27 Ağustos 2015 Perşembe

Esenler Otogarı, Yeraltı Edebiyatı ve Pascal Bruckner Üzerine


(1) Esenler Otogarı. Ne zaman gitmek zorunda kalsam bir an önce kaçıp kurtulmak istediğim karanlıklar ülkesi. Tekinsiz güruhların cirit attığı, haftada bir kanlı bıçaklı, hatta tüfekli kavgaların çıktığı uğursuz bölge. Esenler Otogarı. Gözlerinin feri sönmüş insanların bir-aradalığından müteşekkil bir küçük Ortadoğu. Üzerinde taksicisinden dönercisine, çığırtkanından valiz taşıyıcısına, nezaketten ve güleryüzden bihaber insanların yetiştiği bereketsiz topraklar. Mordor'dan beter hâliyle giderek kötüleşen bu cehennem çukurunun yürek solduran dehlizlerine ne zaman girsem, otobüsün perdesini çekip bir an önce varmasını beklerim. Bugün yine bıçaklı, sopalı, silahlı kavga olmuş bu rezil yerde. Allah düşürmesin. Kimseyi düzeltmeye kalkışmayacaksın, özellikle kaba-sabalığından ötürü eleştirmeye yelteneceğin kişiler göz açıp kapayıncaya dek sırtlan sürüsü gibi toplanıyorsa. Onlarla muhatap olmak deli cesareti, enayilik. Yaşadığım nezih ilçede bile yere çöp attığı için dayanamayıp uyardığım bir genç "o zaman çöpçüler ne işe yarıyor yieaa!" diye terslemişti beni. Dersimi aldım. Akıllandım. İçine edin ülkenin, asık suratlı olun, nezaket ve güleryüzü zayıflık olarak değerlendirin, teke tek değil, linç kültürüyle, çakal sürüsü gibi saldırın, kavga edin, adam öldürün, yere çöp atın, tükürün, bağırın, gereksiz yere korna çalın, yaya geçidi filan dinlemeyin, elinizden geleni ardınıza koymayın. Bu ülkenin güzel insanları sizi uyarmaz, merak etmeyin. Dersimizi aldık biz çoktandır. Öyle bir döneme denk geldik. Devir sizin, tepe tepe kullanın. Sesi çok çıkan, bağıran haklı oluyor ne zamandır. Ortadoğu özentisi niteliksiz çoğunluğun kudreti galip geldi. Tamam, aynen böyle devam edin. 

Türkiye'ye gereken bir kültür rönesansı. Özenecek sosyal kodları doğru belirlemek ve kendi kültürümüzdeki güzelliklerin küllerinden yeniden doğmasını sağlamak. Belki ileride olur.

(2) Yeraltı edebiyatını 20-22 yaşlarındayken, tutkunu olacak kadar değilse de severdim. Gelgelelim yıllar geçtikçe epey soğudum açıkçası. Türden soğuduktan sonra, klasiktir, önemlidir deyip okuduğum Yolda/On The Road benim için tam bir hayâl kırıklığıydı. Aytaç Ars'ın, Hakan Günday'ın bilgiç aforizmalarından gına getirdim. Bundan sonra türün önemli kitabıdır, okumalıyım diye kendimi zorlamayacağım. Chuck Palahniuk iyi bir yazardır mesela, ama okuduğum üçüncü kitabından sonra benim için cazibesini yitirdi. Beat kuşağının ve genel olarak yeraltı edebiyatının uyuşturucu övgüsünden çoktandır bezmiş hâldeyim. Jack Kerouac'ın bile, yaşı ilerledikçe sıtkı sıyrılmış kokain, LSD, morfin muhabbetinden. Geleneksel toplum yapısının çözülmesiyle ortaya çıkan mutsuzluğu ve anlam arayışını anlayabiliyorum; ama bu edebî türün özendirdiği ve zımnen çözüm olarak önerdiği, hâtta neredeyse yücelttiği yaşam tarzı ile, hayata karşı takınmayı salık verdiği tavır çözüm filan değil. Mutsuzluğu yazgı belleyip anlam arayışından vazgeçmek uçuruma götürür. Günümüz dünyası gençliğin önüne ya katı bir muhafazakârlık ya da sal gitsinci, bağımlılıkçı bir nihilizm sunuyor. Bir tarafta Mormonlar, öte yanda "Sex, Drugs, and Rock'n Roll". Bir tarafta koyu bir dindarlik, öte yanda özyıkımcı bir "eğlence" anlayışı. Bu iki seçenek arasında sıkışıp kalmak zorunda değiliz. Žižek'in dediği gibi adanma, çalışkanlık ve fedakârlık gibi erdemlerin diriltilmesine ihtiyaç var. Bu böyle gitmez.

