29 Ekim 2015 Perşembe

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı, Siyasal İslam ve Sol


III. Selim'den beridir modernleşme gayreti içerisindeydi Osmanlı. Nizam-ı Cedid, Tanzimat, Islahat, I. Meşrutiyet ve II. Meşrutiyet derken, ürkek reform çabalarıyla bir türlü kökten bir çözüm bulunamıyor, İmparatorluk çatırdamaya devam ediyor, savaşlar üst üste kaybediliyordu. Aslında çökmekte olan yalnızca Osmanlı değil, imparatorluklar çağının kendisiydi. Çarlık Rusyası, Avusturya-Macaristan ve hâtta kadim Çin İmparatorluğu bile modernleşme karşısında ayakta kalamayacak, geleneksel derebeylik düzenleri kaçınılmaz olarak yıkılacaktı. İyidir, kötüdür, arzu eder ya da etmezsiniz, orası ayrı, ama ortada bir dönüşüm vardı ve bu dönüşüme ayak uyduramayanlar elenecekti.

Mustafa Kemal'in farkı şuydu. III. Selim'den beridir küçük adımlarla bugüne bir türlü yetişemeyen atıl bir yapıyı lağvederek, daha radikal, daha büyük adımlar atılması için daha cesur davranmış, gözü pek bir tutum benimseyerek risk almıştı. "Olmuyor kardeşim!" diyordu, bu ürkek, bu şüpheci, bu korkak adımlarla bir yere varılamıyordu. Bir örnek vermek gerekirse, 19. yüzyıl boyunca Arap alfabesinden Latin alfabesine geçilmesi tartışılmıştı dönemin münevverlerince. Ama bu reformu yaparak okuma-yazma oranının kısa sürede hızla artmasını sağlamak Mustafa Kemal'e nasip olmuştu. Çünkü bu adam çılgıncasına cesurdu kardeşim. Saltanatı ve hilafeti kaldırmış birisinden söz ediyoruz, düşünebiliyor musunuz? Şahsen bugün, bu çağda, tepemde babadan oğula bir hanedanlık olsun istemezdim. Sen kimsin yahu, sırf tesadüfen bir aileye doğmuş olmakla üzerimde hak iddia edeceksin? Bitti o devirler. Ha, bugün hâlâ, istersen, ecdadının ikamet ettiği o şaşalı Topkapı Sarayı'na gidebilirsin tabi, ama ancak parasıyla müze bileti alarak, efendi gibi gezip sonra çıkarak. Ancak bir turist olarak -ötesi değil.

Bugün her şey güllük gülistanlık demiyorum. Özellikle son yıllarda sıkıntılar çok; ama Cumhuriyet henüz tamamlanmamış bir proje. Daha ikinci ayak koşulacak, durun bakalım. Devletin laik, toplumun seküler olduğu, din ve vicdan hürriyetinin bireysel bazda teminat altına alındığı, zorbalığın değil haklılığın geçerli olduğu, toplumsal hayata kuralların hükmettiği, yoksulluğun ortadan kalktığı, nezaketin ve güleryüzün egemen olduğu, daha güzel, daha güneşli günlere hep birlikte ilerlemek dileğiyle Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun.


Ekteki fotoğrafa bakın. Zamanında "DURMAYALIM DÜŞERİZ" diye yazmışlar. Ne kadar da doğru. Dün ve bugün herkes kutlamalarını yaptığına göre şimdi sakince içimizi dökebiliriz. Öncelikle, yok yahu, elbette Mustafa Kemal'in Tanrı olduğunu filan söyleyen yok. Şahsen kimilerinin zaman zaman yaptığı bazı aşırılıklar hepiniz gibi beni de rahatsız etmiştir. Yağmur yağmıştır. Mustafa Kemal büstünün fotoğrafını çekerler ve fotoğrafı "ülkemizin bugünkü hâline Atatürk de ağlıyor" yazısıyla paylaşırlar mesela -bu bayağılığı elbette tasvip etmiyorum. Ne var ki insanlar bugün haklı olarak tepkililer. Cumhuriyeti iyi niyetle eleştirir, onu daha ileriye taşımak isterken, fırsattan istifade bazı gericilerin Cumhuriyetle derdi olduğunu, laiklikten nefret ettiklerini, siyasal İslam'ı, mezhepçiliği, şeriatı, hoşgörüsüzlüğü dayatmak istediklerini, Kayıp Ada Atlantis misali bir Osmanlı nostaljisi içerisinde olduklarını, bu çağda hanedanlıktan filan bahsettiklerini görünce, "haaaaaaa" dedi insanlar, "kardeşim, iyi niyetle eleştirelim, tamam ama senin niyetin bozuk."

