20 Temmuz 2015 Pazartesi

Lenin'in Hatırası, Hazcılık ve Can Sıkıntısı Üzerine


(1) Bu fotoğrafı Letonya'da çekmiştim. Sökülüp kaldırılmış bir Lenin heykeli. Yağmur damlası Lenin'in bir tek göz pınarında birikmiş, öylece dururken, sanki Lenin'in hüznünü ve "beni rahat bırakın" çığlığını ifade ediyordu. Bugün Moskova'da, Lenin'in tahnit edilmiş bedeni 91 yıldır onca kimyasala boğularak diri tutuluyor. Bu çabayı ürpertici buluyorum. Antik Yunan Panteon'unda Zeus'un, Poseidon'un veya Apollon'un heykelleri vardı; zira panteon sözcüğü "Tanrıların hepsi" anlamına gelir. Hıristiyanlıkta her şehrin, ülkenin, hâtta meslek grubunun, St. Michel, St. Thomas gibi bir azizi olması çok-tanrıcılıktan kalan bir miras. Birgün televizyonda izlemiştim. Güney Amerika'da bir ülkede, balıkçılar teknelerine balıkçıların koruyucusu olduklarına inandıkları -ismini unuttuğum- birisinin ahşap heykelini koyup denizde gezdiriyordu. Böylelikle av sezonu bereketli geçecekti. Bunun tek-tanrıcılığa sızmış çok-tanrıcı bir unsur olduğu açık. Rönesans'tan beridir, Avrupa'da Tanrıların yerini insanoğlu aldı alalı ise işler değişti. Bugün Paris'teki Panteon'da Voltaire, Rousseau, Victor Hugo ve Marie Curie gibi tarihte yer etmiş önemli isimlerin heykelleri veya mezarları var. Peki Lenin? Neden ölümünün üzerinden neredeyse bir yüzyıl geçtikten sonra bile o beden toprağa verilmiyor? Neden adeta dinî bir ayinmişçesine, içinde bulunduğu camekânın etrafında hep yürünmek zorunda ve durmak yasak? Tarihin yönünü belirlemiş öncü seçkinlerin heykellerinin dikilmesini ne kadar makûl buluyorsam, bedenlerinin tonla kimyasala boğdurularak inatla çürütülmemesi çabasını o kadar ürkütücü ve akla aykırı buluyorum. Sıradan bir insan değildiyse de en nihayetinde bir insandı, Tanrı değil. 

Artık Lenin'in naçiz bedeninin toprağa verilmesinin ya da yakılmasının vaktidir.


(2) Şiir seven insanlardan yeni bir ülke kurulsunmuş. Almayayım. Şiir en tartışmaya açık sanatlardan biri. Herkes seviyor, herkes şair. Posta gazetesine gönderilen, vasatın çok altında şiirleri yazanlar da, olağanüstü nitelikli şiirler yazanlar da şiiri seviyor ve kendini şair sayıyor. Şiir sevmek, müzik sevmek gibi, karikatür sevmek gibi, belirleyici bir ölçüt olmaktan uzak, fazlasıyla genel. Müzik dinlemeyi severim, iyi de ne türde? Karikatür severim, iyi de Umut Sarıkaya karikatürleri mi, yoksa berbatın da aşağısı olanlar mı? Şiir severim, iyi de nasıl şiirleri? "Şiir seven insanlar" öylesine kapsayıcı bir şemsiye ki, altına herkesi sığdırabiliyor. 

Şiir sevenlerden yeni bir ülke kurulsaydı, çok geçmeden oraya yerleşenler birbirine girerdi.