(3) Uzun zamandır hiçbir filozof beni heyecanlandırmıyordu. Göz boyayan ifadelerden, kulak okşayan aforizmalardan, bildik klişelerden, hoşgörü güzellemelerinden ve zamanın ruhuna uygun, tribünlere oynayan sloganlardan çoktandır gına getirmiştim. Ne var ki, daha önce Hınç Ayları ve Güzellik Hırsızları adlı romanlarını okuduğum Pascal Bruckner'in, yalnızca iyi bir edebiyatçı değil fakat aynı zamanda büyük bir düşünür olduğunu fark ettim. Sağlam bir çok-kültürcülük eleştirisi yapmanın yanı sıra, rasyonel insanın kendini hor görmesinin artık mazoşizm boyutlarına vardığını mükemmelen betimliyor. Bu kof mikro-politikalar çağında zamanın ruhunu doğru okuyup, onun ne denli yanlış bir bilincin taşıyıcısı olduğunu göstererek naif bünyeleri, Aydınlanma, akılcılık ve sekülerizm düşmanlarını sarsıyor. Nihayet, okurken her paragrafında "işte bu!" dediğim birisini buldum. Sudaki balıklarız ne de olsa. İçinde yüzdüğümüz denizin farkına varmayız. Bruckner ise sanki denizin dışına çıkmış, hepimize dışarıdan bakıyor gibi.

(4) Özen gösterilmeden, imla kurallarına uyulmadan yazılmış metinleri okumuyorum. Dahi anlamındaki de/da ekinin bitişik yazıldığı veya -mesela- noktalama işaretlerinden sonra boşluk konmamış bir paragrafı okumaya çalışmak bildiğin zulüm. İmla kurallarını seviyor ve azami ölçüde dikkate alıyorum. Gerekçem basit: Bu kurallara uyulmadan yazılmış bir paragraf göz yoruyor, okunmuyor. Herhangi bir konuda fikri olan kişi bir zahmet imlaya dikkat ediversin ki rahat rahat okuyalım.

(5) Yaklaşık iki yüz arkadaşım var Facebook'ta. Aynı anda hepsiyle buluşup bir düşüncemi aktarmam mümkün değil. Ama sosyal ağlarda bu mümkün. İnsanoğlunun hep yaptığı iş iletişim kurmak. Bunu kolaylaştıran her yeniliğe derhâl uyum sağlıyoruz. Eskiden evde fotoğraf albümleri olurdu. Bazen misafir geldiğinde albümler çıkarılır ve fotoğraflar onlara gösterilirdi. Şimdi Facebook'a, Instagram'a filan yüklüyorsun fotoğrafı ve arkadaşların -evine gelip albümüne bakmasına gerek kalmaksızın- o fotoğrafı görüp yorumlayabiliyor mesela. Buna fazlasıyla alıştık ve olağan buluyoruz; aslında inanılmaz bir şey. Amerika kıtasını Avrupalılar keşfedene kadar orada hiç at yokmuş. Kızılderili denilince insanın hayalinde ata binmiş hâlde canlanıveriyorlar. Oysa Avrupalılar getirmeden önce Kızılderililer at nedir bilmezmiş. Fakat bu hayvanları anında benimsemiş, onlara derhâl uyum sağlamışlar. İnsanoğlunun genel özelliği -bence- yeniliklere, eğer bu yenilik onların bir şekilde işine yarıyorsa hemen uyum sağlaması. Dün telefon, internet, bugün sosyal ağlar derken, bakalım gelecekte nelere hızla uyum sağlayacağız.

