23 Ekim 2015 Cuma

Değiniler - Ekim 2015


(1) Bugünlerde bir paylaşım dolaşıyor ortalıkta. Görmüşsünüzdür. Parlamento gibi ortamlarda kadınların erkeklerden daha az sayıda olmasından yakınılıyor. Açık söyleyeyim, bu duyarlılığı zerre kadar paylaşmıyorum. Parlamentoda bırakın erkeklerle aynı sayıda olmayı, tüm millekvekilleri kadın olsa ne olur? Diyelim ki siyasal İslamcı bir sürü kadın meclise girdi, bence bu bildiğin kâbus olurdu. İnsanların cinsiyetleri değil, tabi oldukları ideolojidir önemli olan. Böyle gerçeklerden kopuk, kayda değer kriterleri ciddiye almayan tutumlar bana yapay, yaratılmış sorunlar gibi geliyor -kusura bakmayın.

(2) Fotoğraf kanıt özelliğini yitirdi. Bir kere fotoşop diye bir şey var. Onu geçtim. Herhangi bir fotoğrafın altına herhangi bir şey yazıp paylaşmak adet oldu artık. Aynı fotoğrafın altına bambaşka şeyler yazıp paylaşıldığını görüyorum sosyal ağlarda. Bambaşka bir coğrafyada, bambaşka tarihlerde çekilmiş fotoğrafların alakasız olaylara malzeme yapılması da cabası. Bir örnek var aklıma gelen: Diyarbakır'da sanırım. Bir polisin ağzı yüzü kan içinde. Bu fotoğrafı kimisi "işte yöre halkının şefkati, yaralı polisle ilgileniyorlar" diye, kimisi ise "bakın, şerefsizler polisimizin ağzını burnunu dağıtmış" diye paylaşıyordu. Dezenformasyon ve çarpıtma çağında, görsellik, çoktandır hakikât bükücülerin elinde madara oldu. Şahsen ne zamandır fotoğraf konusuna karşı temkinli olmaktan da öte, soğumuş hâldeyim.

(3) Az önce Nami Başer Hocanın bir yorumunda okudum. Çok haklı. Hegel bunları duysaydı gülerdi, Marx şunları duysaydı öfkelenirdi, Heidegger dediklerini duysaydı seni sopayla kovalardı gibi ifadeleri sıkça kullanıyoruz. Bunu Zizek gibi filozoflar dahi yapıyor. Bu tutumun, Ortaçağ boyunca başa bela olan otoritecilikten farkı yok. Francis Bacon, Novum Organon adlı kitabında aklı esir alan putlardan bahsederken, saydıklarından birisi de bu otoritelere tapma eğilimiydi. Hani derler ya, Aristoteles atların şu kadar dişi vardır demiş diye yüzyıllar boyunca kimse atların dişlerini saymaya kalkmamış, zira Aristoteles ne derse haklıdır diye bakılmış hep, aynı o hesap. Ben de bazen bu eğilimin cazibesine kapıldığımı itiraf edeyim. Dikkatli olmak lâzım.

(4) Schopenhauer, İrade ve Temsil Olarak Dünya adlı yapıtında, yoksulların sefaletten, zenginlerinse can sıkıntısından ötürü acı çektiğini söyler. Sonuçta herkes acı çekmektedir. Herkes birdir. Her şey birdir, nihai varlık ilkesi olan İrade'nin tezahürleridir vs vs. Evet, büyük filozoflardan biri. Ne var ki bu her şeyi aynı kefeye koyma, her şey birdir, ying-yang vs. mevzuları sıkıntılı. Yoksula sorun bakalım, sefalet içerisinde, yarını belirsiz, akşam ne yiyeceğini, kirasını nasıl ödeyeceğini düşünerek mi, yoksa zengin olup can sıkıntısına katlanarak mı yaşamayı tercih eder? "Aman" diyecektir, "aman varlıklı olayım da can sıkıntısına razıyım!"

Schopenhauer'in her şeyi bir tutan düşüncelerini kimi eleştirmenler çok daha katı bir şekilde ele alıyor. Anne-babasından kalan mal varlığı sayesinde hiç çalışmayan, hazır yiyen, rantiye bir düşünür olduğu için, bu koşulların onu söz konusu düşüncelere ittiğini iddia ediyorlar. Bence Schopenhauer'in tüm yazdıklarını "rantiye filozof" diyerek bir kenara atmak haksızlık olur. Özellikle estetik üzerine saptamaları harikulade. Gelgelelim şu "en nihayetinde hepimiz aynıyız" kolaycılığı ve merhamet etiği makul değil.