Ortadoğu'da kan gövdeyi götürürken, önüne gelen kendinden farklı olanı katlederken, kendi mezhepsel inançlarını mutlak hakikât olarak görüp başkalarına bunu şiddetle dayatırken, Işid'iyle, El-kaidesiyle, El-nusrasıyla, Boko Haramıyla terör örgütleri insanlara hayatı zehir ederken, "bir dakika" diyordu insanlar artık, "bir dakika yahu, burada büyük bir sıkıntı var sevgili siyasal İslamcı kardeşim." Cumhuriyeti eleştirelim derken bana sunduğun vizyon bu mu? Mesela, çağdaş bir müslüman, kendini Avrupa kentlerinde özgür ve güvende hissederken, müslüman Ortadoğu ülkelerine gittiğinde kendisini göz hapsinde ve tehdit altında hissediyor ve "dur bakalım" diyordu, dur bakalım hacı, Batı matı diyoruz ama bu Ortadoğu'da da sıkıntı epey büyük. Önce Aydınlanma ve rasyonalizmi benimseyelim bakalım. Önce kul olmaktan çıkıp yurttaşlık bilincine bir ulaşalım bakalım. Hııı, önce laiklik ilkesinin gereği olarak din ve vicdan hürriyetini benimseyip ibadet edene ve etmeyene saygı duyalım da kimseye karışmayalım bakalım, ondan sonra geleceğe bakar, daha iyi bir toplum kurmak için eleştirilerde bulunuruz, diyordu. Binaya kat çıkacağım derken temellere dinamit koyanlarla olmayacaktı bu iş.

Önce kültürel burjuvalara dönüşelim bakalım, diye düşündü insanlar. Önce kamusal alanda nasıl davranılır, kurallara riayet neden önemlidir, centilmenlik, nezaket ve güleryüz neden lâzımdır, başkalarının yaşam tarzına saygı neden gereklidir, önce bunları bir çözelim, ondan sonra daha iyi limanlara doğru demir alırız, diye düşündüler. Bu nedenle bu sabah 29 Ekim törenine gönüllü gönüllü gittik. Yüzler gülüyordu. Herkes en şık kıyafetlerini giymişti. Kadın ya da erkek, gülümseyerek, tokalaşarak, birbirimizin bayramını kutlayarak, insanca bir "günaydın!" ile başladık güne. Bugün önceki yıllara göre sosyal ağlarda daha fazla Cumhuriyet ve laiklik vurgusu yapılıyordu, zira bu biraz da tepkiseldi. "Ehh, yetti be kardeşim!" diyordu insanlar, "insan gibi, çağdaş bir hayat sürmek, insanca yaşamak istiyorum bu ülkede." Her gün insanların ölmediği, gözyaşının, asık suratın ve mahalle baskısının olmadığı, insanca bir yaşam.

Bana alternatif mi sunmak istiyorsun? Sunacağın alternatif, bu mevcut durumdan çok daha iyi olmak zorunda kardeşim. Ha, sol cenahtasın ve sosyalist bir gelecekten, kimsenin kimse üzerinde tahakküm kurmadığı, yoksulluğun ortadan kalktığı bir ufuktan mı söz ediyorsun? Amenna. Ama bunu Aydınlanma ve rasyonalizmi dinamitleyerek, postmodern göreceliğe sığınarak yapamazsın kardeşim. Hannah Arendt'den mülhem söylemlerle, "Stalin, Hitler, Mustafa Kemal, Mussolini, Mao filan bunlar hep aynı şey sonuçta totaliter" diyerek, "abi Esad'ın laik rejimi olmasaydı bugün Işid ortaya çıkmazdı" diye bu psikopatları "anlayışla karşılayarak", "bugün Suudi Arabistan'da baskıcı bir rejim var da İsviçre'de yok mu sanki? Orada da polis var" diye her şeyi aynı kefeye koymakla, sapla samanı karıştırmakla, yöntemin/biçimin benzerliğine vurgu yapıp farklı içerikleri birbirinin muadili hâline getirerek, ne beni, ne benim gibi onca insanı ikna edebilirsin kardeşim.

