaten. Benzerliklerimize baksak artık, hangi yöreden olursak olalım eve ayakkabısız girdiğimize, çekirdek çitlediğimize, durgun suda değil de akan suda yıkandığımıza filan. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğumuza, onu geçtim İNSAN olduğumuza baksak mesela artık. Umut Sarıkaya’nın bir karikatürünü gördüm evvelsi gün. Türkiye Otobüsü yapmışlar, toplumun her kesiminden temsilci toplayıp bindirip gezeceklermiş. İlk gelen adamı “İŞTE TOPLUMUN TEZ CANLI KESİMİ!” diye karşılıyorlar. Doğru tespit. O kesim, şu kesim, bu kesim derken, sürekli farklı kesimlere ayrışmanın sonu yok çünkü. Sürekli yeni konseptler etrafında farklılaşıp ötekileşmen ve ötekileştirmen mümkün. Farklılığı belirli bir konsept etrafında inşa edince, sanıyorsun ki karşındaki insan 7/24 öyle davranıyor. Donmuş bir kalıp adeta. Kodlanmış bir yazılım. Sanırsın Karadenizli işi gücü yokmuş gibi tüm gün horon tepiyor. Alevilerle ilgili habere koy semah dönenlerin fotoğrafını, adetten artık, sanırsın 7/24 semah dönüyorlar. Başka örneklere girmiyorum bile. Sanki her birimiz en nihayetinde insan değilmişiz, hiçbir benzerliğimiz yokmuş, sabah işe giden, akşam eve dönen, sevinen, üzülen, gülen, normal insanlar değilmişiz gibi. Farklılıklar kesişmeyen, katı birer yapı, tüm üyelerinin birbirinin kopyası olduğu bir küme gibi görülünce, bir katliam olduğu vakit “acaba kime karşı yapılmış?” sorusu da çıkıveriyor ortaya. Ölenler hangi kesimdenmiş? Ha öyle mi, peki. Farklı kesimler, farklılıklarımıza RAĞMEN bir-aradalıklar filan. Rağmen?

Kesim sözcüğünden soğudum yeminle.

(10) Cerablus Harekatı'nda dikkati çeken bir nokta şu ki... Yok yahu, pek bakmadım haberlere bugün. Sonra bakarım. Üst kattaki komşumun halı yıkama tutkusu ile başım dertte. Rahatsızlığımı belirtmiştim ama öyle ya, güleryüzlü tavrımdan ötürü kaale almamıştı herhalde. Öyledir bizde, öfkelenmeden, sakince konuşursan “demek ki o kadar kızmamış” diye düşünür, önemsemezler. Aslında beni ilgilendirmez, isterse yılın 365 günü halı yıkasın -tabi beni etkilemediği sürece. Kurutup kurutup yeniden mi yıkıyorsa artık, beş gün, altı gün, yedi gün derken, sonunda yine uyardım. Üç gündür balkonda oturamadığımı, kafama ve masama su damladığını, çamaşır asamadığımı ve hatta balkon tavan boyasının sızan sulardan ötürü kabardığını söyledim. Aldığım cevapsa şu: "HAKKINI HELAL ET!" Bu küçük örnek gösteriyor ki, şu hak helal edip etmeme mevzuu suiistimal edilmeye gayet açık. Tamam, öğrencim mezun olur ayrılır, hakkınızı helal edin Hocam der, yahut bir meslektaşımın tayini çıkar, Hocam hakkınızı helal edin der, bunları anlarım. Muhtemelen bir daha onları görmeyeceksindir zira. Gelgelelim, gündelik yaşantılarımızda iznimiz alınmadan yapılan işler, kimi sınır ihlâlleri ve verilen rahatsızlıkların ardından “hakkını helal et” demenin bence hiç kıymeti yok. Sadece kendini düşünmüşsün, borç alıp vermemişsin, sabaha kadar gürültü yapıp uyutmamışsın, üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmemişsin, ondan sonra "hakkını helal et." Oldu. Hak helal etme mekanizması, yapmak istediği rahatsız edici bir işi oldu bittiye getirmek isteyenler için biçilmiş kaftan. Nasıl olsa karşındakinin “hayır, helal etmiyorum” demeyeceğinden eminsin. Hakkını helal et = helal etme de görelim. Zaten olan olmuş bitmiş. Geri dönüş yok.

Şahsen bu kalıbı kullanmıyorum. Başkalarına rahatsızlık veren işleri oldu bittiye getirmekse hiç hoş değil. Ha, eğer bilmeden bir kusur işlendiyse, içtenlikle özür dilenmesini tercih ederim. Çok daha samimi öylesi.