Tamer.

23 Ağustos 2015 Pazar

Dostoyevski ve Rusya


Dostoyevskaya metro istasyonunun duvarlarında Dostoyevski'nin romanlarından sahneler ve yarattığı karakterler var. Bu sahneye ben de dahil olmak istedim. :)


Suç ve Ceza'nın Raskolnikov'u olsa gerek.


Bir başka duvar. Bu metro istasyonu açılacağı zaman bazı "duyarlı" kişiler resimleri karamsar bulmuş. Bunun üzerine çizimleri yapan sanatçı "gülücükler saçarak dans eden insanlar mı çizseydim? Dostoyevski'de öyle şeyler yok" demiş. Konu kapanmış.


Büyük üstada saygılar. Bir gün iktidara gelirsem Türkiye'deki metro istasyonlarını Sait Faik'e, Fazıl Say'a, Oğuz Atay'a, Yakup Kadri'ye, Neşet Ertaş'a vs. adayacağım. İsmail Türüt ve Uğur Işılak gibiler tarihin çöplüğünde unutulup gidecek :)


Dostoyevski'nin çocukluğunun geçtiği evin misafir odası. Babası doktormuş. Zaten ev çalıştığı "yoksullar hastanesi"nin yanında, bir nevi lojman. Babası burada akşam gelen hastalara reçete yazarmış. "Babamın meşgul olmadığı akşamlarsa evde birimiz yüksek sesle kitap okurdu ve herkes dinlerdi."


 "Hava kararınca bakıcımız gelirdi. Annem hep bazı işlerle meşgul olurdu. Bakıcımızsa bize türlü hikayeler, masallar anlatırdı. Bazen dört kardeş o masaya otururduk ve bize ders yaptırırdı. Bazı akşamlar annemle babam iade-i ziyaret için bir yerlere giderlerdi. Ev bize kalır, dört kardeş kör ebe oynar, şarkı söyler, dans ederdik. " Dostoyevski'nin çocukluğunda bakıcısının hikaye anlatıcılığı belli ki etkili olmuş.



İmparatorların saraylarından ve dinî mekânlardan daha kıymetli olan nedir? Müzeler. Özellikle yazarların, sanatçıların ve filozofların yaşadığı mütevazı evler. Dün sabah ilkin Dostoyevski'nin evine gittim. Dış kapıyı görünce akla Yeraltından Notlar romanı geliyor.


St. Petersburg'da yaşadığı sürece hiç ev almamış, yirmi kez taşınmış ve bir evde en fazla üç yıl oturmuş Dostoyevski. Burası ailesiyle birlikte oturduğu son ev. Misafir odası. Yaşarken tanınma şansına nail olduğu için misafiri çokmuş. Ama bazen haz etmediği bir gazeteciye randevu vermeyip, sıradan bir üniversite öğrencisine uzun zaman ayırdığı olurmuş.


Misafir odasının masasının üzeri. Sağdaki kapıdan çalışma odasına girmeden önce burada biraz vakit geçirir ve sigaralarını -iki farklı tütünü karıştırarak- hazırlarmış. Tütün kutusunun arka yüzünde kızının notu duruyor: "28 Ocak 1881. Babamız öldü."


Dostoyevski'nin çalışma odası. Her gece 11-12 gibi masasının başına geçer, sabah 6-7 oluncaya dek yazarmış -bir sigaranın ardına ikincisini yakarak, durmaksızın. Kopkoyu içermiş çayını da.


