27 Kasım 2015 Cuma

Değiniler: Kasım 15-30


(1) Akit gazetesi dün yaptığını yapabiliyor. Çünkü başına bir iş gelmeyeceğini biliyor. Çünkü hakaret ettiği, üzdüğü, incittiği kesim gidip de -mesela Fransa'daki Charlie Hebdo olayında olduğu gibi- otomatik silahlarla bunların ofisini basmaz. Biliyorlar ki kimse gidip "Allah-u Akbar!" nidalarıyla çalıştıkları mekânı kana bulamaz. Biliyorlar ki incittikleri insanlar çağdaş, hukuka inanan, nispeten eğitimli bir kesimdir. Gayet farkındalar ki incittikleri kesim kolay kolay, belki de asla şiddete başvurmaz. Başvursa bile bu şiddet onların yaptığının yanında devede kulak gibi kalır. En nihayetinde incittikleri kesim incindiğiyle kalır. Bu nedenle rahatlıkla kırıyor, üzüyor, rahatsız ediyorlar. Adamlar epey rahat yani. Ağlamasını da öğrendiler bu arada. İslamcı terör örgütleri insanları öldürdüğünde ve bunu eleştirdiğinizde suçlu yine "İslamofobik" veya "oryantalist" olmakla siz olursunuz. Tam da hem suçlu hem güçlü psikolojisi bunlardaki. 

Bu arada Dünya'da güzel şeyler de oluyor tabi. Okuduğum bir habere göre, Fransa, İran'ın "yemekte içki olmasın" talebini geri çevirmiş. Burada mesele içki değil aslında. Mesele bu adamların, hangi mezhepten olursa olsun siyasal İslam hareketinin, bu köktenci gericiliğin hadsizliğinin yüzlerine vurulması. Sen kimsin de davet edildiğin yerde neyin ikram edilip edilmeyeceğine karar verme hakkını kendinde buluyorsun? Yemek ikram edilir, şarabını içen içer, içmeyen içmez. Ama sırf senin bencilce ve şımarıkça tutumundan ötürü adamlar tüm mönüyü değiştirecek değil elbette. Kusura bakma, inancını yaşarsın, tamam, ama "ben böyle inandığıma göre Dünya ona göre düzenlenecek!" dediğinde karşında direnç görürsün. Hadsizliğin lüzumu yok.

(2) Akşam en son kahve reklamı ve şarkı paylaştım. Açık söyleyeyim, eğer Moğolistan'da filan yaşıyor olsaydım bu yaşananlar umrumda olmazdı. Şarkı paylaşırdım yine -n'olcak? Ne var ki sabah uyanıyorum ve yüzlerce insanın öldüğünü duyuyorum. Bunu umursamamak mümkün değil. Türkiye'de yaşıyor olmak, yarın birgün bir AVM'de, statta, okulda, çarşıda ya da başka bir yerde, körü körüne adanmış, kendini patlatan bir zebani tarafından öldürülebilir olma ihtimalinin giderek yükselmesi, insanın gözlerini gerçeklere kapatmasına engel oluyor.

Aslında sporda, sanatta ve bilimde yüzlerce yıldır kayda değer bir şey üretemeyince kıskançlık krizlerine girmeleri anlaşılabilir. Herhangi bir konuda başarı sağlayamıyorsanız, tek yapmanız gereken, etnik, dinî veya cinsel kimliklerinize sarılmaktır. "Bana saygı duyacaksın!" diye çırpınırlar. Tamam hacı, saygı duyayım da, neden? Ne yaptın da saygı talep ediyorsun? "Saygı duyacaksın çünkü benim etnik kökenim böyle, mezhebim şöyle, cinsel kimliğim öyle." Ya tamam, saygı duyalım da kardeşim, insan insana kimliklerinden değil, yaptıklarından ötürü, başka insanlara karşı sözünde duruyor musun, onlarla insan gibi bir arada yaşayabiliyor musun, onlara bir iyilik yapıyor musun, dürüst müsün, sorumluluklarını yerine getiriyor musun, bu gibi şeylere, kısacası davranışlarına bakarak saygı duyar. Ayinesi iştir kişinin. Kusura bakma da, bana ne senin tesadüfen bir aileye doğmakla sahip olduğun kimliğinden? BANA NE? Ne bu kibir? Ne bu eziklik? Hedef olarak konser salonlarının ve stadyumların seçilmesi epey manidar. Çünkü onlar müzik konusunda ya yasakçı ya da sansürcü iken, sporda ise hiçbir başarıları yok. Ha, gerçi bir ara Suudi Arabistan, Etiyopya'dan ithal ettiği bir koşucuyla gümüş madalya almıştı galiba -en fazla bu. Bir tarafta çatık kaşlı, korkunç ve canice bir yeryüzü cehennemi, diğer yanda sanatla, bilimle ve sporla kendini ifade eden bir medeniyet. Mısır gibi, bu medeniyete uyum sağlayarak ayakta kalabilirlerdi oysa. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesi ve yetiştirdiği nesiller bu çabanın eseriydi mesela. İyi kötü bunda başarılı da olunmuştu aslında. Ama siyasal İslam hareketleri bu fırsatı geri tepti. Madem Batılılaşmayacaktı, o hâlde ya Batı'yı yok edecek, ya da Batı tarafından yok edileceklerdi. 

