27 Eylül 2015 Pazar

Haklılık Despotizmi, Şiddet Pornosu ve Yeni İnsanlar Tanımak


(1) Haklılık despotizmi, mağduriyet despotizmi gibi. Her an baskısını hissettiriyor. Haklı olmayı, ya da haksızsa eğer, en sonunda haklı çıkmayı takıntı hâline getirmiş kişiler sanki bir nevi despotmuş gibi geliyor. Dinledikçe bir an evvel uzaklaşmak istiyorum. Konuşurken içtenlik arıyorum ben. Kişinin söyledikleri ya da yazdıkları içtenlik barındırıyor mu, orası önemli. İfade edilenleri haklı bulmayabilirim, ama içtenlikle ifade edildiklerini hissediyorsam o kişiye yakınlık duyuyorum. Aynı şekilde başkaları beni pek çok konuda haksız bulabilir, yanıldığımı düşünebilir. İçten davrandığımı, kendim olduğumu, yaranmak uğruna yapaylaşmadığımı bilsin, samimi olduğumu düşünsün, bana göre bu, haklılıktan çok daha değerli. Doğruyu tespit etmek, haklı olmak önemsizdir demiyorum; ama her şey demek değil. Vallahi açıkçası doğruyu tespit eden kişiden çok doğrunun kendisi önemli benim için. O nedenle birisinin KENDİSİNİN hep haklı çıkma gayreti içerisinde olması hakikat arayışı değil, kişisel tatmin olsa gerek. Bruckner okuyorum bu sıralar, Harrari okudum, bazı makaleler okudum bazı konularda. Haklı bir düşünce, doğru bir tespit ya da ilginç bir veri gördüğümde seviniyorum. Bu doğruluklara ben ulaşmışım ya da bir başkası, hiç önemli değil, önemli olan ulaşılmış olması, doğrunun kendisi ve insanlığın kolektif bilincinde yer edinmesi.

(2) Balkonu yıkadım. Camları sildim. Perdeleri astım. Bugünlük bu kadar yeter. Bilgisayara bir bakayım dedim. İçim karardı. Şu şiddet pornosundan bir türlü kurtulamayacağız galiba. Farkındalık yaratmak şöyle dursun, devamlı ölü bedenler, hüzünlü bakışlar, ağlayan insanlar filan görmek insanın yaşama kudretini azaltıyor. Bu tip fotoğrafları özensizce paylaşmak iki kere kötü. Birincisi, zaten Dünya'nın bir yerinde kötü bir olay olmuş. İkincisi, bunu en müstehcen hâliyle insanların gözüne sokup onların kötü hissetmesine, insanlığa, Dünya'ya ve geleceğe dair kötümser bir tutum geliştirmelerine sebep oluyorsun. Üstelik hiçbir çözüm üretmiş olmuyorsun. Hayvan haklarına duyarlılığı arttırmak için şu güzelim günde mezbaha fotoğrafı paylaştın da ne oldu yani şimdi? Sen vegan olabilirsin. Herkesin kendi midesi, kendi bedeni. Yahu veganizmin propagandasını karikatürlerle yapsan belki daha kolay ikna olur insanlar. Şu Testere tarzı filmler mi bozdu insanları, bilmiyorum. Ne meraklı milletmişiz arkadaş ceset görmeye, karamsarlık yaratmaya, ağlamaya, üzmeye ve üzülmeye. Arabesk dünya görüşü hücrelerine işlemiş insanların. Zaman zaman hortluyor. Ortalık, birisine gülümseyerek selam verdiğinizde "hayırdır, çok mutlusun?" diyen insan dolu sonuçta. İnsanın nötr hâlinin güleryüzlü olabileceğini tasavvur edemiyor olsalar gerek. N'apayım, üzgün mü dolaşayım ortalıkta? Benim tercihim acımı içime gömüp mutluluğumu paylaşmaktan yana. Evet, Dünya'da çok acı var. Haklısın da, bunu sürekli dillendirince acılar ortadan kalkmıyor, hâtta fazladan üzüntü yarattığın için acıyı arttırmış oluyorsun. Ha, ya da ne istersen yaz ama şiddet pornosu sınıfına girecek fotoğraflar eşlik etmeyiversin, olmaz mı? Sizi bilmem ama rahatsız edici fotoğrafları görür görmez bunu gizle mi, sakla mı, öyle bir seçenek var, ona basıyorum.

