17 Mayıs 2015 Pazar

Yunanistan, Felsefe ve Edebiyat Üzerine Kısa Değiniler


(1) Her gittiğim ülkede o ülkenin dilinde bir kitap alıyorum. Kimi yerde ise armağan ediyorlar. Estonca bir romanım bile oldu. Okuyamasam da bu kitapları bir ayrı seviyorum.

(2) Yunanistan'dan hiç söz etmedim. Kısaca değineyim. Larissa kenti düzenli. Caddeler ve sokaklar birbiriyle kesişiyor. Adeta iç içe geçmiş karelerden müteşekkil bu şehirde kaybolmak imkânsız. Yunan insanının ekonomik kriz anlayışının bizimkinden farklı olduğuna yerinde tanık olduk. Salı ve Perşembe günleri dükkanlar 14.00'ten itibaren kapanıyor. Akşam yemekleri çok geç saatlerde yeniyor. 21.00'den sonra kentte iğne atsanız yere düşmez. Herkes dışarıda yiyor. Çok fazla restoran var. Öğlen ve akşam yemeklerinde hınca hınç doluyor hepsi. Ülkenin ekonomik büyüklüğü Türkiye ile kıyas kabul etmez. Pastanın büyüklüğü bakımından Türkiye dünyada on sekizinci, Yunanistan ise kırk dördüncü sırada. Bunu on iki saat boyunca yollarda giderken anlıyorsunuz. Özellikle geceleyin bizim otobüs dışında tek araç görmeden saatler geçirmiştik. Kamyon, tır, bunları görmedik bile. Tarım alanları çok geniş olmakla birlikte sanayi yok gibiydi. Dönüşte Türkiye sınırından geçtikten sonra hareketlilik başlıyor. Tırlar, kamyonlar, otobüsler, otomobiller gırla. Tersaneler, yük gemisi filoları, fabrikalar, Tüpraş vs. derken pastanın neden Türkiye'de çok daha büyük olduğunu anlıyorsunuz. Yine de yemek, sosyalleşmek ve eğlenmek konularında Yunan insanına hayran kalmamak elde değil. Düşünüyorum da, son zamanlarda Türkiye'de ortaya çıkan asgari ücret tartışmaları doğal. Madem ekonomi pastası büyüdü, o pastayı daha adil bir şekilde paylaşma tartışmasının patlak vermemesi imkânsızdı. Bir şey daha: Yunanistan'da önümüze hiç çorba gelmedi. Salata ise hep vardı. Bazen salataya balzamik sirke sosu katıyorlar. Sıcak servis edilen ballı feta peyniri bir harika. Yunanistan'da deniz ürünlerine, özellikle -ayıptır söylemesi- kalamara doyduk. Bir gün akşam yemeğine 23.00'te oturunca Yunan meslektaşıma sordum. Uzmanlar, doktorlar akşamları geç saatte yemek yemenin sağlıksız olduğunu söylemiyorlar mıydı? "Aman" dedi, "şunu yapma, bunu yapma, onu yeme, öleyim daha iyi." 