Dostoyevski'nin karısı Anna'nın çalışma masası. Tanışma öykülerini duymuşsunuzdur. Dostoyevski'nin borçları vardır. Kumarbaz adlı kitabı dikte ederken yazması ve temize çekmesi için stenograf olarak tutar kendisini. Kitap rekor hızda biter. Beraber çalışmayı sürdürürler. Sonuç evlilik. Masanın üzerinde gelir gider defteri ve abaküs var. Bir de Dostoyevski'nin fotoğrafı. Hesap-kitap, yayınevleriyle yazışma, çocuklarla ilgilenme ve tüm diğer işleri Anna üstlenmiş.


"Romanlarından bir bölümü sesli olarak okurken bambaşka bir ruh hâline bürünürdü. Herkes susar, dikkatle dinlerdi. Konuşmasını sık sık kesen öksürükleri salonun her köşesinden işitilirdi." Dostoyevski ciğerlerinden ciddi olarak rahatsızlanınca tedavi icin Almanya'ya gitmiş. Anna çocukları bırakamayız diyerek St. Petersburg'da kalmış. Bunun üzerine Dostoyevski dönüşte Anna için bu manzara resimlerini getirmiş.


"Eve gelir gelmez ilk sorusu 'çocuklar nerede?' olurdu. Bir dostuna yazdığı mektupta 'neden evlenip çocuk sahibi olmuyorsun. Hayatın anlamı çocuklar' diye yazmıştı. Çocuklar babaları çalışırken onu rahatsız etmez. Bir kağıda şeker istediklerini yazarak kapının altından gönderirlerdi." Dört çocuklarından ikisi ölmüş. Özellikle Alyoşa'nın ölümüne o kadar üzülmüş ki önceki evlerinden bu nedenle taşınmışlar. İki çocukları yaşamış: Liubov (kız) ve Fyodor. Liubov hiç evlenmemiş ve 1926 yılında ölmüş. 1921'de ölen Fyodor'unsa Andrey (Ö. 1968) adında bir oğlu olmuş. Dostoyevski'nin çocuğunun torunları şu an St. Petersburg'da yaşıyor.

Tamer.

22 Ağustos 2015 Cumartesi

Maksim Gorki'nin Evine Yaptığım Ziyaret


Maksim Gorki'nin Ana adlı kitabını çoğunuz okumuşsunuzdur. Çocukluğum adli otobiyografik romanı da ayrı bir güzeldir. Filmi de güzeldi bence. Gorki son yıllarını Sovyet hükümetince kendisine tahsis edilen bu küçük çaplı malikane de geçirmiş. Içeriye kar ayakkabısı gibi terlikleri ayakkabınızın üstüne giyerek girebiliyorsunuz. O terlikvari aparat başıma bela oldu. Ayaklarımı süre süre gezindim :) Gorki'nin çalışma odası ve daktilosu.


Her insanın farklı merakları olabiliyor. Öylesine çalkantılı yıllarda Gorki samuray ve ejderha figürleri gibi onlarca Uzakdoğu kültürüne dair biblo biriktirmiş.


Kitaplığı olmayan yazar olmaz elbette. Şahsen kapaklı kitaplıkları sevmem. Kitapla arama mesafe koyuyor gibi gelir.


Gorki ve oğlu. Oğlunu çok severmiş ve maalesef oğlu kendisinden önce vefat etmiş. Bundan sonra Gorki 2-3 yıl dayanmış; zira oğlunun ölümünün ardından Gorki'nin bütün neşesi kaybolmuş.


Gorki'nin yatak odası. Küçük bir kız çocuğu olan torununu çok severmiş Gorki. Ölümüne doğru torununun -yatağın yanında gördüğünüz- fotoğrafını hep başucunda tutmuş.


