30 Kasım 2015 Pazartesi

Misyonerlik İfade Özgürlüğü Kapsamına Girer mi?


Dünkü meseleyi adam akıllı açalım. Öncelikle beni rahatsız eden konu her şeyin ifade ve propaganda özgürlüğü kapsamına alınabilmesi. Taksim'de "topuklu ayakkabı ve etek giymek haramdır" yazılı broşürler dağıtılması bir örnek sadece. Benzerini Hollanda'da bir Faslı yapıyor, takkesiyle, cübbesiyle, sünnete uygun şekildeki sakalıyla, ezelden beridir özgürlükçü ve seküler bir düzen tutturmuş Hollanda'nın sağladığı ortamdan sonuna kadar yararlanıyor, kimse onun kıyafetine karışmıyor, ne var ki o bununla yetinmeyip, "siz küfrü yaşıyorsunuz", "yanlış yoldasınız, sonunuz cehennem" gibi sözlerle Hollandalıları şehrin ortasında İslam'a davet ediyordu. Hoşgörünün tavan yaptığı bu ortamda bile birisi dayanamayıp Faslı arkadaşa saldırmıştı. Soru şu: Bu tebliğ olayı ifade özgürlüğü ile açıklanabilir mi? Baştan söyleyeyim: Hayır.

Mutaassıp bir muhite gidip, mesela üzerinde "başörtüsü çağdışıdır, kadın düşmanlığıdır, erkek egemen düzenin sürdürülmesine hizmet etmektedir, özgürlük değil, itaattir, zira dinin buyruğuna itaat etmek özgürlük olarak tanımlanamaz" gibi ifadelerin bulunduğu bir broşür dağıtmaya gidiyoruz diyelim. Pek hoş karşılanmayacağınızı az çok tahmin ediyorsunuzdur. Peki bu ifadeler ifade özgürlüğü kapsamına girer mi? Evet. Çünkü birinci durumda bir dinin, inancın ya da mezhebin propagandası yapılmaktadır ve bu konular tartışmaya açık değildir. İkincisinde söylenenlerse tartışmaya açıktır. Özgürlüğün ne olduğu zaten tartışmaya hayli açıktır. Ben ne dersem diyeyim, siz ne derseniz deyin, akşama kadar tartışabiliriz. Bu nedenle, hoşunuza gider ya da gitmez, önkabullerinize aykırıdır ya da değildir, savunacağım düşünceler ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilir; zira kişilerin düşünceleri tartışmaya açık, çürütülebilir, aksi örneklerle itiraz edilebilirdir. Ne var ki, birisi tebliğ peşinde ya da misyonerlik faaaliyeti içerisindeyse, ona karşı süreceğiniz hiçbir argümanı dikkate almayacaktır. Ayet şöyle demiştir, hadis böyle buyurmuştur, İncil'de şöyle bir kehanet vardır vs. Bunu sizinle tartışmazlar. Ben yalnızca bir görüş, bir düşünce ileri sürerim ve bunun bilincindeyimdir. Oysa tebliğciler salt kendi düşüncelerini ifade ediyor değillerdir. Onlar mutlak bir hakikati dillendirdiklerine, Tanrı'nın kelamının yayılması için kutsal bir görevi ifa ettiklerine, sorgulanamaz, şüphe edilemez bir hakikatin neferleri olduklarına inanırlar. Kendi düşünceleri değildir ifade ettikleri, zamandan ve mekândan münezzeh doğruların naçiz havarileridirler yalnızca. İşte bu nedenle, dinî propaganda ifade özgürlüğü kapsamına girmez. Tartışmaya kapalı olanla yalnızca mücadele edilir, tartışılmaz; zira onları asla ikna edemezsiniz. Ama sizlerin, benim, hepimizin kendi düşüncelerini ifade etmesi ifade özgürlüğü kapsamına girer; çünkü ikna edebilir ya da ikna olabilirim.

Avrupa uluslarının laikliğe varması kolay olmadı. 30 yıl savaşları, Katolik kilisesinin devlet işleriyle hemhâl oluşu, düzenlenen onca Haçlı Seferleri, ölen, öldürülen onca insan... İrrasyonalizmin doruklarıydı o dönemlerde yaşananlar. Mutlak hakikati haiz olduğunu iddia edenler tarafından iki kıtaya kan kusturuluyordu. Savaşa savaşa bir yere varamayacaklarını anladıkları zaman sekülerleşmeye, giderek birbirlerinin farklılıklarına saygı duymaya başlayıp, Reformasyon, Aydınlanma derken, en nihayetinde Papa'ya resti çekip laikliği icat etmek durumunda kaldılar. Kişiler çeşitli inançları benimseyebilir, onun gereklerini yerine getirebilir. Ama başkalarına müdahale ettikleri anda tekinsizlik baş göstermeye başlar. Tebliğ özgürlüğünden cihat özgürlüğüne giden yol çok kısadır.

Hani yumurtayı dışarıdan kırarsınız da civciv ölür, ama kabuğunu kendisi kırdığında civciv Dünya'ya merhaba der ya, Dünya'da olup bitenlere bakıldığında, bazı coğrafyaların bazı sorunları ancak zamanla çözebileceği görülüyor. Dışarıdan laikliği alıp Ortadoğu'ya götürüyorsunuz diyelim, güzel, ama yeterli eğitimle seküler bir bilinç ve kültür yerleştirilmediği vakit bu dikiş tutmuyor, teker teker patlamaya başlıyor. Bu nedenle, üzgünüm ama, Ortadoğu da Avrupa'nın geçtiği süreçlerden geçecek. Daha çok insan birbirine karışmaya, müdahale etmeye, onu sapkın ve kâfir olarak, kısacası kendinden aşağı olarak görmeye, "hakikate sahibim" diyerek kendinden olmayanlara hayatı dar etmeye, giderek birbirini katletmeye devam edecek. Belki ancak ondan sonra bir yerde hata yaptıklarını anlayacak, kendi Rönesanslarını, kendi Aydınlanmalarını kendileri icat etmek, laikliği kendi kendilerine tesis etmek zorunda kalacaklar.

