24 Aralık 2015 Perşembe

Süskind, Leyla Gencer ve Diğer Mevzular

Kendi adıma, bir süredir yaşadığım hayattan memnunum. Gündemdeki her olayı takip etmek, her söyleme laf yetiştirmek, ve zaman zaman ortaya çıkan, değiştirme ya da eğip bükme kudretine sahip olmadığımız bir gerçekliğe ironi ile yaklaşmanın verdiği "dayanılmaz hafiflik" hissi, daha doğrusu bu ironiye başvurma çaresizliği, kişiye hiçbir katkı sunmamakla kalmıyor, onu yoruyor da. İşimdeyim gücümdeyim. İş dışında kalan zamanım -özellikle son bir aydır- verimli okumalarla geçiyor. Celal Şengör şöyle demiş, Başbakan böyle demiş, Putin öyle demiş, bunları her saniye takip edip günde yirmi tane haber bağlantısı paylaşmak, hele manipülasyonun ve yanlış bilgilendirmenin gırla gittiği, herhangi bir fotoğrafın altına akla gelebilecek her yorumun yazılabildiği bu çağda pek anlamlı değil. Daha genel, egemen toplumsal ruh hâlinin çözümlemelerine, mevcut zeitgeist eleştirilerine epey ilgi duyuyor, yeri geldikçe üç beş kelam ediyor, her geçen gün durmaksızın tanık olduğumuz tezahürlerinin altında yatan ve mevcut kültürü belirleyen ve besleyen metafizik önkabullerin eleştirisine koşulsuzca "evet" diyorum. Ama o tezahürlerin her birini her Allah'ın günü tek tek ele almaksa, işte ona yokum. Neyse. Son zamanlarda okumaları arttırdım. Giderek daha verimli ve tatminkâr bir hâl aldı bu eylem. Mesela Henrik Ibsen'in bir oyununu okuduktan sonra o oyunun videosunu internetten bulup aynı akşam izlemenin verdiği hazzın yerini hiçbir şey tutmuyor. Sanat yapıtıyla, en sakin, en odaklanmış anınızda karşılaşmanın, ona nüfuz edebilmenin yerini hiçbir deneyim tutmuyor. Hegel'in Geist kavramıyla ifade etttiği o tinsellik, o maneviyat, o kendini bilimde, kültürde, sanatta, edebiyatta dışavuran, insanlığın ortak zihinsel alanı var ya, sanat yapıtlarıyla ve kitaplarla meşgulken, kişi tam da o alanda yürüyüşe çıkmış gibi duyumsuyor kendini. Kendi evimizde, kendimizle baş başa olduğumuzu sandığımız o anlarda, insanlığın yarattığı ortak zihinsel uzamı paylaşıyor, tarihin en seçkin kişilikleriyle içli dışlı oluyoruz aslında. Nitelikli bir oyun, roman, öykü, şarkı ya da film, fark etmiyor, birkaç saatliğine de olsa, bunlar, kendimizi ayrıcalıklı bir cemaatin mensupları gibi hissetmemize sebep oluyor. Öyle anlar oluyor ki, hakikate çapraz bir bakıştan öte geçiyor, onunla yüz yüze geliyoruz. "İşte bu!" dediğimiz anlardan bahsediyorum. Koskoca kitabın bir cümlesinde, bir paragrafında, bir diyaloğunda duyumsanan o doluluk hissi, adeta hayatın anlamını kavradığımız duygusu -geçici de olsa. Bedensel varoluşumuzun ötesinde yer alan bu ortak zihinsel uzamın verdiği manevî/tinsel tatmin, kişide bir hırs yoksunluğuna da sebebiyet veriyor elbette. Para, ev, araba, makam, mevki umrunda olmuyor bu cemaatin mensuplarının. Bunun iyi ya da kötü bir durum olduğunu söylemiyor, ona herhangi bir değer atfetmiyorum. Tek bildiğim, kitapların, felsefenin, sinemanın, edebiyatın, yani o ayrı, o paralel evrenin tadını alan kişi, artık somut gerçekliğe giderek daha az heves ediyor ve bu durum bir hırs yoksunluğuyla sonuçlanıyor. Bisikletin yetiyor sana mesela, kitapların ve filmlerin yetiyor, evde patlayan ampülün yerine yenisini takmayı erteliyorsun, hayatın getirdiği angaryaları hâlleder hâlletmez o kutlu Dünyaya, o kıymetli paralel evrene doğru hızla yol almak istiyorsun. Kendini yalıttığını zannediyorsun ilk anda. Oysa asıl yaptığın, kim bilir hangi ruh hâliyle yazılmış bir metinde, çekilmiş bir filmde, bestelenmiş bir eserde o eserin yaratıcısıyla iletişim kurmak -asla kendini yalıtmak değil. Ona kulak vermek, onun da katkı sunduğu tinselliğe, insanlığın ortak bilincine -ve bilinçdışına- dahil olmak. İnsan, yine insan yaratısı olan bu paralel evrende daimi ikamet mümkün olmasa da, orayı mümkün olduğunca, hiç olmazsa arasıra ziyaret etmeyi ihmâl etmemeli. Hayat gailesi zaten hiç bitmez.