Daha önce demişimdir ama aklıma Spinoza'nın acı üzerine yazdıkları geliyor. Deleuze, Spinoza üzerine konuşurken, Spinoza'nın "hüzünlüyseniz hapı yutmuşsunuz demektir, hüzün size hiçbir şey kazandırmaz" minvalinde sözler ettiğini söyler. Spinoza "hapı yutmak" ifadesini kullanmıyor tabi ama neyse, orası detay. Batı'da acı para etmez; zira adamlar Rönesans'tan beridir tedricen aştılar bu sorunu. Onlar acısını içine gömer, cenazelerde sessizce, metanetle bekler, güneş gözlükleriyle gözyaşlarını gizlerler. Kendini yerden yere atıp, bağırıp çığrışarak acısını haykırmak, "ben acı çekiyorsam hepiniz acı çekmelisiniz!" bencilliğiyle ağıtlar yakmak Ortadoğu'ya özgü. Hadi bu şımarıklığı yapıyorlar, bununla övünmeseler bari. Ortadoğu'da sevincini içine gömersin. Eğlenmek, kahkaha atmak, sevincini dışarı yansıtmak ayıptır çünkü. Türkiye bu arabeski öylesine benimsemiş hâlde ki, solcusu sağcısı fark etmiyor, bir vicdan edebiyatıdır tutturmuşlar gidiyor, her Allah'ın günü ağlayan çocuk fotoğrafları, üzgün yüzler, hatta şiddet pornosu diyebileceğim, parçalanmış cesetler paylaşarak güya vicdanlara sesleniyorlar. Oysa bunun hiçbir faydası yok. İki kez kötülük bu. Zaten bir kötülük mevcut. Bunu müstehcen görsellerle daima dillendirerek daha da fazla üzüntü yaratmış oluyorsun. Böylece kötülük artmış oluyor. Neyi çözdün peki? Hiç. Farkındalık yarattım derler belki. Açıkçası farkındalık filan değil, düpedüz yaşama kudretini, conatus'unu zayıf düşürüyorlar insanların. Daha da kötümser hâle gelen bir coğrafya giderek daha da atıllaşıyor bu kötümserlikle birlikte.

(3) Sanırım Knut Hamsun'ın bir kitabında okumuştum: "Kimse kendi memleketinde peygamber olmaz." Ne kadar da doğru. Memleketinizde sizi tanıyanlar, aileniz, arkadaşlarınız, çocukluğunuzu, geçmişinizi bilen her kim varsa, dikkat edin, söylediklerinizi dinlemeye daha az eğilimlidir. Sizi alıştıkları şekilde görmek isterler. Onlar sizin "çocukluğunuzu bile bilir". Bir yol gösterici olamaz, olsa olsa onların çocukluk arkadaşı ya da evladı olursunuz. Roller bellidir. Bırakın sonradan belirli bir aşama kaydetmeyi, harikalar dahi yaratsanız, ağzınızla kuş tutsanız bile fark etmez: Sonuçta memleketinde ufuklar sınırlıdır. Muhtemelen bu yüzden peygamberler başka şehirlere ya göç etmiş, ya da sürgün edilmişti. Bir şekilde uzaklaşmışlardı memleketlerinden. Zira aksi hâlde taraftar bulmalarına olanak yoktu. Muhtemelen bu yüzden, mesela azimli bir genç, köyünü ya da kasabasını terk etmek, yeni ufuklara yelken açmak ister; çünkü doğduğu yerde onu ciddiye alan hiçkimse olmayacak, ondan ancak üzerine biçilen rolü oynaması beklenecek, aykırı hareket ettiği, başlarına yeni bir icat çıkardığı, normları sarstığı vakit "normale" dönmesi için ya onu uyaracak, ya da sabırla bekleyecek, onu "kendi hâline bırakacaklardır."