(11) Ata bindirmiş gezdiriyorlar küçücük çocuğu. Üzerinde pelerini ve fesi ışıl ışıl. Darbukanın gürültüsü ortalığı inletiyor. Oyuncak da almışlardır türlü türlü. Bedel gibi adeta. Öyle ki, anne babanın bile içine sinmiyor aslında; ama n’apacaksın? Kültür. Küçücük erkek çocuğunun cinsel organına müdahalenin yanlış olduğunu bilirler bir yandan. İnsan bedeninin dokunulmaz olduğunu, kişi henüz reşit olmadan, rızası alınmadan onun bedenine müdahale etmenin insanlık suçu olduğunu alttan alta bilirler sanki. Bari oyuncaklar alalım, ata bindirelim, pelerin neyin giydirelim ki Süpermen gibi hissetsin kendini. Bir kahraman. Gariban avuntusu. Çağdaş, seküler, Avrupaî bir aile filan olman fark etmiyor. O sünnet yapılacak hemşerim. Zor bir karar. İnançla da çok alakası yok zira İslam’dan birkaç bin sene öncesine dayanan bir uygulama bu. Daha çok kültürün baskıcı bir unsuru hâlini almış. Çocuğa soran yok. Reşit olmasını bekleyen yok. Baskı dediğimde, bir meslektaşımın yüzünde alaycı bir gülümseme belirmişti. Aman canım, ne baskısıymış? Benim bu toplumun değerleriyle derdim varmış zaten. Evet var. Ama baskı da var. Hepimiz biliriz ki bu topraklarda yazılı olmayan kurallar vardır. Alay ederler o çocukla mesela. Sünnetsiz olduğu duyulmasın, dalga geçerler. Küçümserler. Erkek olmamasına vurgu yaparlar. Baskı yokmuşmuş. Türkiye'de sünnetsiz bir erkek olmak? 12 yaşına kadar sünneti ertelenen arkadaşlarımız bile komik gelirdi bize. Çocukken "ben beş yaşında sünnet oldum" diye gururlanırdım. Kültürün en derin katmanlarına nüfuz etmiş bir olay bu. Bizim ülkenin, bu gibi işlerin bal gibi yanlış olduğunu bilen entelektüelleri bile ses çıkartamaz. Gider Afrika’daki kadın sünnetini eleştirir, insanlık-dışı bulur mesela. Çünkü uzakları eleştirmek kolaydır. Uzakta duranların “bu da benim kültürüm, biz kadını sünnet ederiz!” diye tepki veremeyecek olduklarını bilir. Uzakta zaten. Duymuyor seni. Ama ülkendeki erkek sünnetini eleştiremezsin. Tam içindesin zira. Afrika’ya seslen abi sen. Daha güvenli. Cahil Afrika.

Burada sokaktaki kadının bile küçücük çocuğunu sünnet ettirmekle tehdit ettiğini duyarsın. “Sus bakayım! Zırlama! Vallahi sünnetçiye götürürüm yoksa seni!” Nihayet, kendi oğlun olduğunda ikileme düşersin. Aklın ve kalbin çocuğun bedenine müdahale etmemen gerektiğini söyler. Toplumsa aksini. Çocuğumla alay ederler diye düşünürsün. Dışlanır, ileride ilişkilerine yansır, belki psikolojisi bozulur. O yüzden bir de bakmışsın “yapacak bir şey yok; bu yanlış sürdürülmeli” noktasına varmışsın. Aradan çıkartmak zorunda olduğun bir zaruriyet. İçine sinmeyen bir işi yapmanın ağırlığı. Özgür irade mi? O da ne? Çocuk avutulmalı. Senin de günah çıkartman gerek. At kiralarsın sonra, süslü davetiyeler, oyuncaklar, para, fesler ve pelerinler.

Bir de darbuka gürültüsü.

Tamer Ertangil.

4 Ağustos 2016 Perşembe

Değiniler: 1-31 Temmuz 2016.

(1) Şu zamana kadar fikir tartışmasından ötürü hiç kimseye küsmüşlüğüm yok. Hatta herhangi bir sebepten ötürü küstüğüm kimse yok. Tek bir arkadaşım tepkili bana karşı, o da birkaç sene önce bir metin vermişti inceleyeyim diye, sonra bakarım deyip unuttuğum için :) Gerçi görsem yine konuşurum -o da benimle konuşur muhtemelen.

Sıkça görüyorum. Aristoteles'e atfen, "sevdiklerinizle siyaset konuşmayın. Siz dostlarınızı yitirirken siyasetçiler yollarına devam eder" diye bir söz paylaşılıyor. Politika adlı kitabını okumadım ama Nikomakhos'a Etik'ini okumuştum. Onun böyle bir şey diyebileceğini sanmam. Neyse. Bana kalırsa, politik konular, gündemdeki olaylar veya fikir tartışmaları nedeniyle küsmek yersiz. Hani mesela Finlandiya'da yaşıyor olsak zaten yeni çıkan albümlerden, kitaplardan, bu sene kışın sert geçeceğinden filan konuşur, politika namına en fazla ülkeye gelen göçmenlerin adaptasyonu meselesini tartışırdık herhalde. Güzel de, Türkiye'de yaşayıp gündem dışı kalmak pek mümkün değil. Hadi diyelim eğitim, kültür politikaları ve ekonomi gibi mevzulara kapattın kendini, onu da geçtim, diyelim ki Türkiye'nin yabancı devletlerle olan ilişkilerine de ilgi duymuyorsun, tamam da, her şey bir yana, havalimanında, otogarda, çarşıda ölme riskin var burada. Dolayısıyla, iyi ya da kötü, gündeme dair herhangi bir konunun tabanda konuşulması kaçınılmaz oluyor. En apolitik kişi bile, diyelim ki bir öğretmen olsun, rotasyon tartışmalarında görüş bildirmiştir mesela. Bu çok doğal. Öte yandan, sabahtan akşama geyik muhabbeti çekilmediği gibi, hangi konu olursa olsun, edebiyat, gündem, sinema fark etmez, 7/24 konuşunca bayıyor.