Leyla Gencer hiç Türkçe eser seslendirmemiş. Belki yıllarca yurtdışında yaşamak ana dilinde bozulmalara yol açmış olabilir diye düşünmüştüm. Oysa verdiği mülakatı izlediğimde Türkçe'yi gayet güzel konuştuğunu gördüm. Mülakatını dinlerken bizden birisi olduğunu hissettim az biraz. Hepimizin gündelik dilde kullandığı ifadeleri dillendiriyor, bir yerde "Allah yardım etti" bile diyordu örneğin. Ne var ki sahneye çıktığı vakit bizden birisi olmaktan çıkıyor, başka bir kimliğe, farklı bir varoluş moduna bürünüyor gibiydi. Biz mi sahip çıkamadık ona, yoksa o mu kendisini bize ait hissetmedi, bilemiyorum. Kendi kararıyla tüm hayatını Avrupa'da geçirdi. 2008'de vefat ettiğinde naaşının yakılmasını istiyor, vasiyetinin devamındaysa küllerinin İstanbul Boğazı'na dökülmesini rica ediyordu. Türkçe konuşurken ne kadar bizdense, İtalyan aryalarını seslendirirken o kadar bize yabancıydı. Küllerinin boğaza dökülmesini isterken bizden biri, naaşının yakılmasından söz ederkense bir yabancıydı. Ne buraya ne de oraya, hem buraya hem de oraya aitti sanki. Neden Türkiye'de kalmadığını kurcalamak, onu "kaçıp gitmekle" itham etmek bize düşmez. Bayburt'ta verilen klasik müzik konserini hatırlayın: "Bayburt Bayburt olalı böyle zulüm görmedi" dendiği rivayet ediliyordu. Gencer burada kalsaydı eğer, varlığının ve sanatının bu halk için zulüm olduğu açıkça söylenecek, söylenmese bile ima edilecekti muhtemelen. Fazıl Say gibi sürekli polemiklere girecek, sinirleri yıpranacaktı belki. Ülkesinde kendisini bir yabancı gibi hissedecek, her an çekip gitme arzusunun cazibesine tav olacaktı belki de. Tam olarak bir türlü anlayamamakla birlikte az buçuk duygudaşlık beslediğim bu hanfendi, Türkiye'den büyük ölçüde kopmuş olsa da, yakılan bedeninin küllerinin yine bu toprakların denizine dökülmesini istemekle şöyle diyordu sanki: "Siz bana bakmayın. Ne kadar uzaklaştıysam da hâlâ biraz buralı, hâlâ biraz sizden biriyim."

* * * 

Şey... Ben suçlu değilim. Hani sürekli korku filmi gibi kıyamet senaryoları anlatılıyor ya her yerde. Küresel ısınmanın geldiği noktadan, ozon tabakasındaki deliğin büyümesinden, tarım arazilerinin yok olmasından, erozyondan, kimi hayvan türlerinin tükenmesinden filan bahsediliyor ya hani. Mütemadiyen hepimizin suçlu olduğu söyleniyor, vicdan azabı içerisinde kıvranmamız gerektiği ve sessiz kalanların ihanet içerisinde oldukları ima ediliyor ya hani. Hani "Küresel ısınmaya dur de!", "Çevre katliamına son ver!" gibi sloganlarla üzerimize görev biçiliyor, bir şeyler yapmamız salık veriliyor ya. İşte ben kendimi -af buyurun ama- suçlu hissetmiyorum. Kıyamet yaklaşıyor diye korkmuyorum. Dünyayı ben yönetmediğim için vicdan azabı duymuyorum. Yerlere çöp atmamak, yemek israf etmemek, bahçemi, yaşadığım yeri ve çevremi elimden geldiğince temiz tutmak ve güzelleştirmek dışında n'apabilirim? Neden koskoca devletler ve uluslararası şirketler varken, "hepimiz suçluyuz!" diye ünlemli cümleler kurarak, masum insanları da bu suçlular kümesine dahil ediyorlar? "GEZEGENİMİZ ÖLÜYOR, BİR ŞEYLER YAP!!!!" Ünlem ünlem ünlem. N'apayım yahu? N'apayım? Kudretimizi aşan konularda neden suçlu biz oluyoruz?