Siyasal İslam çağımızın en büyük tehditidir. Nazizmin güncel versiyonudur. Sizi öldürmek, yok etmek isteyen insanlar için "tahammül" ve "bir arada yaşama" zırvalıklarını öne sürmek hiçbir işe yaramaz. Bu güzel lafları olsa olsa zayıflık ve korkaklık emaresi olarak görürler. Bunlarla bir arada insanca yaşayamazsınız çünkü göz teması kursanız tedirgin olursunuz, espri yaparken kırk kere düşünür, kendinize sansür uygularsınız, kadınlara günaydın desem mi, tokalaşsam mı, yok hayır en iyisi başımı öne eğip sessizce geçsem mi diye düşünür durur, ne yaparsanız yapın bunları incitmekten kurtulamazsınız. Sürekli pusuda bekleyen, açığınızı arayan bir anlayışa karşı ne yapsanız yaranamazsınız. Bu nedenle bir müslüman kendisini hıristiyan Avrupa'da, seküler Avrupa'da özgür ve güvende hissederken gider de mesela Suudi Arabistan'da ne özgür ne de güvende hisseder. Aman der, dikkatli olayım, ağzımdan çıkana dikkat edeyim, n'olur n'olmaz! Adam kendini doğuştan üstün görüyor bir kere, istersen karşılarında ezil, büzül, fark etmez. Ağzınızla kuş tutsanız da onların gözünde sapkın, kâfir ya da yanlış yoldasınızdır. Karşımızda sanata, spora, müziğe, tiyatroya, bilime, hayattan zevk almaya, eğlenmeye, kadınların kamusal varlığına, medeni hukuka, eşit yurttaşlığa ve kardeşliğe, kısacası insanca yaşamaya düşman bir küresel hareket var. Yeryüzünde iyi ve güzel olan ne varsa ona düşman olan bu zebanleri şuna tepki, buna tepki filan diye meşrulaştırmak mümkün değil. Bunlar imkân yakaladıkları anda kendisi gibi olmayanları yok etmeye programlıdır. Şahsen Avrupa'nın yerinde olsam, değil Ortadoğu'dan göçmen almak, Çin Seddi'ne benzer bir Avrupa Seddi inşa eder, sınırları tamamiyle kontrol altına alır ve kendimi kurtarılmış bölge ilan ederdim. Son yıllarda yaşananlar terör deyip geçiştirilemeyecek düzeyde. Bu adamlar gücü yettiğinde sivilleri, gücü yettiğinde askerleri öldürür, zira bunlarda etik filan yoktur. Çağımızın bu medeniyet düşmanlarının, bu korkunç barbarların çıkartmak istedikleri bir üçüncü Dünya Savaşı, terör filan değil. Onda bile bir kıskançlık kokusu alıyor insan: İki Dünya Savaşı da Batı tarafından başlatıldı, üçüncüsünü biz başlatalım da eşitlenelim diyor olsalar gerek. 

Vallahi laik kuvvetlerin güçlenmesi lâzım. Tehlike kapıda. Üstelik bundan ne Ortadoğu, ne Türkiye, ne Avrupa ne de Amerika kaçabilir. Seni hoşgörmeyen ve eline güç geçtiği anda yok edecek olan bir ideolojiyi hoşgörmek -çok afedersiniz ama- enayilik olur.

