13 Kasım 2015 Cuma

1-15 Kasım: Değiniler


(1) Bergman'ın 1963 yapımı Tystnaden adlı filminde, dillerini bilmedikleri yabancı bir ülkeye giden iki kız kardeşin hikayesi anlatılıyor. Dilini bilmediğiniz bir ülkede, kimseyle tek kelime konuşamadığınız bir yerde kendinizi nasıl hissederdiniz? Sohbet imkânından giderek yoksun kalmak, en insanî yönümüz olan iletişim ve etkileşimden büyük ölçüde mahrum olmak bizi ne hâle getirirdi? Farklı önkabullerle yaşayan insan grupları da adeta ayrı diller konuşan insanlar gibi. Kişi, farklı önkabullerle yaşayan bir grubun içerisine giremez, girse bile kendisini oraya ait hissetmez. Tıpkı dilini bilmediğiniz bir yerde yaşamak gibi, kendinize benzemeyenlerle yaşamak zorunda olmak da zordur. Ayrık kümelerizdir en nihayetinde -asla kesişmeyiz. Filmdeki kız kardeşlerin yaptığı gibi, vitrinden izler gibi izleriz hayatı ve bir türlü ona dahil olmayız.

İki kız kardeş bambaşka karakterdedir. Birisi tam bir aşk kadınıyken, çevirmen olan ablası programlı, çalışkan ve katı kuralları olan, ne var ki aynı zamanda başarılı bir kadındır. İkisinin de birbirini kıskanmalarına, içten içe birbirini takdir etmelerine şaşmamalı. İkisi de kendisinde olmayan özelliklere sahip oldukları için bir diğerini kıskanır -içten içe sever de. 

Yoruma hayli açık, fazlasıyla kişisel ve insanî bir film Tystnaden. Sevip sevmemeniz biraz da ruh hâlinize bağlı tabi.

(2) Türkiye'de entelektüeller "halkın çoğunluğu öyle dedi, öyleyse yapacak bir şey yok" demekten fazlasını yapamaz mı? Kanaat önderi diye geçinen birisi yol açar, ufuk çizer, ileriyi işaret eder. Öncü kuvvet olur. Bizimkiler sandıktan şeriat çıksa, recm çıksa, idam çıksa, İşid çıksa bize onu da olgunlukla karşılamayı salık verecekler neredeyse. Senin entelektüel olarak, profesör olarak, koca külliyatı yemiş yutmuş, ömrünü okuyup yazmaya adamış birisi olarak tek diyeceğin "taban öyle dediyse doğrudur çünkü demokrasi" mi?

(3) Eski bir dostla buluştum bugün. Tamam internet üzerinde hepimiz etkileşim hâlindeyiz. Tamam, kitap okurken başkalarını dinlemiş oluyor, filmlerde başka insanları izliyor, başkalarının bestelediği müzikleri dinliyoruz. Evet, öyle ya da böyle insan insanla hep iletişim ve etkileşim hâlinde. Gelgelelim, sevdiklerinle, arkadaşlarınla, özellikle sana benzeyen ve ortak bir geçmişe sahip olduğun insanlarla yapılan sohbetler, özellikle onları dinlemek bambaşka. Dolaysız karşılaşmalar, yüz yüze bir aradalıklar bambaşka. Spinoza Etika'da yoksunluk bakımından benzeşenlerin aslında hiç benzeşmediklerini, başka bir deyişle, ortak hiçbir şeyleri olmayanların ortaklığından söz edilemeyeceğini gösterir. "Karşıtlar birbirini çeker", "farklı renkler gökkuşağı oluşturur" gibi ifadeleri benimsemiyorum. İnsan kendine benzeyene gidiyor, benzer benzeri çekiyor. Farklı renkleri karıştırdığınızdaysa ortaya çamur rengi çıkıyor. Ne mutlu ki değerli dostlarımız, ailemiz ve aynı zihniyeti paylaştığımız medenî arkadaşlarımız var.

(4) Finlandiya’da çeşitli pilot uygulamalardan sonra yurttaşların tamamının maaşa bağlanması yönünde adım atılmış. Çalışmayan insanlara da devlet 550 avro aylık verecek ve bu rakam zamanla 800 avroya çıkacakmış. Böylece herkes en azından barınma, ısınma, beslenme ve ulaşım gibi temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek, kendini herhangi bir sanata, edebiyata, felsefe gibi “önüne bir tas çorba koymayan” disiplinlere vermek isteyen kişiler o maaşla yaşayabilecek. Daha fazla para kazanmak isteyen çoğunluksa zaten çeşitli işlerde çalışmaya devam edecek. İş hayatından bunaldığınızda, bir yıl ara vermek istediğinizde, şöyle bir süre kafanızı toparlamak istediğinizde, düşünsenize, işten ayrılıyorsunuz ve belli bir miktar para almaya devam ediyorsunuz. 

Ne diyordum? Ha evet, Avrupa özentisiyim. Selamlar.

