20 Ağustos 2015 Perşembe

Rusya Gezisinden Resim Üzerine Notlar (2)


Hollandalı/Flaman ressamların olduğu odada bayağı zaman geçirdim. Jacob Jordaens'in "Kral İçiyor!" adlı tablosu. Herkes dağıtmış. Avrupalılar kurallarla yaşayan insanlar. Kural-odaklı bir hayat bir yere kadar güzel. Öngörülebilirlik güven verir. Ne var ki bir yerden sonra festival ihtiyacı doğuyor. Yılın belirli zamanlarında dizginleri salmak, kuralları askıya almak, Apollon'a yol vermek gerekiyor. Bataille bunu potlaç ekonomisi irdelemesiyle güzel anlatır.


Goltzius'un Adem ile Havva'sı. Yılan ortalarda yok. Elmayı bile isteye yiyor gibiler. Vücutları kusursuz değil. Yüzleri gülüyor. Bakışları huzurlu. Ne de olsa 16. yüzyıl.


Rubens'in Bacchus'unu (Dionysos) görünce şaşırdım. Antik Yunan'da ve Roma'da mükemmel vücuduyla betimlenen şarap Tanrısı, Rubens'in imgeleminde bir obez olarak canlanmış.


Aziz Christopher'ın (isminin anlamı İsa'yı taşıyan) yükü ağır. İsa'yı (imanını) bırakmadan hayat nehrinden karşıya geçerken onu yolundan caydırmaya uğraşan türlü zorluklarla mücadele etmek zorunda. Aksi hâlde sonu yukarıdaki gibi olacak. Neyse ki tüm sınamalardan başarıyla geçerek kendini kanıtlıyor. Ressam Jan Mandyn.


Alman romantik eserlere bakmak ayrı bir keyif. Çok güzeller. Tablonun adı "Günaydın Babacığım". Romantik eserlerde aile hep yüceltiliyor. Friedrich Eduard Meyerheim.


Van Gogh'un ölmeden önce yaptığı son tabloyu Dünya gözüyle görmüş oldum. Pencereden ışık yansıyordu. Fotoğraf kötü çıkmış. Fauvist eserlere gözüm aşinalık kazandı. Fauvist manzara resimlerini sevdim. Manet, Monet, Renoir ve Pisarro gibi izlenimcilere ait odalar zengindi -ukalâlık gibi olmasın, izlenimci eserler beni üzerinde düşünmeye davet etmiyor pek. Bir kitap aldım. Onda da hep çizim tekniklerinden söz ediyor izlenimcilik konusunda. Evet canlılık, zamanı dondurmaktansa onu akarken resmetmek vs. ama sevemiyorum -naçizane. Kandinski'ye ayrılmış bir oda vardı. Açıkçası o soyut resimlere bakmaktansa üzerine okumayı yeğlerim. Resimde simgeleri, alegoriyi seviyorum ama soyutu değil. Picasso odası tek kelimeyle şahaneydi. Resimler güzel diye değil. Bir kitapta Picasso'nun "çirkinin sanatını" icra ettiği savunuluyordu. Picasso'nun kübik resimleri modernin, aklın, ölçülebilirliğin doğaya meydan okuması sanki. Doğa geometrik olarak bölümlenebilir bir düzlemken, insan bedenden ve dürtülerden müteşekkil bir makine hâline geliyor.


Avustralyalı ressam Christian Halford 2013'te St. Petersburg'a gelip şehrin en işlek yerlerinde insanları gözlemledikten sonra bunun gibi anonim portreler yapmış. Belirli bir insanın yüzü değil gördüğünüz, kolektif bir yüz. Bana çağrıştırdığı ise yaşlı kadınlar. Moskova'da da, St. Petersburg'da da teyzeler her yerde. Müzelerde görevli, metroda bilet kesen, sokakta dilenen, restoranda komilik yapan, Nevski Caddesinde dondurma satan, ellerinde megafon, üstlerine giydikleri reklam metinli kartonlarla turistik etkinliklerin, tekne gezilerinin çığırtkanlığını yapan, 65-80 yaşlarında teyzeler. Mesela bilet kestiklerinde "spasiba babuşka (teşekkürler büyükanne)" deyin, yüzlerinde güller açıyor.


Marx, Engels, Lenin ve Stalin yıkanan kadını göz ucuyla süzüyor. Aile kurumunun, kadınlık ve erkekliğin rol modellerinin onbinlerce yıldır kolektif bilinçdışımıza ilmek ilmek işlenmiş olduğunu, politik ekonomiyi ve hukuku tümden dönüştürseniz bile bazı şeylerin ya değişmez ya da çok uzun vadede kendi kendine evrilir olduğunu düşündürüyor. Bazı şeyler evrensel demeyeyim ama kültürler-üstü.