Bu nedenle, bugün İslam coğrafyasında demokrasinin mümkün olup olmaması sorusunun da tartışılması gerekli. Aydınlanma yaşamamış, fikirleri kişilerden bağımsız olarak ele almayan, kendisini salt belirli bir mezhebe ait olmakla tanımlayan kitlelerin bulunduğu bir coğrafyaya parlamenter demokrasi getirdiğiniz vakit sizce o sistem ne kadar ayakta kalabilir? Halk "demokrasi var madem" diyerek şeriat talep ederse? Hadi bunu oylayalım, referanduma gidelim derse? Her etnik ve mezhepsel grup kör bir adanmışlıkla kendilerinden olan partiye oy verirse? Böyle bir kültürel atmosferde, işin içine din girdiği için, bir zamanlar yaygın olan tabirle "din siyasete alet edildiği" için, kimse kimseyi ikna edemeyecek, bir hakikatler çarpışması doğacak, güçlü olan daha da güçlendiği anda diğerlerini ezme yoluna gidecektir. Çünkü başta söylediğim gibi, dinsel dogmalar tartışmaya kapalıdır ve tartışmanın olmadığı göle çalınan demokrasi mayası asla tutmaz.

Toplumun zaten sekülerleştiği Hollanda, İsveç, Almanya gibi ülkelerde demokrasi oturmuştur zaten. Zaten adamların anayasasında laiklik ibaresi bile bulunmuyor; çünkü gerek kalmamış. Ortadoğu coğrafyasında ise -en azından günümüzde- laiklik mi önceliklidir yoksa demokrasi mi diye soracak olursak, tereddütsüz laiklik derim. Bu coğrafyada laikliği yürürlükten kaldırdığınızda, demokrasi zaten kendi kendisini imha eder. 

Türkiye'de her gün yaşadıklarımız yukarıda anlattıklarımın tezahürleri. Umarım meramımı anlatabilmişimdir.

Tamer.

27 Kasım 2015 Cuma

Değiniler: Kasım 15-30


(1) Akit gazetesi dün yaptığını yapabiliyor. Çünkü başına bir iş gelmeyeceğini biliyor. Çünkü hakaret ettiği, üzdüğü, incittiği kesim gidip de -mesela Fransa'daki Charlie Hebdo olayında olduğu gibi- otomatik silahlarla bunların ofisini basmaz. Biliyorlar ki kimse gidip "Allah-u Akbar!" nidalarıyla çalıştıkları mekânı kana bulamaz. Biliyorlar ki incittikleri insanlar çağdaş, hukuka inanan, nispeten eğitimli bir kesimdir. Gayet farkındalar ki incittikleri kesim kolay kolay, belki de asla şiddete başvurmaz. Başvursa bile bu şiddet onların yaptığının yanında devede kulak gibi kalır. En nihayetinde incittikleri kesim incindiğiyle kalır. Bu nedenle rahatlıkla kırıyor, üzüyor, rahatsız ediyorlar. Adamlar epey rahat yani. Ağlamasını da öğrendiler bu arada. İslamcı terör örgütleri insanları öldürdüğünde ve bunu eleştirdiğinizde suçlu yine "İslamofobik" veya "oryantalist" olmakla siz olursunuz. Tam da hem suçlu hem güçlü psikolojisi bunlardaki. 

Bu arada Dünya'da güzel şeyler de oluyor tabi. Okuduğum bir habere göre, Fransa, İran'ın "yemekte içki olmasın" talebini geri çevirmiş. Burada mesele içki değil aslında. Mesele bu adamların, hangi mezhepten olursa olsun siyasal İslam hareketinin, bu köktenci gericiliğin hadsizliğinin yüzlerine vurulması. Sen kimsin de davet edildiğin yerde neyin ikram edilip edilmeyeceğine karar verme hakkını kendinde buluyorsun? Yemek ikram edilir, şarabını içen içer, içmeyen içmez. Ama sırf senin bencilce ve şımarıkça tutumundan ötürü adamlar tüm mönüyü değiştirecek değil elbette. Kusura bakma, inancını yaşarsın, tamam, ama "ben böyle inandığıma göre Dünya ona göre düzenlenecek!" dediğinde karşında direnç görürsün. Hadsizliğin lüzumu yok.

(2) Akşam en son kahve reklamı ve şarkı paylaştım. Açık söyleyeyim, eğer Moğolistan'da filan yaşıyor olsaydım bu yaşananlar umrumda olmazdı. Şarkı paylaşırdım yine -n'olcak? Ne var ki sabah uyanıyorum ve yüzlerce insanın öldüğünü duyuyorum. Bunu umursamamak mümkün değil. Türkiye'de yaşıyor olmak, yarın birgün bir AVM'de, statta, okulda, çarşıda ya da başka bir yerde, körü körüne adanmış, kendini patlatan bir zebani tarafından öldürülebilir olma ihtimalinin giderek yükselmesi, insanın gözlerini gerçeklere kapatmasına engel oluyor.

Aslında sporda, sanatta ve bilimde yüzlerce yıldır kayda değer bir şey üretemeyince kıskançlık krizlerine girmeleri anlaşılabilir. Herhangi bir konuda başarı sağlayamıyorsanız, tek yapmanız gereken, etnik, dinî veya cinsel kimliklerinize sarılmaktır. "Bana saygı duyacaksın!" diye çırpınırlar. Tamam hacı, saygı duyayım da, neden? Ne yaptın da saygı talep ediyorsun? "Saygı duyacaksın çünkü benim etnik kökenim böyle, mezhebim şöyle, cinsel kimliğim öyle." Ya tamam, saygı duyalım da kardeşim, insan insana kimliklerinden değil, yaptıklarından ötürü, başka insanlara karşı sözünde duruyor musun, onlarla insan gibi bir arada yaşayabiliyor musun, onlara bir iyilik yapıyor musun, dürüst müsün, sorumluluklarını yerine getiriyor musun, bu gibi şeylere, kısacası davranışlarına bakarak saygı duyar. Ayinesi iştir kişinin. Kusura bakma da, bana ne senin tesadüfen bir aileye doğmakla sahip olduğun kimliğinden? BANA NE? Ne bu kibir? Ne bu eziklik? Hedef olarak konser salonlarının ve stadyumların seçilmesi epey manidar. Çünkü onlar müzik konusunda ya yasakçı ya da sansürcü iken, sporda ise hiçbir başarıları yok. Ha, gerçi bir ara Suudi Arabistan, Etiyopya'dan ithal ettiği bir koşucuyla gümüş madalya almıştı galiba -en fazla bu. Bir tarafta çatık kaşlı, korkunç ve canice bir yeryüzü cehennemi, diğer yanda sanatla, bilimle ve sporla kendini ifade eden bir medeniyet. Mısır gibi, bu medeniyete uyum sağlayarak ayakta kalabilirlerdi oysa. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesi ve yetiştirdiği nesiller bu çabanın eseriydi mesela. İyi kötü bunda başarılı da olunmuştu aslında. Ama siyasal İslam hareketleri bu fırsatı geri tepti. Madem Batılılaşmayacaktı, o hâlde ya Batı'yı yok edecek, ya da Batı tarafından yok edileceklerdi. 