(5) "Üzerinde birleşinceye kadar neyin iyi olduğunu tartışabiliriz [...] Dolayısıyla, farklı hayat tarzları yanlış olabilir veya tartışmayla düzeltilebilir". Ah be Habermas Dedem! Orası Almanya tabi. '49'dan beridir hep koalisyonlarla yönetilmiş bir ülke orası. Bence haklısın. Kesinlikle iyilik göreceli değildir, iyi olanın üzerinde uzlaşılması mümkündür. Farklı yaşam tarzları birbiriyle kıyaslanmak suretiyle daha kötü olan tespit edilebilir. Mesela Bangladeş'te, Pakistan'da kadınların yüzüne kezzap atmak hayli yaygınken ben buna kötü diyebilmeliyim. "O da onların kültürü, saygı duyacaksın!" demek kötülüğü onaylamak olur. Ama burada işler öyle dogmalardan sıyrılmış rasyonel tartışma ile yürümüyor. Mesela gel Türkiye'ye gör, havuz medyasında hep kendilerinin ne kadar da haklı olduğunu yineleyen, birbirini onaylayan konukların davet edildiği kanallar var. Cemaatin medyasında da yine kendilerinin ne kadar da haklı oldukları vurgulanıp duruyordu yirmi dört saat -gerçi o medya organı müsadere edildi herhalde tamamen, tam bilmiyorum. Ha, mesela CNNTürk'te, Ahmet Hakan, programına her partiden temsilci davet eder ve bir tartışma ortamı yaratmaya çalışır, doğrudur. Bu yüzden onu fena patakladılardı en son. En son önünü iliklemiş kameralara bakarken capslediler adamı: "Ha şöyle yola gel!" diye yazmışlar altına. Burada rasyonel tartışma ve uzlaşma diye bir kültür yok sevgili Habermas. Burada çoğunluksan haklısındır. Uzlaşmaz, karşındakini ikna etmez, ona boyun eğdirirsin. Burada bir seçim olduğunda kazananlar "ŞİMDİ ONLAR DÜŞÜNSÜN!" derken, kaybedenler gelecek günlerin korkusuyla yaşar ve giderek suskunlaşır. Burada rakiplerin düşmandır ve düşmanlarınla mücadele edebilmek için taktiklerin, stratejilerin olmalı. Burada insanların bam teline dokunmalı, kitlelerin aidiyet duygularını okşamalı, onların hınçlarından yararlanmayı bilmeli, ağzın laf yapmalı, eğer bir şeyi doğru diye kabul ettirmek istiyorsan onu durmaksızın yinelemelisin. Her şeyden önce çoğunluk olmak zorundasın.

Welcome to the Middle East dear Habermas, welcome.

(6) "İnancım gereği organlarımı bağışlamıyorum." Anlıyorum kardeşim. Bağışlama sen organlarını. Biliyorsun, inancına saygı duyarız. Sen sakın bağışlama organlarını. İnsanlığa bir faydan olmasın. Aman bağışlama. Yıllarca böbrek bekleyen birisine belki yararın filan dokunur, yıllarca gözyaşı döken insanların yüzünde bir tebessüm belirir belki. Ama yok, tabi ki senin inancına saygı duymak boynumuzun borcu. Tabi ki sana saygı duymak insan hayatından bile önce gelir. Yok, estağfurullah, tabi ki inancına saygı duyarım. Sen Dünya'ya iyilik etmesen de olur sonuçta. Sakın bağışlama organlarını kardeşim. Aman bağışlama.

(7) Sabah çok erken kalkınca kahve yapıp bir kitaba devam ettim. Evden çıkmadan yazayım hemen. Toplumlara dair kuvvetli öngörülerde bulunmak zor, malûm. Toplum sizi şaşırtabilir. Beklenmedik toplumsal olaylar, patlamalar, buhranlar yaşanabilir. Piyasalar gibidir toplumlar. Öyle bir yazılım geliştirelim ki, ekonomiye ve mevcut şartlara ilişkin tüm veriler girildiğinde yarın borsada hangi hisse senedinin değer kazanacağını mükemmelen öngörsün. Bu hiçbir işe yaramaz; çünkü sonucu öğrenir öğrenmez insanlar yarını beklemeden o hisse senedine çullanacak, böylece ertesi gün o hisse senedi -yazılımın öngörüsünün aksine- değer kaybedecektir (Harari). Toplumlar da böyle. Yarın toplumsal çalkantılar ortaya çıkacak, devrim olacak, şu olacak, bu olacak gibi büyük sözler edersin. Bir de bakmışsın her şey süt liman. Ya da hiç beklenmedik anlarda, Gezi'de olduğu gibi, Arap Baharı denen olaylarda olduğu gibi, ortalık karışıverir. Sosyal bilimler bu nedenle sıkıntılıdır. Türkiye, matematik konusunda hep başarısızlığımızdan dem vurulsa da, dikkat edin, fen bilimlerinde başarılıdır. Burada iyi doktorlar ve mühendisler yetişir. Sosyal bilimlerde, tarihte, sosyolojide vs. ise durum rezalet. Sadece Türk akademisyenlerden kaynaklanmıyor bu sorun elbette. Sosyal bilimlerde yöntem tartışmaları bitmek bilmez; çünkü araştırma nesneni, yani toplumu ya da toplumsal grupları laboratuara kapatıp üzerinde sistematik gözlem ve deney yapamazsın. Anket gibi ölçme araçları ise fazlasıyla yanıltıcıdır. Biliriz ki insanoğlu yanar döner bir varlıktır ve anketlere doğru cevap vermeyebilir, trolleyebilir, doğru cevap verdiğini zannedebilir, bilinç düzeyinde mantıklı olsa da onun hayatına bilinçdışı önkabuller yön veriyor olabilir. Bu liste uzar gider. Bu gibi sorunlardan mütevellit, dikkat edin, topluma dair, insanlara dair konularda yorumları okumayı seviyoruz. Yorumdan öte, iki kere iki dört kesinliğinde bilgiler edinemiyor, hele hele öngörülerde bulunmaya ise hiç cesaret edemiyoruz. Hâl böyleyken, işin içine insan girdiği vakit, yorumları karşılaştırıyor ve hem aklımız hem de hislerimizle yorumlardan daha doğru bulduğumuzu takdir ediyoruz. 

Tamer.