(3) Dün Ankara'daydım. Yollar, gökdelenler, siteler, son model arabalar, insanlarla dopdolu alışveriş merkezleri... Maşallah. Benim derdim ekonomi değil. Belki öğrencilik yıllarımda çok fakirlik çektiğim içindir ama şu an hâlimden memnunum. Benim derdim ideolojik. Görünen o ki başka bazı insanların derdi de esasen ideolojik. Işid'e, El-nusra'ya katılan insanların, bunu gelir adaletsizliğinden, ekonomik eşitsizlikten ötürü filan mı yaptığını sanıyorsunuz? Hiç de öyle değil. Bir kere bu örgütler cihat ilan etmiş. Kendilerinden olmayanları öldürmeyi ya da köle olarak kullanmayı gayet adil görebiliyorlar. İkincisi, hiçbir zaman bu örgütlerden ekonomik vaatler duymazsınız. Ne yani, Charlie Hebdo çalışanlarını katlettiklerinde siyasal İslamcıların amacı ekonomik eşitsizliği gidermek miydi? Hiç de değil. Mesele hep bunların aşırı duyarlılıkları, katı inançları, kör adanmışlıkları ve hınç dolu kalpleri. Yok efendim İslam'ın ampülünü AKP yakmış, o ampül avizeye dönmüş, Ortadoğu'da bir Güneş gibi doğuyormuş filan. Zihniyetteki tehlikeye bakar mısın? Benim derdim bu işte. Çünkü diledikleri kadar zengin olsunlar, bu insanlar insanca bir yaşam vaat etmiyor. Mesele zenginlik değil. Suudi Arabistan da zengin mesela. Sizi bilmem ama, şahsen 20.000 lira maaş verseler bile gidip orada çalışmazdım. Bunların ruhu kararmış, inandıkları siyasal İslam ideolojisiyle kalpleri kurumuş. Bu nedenle İngiltere'de yaşayan, üstelik geliri de iyi olan Pakistan asıllı bir doktor, gidip Işid saflarına gönüllü gönüllü katılabiliyor. Adam "ben cihat edeceğim, yeryüzünden birkaç sapkının daha silinmesine katkım olsa ne âlâ!" diye düşünüyor. Belki o arada 8-10 tane Işid militanının yaralarını tedavi eder de sevaba girerim diyor, ne ekonomisi Allah aşkına?

(4) Bir fikri kişiden bağımsız olarak tartışabilmek de bir erdem. Eğer karşınızdakinde bu erdemin eksik olduğunu gözlemliyorsanız konuşmanın anlamı yok. Yine de fikrî tartışmaların birebir yapılmasında yarar var. Ulu orta, konuyla ilgisiz kişilerin olduğu ortamlarda felsefî tartışmalara girişmek abesle iştigal. Öyle bir ortamda, karşınızdaki kişi, söylediklerinize bakmaksızın konuyu kişiselleştirerek, köşeye sıkışmış bir kedi gibi savunmaya geçebilir. Önkabuller bakımından ayrıldığınız insanlarla konuşmak imkânsız değilse de zordur. O nedenle ayaküstü, beş dakikada "bu konuda ne düşünüyorsun?" ve "neden?" sorularını yanıtlamaya kalkışmak olmaz. Ayaküstü, beş dakikada, molalarda ancak havadan sudan konuşulur. Önkabuller bakımından ayrıldığımız insanlarla çeşitli ortamlarda bir arada olmaktan kaçınamayız elbette. Bu yüzden nezaketten sapmamak ve tevazuyu elden bırakmamak gerek. Karşınızdaki dandun kimi konulara giriyor, sizin de onunla aynı önkabulleri paylaştığınızı baştan varsayarak olur olmaz konuşuyorsa o onun ayıbı. Fazla üstünüze gelirse cevap vermek gerek tabi ama her söze cevap yetiştirip "o öyle dedi sonra ben de böyle deyip onu orada bi'bozdum ki görmeliydin!" tavrı da marifet değil. Tüm işleri kölelerin yaptığı, köle sahibi yurttaşların tartışacak bol bol vaktinin olduğu Antik Yunan Atina'sında yaşamıyoruz.