Siyasal İslam çağımızın en büyük tehditidir. Nazizmin güncel versiyonudur. Sizi öldürmek, yok etmek isteyen insanlar için "tahammül" ve "bir arada yaşama" zırvalıklarını öne sürmek hiçbir işe yaramaz. Bu güzel lafları olsa olsa zayıflık ve korkaklık emaresi olarak görürler. Bunlarla bir arada insanca yaşayamazsınız çünkü göz teması kursanız tedirgin olursunuz, espri yaparken kırk kere düşünür, kendinize sansür uygularsınız, kadınlara günaydın desem mi, tokalaşsam mı, yok hayır en iyisi başımı öne eğip sessizce geçsem mi diye düşünür durur, ne yaparsanız yapın bunları incitmekten kurtulamazsınız. Sürekli pusuda bekleyen, açığınızı arayan bir anlayışa karşı ne yapsanız yaranamazsınız. Bu nedenle bir müslüman kendisini hıristiyan Avrupa'da, seküler Avrupa'da özgür ve güvende hissederken gider de mesela Suudi Arabistan'da ne özgür ne de güvende hisseder. Aman der, dikkatli olayım, ağzımdan çıkana dikkat edeyim, n'olur n'olmaz! Adam kendini doğuştan üstün görüyor bir kere, istersen karşılarında ezil, büzül, fark etmez. Ağzınızla kuş tutsanız da onların gözünde sapkın, kâfir ya da yanlış yoldasınızdır. Karşımızda sanata, spora, müziğe, tiyatroya, bilime, hayattan zevk almaya, eğlenmeye, kadınların kamusal varlığına, medeni hukuka, eşit yurttaşlığa ve kardeşliğe, kısacası insanca yaşamaya düşman bir küresel hareket var. Yeryüzünde iyi ve güzel olan ne varsa ona düşman olan bu zebanleri şuna tepki, buna tepki filan diye meşrulaştırmak mümkün değil. Bunlar imkân yakaladıkları anda kendisi gibi olmayanları yok etmeye programlıdır. Şahsen Avrupa'nın yerinde olsam, değil Ortadoğu'dan göçmen almak, Çin Seddi'ne benzer bir Avrupa Seddi inşa eder, sınırları tamamiyle kontrol altına alır ve kendimi kurtarılmış bölge ilan ederdim. Son yıllarda yaşananlar terör deyip geçiştirilemeyecek düzeyde. Bu adamlar gücü yettiğinde sivilleri, gücü yettiğinde askerleri öldürür, zira bunlarda etik filan yoktur. Çağımızın bu medeniyet düşmanlarının, bu korkunç barbarların çıkartmak istedikleri bir üçüncü Dünya Savaşı, terör filan değil. Onda bile bir kıskançlık kokusu alıyor insan: İki Dünya Savaşı da Batı tarafından başlatıldı, üçüncüsünü biz başlatalım da eşitlenelim diyor olsalar gerek. 

Vallahi laik kuvvetlerin güçlenmesi lâzım. Tehlike kapıda. Üstelik bundan ne Ortadoğu, ne Türkiye, ne Avrupa ne de Amerika kaçabilir. Seni hoşgörmeyen ve eline güç geçtiği anda yok edecek olan bir ideolojiyi hoşgörmek -çok afedersiniz ama- enayilik olur.

(3) Dün Ankara'daydım. Yollar, gökdelenler, siteler, son model arabalar, insanlarla dopdolu alışveriş merkezleri... Maşallah. Benim derdim ekonomi değil. Belki öğrencilik yıllarımda çok fakirlik çektiğim içindir ama şu an hâlimden memnunum. Benim derdim ideolojik. Görünen o ki başka bazı insanların derdi de esasen ideolojik. Işid'e, El-nusra'ya katılan insanların, bunu gelir adaletsizliğinden, ekonomik eşitsizlikten ötürü filan mı yaptığını sanıyorsunuz? Hiç de öyle değil. Bir kere bu örgütler cihat ilan etmiş. Kendilerinden olmayanları öldürmeyi ya da köle olarak kullanmayı gayet adil görebiliyorlar. İkincisi, hiçbir zaman bu örgütlerden ekonomik vaatler duymazsınız. Ne yani, Charlie Hebdo çalışanlarını katlettiklerinde siyasal İslamcıların amacı ekonomik eşitsizliği gidermek miydi? Hiç de değil. Mesele hep bunların aşırı duyarlılıkları, katı inançları, kör adanmışlıkları ve hınç dolu kalpleri. Yok efendim İslam'ın ampülünü AKP yakmış, o ampül avizeye dönmüş, Ortadoğu'da bir Güneş gibi doğuyormuş filan. Zihniyetteki tehlikeye bakar mısın? Benim derdim bu işte. Çünkü diledikleri kadar zengin olsunlar, bu insanlar insanca bir yaşam vaat etmiyor. Mesele zenginlik değil. Suudi Arabistan da zengin mesela. Sizi bilmem ama, şahsen 20.000 lira maaş verseler bile gidip orada çalışmazdım. Bunların ruhu kararmış, inandıkları siyasal İslam ideolojisiyle kalpleri kurumuş. Bu nedenle İngiltere'de yaşayan, üstelik geliri de iyi olan Pakistan asıllı bir doktor, gidip Işid saflarına gönüllü gönüllü katılabiliyor. Adam "ben cihat edeceğim, yeryüzünden birkaç sapkının daha silinmesine katkım olsa ne âlâ!" diye düşünüyor. Belki o arada 8-10 tane Işid militanının yaralarını tedavi eder de sevaba girerim diyor, ne ekonomisi Allah aşkına?