Burası, dedim ya, sıradan bir ev değil, daha ziyade bir konak. Yemek odasında kahvaltılar ailece yapılırken, özellikle akşam yemeklerinde konuklar eşlik edermiş. SSCB'de Yazarlar Birliği'ne başkanlık eden Gorki'nin sofrasına gelmeyen kalmamış. Sosyalist gerçekçiliğin Sovyetlerin öncü sanatsal akımı olmasına da bu odada karar verilmiş. Sosyalist gerçekçiliğin zamanla yalnızca öncü değil, yegâne izin verilen sanat akımı hâlini almasına yaşasaydı ne derdi acaba.


O akşam yemeklerine bir örnek. Bir başka fotoğrafta Gorki kız çocukları ile yemekteydi. Görevli teyzeye bu çocukların yetim olup olmadığını sordum. Anlattı ama söylediği Rusça kavramı hiç duymadığımı söyleyince "kızlara özgü izcilik gibi bir şeydi" dedi. Çocukken kendisi de bu izcilerdenmiş.

Tamer.

20 Ağustos 2015 Perşembe

Rusya Gezisinden Resim Üzerine Notlar (3)


Bu küçük sergi odası sesliydi. İşittiğiniz seslerden hikayenin hangi tabloda geçtiğini tahmin ediyordunuz. İlk kez böyle bir deneyim edindim.


Melekle Akşam Yemegi. Ne gündüz ne gece. Birliğin, beraberliğin simgesi olan yemek masasında adam tek başına. Ona eşlik eden melek muhtemelen ölmüş karısının ya da bir akrabasının hatırası. Belki de yalnızlığı vurgulanmak istenmiş ve melek figürü ile kimse kastedilmemiş. Bilmiyorum. Ressam Vladimir Elchaninov / 2006.


Pavel Grishin'den Leonardo Da Vinci'ye selam. Son Akşam Yemeği. Bu kez İsa ve on iki havarisinin yüzleri ve ifadelerinde yansıyan duygular yok. Ne düşünüyorlar, nasıl hissediyorlar bilmiyoruz. Gerisi hayâl gücümüze kalıyor. Da Vinci'nin freski o kadar güçlü ki insan bu anonim yüzlere bakarken bile Da Vinci'nin karakterleri canlanıyor gözünde.


Vladimir Dukhollinov / 2005. Solda aklın bakışımlı, köşeli, kesin ve keskin uzamı. Sağdaysa doğal olanın, duygusalın öngörülmez kıvrımları. Sağ ağır bassa da denge yakalanıyor. Apollon ve Dionysos'un, Süperego ve vahşi benliğin dengesi. Huzur.


Samandan ya da otlardan (?) oluşma melek kanatlarına sahip ama kanatlarının ağırlığından uçamayan köylü kadınlar.


"Başka bir gün daha". Her gün bir öncekinin aynısı. Öte yandan dolabın her kapağı farklı renkte. İnsanın önündeki sonsuz seçenekler gibi. Yeni, rengârenk deneyimlere yelken açmak kısmen de olsa elimizde. Ressam Denis Ichitovkin / 2006.


"Sanat +" hareketinin amacı insan etkinliğinin iki karşıt alanı olarak bilim ve sanatın bireşimini sağlayarak bu karşıt ikiliği aşmak. Gördüğünüz eserde bilim insanları ile sanatçılar beraber çalışmış. Her bir elinizden ikişer parmağınızı belirli yerlere koyup düşünüyorsunuz. Rasyonel, analitik, sözel şeyler düşündüğünüzde beyninizin sol lobu harekete geçtiği için aygıt sol hoperlörden, derinizden aldığı titreşimlere göre bir ezgi türetiyor. İkinci denememde II. Nikolay'ın ölümünü, Nietzsche'nin coşkulu bir aforizmasını ve yücelik hissi veren kendime özel bir mevzuyu düşündüğümde sağ hoperlörden, gürültülü ve gergin bir ezgi meydana geldi.