(3) Hedonizm çıkmaz sokak. Size haz veren şeylere fazlaca maruz kaldığınızda haz vermez olurlar. Kahveyi çok seviyor olmam, sürekli kahve içtikçe aldığım hazzın azalmasına engel değildir. Belki tiksinti bile gelebilir. Tembellik = özgürlük mottosuyla çalışkanlığa ve öz-disipline burun kıvırarak haz havuzuna dalmak bir tercih olabilir. Ne var ki, naçizane gözlemim, haz peşinde koşan kişilerin mutsuzluğun pençesinden kurtulamadığı. Hazlardan arınmak, manastıra kapanmışçasına her şeyden el etek çekmek değil kastettiğim. Ancak hazzı bir ödülmüşçesine, verimli geçen bir günün ardından kendine sunmak onun değerini arttırır görünüyor. Bilimin sıkıcı, felsefenin laf ebeliği olarak görüldüğü, özgürlüğün tembellik etme ve hiçbir şey yapmama serbestisi gibi tuhaf bir şekilde yorumlandığı, kural tanımazlığınsa, başkalarının kurallarına direnç gösterirken aslında kendi koyduğu kuralların yüceltildiği günümüz nihilist hedonistlerini, Platon, Kant, Marx ya da Lenin görseydi sopayla kovalardı. Gerçi geçmişe gitmeye gerek yok. Bugün Zizek şöyle söylüyor: "Çalışkanlık, fedakârlık ve öz-disiplin gibi değerlerin günümüzde yeniden diriltilmesine ihtiyaç var."

(4) Can sıkıntısı moderndir. Eski insanlar can sıkıntısı, iç sıkıntısı, yapacak bir şey bulamamaktan kaynaklı boşluk duygusu, ya da nasıl adlandırırsanız artık, bunlar nedir bilmezdi. 20-21 yaşlarımda varoluşçuluk epey ilgimi çekerdi; fakat bugün -mesela- Demir Özlü'nün Bunaltı adlı kitabında betimlediği varoluşsal bunalımların, konfor içerisinde sefa süren modern bireyin "rahat batmaları" olduğunu düşünüyorum. Ufuk yoksunluğundan mütevellit yapacak hiçbir şey bulamamak neyse; ama iş desen pazartesi sendromlarından, tatil desen havanın sıcaklığından, tatil günü erken kalkmış olmaktan, sıkıcı pazar günlerinden, zamanın geçmemesinden vs. şikayet etmek şımarıkça. Hayatı anlamsız bulduğu için intihar etmek düşüncesi de moderndir. Eskiden insanlar ya onuru kırıldığı ya da sevgisine karşılık bulamadığı için yaparmış o işi. Goethe'nin Werther'i, canına kıyarken asla hayatı anlamsız buluyor değildi. Hâli vakti yerinde bireyin rahat batmasından kaynaklı can sıkıntısını, temel ihtiyaçlarından yoksun insanların sıkıntılarıyla bir tutması ise hakikâten ayıp. Her şeyi aynı kefeye koyma eğilimi ne kadar da yaygın.

Tamer.

13 Temmuz 2015 Pazartesi

Tuğçe Kazaz ve Birkaç Başka Değini


(1) Görme bozukluklarına çare bulmak amacıyla ilkin on üçüncü yüzyılın sonlarında İtalya'da ortaya çıkan gözlükler, on altıncı yüzyılda tüm Avrupa'da yaygın olarak kullanılmaktaydı. Matbaa sonrasında sayısı geometrik olarak artan basılı eserler de gözlük kullanımını arttırmıştı. Uzun bir süre, gözlükler ilim irfanın, hâtta kutsalın simgesiydi. İsa peygamberin bebekliğinin gözlüklü bir şekilde resmedildiğini okudum (Bilim Tarihi, Colin A. Ronan, Tubitak Y., s. 353); ama onca aramaya rağmen söz konusu resmi internette bulamadım. İlişikteki tabloda gözlüklü birisi tarihte ilk kez resmedilmiş (Tommaso da Modena / 1352). Resimde yer alan kişi, Kardinal Hugo, 1260 yılında ölmüş ve aslında hiç gözlük kullanmamış. Demek ki ilim irfan sahibi kişi gözlüklü olur önyargısı oldukça eskilere dayanıyor.

(2) Tuğçe Kazaz, seküler görünümlü, eski-Chpli izlenimi veren birisi olduğu için muhafazakâr-İslamcı sağ cenah tarafından kabul görüyor ve takdir ediliyor olsa gerek. Nihayet "doğru" yolu bulmuş, nedamet getirmiş, hakikâtin ışığıyla aydınlanmış eski manken tiplemesi, onlara, kendilerinden olmayanların da zamanla kendilerine katılacaklarına dair bir umut veriyor olsa gerek. Bu nedenle kendi televizyonlarında Kazaz'ı canlı yayına davet edip, politik gündeme, ekonomiye, hâtta Ortadoğu'ya dair, bir uzmanmışçasına yorumlar yapmasına imkân tanıyorlar. Bizden birisi bizi zaten destekler. Önceden bizden olmayanın sonradan bize katılmasıysa paha biçilemez ve bu sonuç vitrinlerde mütemadiyen sergilenmelidir.