(5) Ateist muhafazakârlar varmış Amerika'da. Kendilerini öyle adlandırıyorlar. Eskiden bunun mümkün olmadığını düşünürdüm. Şimdi gayet olağan karşılıyorum. Ateist sözcüğünü benimsemediğim için kendimi dindar olmayan biri olarak görüyor, bireysel bazda din ve vicdan özgürlüğünü, toplumsal bazda sekülerizmi savunuyorum. Yani insan ilişkilerinde, kamusal alanda dinlerden arınmışlığı, insan ilişkilerinde karşımdakinin hangi dine mensup olduğunu bilmeksizin iletişim kurabilmeyi, devletin laik, dolayısıyla tüm dinlere eşit mesafede olmasını vs. Öte yandan muhafazakâr da değilim. Ne var ki dindar olmayışım, camiye, kiliseye, cemevine ya da sinagoga gitmeyişim, insanoğlunun onbinlerce yıldır kolektif bilinçdışında taşıyageldiği her şeyi reddetmemi gerektirmiyor. Aile kurumunu önemsiyorum örneğin, annelik, babalık rollerini, aşkı, kadınlık ve erkekliği önemsiyor, bunları çok fazla belirleyemediğimizi, fazla kurcalanmasının olumsuz sonuçlar doğuracağını hissediyorum. Muhafazakâr bir tutum mu bu? Belki. Şu var: Bilinç düzeyinde sen bir kadın şöyle olmalı, böyle olmalı, abi kadınla erkek arasında hiç fark yok, şudur budur dersin ama gider söylediklerine hiç uymayan bir kadını arzu edersin çünkü bu işler bilinç düzeyinde yürümez. Bilinçdışını kontrol edemezsin. Bu nedenle erkekte centilmenlik, kadında zarafet gibi konuları, hepimizi bağlayan adab-ı muaşeret, mesafelilik ve nezaket gibi meseleleri değerli buluyorum. Benim Sol'dan anladığım ekonomik ilişkilerdir. Aydınlanmacı, rasyonel, seküler, çağdaş bir toplum kurmak için çabalamak, bu arada ekonomik sömürüyü ya ortadan kaldırmak, ya da mümkün olduğunca azaltmak. Feminizmi, ekolojizmi filan benimsemiyor, Sol'dan bağımsız, ayrı alanlar olarak görüyorum örneğin. (Bu arada İsveç'te feministler erkek çocuklarının da oturarak işemesi için pisuvarların kaldırılmasını savunuyormuş. Hatta bir parti yasa teklifi vermiş mecliste. Ne diyeyim, bence tuhaf, bir şey desen yüksek sesle konuşur, azarlar, sözel şiddet uygularlar, öyle de sindirdiler yani). Diyeceğim o ki, dindar olup olmamak tüm toplumsal kurumlara sahip çıkıp çıkmamakla sonuçlanmaz. Adam dindar değildir, ama maneviyat gereksinimini sanatla, şiirle, müzikle gideriyordur mesela. Adam dindar değil diye her şeye açık, her geleneğe, adete, teamüle ölesiye karşı olacak diye bir şey yok. Sanıldığından çok daha gri alanlar bunlar. 

(6) Hayır sevgili öğrencim, "Turkey" hindi anlamına geldiği için bize o ismi vermemişler. Amaçları bizi küçümsemek değil -tıpkı bizim Hindistan derken, Kazakistan derken o ülkeleri küçümsemek, hindiye ve kazağa göndermede bulunmak niyetinde olmadığımız gibi. Hayır sevgili öğrencim, ülkeleri sıralarken Türkiye'yi aşağılara yazmalarının nedeni bizi küçümsemeleri değil, alfabetik bir sıralama yapmış olmaları, dolayısıyla "t" harfinin sonlara düşüyor olması. Bu komplekslerden ne zaman arınacağız bilmem. Bir türlü rahat ve özgüvenli olamıyoruz. İsrail kötü çünkü yahudi, Avrupa kötü çünkü bizi sevmiyor, Arap ülkeleri kötü çünkü bizi sattılar, komşu ülkeler zaten kötü çünkü oralar bizim topraklarımızdı, Rusya kötü zira komünist artıkları, Japonlar böcek, Çinliler köpek yedikleri için kötü, Afrikalılar medeniyetten bihaber oldukları için kötü. Yeni Zellanda'ya dair bir hissiyatımız yok çünkü iyi ya da kötü olamayacak denli uzaktalar. Herkes kötü ama biz iyiyiz. 

Yahu tamam biz iyi olalım da herkes kötü değil. Biraz rahat olalım. Biraz özgüvenli olalım. Ötekine dair nefretle kimlik inşa edilmez ki. Bırak ötekini yahu, sen çalışmana, yaşamana bak. Sakin.