Hâlbuki kişinin tanınmadığı yerde önyargılarla karşılaşma olasılığı daha düşüktür. Dolayısıyla, insanların ona kulak verme ihtimali daha yüksek olur. Karşınızdakinin size karşı önyarglı olması için birlikte zaman geçirmiş olmanız gerekir. Hamsun kendi mi söylemiş, yoksa aktarmış mı bilmem ama doğru söz hakikaten.

Memleketimden çıkma ünlü bir sanatçı geliyor aklıma. Doğup büyüdüğü yerde kaale alınmazken, yeteneği ve azmi sayesinde Türkiye çapında ünlendiğinde dahi, "biz onunla çocukken parkta oynardık", "gençliğinde hamburgercide çalışırdı", "şimdi ünlendi, kimseyi tanımıyor, .ötü kalktı işte, sanki biz onu bilmiyoruz" deniyordu arkasından. Nietzsche demişti zamanında, "nerede birisi ortalama insanı aşacak olsa, nerede yetenekli, farklı bir kişi yukarılara çıkacak olsa, vasat çoğunluk onun ayaklarına sarılır ve kendi seviyesine çekmek için elinden geleni yapar."

Tamer Ertangil.

18 Eylül 2015 Cuma

Avrupa'ya Göç, Kameralar Önünde Yapılanlar ve İnanç Meselesi


"Ey Avrupa!" diye söze başlamak kolay. Güzel çözüm. Böylece kendini sorumlu tutmamış oluyorsun. "Ey Avrupa!" denilip duruyor da, kıyıya vuran küçük çocuğun ailesiyle beraber üç yıldır Türkiye'de yaşadığını biliyor muyduk peki? Yani o aile savaş ortamında değildi. Çoktandır Türkiye'de, güvendeydi zaten. Buna rağmen Avrupa'ya gitmek için ölümü göze aldılarsa, sorunu biraz da burada aramak gerekmez mi? Üç yıldır Türkiye'de yaşayan Suriyeli bir aileyi, ölümü göze alarak Ege Denizi'ni aşmaya iten sebepler neler olabilir? Bir Suriyeli yarım yamalak Türkçesiyle, öfkeden sesi titreyerek şunları söylüyor: "İnsanlık için, insanca yaşamak için gitmek istiyoruz. İstanbul turistler için güzel, yaşamak için değil. 14 saat çalışıyorum. Kasabım ve günde 35 lira alıyorum. Bir senedir Türkiye'deyim ve artık gitmek istiyorum." Bir başka Suriyeli şunları söylüyor: "Hiçbir şey istemiyorum, para, iş, ev, hiçbir şey istemiyorum. Allah aşkına şu sınırı açsınlar, Avrupa'ya girelim, başka bir şey istemiyorum." Daha diyecek sözüm yok.

Orta-Batı Avrupa ve İskandinavya şu an kurtarılmış bölge gibi. Avrupa'yı sırf Avrupa olduğu için kötü addeden ve kötülüğün Avrupa'nın tekelinde olduğunu zannedenler, tüm Avrupalılar intihar etse ya da kıta atom bombalarıyla havaya uçurulsa gene ikna olmaz. Onlarınki yansıtma psikolojisi. Yalnız Avrupa'daki aşırı sağ partilere de dikkat etmek lazım. "Göçmenler gitsin" diyorlar ama onların bu isteği hayal olarak kalmaya mahkum. Almanya'daki Türkleri, Polonyalıları, Fransa'daki Kuzey Afrikalıları vs. kovsalar bu ülkelerin ekonomileri çöker. Aşırı sağ bu konuda hiç samimi değil. Elin Fransızı bugün ya öğretmendir, ya akuvat, ya da profesör. Göçmenler olmasa belediyede, inşaatta, tarlada çalıştıracak adam bulamazlar.