Bence dostlukları zedelese zedelese özel hayata dair yargılayıcı ifadeler zedeler. Yeni fikirlere maruz kalmak iyidir. Aklî gerekçeler ve deneysel verilerle fikrini desteklediği sürece şahsen karşımdaki argümanı dikkate alırım. Kimi insanlarınsa sezgisi, hani holistik mi, bütünsel mi desem, yorumlama kabiliyeti çok güçlü oluyor. Öyle kişileri okumaktan haz alıyorum.

Ama birisinin ne kadar maaş aldığı, o maaşına rağmen neden araba almadığı, neden yalnızca tek çocuk yaptığı, neden bu yaşına gelmesine rağmen bir ev sahibi olmayıp hâlâ kirada oturduğu, eşinden neden boşandığı, camiye gidip gitmediği, oruç tutup tutmadığı, neden tatile gitmediği, tatilde ne yaptığı, niye öyle değil de böyle yaşadığı, nasıl giyindiği, o kızın nesini beğendiği, bu herifte ne bulduğu gibi, özel hayata dair, kişisel tercihlere dair ne varsa, asıl bunları konuşmak, bu gibi konularda insanlara karışmak veya yorum yapmak sevimsiz olan. Çok kötü ya, yazarken bile fenalık geldi vallahi. Yaşam tarzı apayrı bir konu. Kişisel olmayan konular pekâlâ tartışılır. Kamusal olan her şey tartışılır, en flu, en muğlak fikirler dahil; çünkü kamusal olan mevzular hepimizi ister istemez etkiliyor; ama yaşam tarzı kişisel bir şey. Başkasının kişisel tercihleri için "kendi tercihidir", "kendi kararıdır" deyip geçiyorum şahsen.

(2) Mikroplar ya. Çağdaş yaşam tarzını kıskanıyorlar. Bu meymenetsizleri insan yerine koyup tokalaşmak bile hata. Face’de bir öğretmen arkadaş Yaşar Nuri’nin bir sözünü paylaşmıştı, “iyi bir insan olmak için müslüman olmaya gerek yok; ama bir müslüman iyi bir insan olmak zorundadır” diye. Yahu şundan daha ılımlı bir söz olabilir mi? Bu paylaşıma bile yorumlarda kin kusan, “ne demek yani iyi bir insan olmak için müslüman olmaya gerek yok!” diye öfkelenip fırça atan tiplerle beraber yaşıyoruz. Kendi başına ne gelirse, Freud’un yansıtma kavramında açıkladığı gibi, suçu başkasında, Batı’da, Obama’da, masonculukta filan bilen, üstelik dünkü olay gibi, başkasının başına bir şey geldiğinde suçu yine başkasında bilen bir tuhaf anlayış. Ne kolay, her halükârda haklı. Her halükârda özeleştiriye kapalı. Bu denli ben-merkezciliği, böylesine kendini büyük gören şımarıkça bir tutumu Freud bile açıklayamazdı herhalde. Batı’nın başına ne geliyorsa suçlu Batı’dır, Doğu’nun başına ne geliyorsa suçlu gene Batı’dır. Vay, çözmüş Dünya’nın düzenini.

Vallahi size bir şey diyeyim mi, Batı’da hayat çok güzel. Kimse kimseye karışmıyor, nezaket her iletişimin temel unsuru, inanç özgürlüğü gerçek anlamda var, yoksa bunu öyle Ortadoğu’da olduğu gibi “inanç özgürlüğü = İslam’a özgürlük” şeklinde bencilce yorumlamıyorlar, daha evrenseller. Ortadoğu zihniyetinde hep çok kolay oldu, Batı’nın reformasyon ve Aydınlanma ile icat edip insanlığa sunduğu inanç özgürlüğü kavramından İslam özgürlüğüne, oradan cihat özgürlüğüne varmak.

Özgürce geziyorum, giyimime, kuşamıma, ibadetime, düşüncelerime müdahale eden yok burada. Bazen odamdaki diğer arkadaşlarla, bazen hostelin kafe-barında, bazense başka bir şekilde insanlarla sohbet etme imkanı doğuyor –ama dayatmacasız, spontan, tam bir eşitlik hâli. Karşılıklı kabule (Hegel boşuna recognition diye çırpınmadı) dayanan bir etkileşim. Yalnız, Avrupalı fazla hoşgörülü, fazla naif. Sindirilmişler artık. “N’olur bana ırkçı demesinler, aman bana İslamofobik demesinler” diye apaçık sorunlara kapamışlar gözlerini. Hoşgörü talepleri, hatta genel olarak her konuda talepleri hiç ama hiç bitmeyen, sürekli zırlayıp her yerde dominant hâle gelmek için savaşan, asıl hoşgörüsüz olanların zihniyetindeki tehlikeye karşı gözlerini kapamışlar. Kafadan sallamıyorum. Kaç senedir okuyorum, okumayı bırak, gözlerim görüyor, gözlerimi bırak, konuşuyorum Norveçlisiyle, Fransızıyla, Litvanyalısıyla. Naifler kardeşim, naif. "Political correctness" denen suya sabuna dokunmayan dalkavukluk bunların zihnini ele geçirmiş. Bu duruma tepki olaraksa neo-naziler türedi, onlar zaten yüzeyselin yüzeyseli, ayrı bir meymenetsiz.