(4) Bir fikri kişiden bağımsız olarak tartışabilmek de bir erdem. Eğer karşınızdakinde bu erdemin eksik olduğunu gözlemliyorsanız konuşmanın anlamı yok. Yine de fikrî tartışmaların birebir yapılmasında yarar var. Ulu orta, konuyla ilgisiz kişilerin olduğu ortamlarda felsefî tartışmalara girişmek abesle iştigal. Öyle bir ortamda, karşınızdaki kişi, söylediklerinize bakmaksızın konuyu kişiselleştirerek, köşeye sıkışmış bir kedi gibi savunmaya geçebilir. Önkabuller bakımından ayrıldığınız insanlarla konuşmak imkânsız değilse de zordur. O nedenle ayaküstü, beş dakikada "bu konuda ne düşünüyorsun?" ve "neden?" sorularını yanıtlamaya kalkışmak olmaz. Ayaküstü, beş dakikada, molalarda ancak havadan sudan konuşulur. Önkabuller bakımından ayrıldığımız insanlarla çeşitli ortamlarda bir arada olmaktan kaçınamayız elbette. Bu yüzden nezaketten sapmamak ve tevazuyu elden bırakmamak gerek. Karşınızdaki dandun kimi konulara giriyor, sizin de onunla aynı önkabulleri paylaştığınızı baştan varsayarak olur olmaz konuşuyorsa o onun ayıbı. Fazla üstünüze gelirse cevap vermek gerek tabi ama her söze cevap yetiştirip "o öyle dedi sonra ben de böyle deyip onu orada bi'bozdum ki görmeliydin!" tavrı da marifet değil. Tüm işleri kölelerin yaptığı, köle sahibi yurttaşların tartışacak bol bol vaktinin olduğu Antik Yunan Atina'sında yaşamıyoruz.

(5) Öğretmenler günü ile ilgili biraz içimi dökeceğim. Öğretmenin fikri hür, vicdanı hür nesiller yetiştirmek gibi bir görev icra etmesi mümkün mü artık? Cumhuriyet kurulduğunda, Reşat Nuri'nin Yeşil Gece romanında ve nice başka kitapta izlerinin görüldüğü üzere, Anadolu'nun dört bir yanına gönderilen öğretmenlerin bir misyonu vardı: Fikri hür, vicdanı hür nesiller yetiştirmek, halkı saltanatın kullarından Cumhuriyet'in yurttaşlarına, zorbalığın değil hukukun üstün olduğuna inanan bireylere dönüştürmek. Şimdi ben Anadolu'nun ücra bir kasabasına gideceğim de oraya bilinç götüreceğim, oraya ışık götürüp yeni nesilleri aydınlatacağım, öyle mi? Hadi canım siz de. Burada demokrasi var artık. Halk ne talep ederse o. Onu dönüştürmek, onu yukarıya çekmek gibi sözleri ağzınızdan bile kaçırmayın sakın, anında Jakoben, elit, "halkı hor gören", "kendisini fildişi kulede zanneden" ukala entelektüel yaftasını yersiniz. Vatandaş çocuğunun müzik dersinde şarkı söylemesini istemiyor diyelim, inancı öyle buyuruyormuş, ne yapacaksın? Vatandaş kız çocuğunu beden dersine sokmak istemiyor, talep o yönde, ne edeceksin? Resmi bayramlarda, törenlerde sıraya girmek, bando çalmak filan, bunlar hep "militarist" uygulamalarmış. Vatandaş çocuğunun 19 Mayıs Bayramı'nda yer almasına karşıymış, ideolojikmiş çünkü, hadi bakalım, ne diyebilirsin? Öyle istiyor. Önceki okulumda kız çocuklarını okula göndermeyen aileler vardı. Kur'an kursuna gönderiyorlarmış. Dikkatinizi çekerim, yazın çocukların gönderildiği Kur'an kursları gibi değil, bildiğin devletin okullarına alternatif, sene boyunca eğitim veren mekânlar. Onca ikna çabaları hiçbir sonuç vermemişti; zira vatandaş öyle talep ediyor, öyle istiyordu. Çünkü demokrasi. Ne yapabilirsin? Hiçbir şey yapamadık zaten.

Bugün öğretmenden bekleneni ben size söyleyeyim: Teog, Ygs ve Lys'de okulun ortalamasının artması. Herhangi bir branş öğretmeninin öğrencilerinin yaptığı netler o yıl yükseldi mi, kral öğretmensin sen. Ertesi yıl düştü mü? Kötü öğretmensin. Yoksa kimse sizin aydınlatıcı, sorgulatıcı, fikri ve vicdanı hür bireyler, başkalarına saygılı, kendinden olmayana karşı hoşgörülü, güçlü olanın değil haklı olanın haklı olduğuna inanan bireyler yetiştirmenizle filan ilgilenmiyor. Medenî Kanun'la birlikte kadınlarla erkekler eşit miras hakkına kavuştu diyelim, önceden abilerine karşı ağzını açsa ağzının ortasına yumruğu yiyecek olan kadın, medenî kanun için "ama İsviçre'den alınmış sonuçta, Kurtuluş Savaşı'nı kazandık ama şeriatı kaybettik" diye karşında dikilecek, oradan buradan katıldığı sohbetlerle duyduklarını dillendirecek, sen bir şey dediğinde siyaset yapmakla suçlanacaksın mesela. Ne yapabilirsin? İstemiyor işte. Sen öğrencileri alıp "aydınlanma" sohbetleri düzenlesen anında şikayet edileceğinden emin olabilirsin; ne var ki cemaatçisi, şeyhi, abisi, ablası, partilisi, gençlik kolu, ilim yayma cemiyeti çocuklarımızı dilediği gibi, hamur gibi yoğuracak, ama onları şikayet edersen anti-demokrat olmakla itham edileceksin. Güzel kurdular düzeni vallahi ya, gerçekten helal olsun. Örnek almak lâzım.