Binanın üzerine kat çıkmak isteyen iyi niyetli herkese saygım sonsuz, ama gelip de temelleri ortadan kaldıralım, kusurlarına rağmen mevcut kazanımları, seküler, saygılı, kamusal alanda nasıl davranılacağını bilen nesiller yetiştirmiş Cumhuriyet'i yerden yere vuralım filan diyorsan, kusura bakma ama seni desteklemem mümkün değil. Burası İskandinavya değil, burası Ortadoğu'ya komşu bir coğrafya. Bazı şeyleri lağvettiğiniz vakit El-kaidesi senin Işid'i benim, ölümlerden ölüm, karanlıklardan karanlık beğenmek zorunda kalırız buralarda. O nedenle, hayatı dar eden, asık suratlı, ağlak, hep "mağdur", her yere nüfuz etmiş, kuvvetli ve ceberut bir siyasal İslam hareketinin varlığında bugünkü tepkileri az çok anlıyor, hak veriyor, hâtta destekliyorum. Hâl böyleyken, Avrupa-merkezci, ulusalcı, "saçı fönlü laikçi teyze" gibi ithamların günümüz bağlamında anlamını yitirdiğini düşünüyorum. Bırak bu işleri, bizler yaş alırken yeni nesiller yetişkin oluyor. Gel birlikte daha güzel nesiller yetiştirelim. Öğretmeniz ne de olsa, az buçuk bir etki alanımız var.

Bakalım gelecek bize neler getirecek.

Tamer.

23 Ekim 2015 Cuma

Değiniler - Ekim 2015


(1) Bugünlerde bir paylaşım dolaşıyor ortalıkta. Görmüşsünüzdür. Parlamento gibi ortamlarda kadınların erkeklerden daha az sayıda olmasından yakınılıyor. Açık söyleyeyim, bu duyarlılığı zerre kadar paylaşmıyorum. Parlamentoda bırakın erkeklerle aynı sayıda olmayı, tüm millekvekilleri kadın olsa ne olur? Diyelim ki siyasal İslamcı bir sürü kadın meclise girdi, bence bu bildiğin kâbus olurdu. İnsanların cinsiyetleri değil, tabi oldukları ideolojidir önemli olan. Böyle gerçeklerden kopuk, kayda değer kriterleri ciddiye almayan tutumlar bana yapay, yaratılmış sorunlar gibi geliyor -kusura bakmayın.

(2) Fotoğraf kanıt özelliğini yitirdi. Bir kere fotoşop diye bir şey var. Onu geçtim. Herhangi bir fotoğrafın altına herhangi bir şey yazıp paylaşmak adet oldu artık. Aynı fotoğrafın altına bambaşka şeyler yazıp paylaşıldığını görüyorum sosyal ağlarda. Bambaşka bir coğrafyada, bambaşka tarihlerde çekilmiş fotoğrafların alakasız olaylara malzeme yapılması da cabası. Bir örnek var aklıma gelen: Diyarbakır'da sanırım. Bir polisin ağzı yüzü kan içinde. Bu fotoğrafı kimisi "işte yöre halkının şefkati, yaralı polisle ilgileniyorlar" diye, kimisi ise "bakın, şerefsizler polisimizin ağzını burnunu dağıtmış" diye paylaşıyordu. Dezenformasyon ve çarpıtma çağında, görsellik, çoktandır hakikât bükücülerin elinde madara oldu. Şahsen ne zamandır fotoğraf konusuna karşı temkinli olmaktan da öte, soğumuş hâldeyim.