(7) Postmodernizm ile birlikte akıl, nesnellik ve evrensellik ideallerinin çöktüğü söylendi. Artık sadece farklı kültürler vardı. Ulus devletlerin milliyetçiliğinden evrensel İnsan'a geçmemiz, yani bir nevi kozmopolitanizm beklenirken, kültürün yeni mutlak halini almasıyla kimlik politikaları sahneye çıktı. Madem evrensel idealler, ilerleme fikri vs. yoktu, o hâlde geleceğe bakmak yerine geçmişe odaklanmak, geçmiş köklerimize sımsıkı tutunmak gerekecekti -eşittir kültürel görecilik. Kimlik politikalarıyla birlikte etnik, mezhepsel ve cinsel kimliklerimiz yeni kutsallarımız halini aldı. İşin kötüsü, belirli bir kültüre yaşam hakkı tanınması adı altında bireyin ezilmesiydi. Yani örneğin bir kadın artık köklerinden kopmuş, bağımsızlaşmış bir birey olarak değil, müslüman bir kadın olarak görülür olunca ait olduğu grubun geleneksel yapısına hapsolması kaçınılmazdı. Kimliklerimiz sanki hayatın yegane anlamı, adeta yeni üst-anlatılardı. Sol bugün bu nedenle etnik, mezhepsel ve cinsel politikalara sıkışıp kaldı. Asıl mücadele olan sınıf mücadelesi askıya alındı. Buradan, bu "light" politikalardan hiçbir şey çıkmaz. Anca'İslamcılık, Mormonlar, yeni mikro-milliyetçilikler ve LGBT vs çıkar. Ötesini beklemek hayal.

Bugün yurtdışında yaşayan bir profesör sırf Türk olduğu için milli kıvanç konusu edilmemeli derken, emin olamıyorum, acaba kimlik politikalarının etkisinden kaynaklı olarak, örneğin o profesör Kürdüm deseydi, Kürtler milli kıvanç duysaydı ve ben bunun yanlış olduğunu söyleyeydim faşist ilan edilir miydim edilmez miydim? Sol bence postmodernizm kavşağından dönme aşamasında. Üst-anlatıların restorasyonu şart. Bunu postmodernizmi eleştiren yazarlarda, Habermas'ta, hatta Zizek'te görüyoruz. Bakalım.

(8) İnsan değişir mi? Sanırım kısmen, evet. Eskiden biriktirmeyi severdim. Şimdi evde kullanmadığım bir eşya varsa derhâl ondan kurtuluyorum. Eskiden sevdiğim filmleri ve müzikleri arşivlerdim örneğin. Şimdiyse izledikten ya da dinledikten sonraki ilk işim dosyaları silmek oluyor. Sosyal ağlarda ya da cep telefonunda mesajlaştıktan sonra mesajları siliyorum. Kimi zaman, aklıma bir fikir geldiğinde sesimi telefona kaydederim. O sesli notları bir metne dönüştürür dönüştürmez ilk iş siliyorum. Hayatımda kalıcılıktan ziyade gelip geçicilik daha öncelikli bir hâl aldı ve ben bu dönüşümün nasıl gerçekleştiğini, eski arşivci zihniyetimin nasıl olup da şimdiki şekline evrildiğini hiç fark etmedim. Hiçbir şeyi elde tutmamak, hemhâl olduktan sonra onu elden çıkarmak, adeta dinlenme tesislerinde bir süreliğine duraklamaya benziyor. Gelip geçicilik hissi gibi. Hep yolda olma hissi gibi. Bir tesiste geçici olarak konaklar gibi, şeylerle olan ilişkimi de gelip geçicilik ilkesi yönetiyor. O kadar ki, hiç yük olmaz dediğim, asla vazgeçmem dediğim evdeki kitaplar bile belli bir sayıyı aştıktan sonra beni rahatsız etmeye başladı.

(9) “Ben böyleyimdir, dobrayım, yapım öyle!” Hayır, sen dobra filan değil, bildiğin patavatsızsın. Nerede nasıl konuşulması gerektiğini bilmeyen, nezaketten bihaber, arkadaş ortamına dahi sokulmayacak bir görgüsüzsün. Gerçekleri söylediğini, gerçekçi olduğunu söylüyorsun sürekli. Hâlbuki, esasen, karamsarlık yaratmaktan, iç karartmaktan başka bildiğin bir şey yok. Sürekli eksikliklere, kusurlara ve kötülüğe dikkat çekmekle, durmaksızın kötümser bir atmosfer yaratıp bunu beslemekle, geriye kalan tek tük umut kırıntılarını da yok etmiş oluyorsun. 

Aman gözünü seveyim uzak dur, az ötede otur.

Tamer.