(5) Öğretmenler günü ile ilgili biraz içimi dökeceğim. Öğretmenin fikri hür, vicdanı hür nesiller yetiştirmek gibi bir görev icra etmesi mümkün mü artık? Cumhuriyet kurulduğunda, Reşat Nuri'nin Yeşil Gece romanında ve nice başka kitapta izlerinin görüldüğü üzere, Anadolu'nun dört bir yanına gönderilen öğretmenlerin bir misyonu vardı: Fikri hür, vicdanı hür nesiller yetiştirmek, halkı saltanatın kullarından Cumhuriyet'in yurttaşlarına, zorbalığın değil hukukun üstün olduğuna inanan bireylere dönüştürmek. Şimdi ben Anadolu'nun ücra bir kasabasına gideceğim de oraya bilinç götüreceğim, oraya ışık götürüp yeni nesilleri aydınlatacağım, öyle mi? Hadi canım siz de. Burada demokrasi var artık. Halk ne talep ederse o. Onu dönüştürmek, onu yukarıya çekmek gibi sözleri ağzınızdan bile kaçırmayın sakın, anında Jakoben, elit, "halkı hor gören", "kendisini fildişi kulede zanneden" ukala entelektüel yaftasını yersiniz. Vatandaş çocuğunun müzik dersinde şarkı söylemesini istemiyor diyelim, inancı öyle buyuruyormuş, ne yapacaksın? Vatandaş kız çocuğunu beden dersine sokmak istemiyor, talep o yönde, ne edeceksin? Resmi bayramlarda, törenlerde sıraya girmek, bando çalmak filan, bunlar hep "militarist" uygulamalarmış. Vatandaş çocuğunun 19 Mayıs Bayramı'nda yer almasına karşıymış, ideolojikmiş çünkü, hadi bakalım, ne diyebilirsin? Öyle istiyor. Önceki okulumda kız çocuklarını okula göndermeyen aileler vardı. Kur'an kursuna gönderiyorlarmış. Dikkatinizi çekerim, yazın çocukların gönderildiği Kur'an kursları gibi değil, bildiğin devletin okullarına alternatif, sene boyunca eğitim veren mekânlar. Onca ikna çabaları hiçbir sonuç vermemişti; zira vatandaş öyle talep ediyor, öyle istiyordu. Çünkü demokrasi. Ne yapabilirsin? Hiçbir şey yapamadık zaten.

Bugün öğretmenden bekleneni ben size söyleyeyim: Teog, Ygs ve Lys'de okulun ortalamasının artması. Herhangi bir branş öğretmeninin öğrencilerinin yaptığı netler o yıl yükseldi mi, kral öğretmensin sen. Ertesi yıl düştü mü? Kötü öğretmensin. Yoksa kimse sizin aydınlatıcı, sorgulatıcı, fikri ve vicdanı hür bireyler, başkalarına saygılı, kendinden olmayana karşı hoşgörülü, güçlü olanın değil haklı olanın haklı olduğuna inanan bireyler yetiştirmenizle filan ilgilenmiyor. Medenî Kanun'la birlikte kadınlarla erkekler eşit miras hakkına kavuştu diyelim, önceden abilerine karşı ağzını açsa ağzının ortasına yumruğu yiyecek olan kadın, medenî kanun için "ama İsviçre'den alınmış sonuçta, Kurtuluş Savaşı'nı kazandık ama şeriatı kaybettik" diye karşında dikilecek, oradan buradan katıldığı sohbetlerle duyduklarını dillendirecek, sen bir şey dediğinde siyaset yapmakla suçlanacaksın mesela. Ne yapabilirsin? İstemiyor işte. Sen öğrencileri alıp "aydınlanma" sohbetleri düzenlesen anında şikayet edileceğinden emin olabilirsin; ne var ki cemaatçisi, şeyhi, abisi, ablası, partilisi, gençlik kolu, ilim yayma cemiyeti çocuklarımızı dilediği gibi, hamur gibi yoğuracak, ama onları şikayet edersen anti-demokrat olmakla itham edileceksin. Güzel kurdular düzeni vallahi ya, gerçekten helal olsun. Örnek almak lâzım.

Son yılların yaygın ifadesiyle "öğrenciler bizim müşterimizdir", dolayısıyla müşteri her zaman haklıdır. Veli ne isterse onu yapacak, efendi gibi İngilizceci İngilizce dersini, matematikçi matematik dersini işleyecek. Bizden fazlasını beklemiyor insanlar. Ders işlemek dışında, yeni nesillerin yetiştirilmesi işi İmam-hatiplerce yürütülüyor artık. Onlara her şey hak. Ama senin benim susmam gerekiyor. 

Karamsar filan değilim merak etmeyin. Bu devran birgün döner. Eskiden de çoook uğraşılmış bu işlerle. Bu işlerin sonu Ortadoğu'nun bugünkü durumudur. Herkes "benim inancım hakikâttir, ben mutlak doğruyum" diyerek kendinden olmayanı katlediyor. En sonunda insanlara tiksinti gelir, "yeter artık" diyecek karizmatik önderler çıkar ortaya, halk ona destek verir, işler değişir.

Tamer Ertangil.