* * *

Kaymakam, oğullarının şehit olduğunu anasına babasına kameralar önünde söylüyor. Flaşlar patlarken, anne, oğlunun öldüğünü duyunca ne yapacağını şaşırıyor. Kayıt kaymakamlık sitesinde yayınlanıyor. Sonra kaldırılıyor falan filan... Kaymakam büyük yanlış yapmış. Ama genç, benim yaşlarda. Asıl yanlış kendisinde değil, içinde yaşadığımız devrin önkabullerinde. Zamanın ruhu böyle. Eskiden çalıştığım bir okulda bina girişinin hemen sağında kalan sınıfın kapısı yoktu. Binanın ısınma sorunu da olduğu için mont-palto-pardesü ne varsa giyip ders işliyorduk o sınıfta. Ders esnasında, kızlardan birinin yanındakine fısıldadığını duymuştum: Soğuktan ellerinin buz kestiğini, kalemi zor tuttuğunu söylüyordu. Ben bu durumu dillendirmek için okul müdürüne gittiğimde, konuyu geçiştirmiş ve okul web sitesi yapmamı istemişti. Yani düşünün, sınıfın kapısı yok, kışın donuyoruz ama okulun internet sayfası var. Yeter ki zevahiri kurtaralım. Dışarıdan iyi görünelim. Her ne etkinlik yapılırsa fotoğraf çektirelim. Sitemize yükleyelim. Hep faal görünelim. Yeter ki görünelim. "Okulumuz İstiklal Marşı okuma yarışması düzenledi." "Kaymakamımız şehit ailesini ziyaret etti." "Cumhurbaşkanımız bilmem neyin temel atma töreninde konuştu." Fotoğraf, fotoğraf, fotoğraf. Her şey kayıt altına alınmalı; çünkü çok çalışıyoruz! Böylesine ciddiyetsiz bir imaj perdesinin hakikatlerin üzerini örttüğü bir dönemde toy bir kaymakamın bu garabet modasına kendini kaptırması şaşırtıcı değil. İçinde yaşadığımız bu gösteriş çağının asıl mimarları rahattır, merak etmeyin. Onlar için kolay. Soruşturma açar, dilerlerse açığa alıverirler kaymakamı; ama bu reklamcı zihniyet devam eder.

* * *

Kamalak "Türkiye'de ateist de müslümandır" demiş. Tamamen doğru değil elbette ama küçük bir doğruluk payı var. İçine doğduğumuz kültür ve coğrafyanın etkisini yadsıyamayız. Elin Batılısı lavabonun deliğine tıkaç takıp suyu biriktirir, o durgun suyla yüzünü yıkayabilir mesela. Türkiye'nin ateisti bile akan suda yıkanır. O geniş küvetler 80'li yıllarda her evin banyosuna yapıldı ama içi doldurulup girilmedi mesela. Yalnızca yer kapladı. Kolektif bilinçdışını belirleyen bazı ortak kodlar var. Adam sorsan ateistim, deistim ya da dindar değilim der belki ama Kurban Bayramı'nda anasının babasının elini öper ve bundan hiç de gocunmaz. Bunu mantıksal tutarsızlıkla açıklamanın kendisi tutarsızlık. Ateistler de çeşit çeşit. Sürekli din eleştirisi peşinde koşan, itici fotoğraflar paylaşan saldırgan ateistleri sevmiyorum mesela. Küçümseyici bir saldırganlık, dindar adamı daha da dindar kılmaktan, giderek dincileştirmekten başka işe yaramıyor. Evrim biyolojisine dair herhangi bir şey duyar duymaz hiddetlenen müslümanın da sakin olması lazım. Adam biyolog, bırak çalışmalarını yürütsün, n'oluyor yani. Otur bir nefeslen. Pekçok dindar esasen seküler yaşamlar sürüyor. Gündelik hayatın koşuşturması içinde ne dini ne de Tanrı'yı sürekli aklında tutuyor. Sorsan "elhamdülillah müslümanım" diyenleri oruç tutmazken veya anca'cenaze namazı için camiye gelirken görüyorsun mesela. İnanç meselelerini mantıksal tutarlılıkla açıklamak hiçbir işe yaramaz. Kamalak tamamen haklı demiyorum ama konu göründüğünden daha çetrefil. Orta-Batı Avrupa ve İskandinavya gibi seküler toplumlarda devletin laik olmasına ihtiyaç yok. Türkiye gibi ülkelerde ve özellikle Ortadoğu'da ise devletin laik olması şart. İnançların bireysel düzeyde yaşanması için gerekli bu. Yoksa herkesin birbirine müdahale etmesi riski doğar. Sanki bu konular kendiliğinden bir çözüme doğru gidecek kendi hâline bırakılsa. Bunun için siyasetçilerin de herhangi bir inancın temsilcileri oldukları iddiasını terk etmesi, "Allah şahit! BEDELİ NE OLURSA OLSUN ümmet sevdamızdan vazgeçmeyeceğiz!" gibi büyük ifadelerden kaçınması lazım. Bedeli ne olursa olsunmuş. İnsanları geriyorlar dava mava derken. Zamanında cemaatçiler Azerbaycan'a gitmiş, sizin inandığınız din İslam filan değil demişler, akıl vermeye kalkmışlar, Azeriler bunun üzerine sakince "bizim bildiğimiz din bize yeter hacı" diye cevaplamış :) Böyle maneviyatla ilgili konularda müdahale etmek iyi değil.