(3) Lüzumsuz gürültüden hoşlanmıyorum. Davulcusu ayrı, düğün konvoyu ayrı, asker uğurlaması ayrı dert. Hâtta kamusal mekânlarda, dükkanlarda, alışveriş merkezlerinde ve toplu taşıma araçlarında da yüksek sesli müziğe izin verilmemeli. Tişört almaya girmişim, gürültüden elemanın sesini işitemiyorum. Belki kulaklarım hassas, belki çalan parça tarzım değil, belki yorgunum, keyfim yok, neden minibüse bindiğimde bangır bangır müzik dinlemek zorunda kalayım, neden buna maruz kalayım ki? Kulaklık yüzyılın icadı. İstediğin yerde kimseyi rahatsız etmeden isteğini dinleyebiliyorsun. Üstelik seni o an başka bir dünyaya götürüyor. Müzik demişken, bu sıralar Tune-in sitesi evde hep açık. İsviçre menşeili bir klasik müzik radyosu var, sabahları onu dinliyorum. O an çalan eser hoşuma giderse ekrana gidip bakıyorum, ne çalmaktaysa yazıyor. Harika bir site. Akşamlarıysa ağır ritimleriyle, cızırtılı sesleriyle, araya giren kemanla, piyanoyla ve genellikle kadın vokalleriyle trip-hop'a sardım bu sıralar. Yaz geceleriyle uyumlu geliyor.

(4) Pek yakında uzun sayılabilecek bir süreliğine yurtdışına gideceğim için şu sıralar bol bol okuyorum. İnsanların neden manastıra kapandıklarını anlayabiliyorum. Belirli bir konuya emek ve zaman sarf edilecekse yalnız kalabilmek şart. Birgün İlber Ortaylı, "yalnız kalabilmek elzemdir. Yalnızlık, kişinin tefekkürünü geliştirmesi için gereklidir" demişti. Aynen katılıyorum. Dostoyevski, tutukluluk hayatının en korkunç zorlukları arasında dört yıl boyunca yalnız kalamamış olmayı da sayar mesela.

(5) Geçenlerde okudum, şu sıralar ilke edindim bunu: "O hâlde, basit ve açık biçimde kendini ifade edemeyen susmalı, kendini açık biçimde ifade edebilene kadar çalışmaya devam etmelidir" (Karl Popper). Daha fazla sayıda insan tarafından daha iyi anlaşılmak arzusunda olan herkes, Popper'in dediğini ilke edinmeli -naçizane.


Tamer.

4 Temmuz 2015 Cumartesi

Keyifle Okuyacağınız Birkaç Paragraf: Yunanistan, Edebiyat, İnsanoğlu vs. Üzerine



(1) 2009-2010 gibi İtüsözlük'te yazar hesabım vardı. Orada bir gözlemde bulunma fırsatım olmuştu. İtüsözlük (şimdiki adıyla instela) platformunda yazılan her bir giri için artı ya da eksi oy vermek mümkündü. Yani, Facebook'ta olduğu gibi yalnızca "beğen" düğmesi yoktu. Dilerseniz eksiye de tıklatabiliyordunuz. Ne zaman mutlu olduğunuzu belli eden bir paylaşım yapsanız eksiyi yerdiniz. Kimse gerçek kimliğiyle değil fakat herkes rumuzuyla orada olduğundan ve üstelik eksi ya da artı oy kullananın rumuzu dahi ortaya çıkmadığından, herkes daha bir içinden geldiği gibi davranıyor, mutlak anonimliğin verdiği güven içerisinde hareket ediyordu. Mesela "sözlük yazarlarının itirafları" başlığında kendisini kötü, zayıf, üzgün veya pişman gösterenler artı oyları topluyor, hayat dolu, neşeli veya güçlü görünenlerse durmaksızın eksileniyordu. Sevilmek mi istiyordunuz? "Malın tekiyim" demeniz yeterliydi. Sanırım bu insan doğasına özgü, içgüdüsel bir tutum. Karşımızdakileri birer rakip olarak görüyor ve onları güçlü görmek yerine zayıf kalmalarını tercih ediyor, başkasının mutluluğunu kıskanıyoruz. Kökenlerde, derinlerde yatan mevzular. Bilinçaltındakileri bilince çıkarmak mümkündür de bilinçdışımıza dair hiçbir şey bilmeyiz. Kim bilir, anonim olduğumuzdan mutlak anlamda emin olduğumuz, kendimizi tamamen rahat hissettiğimiz mekânlarda nasıl davranırdık? Belki de sanal kimlikler kişinin gerçek kimliğidir. Sanal mecralarda, yüzündeki maske sayesinde asıl benliğine kavuşup, kendisi olabiliyordur. Gerçek gündelik hayatta ise, kişi, görünmeyen bir maskeyle dolaşıyor ve bilerek ya da bilmeyerek rol yapıyordur belki de -iş, okul, aile hayatında.