(3) Sert ve uzun bir kışı geride bıraktık. Havalar ısındığından beridir pek film izlemez oldum. Filmlerden değil de kitaplardan bahsetmek isterim biraz. Etik üzerine son bir yıldır -demin baktım- on üç kitap okumuşum. Kimisi pek katkı sunmadı. Kimisindense çok şey öğrendim. Adorno'nun Ahlâk Felsefesinin Sorunları adlı kitabında "size bir reçete sunacak değilim; fakat illa ki bir erdemden söz etmek gerekiyorsa, en önemli erdemin tevazu olduğunu söyleyebilirim" kabilinden ifadeler var. Adorno'nun "tevazusu" ile Badiou'nun "itidâli" ne kadar da örtüşüyor. Hakikâtin bilgisini haiz olduğun zaman dahi aşırıya kaçma, mutedil ol, aksi hâlde kibrin seni gaddarlaşmaya götürür. Bu bakımdan kim olursa olsun etik ve politika konusunda dikkâtli olmalı; zira bu alanlar riskli. Söylemle değil eylemle, bilmekle değil yapmakla ilgili konular. Rawls'un adalet kuramını açıkçası Anglo-sakson demokrasilerine uygun buldum, dolayısıyla evrensel değil diye düşünüyorum. Anglo-sakson meta-etik damardansa hemen hemen hiç yarar görmedim diyebilirim. De Waal'in kitaplarında ahlâkın hayvan toplulukları, yani insan dışındaki türler içinde de varolduğuna örnekleriyle tanıklık etmek ilginç bir deneyimdi. Önceleri havada asılı duran değerlere şüpheyle bakardım. Okudukça şüphemi yansıttığım alan genişledi. Toplumsal, maddi bağlamlara oturmuş normlar da en az "havada asılı" duran değerler kadar kişi özerkliğine düşman. Her türlü dışsal norm kişinin özgür iradesini askıyı alma gücüne sahip olup yaderklikle sonuçlanıyor. Mutluluk, özgürlük, haz, başarı, erdem vs. içerisinde hangisinin hayatın amacı olduğu, hangisinin diğerlerinden daha önemli olduğu, hangisinin birbirini dışladığı ve bir arada olabileceği ise başlı başına bir mesele. Carl Schmitt'in düşünceleri ise parlamenter demokrasinin evrenselliğinden kuşku duymamı sağladı. Tüm bu konularda okuyup not tutmaya devam edeceğim elbette. 

(4) Bir ya da iki felsefî kitaptan sonra araya bir öykü ya da roman sokmak insanı rahatlatıyor. Demir Özlü'nün Bunaltı'sını pek beğenmedim. Varoluşçuluktan, özellikle Sartre'dan çok etkilendiği aşikâr olan Özlü'nün öyküleri biraz sıradan geldi açıkçası. Varoluşçuluk gerçekten de geçici bir gençlik hevesi midir, nedir? Yakup Kadri'nin Hep O Şarkı adlı romanında yazarın dili kullanım tarzına hayran kaldım. Pertev Naili Boratav'ın derlediği Türk masallarını okurken -özellikle bazı masallara- inanamadım. Donna Leon'un Yargı ve İnfaz adlı polisiyesini beğendim. Yine de aynı yazarın Operada Cinayet romanının yeri ayrı. Edebiyat ve felsefe yakından bağlantılı. İonna Kuçuradi, Etik adlı kitabında etik değerlerin tezahür ettiği anların öneminden söz eder. Bu bakımdan edebî eserlerde verilen etik ilişki örneklerinin ders niteliğinde olduğundan dem vurur. Kuşkusuz öyle. Gerçekliğin inkârında temellenmesinden ötürü felsefenin esasen estetik bir disiplin olduğu söylenebilir. Etik ve estetiğin -ya da felsefe ve sanatın- yakından bağlantılı olmasına şaşırmamak gerek. Sanat nasıl doğaya, maddeye müdahale edip onu dönüştürüyorsa, etik ve politika da topluma müdahale eder. Duyumda verili olandan bağımsızca tahayyül edilen imgelere ve aklî ilkelere dayanarak doğayı dönüştürmek, etiğin ve estetiğin kesiştiği yer. Adorno'nun dediği gibi felsefe tahakkümcüdür. Olan olduğu gibi bırakılırsa orada doğal hâl yüceltilir ve atalet baş gösterir zaten.

(5) Kitap önermeyi pek tercih etmiyorum. Tek bir öneride bulunacağım. Kendisiyle meşgul olma, benliğini nesnesi kılma işini çok ileri bir düzeye taşımış olan Marion Milner'ın Kendine Ait Bir Hayat adlı kitabı gerçekten farklıydı. Özellikle ilk yarısı.


Tamer.