Tamer.

9 Eylül 2015 Çarşamba

Şiddeti Durdurmak ve Solun Romantizmi


Biraz içimi dökmek istiyorum. Kimileri bana kızabilir. Risk alıyorum zira. En azından hiçbir paylaşım yapmayıp her yere yorum yetiştirmekten iyidir. Hassas bir konu; çünkü gerçek ve yakın. Kürt sorunu deyin, PKK deyin, terör sorunu deyin, hangi ismi veriyorsanız artık, ondan söz edeceğim. Bu soruna karşı takınılan birden fazla tutum var. Birincisi, öldüre öldüre bitirelim, oraları darmadağın edelim görüşü. İkincisi, her olgunun altında bir komplo arayan, tüm yaşananları “abi İsrail’in oyunları bunlar” ya da “her şeyin arkasında Amerika var hacı” diye özetleyen kişiler. Üçüncüsü ise Kürt sorununun çözümü için müzakereden, tartışmadan medet umanlar. Komplo teorilerine itibar etmiyorum. “Kürtler aslında PKK’yı desteklemiyor” diyen arkadaşlar herhâlde hiç güneydoğuda bulunmamış, veya askerdeyken güneydoğudan hiçkimseyle tanışmamış olsa gerek. Genellemek zor olsa da pekçok Kürdün dolaylı olarak da olsa PKK’yı meşru bir örgüt olarak gördüğü bir gerçek. Bunu kabul etmiyorsanız Diyarbakır’a veya Hakkari’ye gidip bir kahvede vatandaşlarla sohbet edin derim. O zaman görürsünüz bu örgütün bir tabanı var mı, yoksa yok mu. 

Birinci tutuma dönersek, hani öldüre öldüre bitirelim diyen tavrı kastediyorum, eh, en azından net bir tavır bu. Gelgelelim, otuz küsür yıldır süren bu çatışmaya ve ölen onca insana rağmen Türkiye’nin nüfusu arttığına göre, iki tarafın birbirini öldüre öldüre bitiremeyeceği gün gibi ortada. Ama dediğim gibi, lafı dolandıranlardansa en azından açık ve net bir söylem. Yine de bir tarafın diğerini öldüre öldüre ona diz çöktürmesi düşüncesi rahatsız edici. Bunu savunanlarla aynı fikirde olmasam da açık ve net konuştukları için takdiri hak ediyorlar. 