(3) Az önce Nami Başer Hocanın bir yorumunda okudum. Çok haklı. Hegel bunları duysaydı gülerdi, Marx şunları duysaydı öfkelenirdi, Heidegger dediklerini duysaydı seni sopayla kovalardı gibi ifadeleri sıkça kullanıyoruz. Bunu Zizek gibi filozoflar dahi yapıyor. Bu tutumun, Ortaçağ boyunca başa bela olan otoritecilikten farkı yok. Francis Bacon, Novum Organon adlı kitabında aklı esir alan putlardan bahsederken, saydıklarından birisi de bu otoritelere tapma eğilimiydi. Hani derler ya, Aristoteles atların şu kadar dişi vardır demiş diye yüzyıllar boyunca kimse atların dişlerini saymaya kalkmamış, zira Aristoteles ne derse haklıdır diye bakılmış hep, aynı o hesap. Ben de bazen bu eğilimin cazibesine kapıldığımı itiraf edeyim. Dikkatli olmak lâzım.

(4) Schopenhauer, İrade ve Temsil Olarak Dünya adlı yapıtında, yoksulların sefaletten, zenginlerinse can sıkıntısından ötürü acı çektiğini söyler. Sonuçta herkes acı çekmektedir. Herkes birdir. Her şey birdir, nihai varlık ilkesi olan İrade'nin tezahürleridir vs vs. Evet, büyük filozoflardan biri. Ne var ki bu her şeyi aynı kefeye koyma, her şey birdir, ying-yang vs. mevzuları sıkıntılı. Yoksula sorun bakalım, sefalet içerisinde, yarını belirsiz, akşam ne yiyeceğini, kirasını nasıl ödeyeceğini düşünerek mi, yoksa zengin olup can sıkıntısına katlanarak mı yaşamayı tercih eder? "Aman" diyecektir, "aman varlıklı olayım da can sıkıntısına razıyım!"

Schopenhauer'in her şeyi bir tutan düşüncelerini kimi eleştirmenler çok daha katı bir şekilde ele alıyor. Anne-babasından kalan mal varlığı sayesinde hiç çalışmayan, hazır yiyen, rantiye bir düşünür olduğu için, bu koşulların onu söz konusu düşüncelere ittiğini iddia ediyorlar. Bence Schopenhauer'in tüm yazdıklarını "rantiye filozof" diyerek bir kenara atmak haksızlık olur. Özellikle estetik üzerine saptamaları harikulade. Gelgelelim şu "en nihayetinde hepimiz aynıyız" kolaycılığı ve merhamet etiği makul değil.