Yakında insanlar, dinozorları da insanların yok ettiğini filan söylemeye başlayacak galiba. Muhakkak suçlamamız gerekiyor kendimizi. En kötü biziz, ah biz, sıradan yurttaşlar, ne kadar da suçlu, ne kadar da her şeyden sorumluyuz. Ne kadar kötülük varsa bizim eserimiz. Hatalarımızla yüzleşmeli, günah çıkartmalı, kendimizi yerden yere vurmalıyız ki başkalarının sempatisini kazanabilelim. 

Bir şey diyeyim mi? Bir halt yapamıyoruz çünkü sıradan insanlarız. Dünya'da yaşanan çevresel ve toplumsal sorunları biz küçük insanlar çözemeyiz. Mülteci krizi var mesela. Eee, n'apayım? Ben mi çözeceğim o sorunu? Sen mi? Sürekli "BİR ŞEYLER YAPMALIYIZZZZZ!!!!!!" diye çığırtkanlık yapmamız da bu acizliğimizin bir ifadesi. Öyle diyoruz, zira hiçbir şey yapamadığımız gibi vicdanımızı da rahatlatmamız gerekiyor. Ben suçlu filan değilim. Çoğumuz suçlu değiliz. Rahat olalım bence. Küresel ısınmaya karşı harekete geçip güzel bir film izleyeyim diyorum birazdan. Benim yapacağım bu. 

* * *

Yılbaşı yaklaşırken -geçen yıllara göre azalmış gibi olsa da- kutlanmalı mı kutlanmamalı mı tartışmaları ortaya dökülmeye başladı. Baymadı mı bu muhabbet artık? Bir kere insanları bir araya getiren, birlikte yemek yemelerini, sohbet etmelerini sağlayan, gülümsemelerine vesile olan her etkinlik iyidir. İyiliği arttıran her iş iyidir. Bunu bir kenara koyalım. İkincisi, benim kutladığım herhangi bir gün, sana zarar vermediği sürece ve kutlaman için sana baskı yapmadığım sürece sakıncasızdır. Üçüncüsü, geçen sene bir grup kendini bilmez densizin yaptığı şişme noel baba bıçaklama eylemi gibi eylemler nefret suçudur -bunun lamı cimi yok. Nefret suçları gerçek ve yakın bir tehdit varsa söz konusu olur. Ülkede zaten bir avuç hıristiyan varken sen Noel'e karşı bildiri dağıtıyorsan, Noel Baba'yı kötü bir karakter gibi, çatık kaşlı bir vampir gibi filan resmediyorsan, ülkedeki azınlığın diken üstünde hissetmesi için sebep yaratmış olursun. Çoğunlukta olan, tam da çoğunluk olduğu için, tehdit altında değildir. Dolayısıyla haz etmediği her etkinlikten ötürü hassasiyet göstermesi gereken taraf çoğunluk olmamalı. 100 milyonluk bir ülkede 50 bin müslüman varsa müslümanlara karşı dillendirilecek nefret söylemi gerçek ve yakın bir tehdit yaratır; zira çoğunluk tarafından linç edilmeleri riski çıkar ortaya. Benzer şekilde, 100 milyonluk ülkede 50 bin Budist varsa, çoğunluğun Budistler hakkında konuşurken dikkatli olmaları gerekir. Budistler, hakaret etmedikleri sürece, 99 milyon 950 bin kişiye dair konuşurken daha rahat olabilirler, zira o çoğunluk, zaten ezici bir çoğunluk olduğundan tehdit altında değildir. Yılbaşında bir çoğumuz tavuk, pilav, belki içki, belki kola, çerez, dostlar ve televizyondaki eğlence programlarıyla eğlenmeye çalışacağız. Aile bireyleri bir araya gelecek. Kimileri ise kutlamayacak. Keyfim olmazsa ben de kutlamam, açar kitap okurum belki ya ne bileyim. Sıkıntı yok. Kimse kimseyi incitmediği, tehdit etmediği sürece kutlayan da kutlamayan da iyidir. Sosyal ağlarda, yılbaşının kutlanmasından yana olanların, bunu haklı çıkarmak gayretinde olduklarını görüyorum bazen. Yılbaşı ve doğumgünü kutlamanın Batı'dan mı geldiği, hicrî takvime göre şöyle miladî takvime göre böyle mi olduğu, Noel Baba'nın esasen Demreli mi olduğu filan, bunlar, bana kalırsa gereksiz ayrıntılar. Özür diler gibi, "ya kusura bakmayın ama, lutfederseniz yılbaşı kutlayacağım kendi çapımda müsaadenizle" dermiş gibi tavırlara girmeye ne gerek var? Sanırım baskı altında hissetmekten, "günaha giriyorsunuz!" ithamlarından duydukları rahatsızlıktan ötürü yapıyor insanlar bunu. Hâlbuki kutla gitsin işte. Kimseye zararın yok. Üstelik bunu meşru göstermek için bir gerekçe sunmak zorunda da değiliz. Zararsız eylemlerin meşruiyeti açıklanmaya muhtaç değildir.