Gelelim üçüncü tavra, yani müzakereye. Allah’ını seven şu BARIŞ sözcüğü ile neyi kastettiğini açıkça söylesin. Solcu, sosyalist üyelerin çoğunlukta olduğu grup ve ortamlarda bu soruyu soruyorum. Kimse açık konuşmuyor. Romantizme ve ağlak sloganlara sığınıp konuyu geçiştiriyor. Barış nedir abi? N’olur açık konuşun. Soruyorum: Türkiye’nin başkanlık sistemine geçmesi, federatif bir yapıya bürünmesi ve Kürdistan Özerk Bölgesi’nin kurulması, böylelikle bu özerk bölgenin iç işlerinde bağımsız, dış işlerinde ise Ankara’ya bağımlı hâle gelmesi mi? “Bu yapılırsa şiddet ve terör tamamen sönümlenir mi?” diye soruyorum, cevap yok. Varsa yoksa, "barış, hemen şimdi!" ya da "unutursak kalbimiz kurusun" romantizmi. Özerklik edindikten sonra PKK silah bıraksa bile yeni bir örgütün kurulup tam bağımsızlık talep etmeyeceği ne malum? Cevap yok. Ya da yine sloganlar, alıntılar. Öf.

Sorun toprak sorunu diyen var. Yani işgal altında olduklarını söylüyorlar. Kendi ulus devletlerini kurmak istediklerini ifade ediyorlar. E istediğiniz buysa “teşekkür ederim, en azından açık konuştunuz” diyorum. Hemen altına başkaları yetiştiyor ve hayır diyor, “hayır, biz Kürtler sizinle et ve tırnak gibiyiz, bölünmek istemiyoruz, asla!” Abi kusura bakmayın da önce kendi içinizde anlaşın, nedir istediğiniz Allah’ını seversen? Yazıktır, bak 20 yaşında gencecik adamlar can veriyor, bu işin şakası yok. Bir başkası “milliyetçilik psikolojik bir hastalıktır” demesine rağmen alenen Kürt milliyetçiliği yapıyor. Selda Bağcan “Türk olduğum için gurur duyuyorum” dediğinde onu linç eden kimi solcular, “Kürt olduğum için gurur duyuyorum” diyenlere hoşgörüyle yaklaşıyor. Sizin kafanız mı iyi yahu? Aklınız başınızda mı? Milliyetçilik iyidir diyorsan tamam. Kötü diyorsan her tür milliyetçiliğe karşı durman gerekmez mi? “Ezilen ulus milliyetçiliği” de nedir yahu? Tekrar ediyorum: Kafanız mı iyi? Diyorum ki, eğer Kürdistan tamamen ayrı, bağımsız bir devlet olacaksa, ardından nüfus mübadelesi yapılacak mı? Cevap yok. Herkesin içi şişti artık bu belirsiz ifadelerden ve her akşam televizyonda saatlerce süren çözümsüz tartışmalardan. İfade özgürlüğü değil bildiğin kakofoni.

Haklı olarak diyeceksiniz ki, ya Tamer, sen kimsin de bu konular üzerinde yorum yapıyorsun? Haklısınız. Aslında bu konuları koskoca devlet büyüklerinin çözmesi, bizimse konuşmamıza bile gerek kalmaması gerekirdi. Ne var ki Türkiye’de yaşamak böyle bir şey. Sabah işe giderken şehiriçi minibüsünde başlıyor siyaset ve gece yatıncaya kadar yakanızı bırakmıyor. Birisi demişti, “yemek yiyoruz, ‘Talabani ölmüş, şimdi n’olacak?’ diye soruyor. Yahu bu sorunun muhatabı ben miyim?” Haklı. Ama partiler, devlet, hükümet vs. hiçbir çözüm üretemezse vatandaşın gündemi bunlar oluyor hâliyle. Hatta çözümsüzlükten beslendikleri de söylenebilir.

Bu işi nasıl çözersiniz bilmiyorum ama çözün abi. Evet, politika aklı, mantığı aşan bir şeydir ve belki biz toyuzdur, aklımız ermiyordur. Bizi kimse dinlemez zaten. O hâlde n'apın edin çözün. Yarın birgün daha büyük sıkıntılar çıkacak.

Dünyanın hiçbir ülkesinde, eğer o ülke normal, ortalama bir ülkeyse, her Allah’ın günü en az on genç ölmez. İnsan 20 yaşında, 22 yaşında ölür mü ya? Lânet olsun ya. Kusuruma bakmayın. Başka zaman güzel şeyler paylaşırım.

