20 Temmuz 2015 Pazartesi

Lenin'in Hatırası, Hazcılık ve Can Sıkıntısı Üzerine


(1) Bu fotoğrafı Letonya'da çekmiştim. Sökülüp kaldırılmış bir Lenin heykeli. Yağmur damlası Lenin'in bir tek göz pınarında birikmiş, öylece dururken, sanki Lenin'in hüznünü ve "beni rahat bırakın" çığlığını ifade ediyordu. Bugün Moskova'da, Lenin'in tahnit edilmiş bedeni 91 yıldır onca kimyasala boğularak diri tutuluyor. Bu çabayı ürpertici buluyorum. Antik Yunan Panteon'unda Zeus'un, Poseidon'un veya Apollon'un heykelleri vardı; zira panteon sözcüğü "Tanrıların hepsi" anlamına gelir. Hıristiyanlıkta her şehrin, ülkenin, hâtta meslek grubunun, St. Michel, St. Thomas gibi bir azizi olması çok-tanrıcılıktan kalan bir miras. Birgün televizyonda izlemiştim. Güney Amerika'da bir ülkede, balıkçılar teknelerine balıkçıların koruyucusu olduklarına inandıkları -ismini unuttuğum- birisinin ahşap heykelini koyup denizde gezdiriyordu. Böylelikle av sezonu bereketli geçecekti. Bunun tek-tanrıcılığa sızmış çok-tanrıcı bir unsur olduğu açık. Rönesans'tan beridir, Avrupa'da Tanrıların yerini insanoğlu aldı alalı ise işler değişti. Bugün Paris'teki Panteon'da Voltaire, Rousseau, Victor Hugo ve Marie Curie gibi tarihte yer etmiş önemli isimlerin heykelleri veya mezarları var. Peki Lenin? Neden ölümünün üzerinden neredeyse bir yüzyıl geçtikten sonra bile o beden toprağa verilmiyor? Neden adeta dinî bir ayinmişçesine, içinde bulunduğu camekânın etrafında hep yürünmek zorunda ve durmak yasak? Tarihin yönünü belirlemiş öncü seçkinlerin heykellerinin dikilmesini ne kadar makûl buluyorsam, bedenlerinin tonla kimyasala boğdurularak inatla çürütülmemesi çabasını o kadar ürkütücü ve akla aykırı buluyorum. Sıradan bir insan değildiyse de en nihayetinde bir insandı, Tanrı değil. 

Artık Lenin'in naçiz bedeninin toprağa verilmesinin ya da yakılmasının vaktidir.


(2) Şiir seven insanlardan yeni bir ülke kurulsunmuş. Almayayım. Şiir en tartışmaya açık sanatlardan biri. Herkes seviyor, herkes şair. Posta gazetesine gönderilen, vasatın çok altında şiirleri yazanlar da, olağanüstü nitelikli şiirler yazanlar da şiiri seviyor ve kendini şair sayıyor. Şiir sevmek, müzik sevmek gibi, karikatür sevmek gibi, belirleyici bir ölçüt olmaktan uzak, fazlasıyla genel. Müzik dinlemeyi severim, iyi de ne türde? Karikatür severim, iyi de Umut Sarıkaya karikatürleri mi, yoksa berbatın da aşağısı olanlar mı? Şiir severim, iyi de nasıl şiirleri? "Şiir seven insanlar" öylesine kapsayıcı bir şemsiye ki, altına herkesi sığdırabiliyor. 

Şiir sevenlerden yeni bir ülke kurulsaydı, çok geçmeden oraya yerleşenler birbirine girerdi.

(3) Hedonizm çıkmaz sokak. Size haz veren şeylere fazlaca maruz kaldığınızda haz vermez olurlar. Kahveyi çok seviyor olmam, sürekli kahve içtikçe aldığım hazzın azalmasına engel değildir. Belki tiksinti bile gelebilir. Tembellik = özgürlük mottosuyla çalışkanlığa ve öz-disipline burun kıvırarak haz havuzuna dalmak bir tercih olabilir. Ne var ki, naçizane gözlemim, haz peşinde koşan kişilerin mutsuzluğun pençesinden kurtulamadığı. Hazlardan arınmak, manastıra kapanmışçasına her şeyden el etek çekmek değil kastettiğim. Ancak hazzı bir ödülmüşçesine, verimli geçen bir günün ardından kendine sunmak onun değerini arttırır görünüyor. Bilimin sıkıcı, felsefenin laf ebeliği olarak görüldüğü, özgürlüğün tembellik etme ve hiçbir şey yapmama serbestisi gibi tuhaf bir şekilde yorumlandığı, kural tanımazlığınsa, başkalarının kurallarına direnç gösterirken aslında kendi koyduğu kuralların yüceltildiği günümüz nihilist hedonistlerini, Platon, Kant, Marx ya da Lenin görseydi sopayla kovalardı. Gerçi geçmişe gitmeye gerek yok. Bugün Zizek şöyle söylüyor: "Çalışkanlık, fedakârlık ve öz-disiplin gibi değerlerin günümüzde yeniden diriltilmesine ihtiyaç var."

(4) Can sıkıntısı moderndir. Eski insanlar can sıkıntısı, iç sıkıntısı, yapacak bir şey bulamamaktan kaynaklı boşluk duygusu, ya da nasıl adlandırırsanız artık, bunlar nedir bilmezdi. 20-21 yaşlarımda varoluşçuluk epey ilgimi çekerdi; fakat bugün -mesela- Demir Özlü'nün Bunaltı adlı kitabında betimlediği varoluşsal bunalımların, konfor içerisinde sefa süren modern bireyin "rahat batmaları" olduğunu düşünüyorum. Ufuk yoksunluğundan mütevellit yapacak hiçbir şey bulamamak neyse; ama iş desen pazartesi sendromlarından, tatil desen havanın sıcaklığından, tatil günü erken kalkmış olmaktan, sıkıcı pazar günlerinden, zamanın geçmemesinden vs. şikayet etmek şımarıkça. Hayatı anlamsız bulduğu için intihar etmek düşüncesi de moderndir. Eskiden insanlar ya onuru kırıldığı ya da sevgisine karşılık bulamadığı için yaparmış o işi. Goethe'nin Werther'i, canına kıyarken asla hayatı anlamsız buluyor değildi. Hâli vakti yerinde bireyin rahat batmasından kaynaklı can sıkıntısını, temel ihtiyaçlarından yoksun insanların sıkıntılarıyla bir tutması ise hakikâten ayıp. Her şeyi aynı kefeye koyma eğilimi ne kadar da yaygın.

Tamer.