5 Aralık 2015 Cumartesi

Bulgakov ve Başyapıtı: Usta ile Margarita


Gündem Rusya madem... Moskova'da Bulgakov'un evini ziyaret etmiştim. Müzeleştirilmiş, nispeten küçük bir apartman dairesiydi. Yazarın adını duymuş olsam da hiçbir kitabını okumamıştım -ne de olsa bir Dostoyevski ya da Tolstoy kadar meşhur değildi. Evine girip hakkında bilgi edindikten sonra, daha doğrusu Türkiye'ye döndükten sonra, Bulgakov'un başyapıtı olan Usta ile Margarita'yı aldım. Geçenlerde okudum. Açıkçası epey şaşkınlıkla karşıladım kitabın içeriğini. Fantastik unsurlar kitapta fazlasıyla mevcuttu. Sovyetler Birliği'nde, Moskova'nın göbeğinde, rejime muhalif olarak yaşamak ve yazmak zor olduğu için olsa gerek, meramını anlatabilmek için dolaylı bir anlatımı, fantastik unsurları ve çeşitli benzetmeler kullanmayı tercih etmişti Bulgakov. 

Daha büyük bir daire elde edebilmek için başkalarını gammazlayanlar, birer tiyatro oyununa benzetilen yargılama süreçleri, yani tiyatroya dönmüş mahkemeler, satır aralarında yazarın hayatı boyunca sansür mekanizmasından nasıl da bezdiğini anlatması, sıradan halkın rüyasında göremeyeceği lüks yiyecek ve içecekleri tüketen üst düzey yöneticiler ve daha neler neler. Oyunlarının sahnelenmesinden ve romanlarının yayımlanmasından umudu kesse de, kitabın bir yerinde "müsveddeler yanmaz" diye bir ifade kullanmış Bulgakov. Sanırım fikirlerin ölmediğini vurgulamak istemiş. Kitap yaklaşık altı yüz sayfa ve farklı bir tarihsel ve toplumsal bağlama ait olduğu için, okumadan önce ve okuduktan sonra hakkında birkaç yazı okuma ihtiyacı hissettim. Yoruma fazlasıyla açık bir eser. Kitaptaki her şeye kadir şeytan Wooland ile Stalin'in anlatıldığını düşündüm. Bu konuda bana katılanlar kadar katılmayanlar olduğunu gördüm yorumlarda. Romanın anlatım tekniğinde en üst noktaya vardığı yerler, sanırım ana öyküye koşut giden ikinci öykü, yani İsa'nın çarmıha gerilme sürecinin anlatıldığı sayfalar. Okurken kendinizi milattan hemen sonraki yıllarda, Kudüs'ün orta yerindeymiş gibi hissediyorsunuz. 

Romanın sonlarında çok farklı yorumlanabilecek kısımlar var. Şahsi kanaatimce toplumun gidişatından umudu kesen Bulgakov, çözüm olarak kişilerin kendi iç dünyalarına kapanmalarını, kendilerini manevîyata adamalarını önermiş. Dindar birisi olduğu belli olan, Sovyetler'de dinin kamusal alandan silinmesinden hoşnutsuz olduğu her satırında hissedilen yazar, Şeytan'ın (sosyalizmin) Moskova'yı tarumar ettiğini söylerken -bana kalırsa- biraz ileri gidiyor: "Bu kara perde bir an çekildiğinde Margarita ardına baktı, alacalı kulelerin çoktan kaybolmuş olmasından başka, kentin de toprağa gömülerek ardında sis ve dumandan başka bir şey bırakmadığını gördü." (s. 549.) Bulgakov, maneviyatın kültür ve sanatı, hâtta insana dair duygusal olan ne varsa hepsini kapsadığını kabullenip, biraz daha fazla yaşasa ve Moskova'nın gelişimine tanık olsaydı, herhalde Sovyetler'e bu denli haksızlık etmezdi diye düşünmeden edemiyor insan.

Sovyetler'in alenen desteklediği edebiyatçı Maksim Gorki'nin adeta bir antitezi olan Bulgakov, gerçekten büyük bir edebî yetenek. Kitabını okumadığım hâlde evini gezdiğim için suçlu hissetmiştim kendimi. Şimdi ise o küçük apartman dairesi gözümde çok daha fazla değer kazandı. Sıkıntılı dönemlerden geçen insanlar daha üretken olurmuş. Bulgakov'un politik duruşunu tasvip eder ya da etmezsiniz, bunu bir kenara bırakıp yapıta odaklanmakta yarar var.