* * *

Türkiye’de silahlar kalıcı olarak susar mı? Bu konuda son sözlerimi söyleyeceğim. Sakince düşünüyorum. Lafı hiç uzatmadan sıralayayım: (1) Bölünme taraftarı olanlar. (2) Özerklik taraftarı olanlar. (3) Ulus devlet taraftarı olanlar. (4) Tüm yaşananların İsrail, Amerika ve diğer dış güçlerin oyunu olduğuna inananlar. (5) Sorunun ekonomik olduğunu, güneydoğuya yeterince yatırım yapılmadığını savunanlar. (6) Sorunun askerî operasyonların sayısının ve şiddetinin arttırılarak çözüleceğine inananlar. (7) Olağanüstü hâl ilan edilmesi gerek diyenler. (8) Tek sorumlunun Cumhurbaşkanı olduğunu savunanlar. (9) Tek sorumlunun HDP olduğunu savunanlar. (10) Bu arada Hürriyet’in binasına saldıran ne idüğü belirsiz güruhlar. (11) Çözümü İslamcılıkta arayan, zira paylaşılan ortak kimliğin müslümanlık olduğunu savunanlar. (12) Sorunun Cumhuriyet’le birlikte başladığını iddia edenler. (13) Sorunun Osmanlı’dan beridir süregeldiğini söyleyenler. (14) Çözüm kimlik politikalarıyla, postmodernist çok-kültürcülükle gelir diyen Avrupa solu. (15) Etnik, mezhepsel milliyetçilik ve kimlik politikaları gibi mevzuların kapitalist altyapının birer yansıması olduğunu savunan ortodoks Marksist sol. (16) Komplo teorilerine inananlar -bu liste uzar gider.  

Bir çırpıda aklıma gelen bu görüşlerin uzlaştırılması imkânsız. O nedenle herkes duymak istediğinin söylenmesini, görmek istediğinin gösterilmesini istiyor. Bu denli çetrefil ve çok değişkenli bir sorunun tabanda demokratik tartışma yoluyla çözülmesine ihtimâl vermiyorum. Devlet çözmeli bunu bir şekilde. Umutlu değilim ama umarım yanılırım ve her gün insanların ölmediği günlere uyanırız.

Tamer.

3 Eylül 2015 Perşembe

Kıyıya Vuran Çocuk Cesetleri ve Ortadoğu



Kıyıya vuran çocuk cesetleri fotoğrafı paylaşılmasına karşıyım. Yine de siz bilirsiniz tabi, neyi paylaşacağınıza ben karar veremem sonuçta. Fotoğrafların altına "Ey Avrupa, artık mültecilere dair politikanı değiştirmenin vakti gelmedi mi?" gibi cümleler ekleyerek sorumluluğun bizim, Ortadoğu'nun, İslam'ın, İslam coğrafyasının, İslam adına yapılanların, hangi ifade hoşunuza giderse artık, sorumluluğun üzerimizden atılması kolaycılığına ise hepten karşıyım. Kötülük Avrupa'ya özgü bir şey değil. O çocuklar, o insanlar Ortadoğu karanlığından kaçıyorlardı. Seküler Avrupa'ya, hıristiyan Avrupa'ya, her ne derseniz deyin, bizden oraya, mesela Suriye'den Almanya'ya kaçıyorlardı. Sanki Papua Yeni Gine'den kaçıyorlarmışçasına kendimizi müthiş rahat, sorumsuz ve yükümsüz hissetmek ne kadar da büyük yüzsüzlük. Avrupa kendisini öz-eleştiriye tabi tutabildi, kendi kötülükleriyle, geçmişteki sömürgeci dönemiyle yüzleşti diye, ezikçe, "hah! Bak işte onlar da kötü olduklarını itiraf etti! Avrupa kötüdür, İslam coğrafyası ise iyi ve masum" diye sevinmek sorunları çözmüyor. Sen de kendi kültürünü toptan bir öz-eleştiriye tabi tutma cesaretini göster bakalım önce. Sen de hatalarınla yüzleşip, kötülüğün buranın kültüründe de olduğunu itiraf edip, giderek insan hayatına daha fazla değer veren, insan haklarını öne çıkaran, sosyal devleti geliştiren vb. adımlar at da, o insanlar senden kaçmasınlar. Bu riyakârlık sürdüğü sürece daha çok çocuk bu uygarlık dışı, insanlık dışı gaddarca karanlıkta boğulacak -maalesef.