(2) Bir de Ursula'dan bahsedecektim. Ursula Le Guin'i sevme nedenim, öykü ve romanlarında alenen ortada olan deniz ve ada takıntısı. Ada yalnızca coğrafî bir oluşum değil, aynı zamanda psikolojik bir metafordur. Bağlılıklardan muaf olma, yalıtılmışlık hissi, uzaklaşma arzusu ve kaçış. Ada hem modernitenin kurum ve cemiyetinden, hem de feodalitenin cemaat ve kan bağından kopuştur. Köprülerin atılmasıdır. Sıkıcı uygarlığa karşı ilkel bir cennet, kıtalardan uzak kaldığı için dokunulmamış, dolayısıyla bozulmamış bir kara parçası. Bir mutluluk vaadi, adeta bir ütopya. Mercan adaları yeryüzündeki en bereketsiz topraklar olduğu hâlde kimse kasırgaların koptuğu, nezle, grip ve başka hastalıkların gırla gittiği, soğuktan tir tir titrediğiniz bir ada canlandırmaz kafasında. Hava hep güzel, deniz berrak, ağaçlar hep meyve dolu, toprak bereketli, insanlar hep güleryüzlü ve mutlu olmalıdır. Ursula ile empati kurabildiğimi düşünüyorum; zira kendisinde de ada ve deniz takıntısı var. Bugün okuduğum "Şeyler" adlı öyküsünü de beğendim bu sebeplerle. Öte yandan, ütopyaların hep sıkıcıyken distopyaların heyecan verici ve merak uyandırıcı olduğunu da kabullenmek gerek. Tam da bu yüzden Dante'nin İlahi Komedya'sının en çok referans verilen ve en kalın cildi Cehennem'dir.

Sabahları erken kalkmak gibisi yok. Yaz mevsimini nasıl sevmeyelim? Günler uzun, yüzebiliyoruz, ince giyinebiliyoruz. Hepsi bir yana bütün gün pencerelerin açık durabilmesi harika değil mi? Oh, mis gibi temiz hava :)

(3) Her politik olay algı operasyonuna öylesine maruz kalıyor ki herkes kendi işine geldiği gibi büküyor olguları. Özellikle Ortadoğu'da olup bitenler iyice algı savaşına döndü. Herhangi bir olgu, algı operasyonunun süzgecinden geçmeden bizlere ulaşmıyor. IŞİD, PYD vs. konularında hiçbir habere itimat etmemek lâzım. Sosyal ağlarda önüne gelen herkes fotoğraf paylaşıyor. Oysa fotoğraf bugün nesnel bir belge olarak geçerliliğini çoktan yitirmiş durumda. Aynı fotoğrafın altına bambaşka haber ya da yorumlar yazmak mümkün. Beraberinde verilen metin bizim algımızla oynarken ve fotoşop denen korkunç bir gerçeklik varken, günümüzde fotoğraf suiistimâle en açık belge türü. Hani "Son Hava Bükücü" diye bir anime vardı ya, sosyal ağlarda dönen algı operasyonlarına bakınca, medyanın bugün "Son Hakikât Bükücü" olduğuna kanaât getiresi geliyor insanın.

(4) Ne olacak Yunanistan'ın hâl-i pür melâli? Kimilerinin umduğu gibi sosyalist bir devrim mi gerçekleşecek? Bana kalırsa imkânsız. Olsa bile sürdürülemez ve etkisiz kalır. İktisadî sistemlerin değişip kalıcılaşabilmesi için başlangıcın zengin ülkelerde olması gerekir. Karl Marx, proleter devrimi o dönemde geri kalmış Çarlık Rusya'sında değil, epey sanayileşmiş olan İngiltere'de bekliyordu. Bugün Dünyada ciddi anlamda bir dönüşüm gerçekleşecekse bu ABD'de başlayabilir. En azından şu ana dek okuduklarımdan böyle bir çıkarım yapabilirim.

