15 Aralık 2015 Salı

Aziz Sancar ve Diğer Meseleler: 1-15 Aralık



(1) İnsan ağız tadıyla Nobel Ödülü'nü de alamayacak demek ki. Acaba yeryüzünde bizdekiler kadar ama'cı bir güruh daha var mı? Alfred Nobel'in dinamiti icat etmiş olmasını bir yerden öğrendin diye Nobel Ödülü nazarında tüm prestijini yitirdi, öyle mi? Dinamit bir icattır. Tüm icatlar gibi iyi ya da kötü niyetlere hizmet edebilir. Bir kimyagerin keşfinden ilaç yapmak da, kimyasal silah yapmak da mümkündür. Orası ayrı hikaye. Sanırım burada bir kıskançlık söz konusu. Hak edene hakkını teslim etmekte bir tereddüt, helal olsun demekte, ayağa kalkıp alkışlamakta, şapka çıkarıp eğilmekte bir isteksizlik söz konusu. Hani memurların sekiz saat çalışmasına bakarak, kendisinin de sekiz saat çalışarak insanca bir hayat sürdürebilmesi gerektiği düşüncesine varacağına, "ben sürünüyorsam herkes sürünmelidir" fesatlığıyla, "memurlar da 12 saat çalışsın" diye hiddetlenen tezgâhtar gibi, "madem ben yapamadım, madem ben başaramadım, başaranı takdir etmeyeyim ki geri plana düşmeyeyim" kurnazlığı ve kıskançlığı -ötesi değil. "Sen sıradan değilsin, sen bizden biri, ortalama bir varoluş, vasat bir tekdüzelik değilsin, sen sıradışı çalışkanlığın, yüksek erdemin ve aklınla aramızdan sıyrılarak yukarıya çıkmış bir üst-insansın. Ve biz bunu kabullenemiyoruz" demektedir hınç içerisindeki vasat çoğunluk. Madem ben senin gibi olamıyorum, o hâlde ayaklarına sarılıp, tüm gücümle seni aşağıya, vasata, kendi seviyeme çekebilmek için gayret göstermeliyim, demektedir. "Evet, Nobel Ödülü almış olman anlamsız, çünkü Alfred Nobel dediğin adam dinamiti icat etmiş, kötü birisi" diyerek kendini avutmaktadır, "dolayısıyla söz konusu ödülün bir ağırlığı yok, hiçbir önemi yok benim gözümde" diye ekleyerek, tüm o kibriyle, kendince, kendinden yukarıda duranı güya küçümseyerek.

İyi de, herhangi bir takdirin senin gözünde ağırlığı olup olmaması Dünya'nın umrunda mı? Hatta vasatlığın tekil bir tezahürü olarak bizatihi senin varoluşun uygarlığın umrunda mı ki senin bu "müthiş" tespitini kaale alsınlar? Bir kere de ama demeden takdir edelim. Ölmeyiz.

(2) Türk basınının bir kısmı, on yedi yaşında evlenen kızları "çocuk gelin" ifadesiyle nitelendiredursun, zamanla yadırgandığı zannedilen bu durumu da olağan karşılayacağımıza dair bir his var içimde. 90'larda zikir hâlindeki tarikat mensupları gizli kameralarla basına yansıdığında "yok artık!" denilirdi. "Bunlar sapkın, bunlar aşırı, bunlar normal değil! Gerçek İslam bu değil!" Şimdi "hu-hu" çeken elli kişilik bir topluluk için bunları diyebilir mi basın? Asla ve haşa. Bunu derse derhâl vatandaşı hor görmekle, onu incitmekle, inançlara saygısızlık yapmakla, hoşgörünün filizlenmesine engel olmakla suçlanır. Aynı şekilde, demokrasi gereği, yarın bir gün taban "yetti be, reşit olma yaşı on altıya indirilsin!" talebini yükses sesle dillendirdiğinde, ilk anda ufak çaplı bir şaşkınlık yaşayacağız. Basın mensupları, zaman geçtikçe, yavaş yavaş buna ses çıkartamayacak, "vatandaş bunu istiyor kardeşim" gibi sorgulanamayan, zira "kutsal" ifadelerin halesine bürünmüş talepler karşısında giderek sessizleşecek, çoğunluğun taleplerine göre konuşmayı öğrenecek.

Talebin açıkça ortaya konmasının ardından, akademisyenler tarafından ilk yanıtlar verildiğinde, örneğin reşit olma yaşının on sekiz olmasının tabandan gelen taleplerle ilgili olamayacağı, hukukî mevzuatın salt çoğunluğun arzusuna göre şekillendirilemeyeceği, doğru olanın, hukuk ve demokrasinin bir arada varolması olduğu ifade edildiğinde, çeşitli alimler çıkacak ortaya -yani gayri resmî ulema. Yine başlayacaklar "hadiste buyurulduğu üzere evlenme yaşı on sekizin altıdır", "ayette buyurduğu üzere evlenme yaşı x'tir" diye konuşmaya. O vakit herkes ağzının payını almış, geri adım atmış, tabanın taleplerine boyun eğmekten başka çaresi kalmadığını anlamış olacak. Basın dâhil. 

Bir daha da "çocuk gelin" ifadesi dilledirilemeyecek, zira itici ve incitici bulunacak. Normal olmayan, olmaması gereken bir durum hızla sıradanlaşırken, hep birlikte bu yeni normu savunur hâle gelmemiz bile mümkün olacak: "Zaten benim annem on yedi yaşında evlenmiş", "tabi, hatta benimkisi onbeş yaşında evlenmiş" diyerek meşrulaştırırken bulacağız kendimizi. İtiraz edenlerse eski kafalı birkaç marjinalden ibaret kalacak.

