27 Eylül 2015 Pazar

Haklılık Despotizmi, Şiddet Pornosu ve Yeni İnsanlar Tanımak


(1) Haklılık despotizmi, mağduriyet despotizmi gibi. Her an baskısını hissettiriyor. Haklı olmayı, ya da haksızsa eğer, en sonunda haklı çıkmayı takıntı hâline getirmiş kişiler sanki bir nevi despotmuş gibi geliyor. Dinledikçe bir an evvel uzaklaşmak istiyorum. Konuşurken içtenlik arıyorum ben. Kişinin söyledikleri ya da yazdıkları içtenlik barındırıyor mu, orası önemli. İfade edilenleri haklı bulmayabilirim, ama içtenlikle ifade edildiklerini hissediyorsam o kişiye yakınlık duyuyorum. Aynı şekilde başkaları beni pek çok konuda haksız bulabilir, yanıldığımı düşünebilir. İçten davrandığımı, kendim olduğumu, yaranmak uğruna yapaylaşmadığımı bilsin, samimi olduğumu düşünsün, bana göre bu, haklılıktan çok daha değerli. Doğruyu tespit etmek, haklı olmak önemsizdir demiyorum; ama her şey demek değil. Vallahi açıkçası doğruyu tespit eden kişiden çok doğrunun kendisi önemli benim için. O nedenle birisinin KENDİSİNİN hep haklı çıkma gayreti içerisinde olması hakikat arayışı değil, kişisel tatmin olsa gerek. Bruckner okuyorum bu sıralar, Harrari okudum, bazı makaleler okudum bazı konularda. Haklı bir düşünce, doğru bir tespit ya da ilginç bir veri gördüğümde seviniyorum. Bu doğruluklara ben ulaşmışım ya da bir başkası, hiç önemli değil, önemli olan ulaşılmış olması, doğrunun kendisi ve insanlığın kolektif bilincinde yer edinmesi.

(2) Balkonu yıkadım. Camları sildim. Perdeleri astım. Bugünlük bu kadar yeter. Bilgisayara bir bakayım dedim. İçim karardı. Şu şiddet pornosundan bir türlü kurtulamayacağız galiba. Farkındalık yaratmak şöyle dursun, devamlı ölü bedenler, hüzünlü bakışlar, ağlayan insanlar filan görmek insanın yaşama kudretini azaltıyor. Bu tip fotoğrafları özensizce paylaşmak iki kere kötü. Birincisi, zaten Dünya'nın bir yerinde kötü bir olay olmuş. İkincisi, bunu en müstehcen hâliyle insanların gözüne sokup onların kötü hissetmesine, insanlığa, Dünya'ya ve geleceğe dair kötümser bir tutum geliştirmelerine sebep oluyorsun. Üstelik hiçbir çözüm üretmiş olmuyorsun. Hayvan haklarına duyarlılığı arttırmak için şu güzelim günde mezbaha fotoğrafı paylaştın da ne oldu yani şimdi? Sen vegan olabilirsin. Herkesin kendi midesi, kendi bedeni. Yahu veganizmin propagandasını karikatürlerle yapsan belki daha kolay ikna olur insanlar. Şu Testere tarzı filmler mi bozdu insanları, bilmiyorum. Ne meraklı milletmişiz arkadaş ceset görmeye, karamsarlık yaratmaya, ağlamaya, üzmeye ve üzülmeye. Arabesk dünya görüşü hücrelerine işlemiş insanların. Zaman zaman hortluyor. Ortalık, birisine gülümseyerek selam verdiğinizde "hayırdır, çok mutlusun?" diyen insan dolu sonuçta. İnsanın nötr hâlinin güleryüzlü olabileceğini tasavvur edemiyor olsalar gerek. N'apayım, üzgün mü dolaşayım ortalıkta? Benim tercihim acımı içime gömüp mutluluğumu paylaşmaktan yana. Evet, Dünya'da çok acı var. Haklısın da, bunu sürekli dillendirince acılar ortadan kalkmıyor, hâtta fazladan üzüntü yarattığın için acıyı arttırmış oluyorsun. Ha, ya da ne istersen yaz ama şiddet pornosu sınıfına girecek fotoğraflar eşlik etmeyiversin, olmaz mı? Sizi bilmem ama rahatsız edici fotoğrafları görür görmez bunu gizle mi, sakla mı, öyle bir seçenek var, ona basıyorum.