Odessa’daki hostelde Ürdünlü bir müslümanla tanıştım. Sohbet ediyoruz. Ben insan ayırmam, ırk ayırmam, önemli olan kültür kardeşim, asgarî insanî mesafelilik ve nezaket şartlarını karşılayan herkes insandır benim gözümde. Neyse, kendimi niye anlatıyorsam... Bu arkadaş benden 2-3 yaş büyüktü. İslamcılığı savunuyor. Ortadoğu coğrafyasının sorununun, ÖLDÜRMEYİ GEÇ ÖĞRENMİŞ OLMALARINDA yattığını söylüyordu. Bak sen ya masum kuzuya... Öldürmeyi geç öğrenmişlermişmiş. Hacı ama bakıyorum da Odessa’ya gelmişsin, hostelde tişörtsüz geziyor, hatunlara gülücükler dağıtıyor, akşam iki kadeh votkanı çekip gecelere akıyor, elinde altılı bira paketiyle gelip kahkaha atmasını biliyorsun. Ama Batılı diyor, yanlış yolda, Batı bir gün İslam’ın ışığı ile aydınlanacakmışmış. İçten içe arzu ettiği, imrendiği ve kovaladığı hayat tarzıyla, başka insanlara akıl verirken savunduğu hayat tarzı arasında böylesine uçurum olan bir anlayış işte.

Uzatmayayım, dedim ki, "siz Ortadoğu’da bu tip kafa yapısını sürdürdüğünüz sürece İslam coğrafyası sittin sene adam olmaz."

(3) TSK içerisinde ne idüğü belirsiz bir hizbin yaptığı bu girişim, askerî gücün hiç de küçümsenemeyeceğini, şiddet ve savaş gerçeğinin öyle filmlerde göründüğü gibi değil fakat çok daha sert olduğunu gösterdi. Şahsen darbeyi halkın engellediğine inanmıyorum. Hani derler ya, "her kim kalem kılıçtan keskindir dediyse belli ki tam otomatik silahlarla henüz karşılaşmamış." İnsan bedeni en nihayetinde naçiz bir et parçası ve düzenli orduya ve demir-çeliğin örgütlü gücüne karşı -kusura bakmayın da- fiziken bir dakika bile direnemez. Mesele Türk Silahlı Kuvvetleri’nin dün geceki girişimi desteklememiş olması. Sonuç olarak ordu içinde belirli bir grubun, muhtemelen salt kendi ikbâllerinin kaygısıyla yaptığı bu kamikaze nevinden girişimin başarısız kalmış olmasından ötürü memnunum.

Memnun olmadığım konu ise, halka, daha doğrusu paramiliter gibi görünen gruplara, tanklardan top ve makineli tüfeklerle ateş etmemeyi tercih eden, bir şekilde ya ele geçirilen ya da teslim olan askerlere bu grupların yaptığı linç. Dün gece sabaha kadar lanet okudum buradan. Onlar 20 yaşında cahil bebe be kardeşim... Sana silah doğrultmaktan vazgeçmiş, teslim olmuş ve olan bitenden bihaber insanları dövmek, kemerle kırbaçlamak filan da ne oluyor? Psikopat mısınız? Sokaklara çıkanların “darbeye hayır!” ya da “yaşasın demokrasi!” veya “seçilmiş hükümetin arkasındayız!” demek yerine tekbir getirmeleri, cihat çağrısı yapmaları, saatlerce okunan selalar ve kel alâka sloganlar, kusura bakmayın da ben ve benim gibi milyonlarca insanın desteklemeyeceği şeyler. Demokrasi belirli bir hakikat anlayışına torpil geçen bir yönetim biçimi değil, tüm unsurları barındıran formel/biçimsel bir sistem. Neyse.

Üzüldüğüm bir diğer konu ise insanların birbirine yaptığı baskı: “Sessiz kaldığına göre darbecisin”, “sokağa çıkmadığına göre darbecisin” ve benzeri yargılayıcı ifadelerin kullanılması, olayı kategorik bir ikiye bölünmüşlük üzerinden okuyarak darbeyi desteklemeyen herkesi kendi yanlarına çekmek istemeleri, çekemedikleri vakit onları da hain ilan etmelerinin an meselesi olması, tüm bunlar, korkunç bir kutuplaşmanın, giderek -üzgünüm ama- müstakbel bir iç savaşın emareleri gibi duruyor. Söz konusu hizbin yaptığı girişimi de desteklemiyorum, gidip demokrasi yürüyüşü adı altında şeriatçi bir kalkışmayı çağrıştıran, asla katılmayacağım sloganların atıldığı, emir erlerine tasvip etmeyeceğim şiddet eylemlerinin yapıldığı ve yapabilecek potansiyelde olan insanların olduğu yürüyüşleri de desteklemiyorum. X’e karşıyım diye Y’yi koşulsuz desteklemek zorunda değilim. Bu zımni dayatmadan hiç ama hiç haz etmiyorum.