Pek çok konuda süreç böyle işliyor.

(3) İnsanların dinî inançlarını mantıkla, matematikle çürütmek imkânsızdır. O meseleye daha sonra ayrıntılı gireriz. Beni rahatsız eden, inancın çürütülebilirliği ya da çürütülemezliği değil. Bir inancı, bir kimliği ya da bir tercihi taşıyan kişilerin takındığı yukarıdan bakan hâl ve tavırlar. Avrupa ile aramızdaki en büyük engel ne biliyor musunuz? Dil mi? Din mi? Kültür mü? Kamusal alanda yapıp ettiklerimiz mi? Bence tüm sorunlar aşılabilir. Ama bir konu kritik önemde: Kendimizi üstün görmemiz, yani oryantalizmin zıttı, bir nevi oksidentalizm. Müslümanlar, sırf müslüman oldukları için kendilerini haklı, üstün, cennetlik ve ayrıcalıklı görüyor. Buna bir türlü engel olamıyorlar. Kendi dinlerinden olmayan herkesin cehennemlik olduğuna sarsılmaz bir inanç beslediklerinden, tesadüfen ait oldukları bu kimliklerinden ötürü saygı bekliyorlar. Dikkatinizi çekerim: Yaptıkları iyiliklerden, erdemli davranışlardan ötürü filan değil. Sırf müslüman oldukları için bekliyorlar bu saygıyı. Ne zaman Avrupa memleketlerine gitsek, bir havalar, bir ilgi görme isteği, özellikle kendisini restoranlarda dışavuran kurum kurum bir kurumlanma. Domuz eti yememeni Avrupalı anlıyor, anlamıyorsa da buna saygı duyuyor. Ne de olsa inançtır, tartışmaya kapalıdır, absürttür, duygusala aittir. Ama bizimkiler önüne domuz eti gelmemesiyle yetinmiyor. Giderek domuz etinin olduğu masada oturmama kibrine kapılıyor, en nihayetinde "acaba balığı kesen bıçakla mı kestiler domuz etini?" diye sormaya, "acaba aynı fırında pişmiş midir?" gibi paranoyakça soruşturmaya başlıyor. Daha ileri aşamalarındaysa "kafirin elinden yemek yenmez zaten" gibi daha kategorik bir tavra varanlar görürseniz şaşırmayın. Herkes onun hassasiyetine saygı duymalı, etrafında pervane olmalı, çünkü o, hiçbir şey yapmadığı hâlde, sırf kimliğinden ötürü, sırf kendine biçtiği etiketten ötürü saygı bekliyor. Saygı gördüğünde, bununla da yetinmeyip, şımarmaya, üstünlük kurmaya, "benim kendi inancım doğrultusunda yaşamam yetmez, siz de benim gibi olacaksınız" demeye varıyor. Hani güzel bir ortamın içine eden, sizi de rezil eden bir arkadaşınız vardır ya çocukluktan, işte salt kimliğinden müteşekkil bir varlık olan bu zat-ı muhteremler de, ortamın içine ediyor, "pis sapkınlara" dudak bükerek, burun kıvırarak, onlardan birisi olmadığını, onlardan tiksinti duyduğunu ima ederek ortamın içine ediyor. Bir türlü eşitliği ve hoşgörüyü kabullenemiyor çünkü -çünkü ya güçlü karşısında ezilmeyi, ya da ezilmediği zaman havalara girip kurumlanmayı öğrenmiş -ortası yok. Birlikte-varolma diye bir mefhuma sahip değil. Birliktelik onun için yalnızca geçici bir aşama. Çünkü dominant bir kültür onunkisi. Hoşgörü onun için, kendisi güçleninceye dek katlanmak zorunda olduklarını "idare ediveren" bir geçici aşamadan ötesini temsil etmiyor.

Ve yeterince güçlendiğinde hoşgörüye ihtiyacı kalmayacak.

(3) Barbarlar, rakı içildiği gerekçesiyle Adana'da festival basmış. Şunu soracağım: Şaşırdınız mı? Elbette hayır. Peki Ramazan ayında sokaklara iftar sofraları kurulduğunda, oraya bir saldırı olsaydı şaşırır mıydınız? Evet. Eşitsizliğe bakar mısın? Ne, biri hoşgörü mü dedi? Ne hoşgörüsü? Bir taraf kendini üstün ve ayrıcalıklı görüyor, daima haklı görüyor, diğer tarafsa yaptığı her etkinlik için adeta özür diler gibi açıklama yapmak zorunda kalıyor, festivalin adını değiştiriyor, sürekli birilerini, valiliği filan ikna etmeye çalışıyor. Bir taraf kamusal alanda yaptıklarından ötürü dokunulmaz olduğunu bal gibi biliyorken, diğer taraf güvercin ürkekliğiyle yaşamak zorunda olduğunun farkında.

Kamusal alanı tamamen ele geçirmek için güç mücadelesi var ortada. Yakın arkadaşlarım bilir. Ben rakı içmem. Sert geliyor. Rakı bahane. Mesele o değil. Mesele şu ki, kendini üstün, ötekini sapkın olarak gören bir zihniyet var ve bu zihniyet -doğası gereği- kendinden olmayanı asla ve kat'a hoşgörmez. Yeterince güçleninceye değin tahammül eder, katlanır sadece. Hepsi bu.

Tamer.