Yunus'un Öyküsü. Denizin ortasında çıkan fırtına üzerine gemidekiler günahkârı saptamak için kura çekerler. Kura sonucu Yunus denize atılır ve Tanrı tarafından bir balık gönderilir. Balığın karnında karaya çıkana dek dua eden Yunus Peygamber karaya çıktığında onbinlerce kişiyi dinine inandırır. Balık, teknesidir Yunus'un. Yutulması ise kendi vicdanının girdabında sınanması. Vladimir Fateev / 1990.


Bu bir tablo değil, boş bir çerçeve. Karşıdaki görüntü ise galeriyi gezenlerin canlı görüntüsü. Hayatın kendisi bizatihi sanat yapıtı hâline getirilmek isteniyor. Bedri Baykam da boş bir çerçeveyi yüksek bir fiyata Ülker'in patronuna satmıştı diye hatırlıyorum. İlginç bir konsept ama yaşama sanatı denince zanaatkârların sepetlerini, halılarını ve kadınların dikiş nakış işlerini tercih ederim. Onları yalnızca temaşa etmiyor ayrıca kullanıyoruz.



Job ve Karısı. Kadının kibar tabiriyle dırdırından, sözel şiddetinden yılmış bir adam görüyorum şahsen. Karısının eli tabanca gibi Joe'nun kafasına dayanmış. Joe'nun tartışacak, cevap verecek takâti yok. Dimitri Margolin / 2012.


Adem ve Havva. Suçluluk duygusu sezdiriyor kendini. Adem, kendisini yasak meyveyi yesin diye ayartanın Havva olduğunu söylercesine onu işaret ediyor. Tarihin başlangıcından beridir kadının şeytanî ve ezeli ayartıcı olarak görüleceğini bilmeden. Artalanda Leibnizci " mümkün Dünyaların tümü " var. Gönderildikleri Dünya ise Leibniz'in sandığı üzere mümkün Dünyaların en iyisi olmasa gerek. Ressam Aleksandr Sagoskin.



Velasquez'in meşhur "Las Meninas" (Nedimeler) tablosunu bilgisayarda bir fotoşop efektine tabi tuttuğunuzda bu görüntü elde ediliyormuş. Ressam Andrey Rudjev ise bunu geleneksel yöntemlerle yapmış. Nedimeler, ressamın birden fazla odak noktası sunduğu, resme kendini de dahil ettiği ve Foucault'nun Kelimeler ve Şeyler adlı kitabının kapağını süslemiş bir eser.


Solda Heidegger'in yel değirmeni örneğinde olduğu gibi, rüzgârın inisiyatifine teslimiyet. Balık gelirse ne âlâ. Sağdaysa doğaya müdahale. Zorla koparıp alma, onu dönüştürme. Hayatta ikisi de var. Ressam Maria Safronova / 2010.

Rusya Gezisinden Resim Üzerine Notlar (2)


Hollandalı/Flaman ressamların olduğu odada bayağı zaman geçirdim. Jacob Jordaens'in "Kral İçiyor!" adlı tablosu. Herkes dağıtmış. Avrupalılar kurallarla yaşayan insanlar. Kural-odaklı bir hayat bir yere kadar güzel. Öngörülebilirlik güven verir. Ne var ki bir yerden sonra festival ihtiyacı doğuyor. Yılın belirli zamanlarında dizginleri salmak, kuralları askıya almak, Apollon'a yol vermek gerekiyor. Bataille bunu potlaç ekonomisi irdelemesiyle güzel anlatır.


Goltzius'un Adem ile Havva'sı. Yılan ortalarda yok. Elmayı bile isteye yiyor gibiler. Vücutları kusursuz değil. Yüzleri gülüyor. Bakışları huzurlu. Ne de olsa 16. yüzyıl.


Rubens'in Bacchus'unu (Dionysos) görünce şaşırdım. Antik Yunan'da ve Roma'da mükemmel vücuduyla betimlenen şarap Tanrısı, Rubens'in imgeleminde bir obez olarak canlanmış.