Dün gece filler fena tepişti ve bu fillerden birini desteklemek zorunda olduğumuz ima ediliyor. Hiçbirinizi desteklemiyorum kardeşim. Bitaraf olan bertaraf olur dendiydi gerçi; ama yanlış ve içime sinmeyen şeyler yapacağıma, içime sinmeyen yerde, tasvip etmediğim insanlarla yan yana duracağıma, inanmadığım, doğru olmadığını hissettiğim şeyleri yazacağıma, bitaraf olmayı göze alıyorum.

(4) Ben umutluyum. Türkiye her ne kadar özünden kopmuş olsa da, bu denli kötülüğü, bayağılığı ve akıldışı olayı kaldıramaz. En nihayetinde özüne döner. Şu cemaat mevzuunda bir çift lafım olacak: Sene 2009, Giresun'da göreve gitmiştim. Öğretmenler odasında böyle mevzulara girmeyi hiç sevmem ama konuyu açan onlardı. Fazlaca özgüvenli tavırlarından rahatsız olup Fethullah Gülen'i, Gülen Hareketi'ni ve genel itibariyle siyasal İslam'ı eleştirdiğimde tepki vermişlerdi. Ne de olsa malum şahıs o vakit "HOCA EFENDİ HAZRETLERİ" idi. Bugün, Gülen, bir vakit başına tac edilmiş kutsal hâlelerden mahrum kaldığı için sevinçliyim. Bir konuda daha sevinçliyim. O da şu ki, "din kardeşimden zarar gelmez!", "ümmet içinde kötülük olmaz!" gibi düşünceler, cemaatin bu yaptıkları sayesinde yerle yeksan oldu. Bir ülkenin bekası ve iyiye gitmesi için işbirliği yaptığın adamın liyakatına değil de hangi inancı paylaştığına ve senin gözünde ne kadar "faal" bir dindar olduğuna bakacaksan, her türlü kazığı yemen an meselesidir kardeşim. Bu arada şahsen, her ne kadar asla kanıtlayamayacak olsam da, geçen gün yaşanan darbe girişiminin uluslararası bir boyutu olduğuna inanıyorum. Çok pis işler dönüyor belli ki.

Sonuçta Türk pasaportuyla geziyorum. Ülkemi seviyorum. Kaldığım hosteldeki görevlilere dışarıya Türk bayrağı asmalarını önerdim naçizane. 6-7 bayrak var ama Türk turist çok olmasına rağmen Türk bayrağı yok. Üstelik burada kalan Türkler eğitimli, nazik, etrafı rahatsız etmeyen tipler. Cidden. Böyle turisti öp de başına koy. İnsan yurtdışında ülkesine karşı daha hassas oluyor. İki gündür önüne gelen herkes bana "What's happening in Turkey mate?" diye sorup duruyor. Bilmiyorum diyorum, sonuçta ülkemi kötüleyecek değilim, her şey yoluna girer deyip geçiştiriyorum, "bakmayın, mesela Ukrayna'da da savaş var zannediliyor, oysa gündelik yaşam devam ediyor" dediğimde ikna oluyorlar genellikle.

Ama içeride bizim kuşatıcı ve kucaklayıcı bir tanıma ihtiyacımız var. Geçen gün dedim, yine söylüyorum, yurtdışındayım ama Türkiye'de olsaydım yine o meydanlara inmezdim. Atılacak sloganların önceden belirlenmesine ihtiyaç var. Adam çıkartmış hilafet bayrağı sallıyorsa beni o meydana hiçbir güç indiremez. Kabaca "laik kesim" diyebileceğim kesimin gücü küçümsenmesin. Eğer o denli önemsiz olsaydık, solcusundan sağcısına her kesim bizim desteğimizi almak için uğraşmazdı. Türkiye'nin hem çağa ayak uydurmaya hem de özüne dönmesine ihtiyaç var. Buranın mayasında İslamcılık, ümmetçilik filan tutmaz. Ben aklımı kiraya veremem. "Acaba hadis ne der?", "ay acaba Cüppeli ne der?" Beni ilgilendirmiyor. Artık Hocalara sorulan soruların parodisi yapılıyor, insanlar dalga geçiyor, tiye alıyor. Herkesin aklı var. Bu İmam-hatiplere de dikkat edilmesi lazım. Güzel bir nesil yetiştireyim diye toplum mühendisliği çalışmaları yaparken bir de bakmışsın ileride başka bir biatçı yapı devletin başına bela olmuş yine... Bugün Gülen Cemaati'ni tehlikeli bulan adam, başka herhangi bir cemaatin hocasına laf söyletmiyorsa, gelecekte benzer olayların tekrar yaşanması kuvvetle muhtemeldir. İnançlar teminat altına alınır ama politik alandan dışlanır ve bireysel bir tercih olarak saygı duyulursa kimse kitleleri peşinden sürüklemek için onu kullanamaz. Aksi hâlde yarın başka bir cemaat başımıza bela olur -hiç bir şey değişmez. "Yok, bir şey olmaz yeaaa" diyenlerin hiçbir sağlam gerekçesi yok. İnançta, şiirde, edebiyatta ve sanatta irrasyonalite güzel şeydir ama politikada felakete yol açar.