Sol cenahın makro-ekonomi konusundaki ciddiyetsizliğine hayret ediyorum. Postmodernite ile birlikte büyük-anlatıların çöktüğü anlayışının yarattığı bir etki olsa gerek, makro-ekonomi iyiden iyiye Sol'un gündeminden çıktı. Varsa yoksa kimlik politikaları, LGBT, hayvan hakları, ekoloji, veganizm vs. İyi, güzel de, ekonomiye dair ne diyorsun? Bir gün Sol bir partinin İstanbul Büyükşehir belediye başkan adayını izlemiştim. CNNTürk'te Cüneyt Özdemir'in konuğuydu. Kadın "halkların kardeşliğini esas alan bir belediyecilik anlayışı güdeceğiz" gibi slogan nevinden sözler ediyordu. Cüneyt Özdemir'i bilirsiniz, toleranslı birisidir. Sabırla dinledikten sonra -kesinlikle köşeye sıkıştırmak amacı gütmeden- birkaç soru sordu. Konuğumuz, İstanbul'un su sorununu nasıl çözecekti? Elindeki rakamlar nelerdi? Projeleri, önerileri nelerdi? Yanıt malûm: "Halkların kardeşliğini esas alan belediye anlayışı olunca bu sorunlar çözülecek"(!) Özdemir'in yüz ifadesindeki hayal kırıklığını unutamıyorum. Koskoca İstanbul'u yönetmeye talipsin, azıcık hazırlan da gel bari.

Yunanistan'da neler olur? Şahsen borsa, GSMH, cari açık vs. bunlardan anlamadığım için bilmiyorum :) Göreceğiz.

(5) Avcı-toplayıcı yaşam, Neolitik çağ ile birlikte tarım toplumuna geçiş, semavi dinlerin doğuşu, çok uzun süren feodal evre, bereketli topraklar için yaşanan göçler ve savaşlar, merkantilist ekonomiyle tüccar sınıfın yükselişi, Rönesans, Reformasyon, sanayi devrimi, Aydınlanma, Fransız Devrimi, aristokrasinin ve imparatorlukların sonu, iki Dünya savaşının önünde ve sonunda ortaya çıkan sosyalist devletler, SSCB'nin yıkılışı ve nihayet bugün her yerde egemen olan küresel kapitalizm çağında bir kuyruklu yıldıza inebilen araçlar yapan bilim insanları ve elinin altında internet olan sıradan insanlar.

Kim bilir bir sonraki adım ne ve gelecekte bizi neler bekliyor.

Tamer Ertangil.

2 Temmuz 2015 Perşembe

Ortadoğu, Yeni Kutsal Doğa ve Taraf Olmak


(1) Doğru mu önemli ve öncelikli yoksa Güzel mi? Yarını düşünürken Doğru'dan yanayım, diğer konularda ise Güzel'den. Okuduğum araştırma-inceleme ve kuram kitaplarının arasına bir roman sıkıştırma alışkanlığımın kökeni, haddinden fazla Doğru’ya maruz kalınca yaşadığım bıkkınlık hissi. Okuduğum metin ya da karşımdaki insan mükemmelen haklı olabiliyor ve ben dinlerken yoruluyorum. Sürekli haklı olan, hata düzelten insandan ve onun sunduğu doğruluklardan sıkılıyorum. Her sohbet münazara değildir. Her daim ciddi duran ve her sohbeti münazaraya çeviren insanın doğruluk takıntısını anlayamıyorum. Hayatta gülmek, havadan sudan sohbet etmek, çiçekler, edebiyat ve müzik de var. Bu yüzden iki-üç kuramsal kitabın ardından, “tamam, haklısınız ama yeter. Susun artık!” diyor ve bir sanat eseriyle karşılaşma, Güzel’e yönelme ihtiyacı duyuyorum. Öte yandan, Güzel’in uzamında daimi olarak ikamet etmek de her yiğidin harcı değil; ve bana kalırsa bu da çekilmez. Mesela sürekli şiir okuyan insanı anlayamıyorum. Güzel, bir yerden sonra kişiyi boğazlamaya başlıyor. Zaten hayat gailesiyle Doğru olmaksızın baş edilemez. En güzeli ne ifrat ne tefrit. Dengeli gitmek huzur veriyor.

