18 Eylül 2015 Cuma

Avrupa'ya Göç, Kameralar Önünde Yapılanlar ve İnanç Meselesi


"Ey Avrupa!" diye söze başlamak kolay. Güzel çözüm. Böylece kendini sorumlu tutmamış oluyorsun. "Ey Avrupa!" denilip duruyor da, kıyıya vuran küçük çocuğun ailesiyle beraber üç yıldır Türkiye'de yaşadığını biliyor muyduk peki? Yani o aile savaş ortamında değildi. Çoktandır Türkiye'de, güvendeydi zaten. Buna rağmen Avrupa'ya gitmek için ölümü göze aldılarsa, sorunu biraz da burada aramak gerekmez mi? Üç yıldır Türkiye'de yaşayan Suriyeli bir aileyi, ölümü göze alarak Ege Denizi'ni aşmaya iten sebepler neler olabilir? Bir Suriyeli yarım yamalak Türkçesiyle, öfkeden sesi titreyerek şunları söylüyor: "İnsanlık için, insanca yaşamak için gitmek istiyoruz. İstanbul turistler için güzel, yaşamak için değil. 14 saat çalışıyorum. Kasabım ve günde 35 lira alıyorum. Bir senedir Türkiye'deyim ve artık gitmek istiyorum." Bir başka Suriyeli şunları söylüyor: "Hiçbir şey istemiyorum, para, iş, ev, hiçbir şey istemiyorum. Allah aşkına şu sınırı açsınlar, Avrupa'ya girelim, başka bir şey istemiyorum." Daha diyecek sözüm yok.

Orta-Batı Avrupa ve İskandinavya şu an kurtarılmış bölge gibi. Avrupa'yı sırf Avrupa olduğu için kötü addeden ve kötülüğün Avrupa'nın tekelinde olduğunu zannedenler, tüm Avrupalılar intihar etse ya da kıta atom bombalarıyla havaya uçurulsa gene ikna olmaz. Onlarınki yansıtma psikolojisi. Yalnız Avrupa'daki aşırı sağ partilere de dikkat etmek lazım. "Göçmenler gitsin" diyorlar ama onların bu isteği hayal olarak kalmaya mahkum. Almanya'daki Türkleri, Polonyalıları, Fransa'daki Kuzey Afrikalıları vs. kovsalar bu ülkelerin ekonomileri çöker. Aşırı sağ bu konuda hiç samimi değil. Elin Fransızı bugün ya öğretmendir, ya akuvat, ya da profesör. Göçmenler olmasa belediyede, inşaatta, tarlada çalıştıracak adam bulamazlar.

* * *

Kaymakam, oğullarının şehit olduğunu anasına babasına kameralar önünde söylüyor. Flaşlar patlarken, anne, oğlunun öldüğünü duyunca ne yapacağını şaşırıyor. Kayıt kaymakamlık sitesinde yayınlanıyor. Sonra kaldırılıyor falan filan... Kaymakam büyük yanlış yapmış. Ama genç, benim yaşlarda. Asıl yanlış kendisinde değil, içinde yaşadığımız devrin önkabullerinde. Zamanın ruhu böyle. Eskiden çalıştığım bir okulda bina girişinin hemen sağında kalan sınıfın kapısı yoktu. Binanın ısınma sorunu da olduğu için mont-palto-pardesü ne varsa giyip ders işliyorduk o sınıfta. Ders esnasında, kızlardan birinin yanındakine fısıldadığını duymuştum: Soğuktan ellerinin buz kestiğini, kalemi zor tuttuğunu söylüyordu. Ben bu durumu dillendirmek için okul müdürüne gittiğimde, konuyu geçiştirmiş ve okul web sitesi yapmamı istemişti. Yani düşünün, sınıfın kapısı yok, kışın donuyoruz ama okulun internet sayfası var. Yeter ki zevahiri kurtaralım. Dışarıdan iyi görünelim. Her ne etkinlik yapılırsa fotoğraf çektirelim. Sitemize yükleyelim. Hep faal görünelim. Yeter ki görünelim. "Okulumuz İstiklal Marşı okuma yarışması düzenledi." "Kaymakamımız şehit ailesini ziyaret etti." "Cumhurbaşkanımız bilmem neyin temel atma töreninde konuştu." Fotoğraf, fotoğraf, fotoğraf. Her şey kayıt altına alınmalı; çünkü çok çalışıyoruz! Böylesine ciddiyetsiz bir imaj perdesinin hakikatlerin üzerini örttüğü bir dönemde toy bir kaymakamın bu garabet modasına kendini kaptırması şaşırtıcı değil. İçinde yaşadığımız bu gösteriş çağının asıl mimarları rahattır, merak etmeyin. Onlar için kolay. Soruşturma açar, dilerlerse açığa alıverirler kaymakamı; ama bu reklamcı zihniyet devam eder.