Muhafazakâr kesimden kimi arkadaşlarımın çok makûl paylaşımları var. "Arkadaşlar gidip de parti bayrağı filan götürmeyin, taşkınlık çıkarmayın, tuhaf tuhaf sloganlar atmayın, bir tek Türk bayrağı alın yanınıza" diyen makûl insanlar var. Herkes öyle olsa gayet de güzel yan yana dururuz zaten. Ama ben üstüne beyaz çarşaf giyip tahta kalemiyle "KEFENİMİZLE YANINDAYIZ REİSS!" yazmış adamla yan yana durmam. Vallahi ben diyorum ki Türkiye güçlü ve en önemlisi bağımsız olsun, eyvallah, ama nereden baksanız %30-35'lik bir kesimi kaybetmemek için de uyanık olsun. Ukrayna'ya gelmeden önce İstanbul'da ilk kez Marmaray'la boğazın altından geçtim karşıya. Köprüler, Marmaray, yollar vs. Avrupa'dan farkımız yok. Moskova ve Kiev'de yer yer metroda yürüyen merdiven bile yok, seksen yaşında insanlar basamakları teker teker tırmanıyor icabında. Türkiye'deki kimi kazanımları inkâr etmek doğru değil. Kusura bakmayın, ben o kadar kutuplaşamıyorum. Gözlerim kör değil.

Ama Türkiye'de sosyo-kültürel sıkıntılar ve kimlik problemleri var. Son derece makûl insanların aidiyet duygusu yıpranıyorsa ve %50 bunu kendine dert etmiyorsa, istersen Dünya'nın en zengin ülkesi ol, ileride yine de sıkıntılar çıkacaktır. Bu kutuplaşmayı bitirmek lâzım.

Yine de umutluyum. Bir çılgınlık sonsuza dek süremez.

(5) Üç hafta sonra ilk gerginliğe dün akşam Sabiha Gökçen’de tanık oldum. Cehennemî bir kalabalık pasaport kontrol kuyruğunda beklerken ve insanımızdaki asık suratlı ve öfleyip pöfleyen tavırlara bakıp ülkenin “varsayılan/default” ayarlarına bir an önce alışmaya çalışır, kendi kendime “memlekete hoşgeldin Tamer” diye mırıldanırken, beklenen oldu ve o hengâmede bir yerlerden “BANA BAĞIRAMAZSIN HEMŞERİM!” ve klasik “KİMSİN ULAN SEN!?” haykırışları yükseldi. Welcome home Tamer. Çıkar çıkmaz ilk iş İzmit servisini buldum. Fiyat pahalı ama elimiz mahkûm. Valizi bagaja koysam mı, koymasam mı? Nereye gitti bu şoför? Neyse, koyayım bari. On dakika sonra şoför biniyor araca. “Ben siz yokken valizi yerleştirdim ama kağıt almadım, sorun olur mu?” diyorum. “VALLAHA BEN VALİZ MALİZ BİLMEM ABE” yanıtını alıyorum. Hangi meslek grubu olsa bir salla pati tavrı, elin mahkûm, alternatifin yok ama sanki hayrına hizmet veriyormuş gibi sorumluluk almayan, burnundan kıl aldırmayan, ödün vermeyen, “dik duran” insanlar. Meslek grubu fark etmiyor, şaşmaz bir "işine gelirse" tavrı. Kemerleri bağlayın lütfen deniyor, ne güzel, alışmıştım zaten otobüste kemer bağlamaya, ama bağlarken yanımdaki adam “yeaa boşver, gerek yok” diyor. E sen bağlama o zaman? Bana niye akıl veriyorsun? Muhtemelen kendi usülsüzlüğünde yalnızlaşmak istemiyor. Eğer herkes yanlış yaparsa kimse yanlış yapmış sayılmaz çünkü. “Zaten kimse takmıyor ya kemer filan!” Çoğunluk desteğinin, çoğunluk içerisinde erimenin dayanılmaz hafifliği.