Son yılların yaygın ifadesiyle "öğrenciler bizim müşterimizdir", dolayısıyla müşteri her zaman haklıdır. Veli ne isterse onu yapacak, efendi gibi İngilizceci İngilizce dersini, matematikçi matematik dersini işleyecek. Bizden fazlasını beklemiyor insanlar. Ders işlemek dışında, yeni nesillerin yetiştirilmesi işi İmam-hatiplerce yürütülüyor artık. Onlara her şey hak. Ama senin benim susmam gerekiyor. 

Karamsar filan değilim merak etmeyin. Bu devran birgün döner. Eskiden de çoook uğraşılmış bu işlerle. Bu işlerin sonu Ortadoğu'nun bugünkü durumudur. Herkes "benim inancım hakikâttir, ben mutlak doğruyum" diyerek kendinden olmayanı katlediyor. En sonunda insanlara tiksinti gelir, "yeter artık" diyecek karizmatik önderler çıkar ortaya, halk ona destek verir, işler değişir.

Tamer Ertangil.

15 Kasım 2015 Pazar

Fransa'da Yaşanan Acıyı Paylaşırken Utanmalı mıyız?


Artık Stalin eleştirisi yapan solcu görünce dayanamıyorum. Anladık kardeşim. Evet. Hannah Arendth öyle dediydi. Hı hı. Hepsi totaliter bunların. Hitler olsun, Stalin olsun, Mao olsun. Mustafa Kemal olsun. Hepsi totaliter bu gözü kör olmayasıcaların. Hepsi aynıdır yani Hitler ya da Stalin ne fark eder sonuçta? Ya arkadaş, siyasal İslam diye hepimize Hitler'i filan mumla aratacak bir hareket var ve Arap coğrafyasında milyonlar tarafından destek buluyor, sen ne 1930'larından bahsediyorsun hâlâ? Kafanız mı iyi? Arendt bir kavram atmış ortaya, maşallah bu kavramla her şeyi açıklıyor, onu alıp önüne gelen tarihsel olguyu aynı kefeye koyuyorsun. 

Dün Ankara'daydım. Yollar, gökdelenler, siteler, son model arabalar, insanlarla dopdolu alışveriş merkezleri... Maşallah. Benim derdim ekonomi değil. Belki öğrencilik yıllarımda çok fakirlik çektiğim içindir ama şu an hâlimden memnunum. Benim derdim ideolojik. Görünen o ki başka bazı insanların derdi de esasen ideolojik. Işid'e, El-nusra'ya katılan insanların, bunu gelir adaletsizliğinden, ekonomik eşitsizlikten ötürü filan mı yaptığını sanıyorsunuz? Hiç de öyle değil. Bir kere bu örgütler cihat ilan etmiş. Kendilerinden olmayanları öldürmeyi ya da köle olarak kullanmayı gayet adil görebiliyorlar. İkincisi, hiçbir zaman bu örgütlerden ekonomik vaatler duymazsınız. Ne yani, Charlie Hebdo çalışanlarını katlettiklerinde siyasal İslamcıların amacı ekonomik eşitsizliği gidermek miydi? Hiç de değil. Mesele hep bunların aşırı duyarlılıkları, katı inançları, kör adanmışlıkları ve hınç dolu kalpleri. Yok efendim İslam'ın ampülünü Akparti yakmış, o ampül avizeye dönmüş, Ortadoğu'da bir Güneş gibi doğuyormuş filan. Zihniyetteki tehlikeye bakar mısın? Benim derdim bu işte. Çünkü diledikleri kadar zengin olsunlar, bu insanlar insanca bir yaşam vaat etmiyor. Mesele zenginlik değil. Suudi Arabistan da zengin mesela. Sizi bilmem ama, şahsen 20.000 lira maaş verseler bile gidip orada çalışmazdım. Bunların ruhu kararmış, inandıkları siyasal İslam ideolojisiyle kalpleri kurumuş. Bu nedenle İngiltere'de yaşayan, üstelik geliri de iyi olan Pakistan asıllı bir doktor, gidip Işid saflarına gönüllü gönüllü katılabiliyor. Adam "ben cihat edeceğim, yeryüzünden birkaç sapkının daha silinmesine katkım olsa ne âlâ!" diye düşünüyor. Belki o arada 8-10 tane Işid militanının yaralarını tedavi eder de sevaba girerim diyor, ne ekonomisi Allah aşkına?