Bence 21 Aralık'ı da kutlamak gerek. En uzun gece olduğu için değil, bugünden itibaren gündüzler uzayacağı için :)

Süskind'in Koku'su neden bu kadar sevildi? Bir faninin hakikat arayışını ve sonunda buna muvaffak olmasını, koku gibi akla hayale gelmeyecek bir temsil üzerinden başarıyla gösterdiği içindir belki. Jean-Baptiste Grenouille'un kendi kokusu yok; zira o hakikate sahip değil. Hakikat derken, genel itibariyle hayatın anlamından anladığımız şeyi kastediyorum. Hakikatin yokluğuyla yaşaması böylesine tutkulu, böylesine tuttuğunu koparan birisi için mümkün değil. Bu nedenle, hakikat arzusunun peşinde her türlü çileye katlanıyor. Güzelliğin peşine düşüyor ve kadınlarda aldığı kokulara kalıcı olarak sahip olmak istiyor. Hayatın anlamının kalıcı olarak elde edilemeyeceğinin farkına vardığındaysa delirme aşamasına geliyor. Derhâl kokuları hapsedecek bir yöntem bulmak zorunda hissediyor kendini. Gelgelelim, yanında çalıştığı ustası, kokuları asla kalıcı olarak elinde tutamayacağını, onları hapsedemeyeceğini söylediğinde, hayatın anlamı avuçlarından kayıverdiği için havale geçiriyor. Ne de olsa anlamsızlık içerisinde yaşaması imkânsız. Hâliyle yataktan kalkamıyor -ta ki ustası, uzak diyarlarda bir yerde, kokuları kalıcı olarak elde etmenin bir yönteminin olabileceğini söyleyinceye dek. Hakikat peşinde yollara düşüyor Grenouille, saçı sakalı birbirine karışıyor, her tür ağır işte çalışıyor ve en sonunda kokuları hapsetmenin yöntemini keşfettiğinde, hayat artık bu tutkulu adam için daha anlamlı bir hâle geliyor. Yöntemi öğrenmişse de, hayatın anlamını, en nihai kokuyu, o kusursuz kokuyu elde etmek için gereken bileşenleri hâlâ toplamak zorunda. Bu kutsal amaç uğruna gaddarlıktan da geri durmuyor. Genç kızları gözünü kırpmaksızın öldürüyor. 

Bir kere hakikati elde ettikten sonra kitleleri peşine takması an meselesi. İşlediği cinayetlerden ötürü idam edilmesine ramak kala, bileştirdiği kusursuz kokuyu sürünüyor ve etrafındaki kitle bir anda aklını yitiriyor: Yeni bir peygamberin doğuşu. Hakikate sahip bir yüce varlık olmakla, kitleleri peşinden pekâlâ sürükleyebilir.

Hayatın anlamı, anlamın insanların bir-aradalığında yatması (kendi kokusu olmaması ve başkalarının kokusu), amaçlarla araçların uyumlu olup olmaması, arzu ve kitlelerin irrasyonelliği gibi felsefî meseleleri koku duyusu etrafında mükemmelen işlediği için insanlar bu denli etkileniyor muhtemelen. Hayatın anlamı, sözlük tanımı verilebilecek basit bir mesele olmadığından, ona ancak çapraz bir bakış mümkün olduğundan, ondan ancak metaforlarla bahsetmek mümkün olduğundan olsa gerek, Süskind'in romanı ve uyarlama film bu denli beğenildi.