(5) Ateist muhafazakârlar varmış Amerika'da. Kendilerini öyle adlandırıyorlar. Eskiden bunun mümkün olmadığını düşünürdüm. Şimdi gayet olağan karşılıyorum. Ateist sözcüğünü benimsemediğim için kendimi dindar olmayan biri olarak görüyor, bireysel bazda din ve vicdan özgürlüğünü, toplumsal bazda sekülerizmi savunuyorum. Yani insan ilişkilerinde, kamusal alanda dinlerden arınmışlığı, insan ilişkilerinde karşımdakinin hangi dine mensup olduğunu bilmeksizin iletişim kurabilmeyi, devletin laik, dolayısıyla tüm dinlere eşit mesafede olmasını vs. Öte yandan muhafazakâr da değilim. Ne var ki dindar olmayışım, camiye, kiliseye, cemevine ya da sinagoga gitmeyişim, insanoğlunun onbinlerce yıldır kolektif bilinçdışında taşıyageldiği her şeyi reddetmemi gerektirmiyor. Aile kurumunu önemsiyorum örneğin, annelik, babalık rollerini, aşkı, kadınlık ve erkekliği önemsiyor, bunları çok fazla belirleyemediğimizi, fazla kurcalanmasının olumsuz sonuçlar doğuracağını hissediyorum. Muhafazakâr bir tutum mu bu? Belki. Şu var: Bilinç düzeyinde sen bir kadın şöyle olmalı, böyle olmalı, abi kadınla erkek arasında hiç fark yok, şudur budur dersin ama gider söylediklerine hiç uymayan bir kadını arzu edersin çünkü bu işler bilinç düzeyinde yürümez. Bilinçdışını kontrol edemezsin. Bu nedenle erkekte centilmenlik, kadında zarafet gibi konuları, hepimizi bağlayan adab-ı muaşeret, mesafelilik ve nezaket gibi meseleleri değerli buluyorum. Benim Sol'dan anladığım ekonomik ilişkilerdir. Aydınlanmacı, rasyonel, seküler, çağdaş bir toplum kurmak için çabalamak, bu arada ekonomik sömürüyü ya ortadan kaldırmak, ya da mümkün olduğunca azaltmak. Feminizmi, ekolojizmi filan benimsemiyor, Sol'dan bağımsız, ayrı alanlar olarak görüyorum örneğin. (Bu arada İsveç'te feministler erkek çocuklarının da oturarak işemesi için pisuvarların kaldırılmasını savunuyormuş. Hatta bir parti yasa teklifi vermiş mecliste. Ne diyeyim, bence tuhaf, bir şey desen yüksek sesle konuşur, azarlar, sözel şiddet uygularlar, öyle de sindirdiler yani). Diyeceğim o ki, dindar olup olmamak tüm toplumsal kurumlara sahip çıkıp çıkmamakla sonuçlanmaz. Adam dindar değildir, ama maneviyat gereksinimini sanatla, şiirle, müzikle gideriyordur mesela. Adam dindar değil diye her şeye açık, her geleneğe, adete, teamüle ölesiye karşı olacak diye bir şey yok. Sanıldığından çok daha gri alanlar bunlar. 

(6) Hayır sevgili öğrencim, "Turkey" hindi anlamına geldiği için bize o ismi vermemişler. Amaçları bizi küçümsemek değil -tıpkı bizim Hindistan derken, Kazakistan derken o ülkeleri küçümsemek, hindiye ve kazağa göndermede bulunmak niyetinde olmadığımız gibi. Hayır sevgili öğrencim, ülkeleri sıralarken Türkiye'yi aşağılara yazmalarının nedeni bizi küçümsemeleri değil, alfabetik bir sıralama yapmış olmaları, dolayısıyla "t" harfinin sonlara düşüyor olması. Bu komplekslerden ne zaman arınacağız bilmem. Bir türlü rahat ve özgüvenli olamıyoruz. İsrail kötü çünkü yahudi, Avrupa kötü çünkü bizi sevmiyor, Arap ülkeleri kötü çünkü bizi sattılar, komşu ülkeler zaten kötü çünkü oralar bizim topraklarımızdı, Rusya kötü zira komünist artıkları, Japonlar böcek, Çinliler köpek yedikleri için kötü, Afrikalılar medeniyetten bihaber oldukları için kötü. Yeni Zellanda'ya dair bir hissiyatımız yok çünkü iyi ya da kötü olamayacak denli uzaktalar. Herkes kötü ama biz iyiyiz. 

Yahu tamam biz iyi olalım da herkes kötü değil. Biraz rahat olalım. Biraz özgüvenli olalım. Ötekine dair nefretle kimlik inşa edilmez ki. Bırak ötekini yahu, sen çalışmana, yaşamana bak. Sakin.