Fransa'yı seviyorum. Bir yandan bazı konulardan, özellikle dış politikasından ve yirminci yüzyılın ikinci yarısında türettiği postmodernist filozoflarından ötürü kızıyorum; ama Fransız Devrimi'ni gerçekleştirmiş bir ülke orası. Bayrağının üç rengi sırasıyla özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ilkelerine tekabül eden, monarşiyi devirerek Cumhuriyet'i kurmuş, Dünya tarihini ileriye götürmüş bir ülke. Aydınlanma düşüncesinin yeşerdiği topraklar. "Özgürlük düşmanlarına özgürlük yok!" diyen Saint-Just'un ülkesi. Pastör'ün, Descartes'ın, Montaigne'in, Sartre'ın, Camus'nün ve Foucault'nun ülkesi. Laikliği anayasasında barındıran birkaç ülkeden birisi. Katolik Kilisesi'ne, "sen din işlerini yönet ama devleti ben yönetirim, herkes işine baksın" diyerek resti çeken seçkin öncüler çıkartmış bir toplum. Daha ileriye gidebilecek bir yolun taşlarını döşediği için seviyorum Fransa'yı. Evet. Profil resmimi Fransız bayrağıyla renklendirdim. Çünkü arkadaş listemde yüzlerce kişi var ama profilini değiştirenler yalnızca 8-9 kişi. Biliyorum ki "neden şehitler varken Türk bayrağı yapmadın? Ya Ankara, ya Silvan'da ölenler? Arakan'da müslümanlar katledilirken neredeydin? Ortadoğu'da insanlar her gün ölürken neden profilini karartmadın?" diyenler çıkacaktı. Oldu da nitekim. Mesaj atıp eleştirdi iki arkadaşım. Aslında tüm acıları, nerede olursa olsun tüm sivillerin ölümünü lanetlemek konusunda zaten katılıyorum böyle düşünenlere. Ama kendi çevreme baktığımda, Arakan'da, Ankara'da, Afrika'da ölen insanlara dikkat çeken o kadar çok insan görüyorum ki, biraz da inadına, biraz da azınlıkta olmak pahasına Fransa'ya dikkat çeken kişilerden olmak istedim. Artık "ama" demekten bıktım. Artık "ama Fransa eskiden sömürgeciydi, Cezayir'de neler yaptı neler!" diye söze başlamaktan bıktım. Evet, biliyorum Fransa'nın geçmişini. Fransa bugün Esad'ı değil de ÖSO'yu desteklediği için sizden daha çok öfkeliyim muhtemelen. Ama şu var ki, orada da ölenler masum insanlardı. Vücuduna sardığı bombaları statlarda, konser meydanlarında, kamusal alanlarda bir araya gelen masum insanları parça pinçik etmek pahasına patlatan bu insanlık düşmanlarını eleştirirken, onları lanetlerken, "ama" diye söze başlamak istemiyorum artık. Kaldı ki, Fransa'da, mesela bir Pakistan'a ya da bir Suudi Arabistan'a göre özeleştiri yapan, kendi devletlerinin politikalarını yerden yere vuran onca entelektüel varken, Bangladeş'te laikliği savunan blog yazarları katlediliyorsa, müsaade edin de Bangladeş'i de eleştirebileyim. Müsaade edin de, mahalle baskısına maruz kalmaksızın, suçlayan, yargılayan bakışlara maruz kalmaksızın Fransa'ya dikkat çekebileyim. Evet, profil resmimi Fransız bayrağına boyadım ve bunun açıklamasını kendi duvarımda yapmadım, yapmayacağım. Benim tercihim, benim vurgu yaptığım nokta bu yönde. Başkaları başka türlü yapsın protestosunu, ona da saygım sonsuz.

* * * 

Aslında sporda, sanatta ve bilimde yüzlerce yıldır kayda değer bir şey üretemeyince kıskançlık krizlerine girmeleri anlaşılabilir. Herhangi bir konuda başarı sağlayamıyorsanız, tek yapmanız gereken, etnik, dinî veya cinsel kimliklerinize sarılmaktır. "Bana saygı duyacaksın!" diye çırpınırlar. Tamam hacı, saygı duyayım da, neden? Ne yaptın da saygı talep ediyorsun? "Saygı duyacaksın çünkü benim etnik kökenim böyle, mezhebim şöyle, cinsel kimliğim öyle." Ya tamam, saygı duyalım da kardeşim, insan insana kimliklerinden değil, yaptıklarından ötürü, başka insanlara karşı sözünde duruyor musun, onlarla insan gibi bir arada yaşayabiliyor musun, onlara bir iyilik yapıyor musun, dürüst müsün, sorumluluklarını yerine getiriyor musun, bu gibi şeylere, kısacası davranışlarına bakarak saygı duyar. Ayinesi iştir kişinin. Kusura bakma da, bana ne senin tesadüfen bir aileye doğmakla sahip olduğun kimliğinden? BANA NE? Ne bu kibir? Ne bu eziklik? Hedef olarak konser salonlarının ve stadyumların seçilmesi epey manidar. Çünkü onlar müzik konusunda ya yasakçı ya da sansürcü iken, sporda ise hiçbir başarıları yok. Ha, gerçi bir ara Suudi Arabistan, Etiyopya'dan ithal ettiği bir koşucuyla gümüş madalya almıştı galiba -en fazla bu. Bir tarafta çatık kaşlı, korkunç ve canice bir yeryüzü cehennemi, diğer yanda sanatla, bilimle ve sporla kendini ifade eden bir medeniyet. Mısır gibi, bu medeniyete uyum sağlayarak ayakta kalabilirlerdi oysa. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesi ve yetiştirdiği nesiller bu çabanın eseriydi mesela. İyi kötü bunda başarılı da olunmuştu aslında. Ama siyasal İslam hareketleri bu fırsatı geri tepti. Madem Batılılaşmayacaktı, o hâlde ya Batı'yı yok edecek, ya da Batı tarafından yok edileceklerdi. 

Siyasal İslam çağımızın en büyük tehditidir. Nazizmin güncel versiyonudur. Sizi öldürmek, yok etmek isteyen insanlar için "tahammül" ve "bir arada yaşama" zırvalıklarını öne sürmek hiçbir işe yaramaz. Bu güzel lafları olsa olsa zayıflık ve korkaklık emaresi olarak görürler. Bunlarla bir arada insanca yaşayamazsınız çünkü göz teması kursanız tedirgin olursunuz, espri yaparken kırk kere düşünür, kendinize sansür uygularsınız, kadınlara günaydın desem mi, tokalaşsam mı, yok hayır en iyisi başımı öne eğip sessizce geçsem mi diye düşünür durur, ne yaparsanız yapın bunları incitmekten kurtulamazsınız. Sürekli pusuda bekleyen, açığınızı arayan bir anlayışa karşı ne yapsanız yaranamazsınız. Bu nedenle bir müslüman kendisini hıristiyan Avrupa'da, seküler Avrupa'da özgür ve güvende hissederken gider de mesela Suudi Arabistan'da ne özgür ne de güvende hisseder. Aman der, dikkatli olayım, ağzımdan çıkana dikkat edeyim, n'olur n'olmaz! Adam kendini doğuştan üstün görüyor bir kere, istersen karşılarında ezil, büzül, fark etmez. Ağzınızla kuş tutsanız da onların gözünde sapkın, kâfir ya da yanlış yoldasınızdır. Karşımızda sanata, spora, müziğe, tiyatroya, bilime, hayattan zevk almaya, eğlenmeye, kadınların kamusal varlığına, medeni hukuka, eşit yurttaşlığa ve kardeşliğe, kısacası insanca yaşamaya düşman bir küresel hareket var. Yeryüzünde iyi ve güzel olan ne varsa ona düşman olan bu zebanleri şuna tepki, buna tepki filan diye meşrulaştırmak mümkün değil. Bunlar imkân yakaladıkları anda kendisi gibi olmayanları yok etmeye programlıdır. Şahsen Avrupa'nın yerinde olsam, değil Ortadoğu'dan göçmen almak, Çin Seddi'ne benzer bir Avrupa Seddi inşa eder, sınırları tamamiyle kontrol altına alır ve kendimi kurtarılmış bölge ilan ederdim. Son yıllarda yaşananlar terör deyip geçiştirilemeyecek düzeyde. Bu adamlar gücü yettiğinde sivilleri, gücü yettiğinde askerleri öldürür, zira bunlarda etik filan yoktur. Çağımızın bu medeniyet düşmanlarının, bu korkunç barbarların çıkartmak istedikleri bir üçüncü Dünya Savaşı, terör filan değil. Onda bile bir kıskançlık kokusu alıyor insan: İki Dünya Savaşı da Batı tarafından başlatıldı, üçüncüsünü biz başlatalım da eşitlenelim diyor olsalar gerek.