* * *

“Nasılsın?” diye sorulduğunda iyi olup olmamamıza bakmaksızın “iyiyim” der geçeriz. İçimiz çökmüş de olsa iyi olduğumuzu söyleriz. Bu durumun samimiyetsizlik olduğu, her birimizin yüzünde birer maskeyle dolaştığı söylenir. Şahsen öyle düşünmüyorum. Daha doğrusu evet, maske var belki, ama kimse kimsenin derdini bunca iş güç ve koşuşturmacanın ortasında ayaküstü dinleyecek değil. Öylesine yorulduğumuz günler oluyor, hele insanlarla doğrudan muhatap olduğunuz, yani iletişime dayanan bir meslekte çalışıyorsanız, başka insanlara öylesine doyuyor, konuşmaktan öylesine bıkıyorsunuz ki, bir de -iyi niyetle de olsa- ayaktüstü hâl hatır soran birisine derdini anlatmak istemiyor insan. "İyiyim" deyip geçiyorsun. Doğrusu da bu. Hâl hatır sorduğumuz birisininse dertlerini dinlemek, maskesinin altında yatan gerçek yüzünü, “iyiyim” ifadesinin altında gizlediği kederini anlayıp paylaşmak için kudretimiz kalmıyor. Nasıl olduğunuzu soran birisine iyi olduğunuzu söylemek en pratik çözüm. Gerçekten de insanlığın güzel bir buluşu: "Nasılsın? "İyiyim, sen?" "Ben de." -bitti. Nasıl olduğunu ayaküstü sorduğum birisinin de kısaca “iyiyim” demesi şahsen beni rahatsız etmiyor. Çünkü yorgunken ve yüz yüze iletişime doymuş hâldeyken, kimsenin maskesinin ardında yatan kederi öğrenmeye heves etmiyorum. Heves ettiğim tek şey, bir an önce kendimle baş başa kalmak oluyor.

Tamer.

15 Aralık 2015 Salı

Aziz Sancar ve Diğer Meseleler: 1-15 Aralık



(1) İnsan ağız tadıyla Nobel Ödülü'nü de alamayacak demek ki. Acaba yeryüzünde bizdekiler kadar ama'cı bir güruh daha var mı? Alfred Nobel'in dinamiti icat etmiş olmasını bir yerden öğrendin diye Nobel Ödülü nazarında tüm prestijini yitirdi, öyle mi? Dinamit bir icattır. Tüm icatlar gibi iyi ya da kötü niyetlere hizmet edebilir. Bir kimyagerin keşfinden ilaç yapmak da, kimyasal silah yapmak da mümkündür. Orası ayrı hikaye. Sanırım burada bir kıskançlık söz konusu. Hak edene hakkını teslim etmekte bir tereddüt, helal olsun demekte, ayağa kalkıp alkışlamakta, şapka çıkarıp eğilmekte bir isteksizlik söz konusu. Hani memurların sekiz saat çalışmasına bakarak, kendisinin de sekiz saat çalışarak insanca bir hayat sürdürebilmesi gerektiği düşüncesine varacağına, "ben sürünüyorsam herkes sürünmelidir" fesatlığıyla, "memurlar da 12 saat çalışsın" diye hiddetlenen tezgâhtar gibi, "madem ben yapamadım, madem ben başaramadım, başaranı takdir etmeyeyim ki geri plana düşmeyeyim" kurnazlığı ve kıskançlığı -ötesi değil. "Sen sıradan değilsin, sen bizden biri, ortalama bir varoluş, vasat bir tekdüzelik değilsin, sen sıradışı çalışkanlığın, yüksek erdemin ve aklınla aramızdan sıyrılarak yukarıya çıkmış bir üst-insansın. Ve biz bunu kabullenemiyoruz" demektedir hınç içerisindeki vasat çoğunluk. Madem ben senin gibi olamıyorum, o hâlde ayaklarına sarılıp, tüm gücümle seni aşağıya, vasata, kendi seviyeme çekebilmek için gayret göstermeliyim, demektedir. "Evet, Nobel Ödülü almış olman anlamsız, çünkü Alfred Nobel dediğin adam dinamiti icat etmiş, kötü birisi" diyerek kendini avutmaktadır, "dolayısıyla söz konusu ödülün bir ağırlığı yok, hiçbir önemi yok benim gözümde" diye ekleyerek, tüm o kibriyle, kendince, kendinden yukarıda duranı güya küçümseyerek.