Türkiye’de bebekler bile daha gür zırlıyor, ilginçtir. Acaba doğuştan gelen bir mutsuzuk geni mi bizdeki diye düşünecek oluyorum ama yok, sanırım esasen bireysel olarak mutluyuz. Tek başınalıklarımızda, istediğimiz bir işle hemhâl olurken sıkıntı yok sanki. Söz gelimi bahçemde sivribiberler olmuş ben yokken, dalından koparınca yemeye kıyamadım, aldım sevdim iki dakika, dönüp dönüp baktım, minicik biber mutlu etti beni, ama -gözlemlediğim kadarıyla- karşılaşmalarımız mutsuz bizim. Birisi ötekisiyle karşılaştığı vakit derhâl sona erdirmek istiyor zoraki katlandığı bu birlikteliği. Pasaport kuyruğu, toplu taşıma, alışveriş ya da bir şekilde iletişim ve etkileşimin doğduğu bağlamların temel formu katlanmak olduğu için, öfleyip pöflemeler, panik derecesinde bir acelecilik, sıcaktan, kalabalıktan, başkalarından, ne varsa her şeyden sürekli yakınan insanların sayısı fazla. Sanırsınız her birimiz birer prens ve prensesiz. Hemen sıkılıyoruz. Hep canımız sıkılıyor. Her şey çok çabuk eskiyor. Bir ara Aziz Sancar televizyonlardayken birisi yazmıştı “ya tamam ama o da sıktı artık :/” diye. Sıkılmış hanfendi -her şeyden olduğu gibi. Neyse. Tam serviste uyuyacak gibiyken sağ taraftan bir bebek çığlığı geliyor yine, yahu diyorsun, kaç hafta onlarca bebek gördüm, bizdeki zırlama sıklığı ve şiddeti herhalde Guinness Rekorlar Kitabı’na girecek ayarda.

Evde olmak güzel. En az yirmi gün kitap okumak dışında hiçbir şey yapmayacağım.

(6) Tepesi, uluslararası bağlantıları kabul ama biraz da tabana bakmak, zihniyet irdelemesi yapmak, anlamaya çalışmak gerekiyor. İnsan hep benzer zihniyetteki kişilerle takılıyor, farklı düşüncelerle temas etmiyorsa, bir yerden sonra kimi önkabulleri kaçınılmaz bir şekilde kemikleşiyor. Cemaat yapılanmalarında bu risk daha da fazla. Kendin gibi olanlarla evlerde, yurtlarda, çeşitli mekânlarda sürekli bir arada olmak, belirli bir süreden sonra, dışarısının düşman olarak görülmesine yol açabiliyor. Bunu “sağım haram solum haram, sen ne zorsun ahir zaman!” diye paylaşım yapan kişilerde görüyoruz. Dışarısı tehdit, dışarısı "harama davet", kendi ait olduğu küme dışında kalanlarsa hâliyle yanlış yolda. Düzeltilmeli, doğru yola getirilmeliler(!) Böylece kendi omuzlarına misyon bindiriyorlar ister istemez. Zorluklara göğüs germek gerektiğini düşüne düşüne göğüslerini öylesine germişler, öylesine gerginler ki, dışarıdan gelen eleştiriler zerrece etki etmiyor. Her eleştiri okunu savuşturacak kadar sert duvarlar örmüşler etraflarına. Ahir zamanda yaşadığına inanıyor, "kutsal davaları" için her şey mübah, abiler-ablalar KPSS sorularının çalınmasıyla ilgili olarak “devlet kadrolarına dinsizlerin değil, alnı secdeye değen kişilerin getirilmesi için yaptık” diyerek, evet kötü bir iş yaptık, ama niyetimiz güzeldi, kalbimiz güzeldi, iyi niyetliydik diyerek güya kendisini akladığını düşünüyor. Şu kafaya bakar mısın? Yaptıklarından ötürü hesap verirken, belki de içten içe “BU BİR İMTİHAN” diyerek avutuyorlardır kendilerini. Ah yine, yeni bir imtihanla karşı karşıyadır adanmış, inanmış, biat etmiş masum şakirt. Hadi gel de ikna et... Popper’in yanlışlanamazlık ilkesinde bahsettiği türden, yanlışlanamayan, zira dine, inanca yaslanan ve “ahir zaman”, “hikmet” ve “imtihan” gibi sihirli sözcüklerle tüm eleştirileri bertaraf eden bir zihniyet. İlk gençliklerinden beridir yurtlarda, şurada burada aldıkları eğitimden ötürü kendilerinden emin ama yaslandıkları zeminin yumuşak olduğundan bihaber, aklını özerk bir şekilde kullanmaktan çoktan vazgeçmiş, yaderk bir kitle.

Şurada birkaç sene öncesine kadar liberaller “ya canım, cemaattir, vakıftır, sivil toplum örgütüdür, bunlar demokrasilerin gereğidir” diyerek bu tip örgütlere Pandaları Yaşatma Derneği muamelesi yapıyor, ileride doğabilecek muhtemel sakıncaları dile getiren insanlar içinse "endişeli modernler işte" diyerek gülüp geçiyordu.

Doğru her zaman popüler olmuyor. Doğru bazen sevimsiz, çirkin duruyor, kulağa hoş gelmiyor belki ama en nihayetinde aklanıyor. İşin güzel tarafı da bu.

(7) Yalnızca edebî eserlerle yetinen, art arda roman, öykü ve şiir kitaplarını yutarcasına okuyan kişilerde muhakeme yetisi gelişmiyor, hatta köreliyor. Duygu yoğun yaşayan, veciz sözlerin altını çizen, anlamdan ziyade ezgiye, içerikten ziyade biçime, akıldan ziyade hislere ağırlık veren kişiler, bunu bir alışkanlık hâline getirdikten sonra, isterlerse binlerce kitap okusunlar, akla yatkın düşünceler üretmekte ve düşüncelerini gerekçelendirmekte zorlanıyor. "Çok kitap okurum, sürekli kitap okurum", güzel, ne okuyorsun peki: Roman, şiir, öykü. Ve elveda muhakeme yetisi... Sonrası -hâliyle- sloganlarla yetinmek, akla değil kalbe hitap etmek, karşına sağlam bir argüman dikildiği vakitse sinirlenmek. Şaşılacak bir şey yok; zira duygu yoğun yaşayan kişinin öfkesi de yıkıcı olur. Duygu deyince akla bir tek sevinç ve hüzün gelmemeli.

