27 Ağustos 2015 Perşembe

Esenler Otogarı, Yeraltı Edebiyatı ve Pascal Bruckner Üzerine


(1) Esenler Otogarı. Ne zaman gitmek zorunda kalsam bir an önce kaçıp kurtulmak istediğim karanlıklar ülkesi. Tekinsiz güruhların cirit attığı, haftada bir kanlı bıçaklı, hatta tüfekli kavgaların çıktığı uğursuz bölge. Esenler Otogarı. Gözlerinin feri sönmüş insanların bir-aradalığından müteşekkil bir küçük Ortadoğu. Üzerinde taksicisinden dönercisine, çığırtkanından valiz taşıyıcısına, nezaketten ve güleryüzden bihaber insanların yetiştiği bereketsiz topraklar. Mordor'dan beter hâliyle giderek kötüleşen bu cehennem çukurunun yürek solduran dehlizlerine ne zaman girsem, otobüsün perdesini çekip bir an önce varmasını beklerim. Bugün yine bıçaklı, sopalı, silahlı kavga olmuş bu rezil yerde. Allah düşürmesin. Kimseyi düzeltmeye kalkışmayacaksın, özellikle kaba-sabalığından ötürü eleştirmeye yelteneceğin kişiler göz açıp kapayıncaya dek sırtlan sürüsü gibi toplanıyorsa. Onlarla muhatap olmak deli cesareti, enayilik. Yaşadığım nezih ilçede bile yere çöp attığı için dayanamayıp uyardığım bir genç "o zaman çöpçüler ne işe yarıyor yieaa!" diye terslemişti beni. Dersimi aldım. Akıllandım. İçine edin ülkenin, asık suratlı olun, nezaket ve güleryüzü zayıflık olarak değerlendirin, teke tek değil, linç kültürüyle, çakal sürüsü gibi saldırın, kavga edin, adam öldürün, yere çöp atın, tükürün, bağırın, gereksiz yere korna çalın, yaya geçidi filan dinlemeyin, elinizden geleni ardınıza koymayın. Bu ülkenin güzel insanları sizi uyarmaz, merak etmeyin. Dersimizi aldık biz çoktandır. Öyle bir döneme denk geldik. Devir sizin, tepe tepe kullanın. Sesi çok çıkan, bağıran haklı oluyor ne zamandır. Ortadoğu özentisi niteliksiz çoğunluğun kudreti galip geldi. Tamam, aynen böyle devam edin. 

Türkiye'ye gereken bir kültür rönesansı. Özenecek sosyal kodları doğru belirlemek ve kendi kültürümüzdeki güzelliklerin küllerinden yeniden doğmasını sağlamak. Belki ileride olur.

(2) Yeraltı edebiyatını 20-22 yaşlarındayken, tutkunu olacak kadar değilse de severdim. Gelgelelim yıllar geçtikçe epey soğudum açıkçası. Türden soğuduktan sonra, klasiktir, önemlidir deyip okuduğum Yolda/On The Road benim için tam bir hayâl kırıklığıydı. Aytaç Ars'ın, Hakan Günday'ın bilgiç aforizmalarından gına getirdim. Bundan sonra türün önemli kitabıdır, okumalıyım diye kendimi zorlamayacağım. Chuck Palahniuk iyi bir yazardır mesela, ama okuduğum üçüncü kitabından sonra benim için cazibesini yitirdi. Beat kuşağının ve genel olarak yeraltı edebiyatının uyuşturucu övgüsünden çoktandır bezmiş hâldeyim. Jack Kerouac'ın bile, yaşı ilerledikçe sıtkı sıyrılmış kokain, LSD, morfin muhabbetinden. Geleneksel toplum yapısının çözülmesiyle ortaya çıkan mutsuzluğu ve anlam arayışını anlayabiliyorum; ama bu edebî türün özendirdiği ve zımnen çözüm olarak önerdiği, hâtta neredeyse yücelttiği yaşam tarzı ile, hayata karşı takınmayı salık verdiği tavır çözüm filan değil. Mutsuzluğu yazgı belleyip anlam arayışından vazgeçmek uçuruma götürür. Günümüz dünyası gençliğin önüne ya katı bir muhafazakârlık ya da sal gitsinci, bağımlılıkçı bir nihilizm sunuyor. Bir tarafta Mormonlar, öte yanda "Sex, Drugs, and Rock'n Roll". Bir tarafta koyu bir dindarlik, öte yanda özyıkımcı bir "eğlence" anlayışı. Bu iki seçenek arasında sıkışıp kalmak zorunda değiliz. Žižek'in dediği gibi adanma, çalışkanlık ve fedakârlık gibi erdemlerin diriltilmesine ihtiyaç var. Bu böyle gitmez.