İyi de, herhangi bir takdirin senin gözünde ağırlığı olup olmaması Dünya'nın umrunda mı? Hatta vasatlığın tekil bir tezahürü olarak bizatihi senin varoluşun uygarlığın umrunda mı ki senin bu "müthiş" tespitini kaale alsınlar? Bir kere de ama demeden takdir edelim. Ölmeyiz.

(2) Türk basınının bir kısmı, on yedi yaşında evlenen kızları "çocuk gelin" ifadesiyle nitelendiredursun, zamanla yadırgandığı zannedilen bu durumu da olağan karşılayacağımıza dair bir his var içimde. 90'larda zikir hâlindeki tarikat mensupları gizli kameralarla basına yansıdığında "yok artık!" denilirdi. "Bunlar sapkın, bunlar aşırı, bunlar normal değil! Gerçek İslam bu değil!" Şimdi "hu-hu" çeken elli kişilik bir topluluk için bunları diyebilir mi basın? Asla ve haşa. Bunu derse derhâl vatandaşı hor görmekle, onu incitmekle, inançlara saygısızlık yapmakla, hoşgörünün filizlenmesine engel olmakla suçlanır. Aynı şekilde, demokrasi gereği, yarın bir gün taban "yetti be, reşit olma yaşı on altıya indirilsin!" talebini yükses sesle dillendirdiğinde, ilk anda ufak çaplı bir şaşkınlık yaşayacağız. Basın mensupları, zaman geçtikçe, yavaş yavaş buna ses çıkartamayacak, "vatandaş bunu istiyor kardeşim" gibi sorgulanamayan, zira "kutsal" ifadelerin halesine bürünmüş talepler karşısında giderek sessizleşecek, çoğunluğun taleplerine göre konuşmayı öğrenecek.

Talebin açıkça ortaya konmasının ardından, akademisyenler tarafından ilk yanıtlar verildiğinde, örneğin reşit olma yaşının on sekiz olmasının tabandan gelen taleplerle ilgili olamayacağı, hukukî mevzuatın salt çoğunluğun arzusuna göre şekillendirilemeyeceği, doğru olanın, hukuk ve demokrasinin bir arada varolması olduğu ifade edildiğinde, çeşitli alimler çıkacak ortaya -yani gayri resmî ulema. Yine başlayacaklar "hadiste buyurulduğu üzere evlenme yaşı on sekizin altıdır", "ayette buyurduğu üzere evlenme yaşı x'tir" diye konuşmaya. O vakit herkes ağzının payını almış, geri adım atmış, tabanın taleplerine boyun eğmekten başka çaresi kalmadığını anlamış olacak. Basın dâhil. 

Bir daha da "çocuk gelin" ifadesi dilledirilemeyecek, zira itici ve incitici bulunacak. Normal olmayan, olmaması gereken bir durum hızla sıradanlaşırken, hep birlikte bu yeni normu savunur hâle gelmemiz bile mümkün olacak: "Zaten benim annem on yedi yaşında evlenmiş", "tabi, hatta benimkisi onbeş yaşında evlenmiş" diyerek meşrulaştırırken bulacağız kendimizi. İtiraz edenlerse eski kafalı birkaç marjinalden ibaret kalacak.

Pek çok konuda süreç böyle işliyor.