* * * * *

Medeniyetler çatışması deyip duruyorlardı da, günümüzde Batı dışında yaşayan bir medeniyetin varlığı kuşkulu. Bugün tüm Dünya modern, dolayısıyla Batılı artık. Ticaret hukuku tüm ülkelerde az çok aynı. Aksi hâlde uluslararası ticaret yapılamaz, yabancı yatırımcı gidip de –mesela- Sri Lanka’da fabrika kurmaz. Dünyanın neresine gitseniz, anonim şirketler, limited şirketler, patent ve telif hakkı gibi hukuki konular standartlaşmış durumda. Feodal yapının mirası büyük aileler çoktan çözündü, nereye gitseniz çekirdek aile var artık. İnsanlar kan bağına dayanan topluluklardan ziyade belirli amaçlarla bir araya gelen dernekler şeklinde örgütleniyor. Parlamenter demokrasi nereye gitseniz ya kurulu sistem, ya da kurulması yönünde çabalar var. Dünyanın neresine gitseniz mahkemeler birbirine benziyor. Evrensel insan hakları beyannamesini imzalamayan ülke yok gibi. Batı’nın sömürgeci döneminden kalma üçüncü Dünya ülkelerinin direnişleri bile Batılı değerlere dayanarak yükseldi. Bağımsızlık, anti-emperyalizm, milliyetçilik, insan hakları, güçler ayrılığı, parlamenter demokrasi, imparator karşısında kul değil devlet karşısında vatandaş olmak, hukuk karşısında eşit yargılanma hakkı, zorunlu eğitim gibi öyle çok konuda tüm ülkeler aynı ki, artık Dünyada farklılıklardan çok benzerliklerin arttığı besbelli. Nereye giderseniz gidin trafik ışıkları, levhaları ve kuralları aynıdır. Modern tıp her yerde geçerli, üniversitelerden tutun da hakemli dergilerde yayımlanması için bilimsel bir makalenin karşılaması gereken standartlar bile aynı. Bugün evlerde yer sofrası ve divan yerine mobilyalarımız, yemek odamız, salonumuz varsa çoktan Batılılaşmışız demektir. Yeryüzünü ağlarıyla kaplamış telefonlardan, internetten, teknolojiden bahsetmiyorum bile. Farklı medeniyetlerden ziyade artık tek bir küresel Batı medeniyeti şemsiyesi altında yer alan farklı kültürlerden söz edebiliriz olsa olsa. Bu nedenle Işid, El-kaide, Boko Haram vb. örgütlerin alternatif bir medeniyeti temsil ettiği söylenemez. Çünkü bugün Dünyada yaşayan hiçbir alternatif yok. Bunlar sözde ayrı bir medeniyeti değil, olsa olsa nihilist, yok edici bir kültürsüzlüğü temsil ediyorlar. Bu nedenle antik uygarlıklara dair tüm kalıntıları, tapınakları ve heykelleri yok etmelerine şaşmamak gerek. Eğer ortaya zengin ve güçlü bir alternatif sunamıyorsan tüm renklilikleri siyaha boyamaktan, tüm güzellikleri ortadan kaldırmaktan, insanlığın tüm görkemli şaheserlerini dinamitle patlatıp yok etmekten başka elinden bir şey gelmez. Hınç, kıskançlık ve fesatlık içerisinde kendini yeyip bitirirsin. Birileri eskiden nihilizmin Ortadoğu coğrafyasında böylesine güçlü bir şekilde tezahür edeceğini söyleseydi inanmazdık; ama vaziyet bu.

Tamer.