(3) Uzun zamandır hiçbir filozof beni heyecanlandırmıyordu. Göz boyayan ifadelerden, kulak okşayan aforizmalardan, bildik klişelerden, hoşgörü güzellemelerinden ve zamanın ruhuna uygun, tribünlere oynayan sloganlardan çoktandır gına getirmiştim. Ne var ki, daha önce Hınç Ayları ve Güzellik Hırsızları adlı romanlarını okuduğum Pascal Bruckner'in, yalnızca iyi bir edebiyatçı değil fakat aynı zamanda büyük bir düşünür olduğunu fark ettim. Sağlam bir çok-kültürcülük eleştirisi yapmanın yanı sıra, rasyonel insanın kendini hor görmesinin artık mazoşizm boyutlarına vardığını mükemmelen betimliyor. Bu kof mikro-politikalar çağında zamanın ruhunu doğru okuyup, onun ne denli yanlış bir bilincin taşıyıcısı olduğunu göstererek naif bünyeleri, Aydınlanma, akılcılık ve sekülerizm düşmanlarını sarsıyor. Nihayet, okurken her paragrafında "işte bu!" dediğim birisini buldum. Sudaki balıklarız ne de olsa. İçinde yüzdüğümüz denizin farkına varmayız. Bruckner ise sanki denizin dışına çıkmış, hepimize dışarıdan bakıyor gibi.

(4) Özen gösterilmeden, imla kurallarına uyulmadan yazılmış metinleri okumuyorum. Dahi anlamındaki de/da ekinin bitişik yazıldığı veya -mesela- noktalama işaretlerinden sonra boşluk konmamış bir paragrafı okumaya çalışmak bildiğin zulüm. İmla kurallarını seviyor ve azami ölçüde dikkate alıyorum. Gerekçem basit: Bu kurallara uyulmadan yazılmış bir paragraf göz yoruyor, okunmuyor. Herhangi bir konuda fikri olan kişi bir zahmet imlaya dikkat ediversin ki rahat rahat okuyalım.

(5) Yaklaşık iki yüz arkadaşım var Facebook'ta. Aynı anda hepsiyle buluşup bir düşüncemi aktarmam mümkün değil. Ama sosyal ağlarda bu mümkün. İnsanoğlunun hep yaptığı iş iletişim kurmak. Bunu kolaylaştıran her yeniliğe derhâl uyum sağlıyoruz. Eskiden evde fotoğraf albümleri olurdu. Bazen misafir geldiğinde albümler çıkarılır ve fotoğraflar onlara gösterilirdi. Şimdi Facebook'a, Instagram'a filan yüklüyorsun fotoğrafı ve arkadaşların -evine gelip albümüne bakmasına gerek kalmaksızın- o fotoğrafı görüp yorumlayabiliyor mesela. Buna fazlasıyla alıştık ve olağan buluyoruz; aslında inanılmaz bir şey. Amerika kıtasını Avrupalılar keşfedene kadar orada hiç at yokmuş. Kızılderili denilince insanın hayalinde ata binmiş hâlde canlanıveriyorlar. Oysa Avrupalılar getirmeden önce Kızılderililer at nedir bilmezmiş. Fakat bu hayvanları anında benimsemiş, onlara derhâl uyum sağlamışlar. İnsanoğlunun genel özelliği -bence- yeniliklere, eğer bu yenilik onların bir şekilde işine yarıyorsa hemen uyum sağlaması. Dün telefon, internet, bugün sosyal ağlar derken, bakalım gelecekte nelere hızla uyum sağlayacağız.

Tamer.