Tamer.

13 Kasım 2015 Cuma

1-15 Kasım: Değiniler


(1) Bergman'ın 1963 yapımı Tystnaden adlı filminde, dillerini bilmedikleri yabancı bir ülkeye giden iki kız kardeşin hikayesi anlatılıyor. Dilini bilmediğiniz bir ülkede, kimseyle tek kelime konuşamadığınız bir yerde kendinizi nasıl hissederdiniz? Sohbet imkânından giderek yoksun kalmak, en insanî yönümüz olan iletişim ve etkileşimden büyük ölçüde mahrum olmak bizi ne hâle getirirdi? Farklı önkabullerle yaşayan insan grupları da adeta ayrı diller konuşan insanlar gibi. Kişi, farklı önkabullerle yaşayan bir grubun içerisine giremez, girse bile kendisini oraya ait hissetmez. Tıpkı dilini bilmediğiniz bir yerde yaşamak gibi, kendinize benzemeyenlerle yaşamak zorunda olmak da zordur. Ayrık kümelerizdir en nihayetinde -asla kesişmeyiz. Filmdeki kız kardeşlerin yaptığı gibi, vitrinden izler gibi izleriz hayatı ve bir türlü ona dahil olmayız.

İki kız kardeş bambaşka karakterdedir. Birisi tam bir aşk kadınıyken, çevirmen olan ablası programlı, çalışkan ve katı kuralları olan, ne var ki aynı zamanda başarılı bir kadındır. İkisinin de birbirini kıskanmalarına, içten içe birbirini takdir etmelerine şaşmamalı. İkisi de kendisinde olmayan özelliklere sahip oldukları için bir diğerini kıskanır -içten içe sever de. 

Yoruma hayli açık, fazlasıyla kişisel ve insanî bir film Tystnaden. Sevip sevmemeniz biraz da ruh hâlinize bağlı tabi.

(2) Türkiye'de entelektüeller "halkın çoğunluğu öyle dedi, öyleyse yapacak bir şey yok" demekten fazlasını yapamaz mı? Kanaat önderi diye geçinen birisi yol açar, ufuk çizer, ileriyi işaret eder. Öncü kuvvet olur. Bizimkiler sandıktan şeriat çıksa, recm çıksa, idam çıksa, İşid çıksa bize onu da olgunlukla karşılamayı salık verecekler neredeyse. Senin entelektüel olarak, profesör olarak, koca külliyatı yemiş yutmuş, ömrünü okuyup yazmaya adamış birisi olarak tek diyeceğin "taban öyle dediyse doğrudur çünkü demokrasi" mi?

(3) Eski bir dostla buluştum bugün. Tamam internet üzerinde hepimiz etkileşim hâlindeyiz. Tamam, kitap okurken başkalarını dinlemiş oluyor, filmlerde başka insanları izliyor, başkalarının bestelediği müzikleri dinliyoruz. Evet, öyle ya da böyle insan insanla hep iletişim ve etkileşim hâlinde. Gelgelelim, sevdiklerinle, arkadaşlarınla, özellikle sana benzeyen ve ortak bir geçmişe sahip olduğun insanlarla yapılan sohbetler, özellikle onları dinlemek bambaşka. Dolaysız karşılaşmalar, yüz yüze bir aradalıklar bambaşka. Spinoza Etika'da yoksunluk bakımından benzeşenlerin aslında hiç benzeşmediklerini, başka bir deyişle, ortak hiçbir şeyleri olmayanların ortaklığından söz edilemeyeceğini gösterir. "Karşıtlar birbirini çeker", "farklı renkler gökkuşağı oluşturur" gibi ifadeleri benimsemiyorum. İnsan kendine benzeyene gidiyor, benzer benzeri çekiyor. Farklı renkleri karıştırdığınızdaysa ortaya çamur rengi çıkıyor. Ne mutlu ki değerli dostlarımız, ailemiz ve aynı zihniyeti paylaştığımız medenî arkadaşlarımız var.

(4) Finlandiya’da çeşitli pilot uygulamalardan sonra yurttaşların tamamının maaşa bağlanması yönünde adım atılmış. Çalışmayan insanlara da devlet 550 avro aylık verecek ve bu rakam zamanla 800 avroya çıkacakmış. Böylece herkes en azından barınma, ısınma, beslenme ve ulaşım gibi temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek, kendini herhangi bir sanata, edebiyata, felsefe gibi “önüne bir tas çorba koymayan” disiplinlere vermek isteyen kişiler o maaşla yaşayabilecek. Daha fazla para kazanmak isteyen çoğunluksa zaten çeşitli işlerde çalışmaya devam edecek. İş hayatından bunaldığınızda, bir yıl ara vermek istediğinizde, şöyle bir süre kafanızı toparlamak istediğinizde, düşünsenize, işten ayrılıyorsunuz ve belli bir miktar para almaya devam ediyorsunuz. 

Ne diyordum? Ha evet, Avrupa özentisiyim. Selamlar.