Daha önce demişimdir ama aklıma Spinoza'nın acı üzerine yazdıkları geliyor. Deleuze, Spinoza üzerine konuşurken, Spinoza'nın "hüzünlüyseniz hapı yutmuşsunuz demektir, hüzün size hiçbir şey kazandırmaz" minvalinde sözler ettiğini söyler. Spinoza "hapı yutmak" ifadesini kullanmıyor tabi ama neyse, orası detay. Batı'da acı para etmez; zira adamlar Rönesans'tan beridir tedricen aştılar bu sorunu. Onlar acısını içine gömer, cenazelerde sessizce, metanetle bekler, güneş gözlükleriyle gözyaşlarını gizlerler. Kendini yerden yere atıp, bağırıp çığrışarak acısını haykırmak, "ben acı çekiyorsam hepiniz acı çekmelisiniz!" bencilliğiyle ağıtlar yakmak Ortadoğu'ya özgü. Hadi bu şımarıklığı yapıyorlar, bununla övünmeseler bari. Ortadoğu'da sevincini içine gömersin. Eğlenmek, kahkaha atmak, sevincini dışarı yansıtmak ayıptır çünkü. Türkiye bu arabeski öylesine benimsemiş hâlde ki, solcusu sağcısı fark etmiyor, bir vicdan edebiyatıdır tutturmuşlar gidiyor, her Allah'ın günü ağlayan çocuk fotoğrafları, üzgün yüzler, hatta şiddet pornosu diyebileceğim, parçalanmış cesetler paylaşarak güya vicdanlara sesleniyorlar. Oysa bunun hiçbir faydası yok. İki kez kötülük bu. Zaten bir kötülük mevcut. Bunu müstehcen görsellerle daima dillendirerek daha da fazla üzüntü yaratmış oluyorsun. Böylece kötülük artmış oluyor. Neyi çözdün peki? Hiç. Farkındalık yarattım derler belki. Açıkçası farkındalık filan değil, düpedüz yaşama kudretini, conatus'unu zayıf düşürüyorlar insanların. Daha da kötümser hâle gelen bir coğrafya giderek daha da atıllaşıyor bu kötümserlikle birlikte.

(3) Sanırım Knut Hamsun'ın bir kitabında okumuştum: "Kimse kendi memleketinde peygamber olmaz." Ne kadar da doğru. Memleketinizde sizi tanıyanlar, aileniz, arkadaşlarınız, çocukluğunuzu, geçmişinizi bilen her kim varsa, dikkat edin, söylediklerinizi dinlemeye daha az eğilimlidir. Sizi alıştıkları şekilde görmek isterler. Onlar sizin "çocukluğunuzu bile bilir". Bir yol gösterici olamaz, olsa olsa onların çocukluk arkadaşı ya da evladı olursunuz. Roller bellidir. Bırakın sonradan belirli bir aşama kaydetmeyi, harikalar dahi yaratsanız, ağzınızla kuş tutsanız bile fark etmez: Sonuçta memleketinde ufuklar sınırlıdır. Muhtemelen bu yüzden peygamberler başka şehirlere ya göç etmiş, ya da sürgün edilmişti. Bir şekilde uzaklaşmışlardı memleketlerinden. Zira aksi hâlde taraftar bulmalarına olanak yoktu. Muhtemelen bu yüzden, mesela azimli bir genç, köyünü ya da kasabasını terk etmek, yeni ufuklara yelken açmak ister; çünkü doğduğu yerde onu ciddiye alan hiçkimse olmayacak, ondan ancak üzerine biçilen rolü oynaması beklenecek, aykırı hareket ettiği, başlarına yeni bir icat çıkardığı, normları sarstığı vakit "normale" dönmesi için ya onu uyaracak, ya da sabırla bekleyecek, onu "kendi hâline bırakacaklardır."

Hâlbuki kişinin tanınmadığı yerde önyargılarla karşılaşma olasılığı daha düşüktür. Dolayısıyla, insanların ona kulak verme ihtimali daha yüksek olur. Karşınızdakinin size karşı önyarglı olması için birlikte zaman geçirmiş olmanız gerekir. Hamsun kendi mi söylemiş, yoksa aktarmış mı bilmem ama doğru söz hakikaten.

Memleketimden çıkma ünlü bir sanatçı geliyor aklıma. Doğup büyüdüğü yerde kaale alınmazken, yeteneği ve azmi sayesinde Türkiye çapında ünlendiğinde dahi, "biz onunla çocukken parkta oynardık", "gençliğinde hamburgercide çalışırdı", "şimdi ünlendi, kimseyi tanımıyor, .ötü kalktı işte, sanki biz onu bilmiyoruz" deniyordu arkasından. Nietzsche demişti zamanında, "nerede birisi ortalama insanı aşacak olsa, nerede yetenekli, farklı bir kişi yukarılara çıkacak olsa, vasat çoğunluk onun ayaklarına sarılır ve kendi seviyesine çekmek için elinden geleni yapar."

Tamer Ertangil.