Aziz Christopher'ın (isminin anlamı İsa'yı taşıyan) yükü ağır. İsa'yı (imanını) bırakmadan hayat nehrinden karşıya geçerken onu yolundan caydırmaya uğraşan türlü zorluklarla mücadele etmek zorunda. Aksi hâlde sonu yukarıdaki gibi olacak. Neyse ki tüm sınamalardan başarıyla geçerek kendini kanıtlıyor. Ressam Jan Mandyn.


Alman romantik eserlere bakmak ayrı bir keyif. Çok güzeller. Tablonun adı "Günaydın Babacığım". Romantik eserlerde aile hep yüceltiliyor. Friedrich Eduard Meyerheim.


Van Gogh'un ölmeden önce yaptığı son tabloyu Dünya gözüyle görmüş oldum. Pencereden ışık yansıyordu. Fotoğraf kötü çıkmış. Fauvist eserlere gözüm aşinalık kazandı. Fauvist manzara resimlerini sevdim. Manet, Monet, Renoir ve Pisarro gibi izlenimcilere ait odalar zengindi -ukalâlık gibi olmasın, izlenimci eserler beni üzerinde düşünmeye davet etmiyor pek. Bir kitap aldım. Onda da hep çizim tekniklerinden söz ediyor izlenimcilik konusunda. Evet canlılık, zamanı dondurmaktansa onu akarken resmetmek vs. ama sevemiyorum -naçizane. Kandinski'ye ayrılmış bir oda vardı. Açıkçası o soyut resimlere bakmaktansa üzerine okumayı yeğlerim. Resimde simgeleri, alegoriyi seviyorum ama soyutu değil. Picasso odası tek kelimeyle şahaneydi. Resimler güzel diye değil. Bir kitapta Picasso'nun "çirkinin sanatını" icra ettiği savunuluyordu. Picasso'nun kübik resimleri modernin, aklın, ölçülebilirliğin doğaya meydan okuması sanki. Doğa geometrik olarak bölümlenebilir bir düzlemken, insan bedenden ve dürtülerden müteşekkil bir makine hâline geliyor.


Avustralyalı ressam Christian Halford 2013'te St. Petersburg'a gelip şehrin en işlek yerlerinde insanları gözlemledikten sonra bunun gibi anonim portreler yapmış. Belirli bir insanın yüzü değil gördüğünüz, kolektif bir yüz. Bana çağrıştırdığı ise yaşlı kadınlar. Moskova'da da, St. Petersburg'da da teyzeler her yerde. Müzelerde görevli, metroda bilet kesen, sokakta dilenen, restoranda komilik yapan, Nevski Caddesinde dondurma satan, ellerinde megafon, üstlerine giydikleri reklam metinli kartonlarla turistik etkinliklerin, tekne gezilerinin çığırtkanlığını yapan, 65-80 yaşlarında teyzeler. Mesela bilet kestiklerinde "spasiba babuşka (teşekkürler büyükanne)" deyin, yüzlerinde güller açıyor.


Marx, Engels, Lenin ve Stalin yıkanan kadını göz ucuyla süzüyor. Aile kurumunun, kadınlık ve erkekliğin rol modellerinin onbinlerce yıldır kolektif bilinçdışımıza ilmek ilmek işlenmiş olduğunu, politik ekonomiyi ve hukuku tümden dönüştürseniz bile bazı şeylerin ya değişmez ya da çok uzun vadede kendi kendine evrilir olduğunu düşündürüyor. Bazı şeyler evrensel demeyeyim ama kültürler-üstü.