Edebiyat demişken, Paul Auster’ın Son Şeyler Ülkesinde adlı romanından hayli tat aldım. Kitapta uzun ve çetrefil paragraflar değil, kroşe misali kısa ama vurucu cümleler var. Çevirisi de mükemmel.

(2) Doğa sevgisini biraz abartmadık mı? İnsana ve tüm diğer canlılara karşı kayıtsız olan Doğa'yı yüceltip İnsan'ı hakir görmek, üstelik bu tutumu bizatihi insanoğlunun benimsiyor oluşu açıklanmaya muhtaç. Belki de doğayı kendimizi sevdiğimiz için, bize haz verdiği için bencilce seviyoruzdur. 2000'lerin zeitgeist'ının sonucu biraz da bu durum: Organik gıda, ekoloji, çevreci örgütler, farkındalık kampanyaları, küresel ısınma vs. derken yeni bir kutsal inşa edilmiş oldu. Kutsalınıza söz etmiş gibi olmadım umarım ama bir ara bu konudaki düşüncelerimi uzun uzun yazacağım. Şimdilik sadece şunu diyeyim: İnsan her şeyden önce gelir. Bir de alıntı: "Doğa yok edilebilir değildir." (Harrari, İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi.)

(3) 90'lı yılların ikinci yarısında "ben varsayımlar üzerine konuşmam!" demek epey revaçtaydı, hatırlarsınız. Hâlbuki bilim dahi varsayımlarla ilerlerken, neden varsayımlar üzerine konuşulmasın? Biraz beyin jimnastiğinden kime zarar gelir ki? İslam medeniyetinin bilime yaptığı katkılara bakınca, özellikle bazı isimlere hayranlık duymamak elde değil. Akla ağırlık vermeyen eşarilik nasıl da galip gelmiş. Gazali'nin kalp gözü anlayışı bugün iki kere iki dörtmüşçesine nasıl da benimseniyor. Öyle ki, ağırlık vermemenin ötesinde, aklı köklü bir biçimde reddeden selefilik dahi taraftar buluyor Ortadoğu'da bugün. İnsan "varsaymadan" duramıyor: İslam medeniyeti mu'tezile ekolü, İbn-Rüşt ve el-Razi gibi akılcı alimler üzerinden yol alsaydı, modern bilim Avrupa yerine Ortadoğu'dan çıkar mıydı acaba? El-Razi'nin söylediklerini okudukça şaşkınlıktan ve hayranlıktan küçük dilimi yutacaktım neredeyse. Belki akılcılar olarak bilenen mu'tezile ekolü tutunabilseydi, belki felsefenin sapkınlığa sevk ettiği düşüncesi baskın gelmeseydi, modern bilimin filizlenmesi için Avrupa Yeni Çağ'ını beklemeye gerek bile kalmayacaktı; zira modern bilimin nüveleri Ortadoğu'da, özellikle İran'da ve Endülüs'te fazlasıyla mevcuttu. Ne olurdu bilemeyiz elbette. Yine de tarihe bakınca Ortadoğu farklı bir yol izleyebilirmiş ama irrasyonalitenin kolaycılığına teslim olmuş gibi görünüyor. İrrasyonalite kolay ikna eder, duygulara, ilkel benliğe hitap eder, hızla taraftar toplar ve rasyonel alternatifleri anında yutup öğütür, baskılar. Görgül kanıt, aklî gerekçe, sistemli gözlem ve deney ve rasyonel tartışma sıkıcı, zor ve uzun bir yolken "kâlp gözü" ne kadar da cazip. Şahsen Ortadoğu'dan bir şahlanma beklemiyorum. Bu şansını irrasyoneliteyle, kör adanmışlıkla çoktan yitirmiş görünüyor. 100 yıl öncesinin Balkanları gibi bugün Ortadoğu. 

(4) Türkiye'deki politik gündeme dair naçizane bir gözlemim var: Taraf olduğumuz insanlar inatçıysa ilkeli, taraf olmadıklarımız ilkeliyse inatçı görünüyor gözümüze.

Tamer.