Bu yüzden araya felsefe, tarih, araştırma-inceleme, antropoloji gibi türlerde kitaplar sokulması gerek. Bunu yapmak dengeleyici oluyor. Benzer şekilde, bu tip kitapları okuyan kişiler de, kuru bir rasyonellik evresinde donup kalmamak, salt çözümleyici bir bakışaçısına takılıp, insanî, irrasyonel unsurları, duygusallığı yitirmemek için, kısacası robotlaşmamak için araya edebî eserleri serpiştirmeli. Şu günlerde iktisat, politika ve deneme kitapları okuyorum. Yine de, ne olursa olsun, bir araştırma-inceleme kitabı bitince, bir felsefe kitabı bitince, muhakkak kitaplığımdan çekip bir roman ya da öykü okuyor, hatta nadiren de olsa şiir okuyor, insan olduğumu, robot olmadığımı hatırlıyorum. Okuma serüveninde bu iki unsuru dengeleyen kişileri ayrı bir seviyorum.

Sonuçta muhakeme yetisi insanı insan yapan tek unsur değil.

(8) Beşiktaşlı yorumcu Kazım Kanat vardı, çoğunuz bilirsiniz. Kendisine kanser teşhisi konulup bir süre tedavi gördükten sonra, baktı ki çaresi yok, ölümün eli kulağında, tedaviyi reddetmiş, son birkaç ayını hastane koridorlarında ve diyaliz makinesine bağlı geçireceğine, “teknemde ailemle hayatın tadını çıkarıyorum, artık ne olacaksa, ne zaman olacaksa olsun” demişti. Zor bir karardı muhakkak ama bence Kazım Kanat doğrusunu yapmıştı.

Elimde olsa sonsuza dek yaşamak isterim. Hep sağlıklı kalmak ve mümkünse hiç yaşlanmamak isterim. Ölüm deneyimini, deneyimleyen kişiden başka hiç kimse bilemeyeceği, ve ölen kişi, söz konusu deneyimi başkalarına aktaramayacağı için, aksini tasavvur etmek zaten mümkün değil. Ölmeyi istemez kimse. Arzu nesneleri hayatın içindeyken, hayata dahil olmayan, üstelik bilmediğin ve geriye dönüşsüz bir "şeyi" nasıl arzu edersin? Büyük zorluklarla karşılaşan, kimi iç ve dış sebeplerden kaynaklı buhranlı dönemler geçiren kişiler, eh bir de kişilik bakımından savaşçı yapıda değillerse, isterler belki, ölmeyi değil de, yaşamamayı. Ölmeyi değil de, yaşamakta olduğu hayatı istemeyebilir, bunu anlarım. Tekil bir yaşam deneyiminin reddidir bu, yaşamın kendisine, tüm mümkün yaşamlara genel bir reddiye değil. Veya ağır bir hastalığı vardır, artık yaşamamayı, daha doğrusu o acılardan kurtulmayı isteyebilir, bunu da anlarım. Ne var ki, ölümün bilgisine sahip olmak ve onu arzulamak anlamına gelmez bu durum. O kadar sevimsiz bir konu ki, bırakın arzu etmeyi, hakkında konuşurken bile insanın enerjisini düşürüyor.

Eskiden insanlar evlerinde can verirdi. Yani eceli gelenlerden bahsediyorum. Modernitenin çoğu getirisini tereddütsüz kucaklayan birisi olsam da, günümüzde insanların son nefeslerini hastanelerde veriyor olmalarından hoşnut değilim. Yaşatmak güzel şey kuşkusuz; gelgelelim ihtiyarlıktan parmağını oynatamayacak denli kudretten düşmüş, sürekli kalbi tekleyen, özbakımını yapmaktan aciz hâlde, Azrail tarafından mütemadiyen yoklanan insanları makinelere bağlayarak, aşırı dozda ilaçlar ve uyarıcılarla ite kaka yaşatmak, onlara zulmetmek gibi geliyor bana. Bunun kararını ben veremem. Ruhsuz olmakla, duyarsız olmakla da suçlanmak istemem; ama kendi adıma, en azından kendi bedenim söz konusu olduğunda, üç beş ay, hatta bazen 3-5 gün daha zoraki canlı kalmak uğruna, hayatımın son demlerini hastanede, makinelere bağlı, başkalarına yük olarak geçirmek istemezdim. Zaten bana kalırsa canlı kalmak ve yaşamak aynı şeyler değil.

Kazım Kanat, belki zorlasalar bir süre daha "canlı" kalırdı. Ama o son aylarını o güzellikte yaşamamış olacaktı.

Tamer Ertangil.