(3) İnsanların dinî inançlarını mantıkla, matematikle çürütmek imkânsızdır. O meseleye daha sonra ayrıntılı gireriz. Beni rahatsız eden, inancın çürütülebilirliği ya da çürütülemezliği değil. Bir inancı, bir kimliği ya da bir tercihi taşıyan kişilerin takındığı yukarıdan bakan hâl ve tavırlar. Avrupa ile aramızdaki en büyük engel ne biliyor musunuz? Dil mi? Din mi? Kültür mü? Kamusal alanda yapıp ettiklerimiz mi? Bence tüm sorunlar aşılabilir. Ama bir konu kritik önemde: Kendimizi üstün görmemiz, yani oryantalizmin zıttı, bir nevi oksidentalizm. Müslümanlar, sırf müslüman oldukları için kendilerini haklı, üstün, cennetlik ve ayrıcalıklı görüyor. Buna bir türlü engel olamıyorlar. Kendi dinlerinden olmayan herkesin cehennemlik olduğuna sarsılmaz bir inanç beslediklerinden, tesadüfen ait oldukları bu kimliklerinden ötürü saygı bekliyorlar. Dikkatinizi çekerim: Yaptıkları iyiliklerden, erdemli davranışlardan ötürü filan değil. Sırf müslüman oldukları için bekliyorlar bu saygıyı. Ne zaman Avrupa memleketlerine gitsek, bir havalar, bir ilgi görme isteği, özellikle kendisini restoranlarda dışavuran kurum kurum bir kurumlanma. Domuz eti yememeni Avrupalı anlıyor, anlamıyorsa da buna saygı duyuyor. Ne de olsa inançtır, tartışmaya kapalıdır, absürttür, duygusala aittir. Ama bizimkiler önüne domuz eti gelmemesiyle yetinmiyor. Giderek domuz etinin olduğu masada oturmama kibrine kapılıyor, en nihayetinde "acaba balığı kesen bıçakla mı kestiler domuz etini?" diye sormaya, "acaba aynı fırında pişmiş midir?" gibi paranoyakça soruşturmaya başlıyor. Daha ileri aşamalarındaysa "kafirin elinden yemek yenmez zaten" gibi daha kategorik bir tavra varanlar görürseniz şaşırmayın. Herkes onun hassasiyetine saygı duymalı, etrafında pervane olmalı, çünkü o, hiçbir şey yapmadığı hâlde, sırf kimliğinden ötürü, sırf kendine biçtiği etiketten ötürü saygı bekliyor. Saygı gördüğünde, bununla da yetinmeyip, şımarmaya, üstünlük kurmaya, "benim kendi inancım doğrultusunda yaşamam yetmez, siz de benim gibi olacaksınız" demeye varıyor. Hani güzel bir ortamın içine eden, sizi de rezil eden bir arkadaşınız vardır ya çocukluktan, işte salt kimliğinden müteşekkil bir varlık olan bu zat-ı muhteremler de, ortamın içine ediyor, "pis sapkınlara" dudak bükerek, burun kıvırarak, onlardan birisi olmadığını, onlardan tiksinti duyduğunu ima ederek ortamın içine ediyor. Bir türlü eşitliği ve hoşgörüyü kabullenemiyor çünkü -çünkü ya güçlü karşısında ezilmeyi, ya da ezilmediği zaman havalara girip kurumlanmayı öğrenmiş -ortası yok. Birlikte-varolma diye bir mefhuma sahip değil. Birliktelik onun için yalnızca geçici bir aşama. Çünkü dominant bir kültür onunkisi. Hoşgörü onun için, kendisi güçleninceye dek katlanmak zorunda olduklarını "idare ediveren" bir geçici aşamadan ötesini temsil etmiyor.

Ve yeterince güçlendiğinde hoşgörüye ihtiyacı kalmayacak.

(3) Barbarlar, rakı içildiği gerekçesiyle Adana'da festival basmış. Şunu soracağım: Şaşırdınız mı? Elbette hayır. Peki Ramazan ayında sokaklara iftar sofraları kurulduğunda, oraya bir saldırı olsaydı şaşırır mıydınız? Evet. Eşitsizliğe bakar mısın? Ne, biri hoşgörü mü dedi? Ne hoşgörüsü? Bir taraf kendini üstün ve ayrıcalıklı görüyor, daima haklı görüyor, diğer tarafsa yaptığı her etkinlik için adeta özür diler gibi açıklama yapmak zorunda kalıyor, festivalin adını değiştiriyor, sürekli birilerini, valiliği filan ikna etmeye çalışıyor. Bir taraf kamusal alanda yaptıklarından ötürü dokunulmaz olduğunu bal gibi biliyorken, diğer taraf güvercin ürkekliğiyle yaşamak zorunda olduğunun farkında.

Kamusal alanı tamamen ele geçirmek için güç mücadelesi var ortada. Yakın arkadaşlarım bilir. Ben rakı içmem. Sert geliyor. Rakı bahane. Mesele o değil. Mesele şu ki, kendini üstün, ötekini sapkın olarak gören bir zihniyet var ve bu zihniyet -doğası gereği- kendinden olmayanı asla ve kat'a hoşgörmez. Yeterince güçleninceye değin tahammül eder, katlanır sadece. Hepsi bu.

Tamer.