(5) "Üzerinde birleşinceye kadar neyin iyi olduğunu tartışabiliriz [...] Dolayısıyla, farklı hayat tarzları yanlış olabilir veya tartışmayla düzeltilebilir". Ah be Habermas Dedem! Orası Almanya tabi. '49'dan beridir hep koalisyonlarla yönetilmiş bir ülke orası. Bence haklısın. Kesinlikle iyilik göreceli değildir, iyi olanın üzerinde uzlaşılması mümkündür. Farklı yaşam tarzları birbiriyle kıyaslanmak suretiyle daha kötü olan tespit edilebilir. Mesela Bangladeş'te, Pakistan'da kadınların yüzüne kezzap atmak hayli yaygınken ben buna kötü diyebilmeliyim. "O da onların kültürü, saygı duyacaksın!" demek kötülüğü onaylamak olur. Ama burada işler öyle dogmalardan sıyrılmış rasyonel tartışma ile yürümüyor. Mesela gel Türkiye'ye gör, havuz medyasında hep kendilerinin ne kadar da haklı olduğunu yineleyen, birbirini onaylayan konukların davet edildiği kanallar var. Cemaatin medyasında da yine kendilerinin ne kadar da haklı oldukları vurgulanıp duruyordu yirmi dört saat -gerçi o medya organı müsadere edildi herhalde tamamen, tam bilmiyorum. Ha, mesela CNNTürk'te, Ahmet Hakan, programına her partiden temsilci davet eder ve bir tartışma ortamı yaratmaya çalışır, doğrudur. Bu yüzden onu fena patakladılardı en son. En son önünü iliklemiş kameralara bakarken capslediler adamı: "Ha şöyle yola gel!" diye yazmışlar altına. Burada rasyonel tartışma ve uzlaşma diye bir kültür yok sevgili Habermas. Burada çoğunluksan haklısındır. Uzlaşmaz, karşındakini ikna etmez, ona boyun eğdirirsin. Burada bir seçim olduğunda kazananlar "ŞİMDİ ONLAR DÜŞÜNSÜN!" derken, kaybedenler gelecek günlerin korkusuyla yaşar ve giderek suskunlaşır. Burada rakiplerin düşmandır ve düşmanlarınla mücadele edebilmek için taktiklerin, stratejilerin olmalı. Burada insanların bam teline dokunmalı, kitlelerin aidiyet duygularını okşamalı, onların hınçlarından yararlanmayı bilmeli, ağzın laf yapmalı, eğer bir şeyi doğru diye kabul ettirmek istiyorsan onu durmaksızın yinelemelisin. Her şeyden önce çoğunluk olmak zorundasın.

Welcome to the Middle East dear Habermas, welcome.

(6) "İnancım gereği organlarımı bağışlamıyorum." Anlıyorum kardeşim. Bağışlama sen organlarını. Biliyorsun, inancına saygı duyarız. Sen sakın bağışlama organlarını. İnsanlığa bir faydan olmasın. Aman bağışlama. Yıllarca böbrek bekleyen birisine belki yararın filan dokunur, yıllarca gözyaşı döken insanların yüzünde bir tebessüm belirir belki. Ama yok, tabi ki senin inancına saygı duymak boynumuzun borcu. Tabi ki sana saygı duymak insan hayatından bile önce gelir. Yok, estağfurullah, tabi ki inancına saygı duyarım. Sen Dünya'ya iyilik etmesen de olur sonuçta. Sakın bağışlama organlarını kardeşim. Aman bağışlama.

(7) Sabah çok erken kalkınca kahve yapıp bir kitaba devam ettim. Evden çıkmadan yazayım hemen. Toplumlara dair kuvvetli öngörülerde bulunmak zor, malûm. Toplum sizi şaşırtabilir. Beklenmedik toplumsal olaylar, patlamalar, buhranlar yaşanabilir. Piyasalar gibidir toplumlar. Öyle bir yazılım geliştirelim ki, ekonomiye ve mevcut şartlara ilişkin tüm veriler girildiğinde yarın borsada hangi hisse senedinin değer kazanacağını mükemmelen öngörsün. Bu hiçbir işe yaramaz; çünkü sonucu öğrenir öğrenmez insanlar yarını beklemeden o hisse senedine çullanacak, böylece ertesi gün o hisse senedi -yazılımın öngörüsünün aksine- değer kaybedecektir (Harari). Toplumlar da böyle. Yarın toplumsal çalkantılar ortaya çıkacak, devrim olacak, şu olacak, bu olacak gibi büyük sözler edersin. Bir de bakmışsın her şey süt liman. Ya da hiç beklenmedik anlarda, Gezi'de olduğu gibi, Arap Baharı denen olaylarda olduğu gibi, ortalık karışıverir. Sosyal bilimler bu nedenle sıkıntılıdır. Türkiye, matematik konusunda hep başarısızlığımızdan dem vurulsa da, dikkat edin, fen bilimlerinde başarılıdır. Burada iyi doktorlar ve mühendisler yetişir. Sosyal bilimlerde, tarihte, sosyolojide vs. ise durum rezalet. Sadece Türk akademisyenlerden kaynaklanmıyor bu sorun elbette. Sosyal bilimlerde yöntem tartışmaları bitmek bilmez; çünkü araştırma nesneni, yani toplumu ya da toplumsal grupları laboratuara kapatıp üzerinde sistematik gözlem ve deney yapamazsın. Anket gibi ölçme araçları ise fazlasıyla yanıltıcıdır. Biliriz ki insanoğlu yanar döner bir varlıktır ve anketlere doğru cevap vermeyebilir, trolleyebilir, doğru cevap verdiğini zannedebilir, bilinç düzeyinde mantıklı olsa da onun hayatına bilinçdışı önkabuller yön veriyor olabilir. Bu liste uzar gider. Bu gibi sorunlardan mütevellit, dikkat edin, topluma dair, insanlara dair konularda yorumları okumayı seviyoruz. Yorumdan öte, iki kere iki dört kesinliğinde bilgiler edinemiyor, hele hele öngörülerde bulunmaya ise hiç cesaret edemiyoruz. Hâl böyleyken, işin içine insan girdiği vakit, yorumları karşılaştırıyor ve hem aklımız hem de hislerimizle yorumlardan daha doğru bulduğumuzu takdir ediyoruz. 

Tamer.