(7) Postmodernizm ile birlikte akıl, nesnellik ve evrensellik ideallerinin çöktüğü söylendi. Artık sadece farklı kültürler vardı. Ulus devletlerin milliyetçiliğinden evrensel İnsan'a geçmemiz, yani bir nevi kozmopolitanizm beklenirken, kültürün yeni mutlak halini almasıyla kimlik politikaları sahneye çıktı. Madem evrensel idealler, ilerleme fikri vs. yoktu, o hâlde geleceğe bakmak yerine geçmişe odaklanmak, geçmiş köklerimize sımsıkı tutunmak gerekecekti -eşittir kültürel görecilik. Kimlik politikalarıyla birlikte etnik, mezhepsel ve cinsel kimliklerimiz yeni kutsallarımız halini aldı. İşin kötüsü, belirli bir kültüre yaşam hakkı tanınması adı altında bireyin ezilmesiydi. Yani örneğin bir kadın artık köklerinden kopmuş, bağımsızlaşmış bir birey olarak değil, müslüman bir kadın olarak görülür olunca ait olduğu grubun geleneksel yapısına hapsolması kaçınılmazdı. Kimliklerimiz sanki hayatın yegane anlamı, adeta yeni üst-anlatılardı. Sol bugün bu nedenle etnik, mezhepsel ve cinsel politikalara sıkışıp kaldı. Asıl mücadele olan sınıf mücadelesi askıya alındı. Buradan, bu "light" politikalardan hiçbir şey çıkmaz. Anca'İslamcılık, Mormonlar, yeni mikro-milliyetçilikler ve LGBT vs çıkar. Ötesini beklemek hayal.

Bugün yurtdışında yaşayan bir profesör sırf Türk olduğu için milli kıvanç konusu edilmemeli derken, emin olamıyorum, acaba kimlik politikalarının etkisinden kaynaklı olarak, örneğin o profesör Kürdüm deseydi, Kürtler milli kıvanç duysaydı ve ben bunun yanlış olduğunu söyleyeydim faşist ilan edilir miydim edilmez miydim? Sol bence postmodernizm kavşağından dönme aşamasında. Üst-anlatıların restorasyonu şart. Bunu postmodernizmi eleştiren yazarlarda, Habermas'ta, hatta Zizek'te görüyoruz. Bakalım.

(8) İnsan değişir mi? Sanırım kısmen, evet. Eskiden biriktirmeyi severdim. Şimdi evde kullanmadığım bir eşya varsa derhâl ondan kurtuluyorum. Eskiden sevdiğim filmleri ve müzikleri arşivlerdim örneğin. Şimdiyse izledikten ya da dinledikten sonraki ilk işim dosyaları silmek oluyor. Sosyal ağlarda ya da cep telefonunda mesajlaştıktan sonra mesajları siliyorum. Kimi zaman, aklıma bir fikir geldiğinde sesimi telefona kaydederim. O sesli notları bir metne dönüştürür dönüştürmez ilk iş siliyorum. Hayatımda kalıcılıktan ziyade gelip geçicilik daha öncelikli bir hâl aldı ve ben bu dönüşümün nasıl gerçekleştiğini, eski arşivci zihniyetimin nasıl olup da şimdiki şekline evrildiğini hiç fark etmedim. Hiçbir şeyi elde tutmamak, hemhâl olduktan sonra onu elden çıkarmak, adeta dinlenme tesislerinde bir süreliğine duraklamaya benziyor. Gelip geçicilik hissi gibi. Hep yolda olma hissi gibi. Bir tesiste geçici olarak konaklar gibi, şeylerle olan ilişkimi de gelip geçicilik ilkesi yönetiyor. O kadar ki, hiç yük olmaz dediğim, asla vazgeçmem dediğim evdeki kitaplar bile belli bir sayıyı aştıktan sonra beni rahatsız etmeye başladı.

(9) “Ben böyleyimdir, dobrayım, yapım öyle!” Hayır, sen dobra filan değil, bildiğin patavatsızsın. Nerede nasıl konuşulması gerektiğini bilmeyen, nezaketten bihaber, arkadaş ortamına dahi sokulmayacak bir görgüsüzsün. Gerçekleri söylediğini, gerçekçi olduğunu söylüyorsun sürekli. Hâlbuki, esasen, karamsarlık yaratmaktan, iç karartmaktan başka bildiğin bir şey yok. Sürekli eksikliklere, kusurlara ve kötülüğe dikkat çekmekle, durmaksızın kötümser bir atmosfer yaratıp bunu beslemekle, geriye kalan tek tük umut kırıntılarını da yok etmiş oluyorsun. 

Aman gözünü seveyim uzak dur, az ötede otur.

Tamer.