5 Aralık 2015 Cumartesi

Bulgakov ve Başyapıtı: Usta ile Margarita


Gündem Rusya madem... Moskova'da Bulgakov'un evini ziyaret etmiştim. Müzeleştirilmiş, nispeten küçük bir apartman dairesiydi. Yazarın adını duymuş olsam da hiçbir kitabını okumamıştım -ne de olsa bir Dostoyevski ya da Tolstoy kadar meşhur değildi. Evine girip hakkında bilgi edindikten sonra, daha doğrusu Türkiye'ye döndükten sonra, Bulgakov'un başyapıtı olan Usta ile Margarita'yı aldım. Geçenlerde okudum. Açıkçası epey şaşkınlıkla karşıladım kitabın içeriğini. Fantastik unsurlar kitapta fazlasıyla mevcuttu. Sovyetler Birliği'nde, Moskova'nın göbeğinde, rejime muhalif olarak yaşamak ve yazmak zor olduğu için olsa gerek, meramını anlatabilmek için dolaylı bir anlatımı, fantastik unsurları ve çeşitli benzetmeler kullanmayı tercih etmişti Bulgakov. 

Daha büyük bir daire elde edebilmek için başkalarını gammazlayanlar, birer tiyatro oyununa benzetilen yargılama süreçleri, yani tiyatroya dönmüş mahkemeler, satır aralarında yazarın hayatı boyunca sansür mekanizmasından nasıl da bezdiğini anlatması, sıradan halkın rüyasında göremeyeceği lüks yiyecek ve içecekleri tüketen üst düzey yöneticiler ve daha neler neler. Oyunlarının sahnelenmesinden ve romanlarının yayımlanmasından umudu kesse de, kitabın bir yerinde "müsveddeler yanmaz" diye bir ifade kullanmış Bulgakov. Sanırım fikirlerin ölmediğini vurgulamak istemiş. Kitap yaklaşık altı yüz sayfa ve farklı bir tarihsel ve toplumsal bağlama ait olduğu için, okumadan önce ve okuduktan sonra hakkında birkaç yazı okuma ihtiyacı hissettim. Yoruma fazlasıyla açık bir eser. Kitaptaki her şeye kadir şeytan Wooland ile Stalin'in anlatıldığını düşündüm. Bu konuda bana katılanlar kadar katılmayanlar olduğunu gördüm yorumlarda. Romanın anlatım tekniğinde en üst noktaya vardığı yerler, sanırım ana öyküye koşut giden ikinci öykü, yani İsa'nın çarmıha gerilme sürecinin anlatıldığı sayfalar. Okurken kendinizi milattan hemen sonraki yıllarda, Kudüs'ün orta yerindeymiş gibi hissediyorsunuz. 

Romanın sonlarında çok farklı yorumlanabilecek kısımlar var. Şahsi kanaatimce toplumun gidişatından umudu kesen Bulgakov, çözüm olarak kişilerin kendi iç dünyalarına kapanmalarını, kendilerini manevîyata adamalarını önermiş. Dindar birisi olduğu belli olan, Sovyetler'de dinin kamusal alandan silinmesinden hoşnutsuz olduğu her satırında hissedilen yazar, Şeytan'ın (sosyalizmin) Moskova'yı tarumar ettiğini söylerken -bana kalırsa- biraz ileri gidiyor: "Bu kara perde bir an çekildiğinde Margarita ardına baktı, alacalı kulelerin çoktan kaybolmuş olmasından başka, kentin de toprağa gömülerek ardında sis ve dumandan başka bir şey bırakmadığını gördü." (s. 549.) Bulgakov, maneviyatın kültür ve sanatı, hâtta insana dair duygusal olan ne varsa hepsini kapsadığını kabullenip, biraz daha fazla yaşasa ve Moskova'nın gelişimine tanık olsaydı, herhalde Sovyetler'e bu denli haksızlık etmezdi diye düşünmeden edemiyor insan.

Sovyetler'in alenen desteklediği edebiyatçı Maksim Gorki'nin adeta bir antitezi olan Bulgakov, gerçekten büyük bir edebî yetenek. Kitabını okumadığım hâlde evini gezdiğim için suçlu hissetmiştim kendimi. Şimdi ise o küçük apartman dairesi gözümde çok daha fazla değer kazandı. Sıkıntılı dönemlerden geçen insanlar daha üretken olurmuş. Bulgakov'un politik duruşunu tasvip eder ya da etmezsiniz, bunu bir kenara bırakıp yapıta odaklanmakta yarar var.