Rusya Gezisinden Resim Üzerine Notlar (1)


Tipik bir Rönesans insanı. Arkasında dağlar, tepeler bile önemsiz kalmış. Elinde kitabı ve kalemi var. Okuyup yazıyor. Rönesans çağı. Hümanizm dalgası esip gürlüyor. İnsan bedeni artık aşağılanacak, hakir görülecek denli kötü değil. Çileciliğin sona erdiği, uhreviyattan ziyade dünyevîliğin galip geldiği ve büyük harfle İnsan'ın demiryumruğunu yeryüzüne indirdiği bir altın çağın aydın bireyi. Gözlerindeki bakış bile güven veriyor. Antonio de Saliba.


Sağında gökleri işaret eden bir melek, aile mefhumu, sabır ve çalışkanlık gibi erdemler, solundaysa lüks, unvan, elbiseler, refah ve şehvet gibi arzu kamçılayan ve nefsi zorlayan caziplikler arasında kararsızlık yaşayan bir kadincağız. Jan Steen.


Lut ve Kızları. Tevrat'ta ve İncil'de geçen bir hikayeymiş. Tabloya bakarken hikayeyi kulaklığımda dinleyince sarsıldım. Tanrı Sodom şehrini yerle bir edecektir. Lot'u sevdiği için ailesini alıp kaçmasını söyler. Ama Lot'un karısı --yasak olmasına rağmen- yanıp yıkılan şehri görmek için arkasına bakınca tuzdan bir sütuna dönüşür. Taş olur diyelim. Aradan zaman geçer ve Lot ile kızları yeryüzündeki son insanlar olduklarını farkederler. Dünyaya çocuk getirmek zorundadırlar ve bu nedenle babalarını baştan çıkarırlar. Tablo bunu resmediyor. Aert De Gelder.


Macar ressam Munkácsy için koca bir bölüm ayrılmış. Bu tablo iç açıcı. Nesiller arası bilgi aktarımı. Anne çiçek buketi hazırlarken çocuğu onu izliyor. Eğitimin temel kuralı. Yap demektense model ol. Düşünsenize. Domatesi hatur hutur yemiyoruz da dilimliyoruz mesela. Çünkü büyüklerimizden öyle görüyoruz. Bence farkında bile olmadığımız, otomatikman yaptığımız hareket ve davranışların sayısı çok fazla.Milton şiiri büyük kızına dikte ettiriyor. Öyle etkili, yüce ve dokunaklı mısralar söylüyor ki diğer kızları da, hâtta elinde nakış işlemekte olanı bile babalarını hayranlıkla dinliyor. Mihály Munkácsy.


Munkácsy'den devam. Yitik Cennet adlı upuzun epik şiiriyle bilinen John Milton bu eserini yazarken körmüş. Tabloda Sağında gökleri işaret eden bir melek, aile mefhumu, sabır ve çalışkanlık gibi erdemler, solundaysa lüks, unvan, elbiseler, refah ve şehvet gibi arzu kamçılayan ve nefsi zorlayan caziplikler arasında kararsızlık yaşayan bir kadincağız. Mihály Munkácsy.


Munkácsy'den son tablo olsun. Hayat gailesiyle baş ederken mecburen sosyal çevrelerde takılsa da, fırsatını bulduğu an inzivaya çekilmeyi çok severmiş kendisi. "Yalnızlığına kaç dostum. Seni küçüklerin vızıltılarından ve büyüklerin vaazlarından sersemlemiş buluyorum." Nietzsche. Mihály Munkácsy.


Gelelim galeride en etkilendiğim, birçok tabloyu sadece şöyle bir süzerken, başında dikilip tüm ayrıntılarını incelediğim esere. Ne Cesur Yeni Dünya, ne 1984, ne Son Şeyler Ülkesi, ne de Zamyatin'in Biz'i. Distopya mefhumuyla roman ya da filmlerde karşılaşmaya alışığım ama böylesine distopik bir tabloyu ilk kez gördüm. Tablonun adı "Geleceğin İşareti". Hans Grundig 1935'te yapmış. Tam da Naziler iktidara geldikten iki yil sonra. İkinci Dünya Savaşı'nın ayak sesleri duyulurken.