* * *

Kamalak "Türkiye'de ateist de müslümandır" demiş. Tamamen doğru değil elbette ama küçük bir doğruluk payı var. İçine doğduğumuz kültür ve coğrafyanın etkisini yadsıyamayız. Elin Batılısı lavabonun deliğine tıkaç takıp suyu biriktirir, o durgun suyla yüzünü yıkayabilir mesela. Türkiye'nin ateisti bile akan suda yıkanır. O geniş küvetler 80'li yıllarda her evin banyosuna yapıldı ama içi doldurulup girilmedi mesela. Yalnızca yer kapladı. Kolektif bilinçdışını belirleyen bazı ortak kodlar var. Adam sorsan ateistim, deistim ya da dindar değilim der belki ama Kurban Bayramı'nda anasının babasının elini öper ve bundan hiç de gocunmaz. Bunu mantıksal tutarsızlıkla açıklamanın kendisi tutarsızlık. Ateistler de çeşit çeşit. Sürekli din eleştirisi peşinde koşan, itici fotoğraflar paylaşan saldırgan ateistleri sevmiyorum mesela. Küçümseyici bir saldırganlık, dindar adamı daha da dindar kılmaktan, giderek dincileştirmekten başka işe yaramıyor. Evrim biyolojisine dair herhangi bir şey duyar duymaz hiddetlenen müslümanın da sakin olması lazım. Adam biyolog, bırak çalışmalarını yürütsün, n'oluyor yani. Otur bir nefeslen. Pekçok dindar esasen seküler yaşamlar sürüyor. Gündelik hayatın koşuşturması içinde ne dini ne de Tanrı'yı sürekli aklında tutuyor. Sorsan "elhamdülillah müslümanım" diyenleri oruç tutmazken veya anca'cenaze namazı için camiye gelirken görüyorsun mesela. İnanç meselelerini mantıksal tutarlılıkla açıklamak hiçbir işe yaramaz. Kamalak tamamen haklı demiyorum ama konu göründüğünden daha çetrefil. Orta-Batı Avrupa ve İskandinavya gibi seküler toplumlarda devletin laik olmasına ihtiyaç yok. Türkiye gibi ülkelerde ve özellikle Ortadoğu'da ise devletin laik olması şart. İnançların bireysel düzeyde yaşanması için gerekli bu. Yoksa herkesin birbirine müdahale etmesi riski doğar. Sanki bu konular kendiliğinden bir çözüme doğru gidecek kendi hâline bırakılsa. Bunun için siyasetçilerin de herhangi bir inancın temsilcileri oldukları iddiasını terk etmesi, "Allah şahit! BEDELİ NE OLURSA OLSUN ümmet sevdamızdan vazgeçmeyeceğiz!" gibi büyük ifadelerden kaçınması lazım. Bedeli ne olursa olsunmuş. İnsanları geriyorlar dava mava derken. Zamanında cemaatçiler Azerbaycan'a gitmiş, sizin inandığınız din İslam filan değil demişler, akıl vermeye kalkmışlar, Azeriler bunun üzerine sakince "bizim bildiğimiz din bize yeter hacı" diye cevaplamış :) Böyle maneviyatla ilgili konularda müdahale etmek iyi değil.

Tamer.