3 Ekim 2015 Cumartesi

Heidegger ve Hümanizm


Hümanizm üzerine okuma yapıyorum. Heidegger'in hümanizm üzerine yazdıkları, Sloterdijk'in İnsanat Bahçesi için Kurallar'da Heidegger'i tartışması vs. Postmodernizmin ve post-yapısalcılığın hümanizmi eleştirdiği de malûm. Kimi eleştiriler insanı merkeze almanın onu kibre götüreceği, bencilce davranıp kendi türünden başka türleri umursamayacağı yönünde. Şahsen eleştirilmez bulmamakla birlikte, hümanizmi benimsiyorum. Aydınlanma'nın henüz tamamlanmamış bir proje olduğunu savunan Habermas, Sloterdijk ile tartışırken, hümanizmi eleştirenlerin doğru düzgün bir alternatif sunmadığını söyler. Alternatif var aslında: İnsanı aşağılayan nihilizm formlarının tezahürleri her yerde hortluyor. Hümanizmden hoşnutsuz düşünürlerin genellikle aydınlanmadan, rasyonaliteden, herhangi bir dogmadan bağımsız şekilde, açık fikirle tartışmaktan da hoşnutsuz olduklarını fark etmek zor değil. Çoğunlukla dindar, kilise yanlısı, İslamcı vb. kişilerin hümanizme karşı olmalarında şaşılacak bir şey yok. Hümanizmi yerden yere vuran şu postmodernizm garabeti geride kalmak üzere. Açıkçası yeni bir dönemin eşiğinde olduğumuzu hissediyorum. Çok-kültürcülük projesinin tutmaması, Aydınlanma eleştirisinin bağnaz grupların güçlenmesiyle sonuçlanması gibi sorunlar yeni ve daha ölçülü bir hümanizmin doğuşuna ön ayak olacak.

Heidegger'in Varlık ve Zaman'ını çalışırken, Hümanizm Üzerine Mektup'unu okurken, kısmen Sloterdijk gibi hissediyordum. Bu işte bir yanlış vardı. Hümanizmden, İnsan'dan kurtulmaya çalıştığın yerde İnsan'a dönüyordun yine. Üstelik doğru düzgün bir alternatif sunmuyordun. Heidegger, Dasein için bir türlü İnsan demez de, orada-olan, bulunuş, Dünya-içinde-olan-varlık, zamansal varlık gibi kavramsallaştırmalara gider. Heidegger'in derdi malûm: Descartesçı özne metafiziğini yerle bir etmek. Heidegger'e göre özne-nesne ikiliği ve bilince ayrıcalıklı ve özerk bir yer verilmesi, mesela insanın özne, doğanınsa nesne olarak görülmesi sıkıntılıdır. Bu nedenle Heidegger özne demez. Dasein, bağlamsal bir varoluşu haizdir. İçinde bulunduğu tarihsel ve toplumsal koşullar, diğer varolanlar, her şey tarafından belirlenen, belirlenen demeyelim de, onlarla birlik içerisinde varolan bir varlıktır -ayrı, yalıtık, bağımsız bir özne değil. (Daha ileri okumalar için bkz. vorhanden/zuhanden ayrımı) Ne var ki, Heidegger açıkça şunları da söyler: Varlık'ı anlamak, Varlık sorununu çözmek için bu soruyu sorana, onu çözümleyene bakmak, ondan yola çıkmak gerekir. Birkaç cümle sonra bu soruyu soranın, varlığı, anlamı, hayatı sorgulayanın Dasein olduğunu söyler. Lafı dolandırmadan söyleyelim: Yani İnsan. 

Bir kere bizler insanız. Kendimizden yola çıkmamız, kendimizi merkeze almamız için özel bir çaba gerekmiyor -ne de ayrıcalıklı bir konum. Ben, bizatihi insan olduğum için, insandan yola çıkmak zorundayım. İnsanı aşağılayan, insan yeryüzünün mikrobudur, en lanetli varlığıdır, yeryüzünün hayrına yok edilmelidir gibi büyük laflardan haz etmiyorum. Hümanizm eleştirisi nihilizme yol açacaksa ben orada yokum.

Tamer Ertangil.