25 Aralık 2014 Perşembe

Kafka'nın Bir Adım Ötesi: Karadelik Güncesi


Geçen gün, Ali Teoman'ın Karadelik Güncesi adlı romanını bitirdim. Baştan söyleyeyim, kitabı kimseye tavsiye etmiyorum. Ciddiyim. Özellikle, tabuları çokça olan ve kutsallarına bir hayli bağlı kimseler bu kitabı okumasın -rahatsız olur. Teoman'ın anlatımının çok güçlü ve zengin olduğunu söylemek gerek. Öykü içinde öyküler, aralara serpiştirilen yan anlatılar, İbrahim Nemrûd'un durmaksızın karşılaştığı gerçeküstü kişilikler, ayrıntılarda kendini gösteren anakronik sapmalar ve okurun merakını diri tutan, masalsı bir atmosfer. Teoman gerçek bir masal anlatıcısı. Türkçesi o kadar güçlü, kullandığı söz dağarı o kadar zengin, betimlemeleri o kadar ayrıntılı ve yetkin ki, kitabı okudukça, insanın, Türkçenin çeşitli disiplinler için yetersiz bir dil olduğunu söyleyenlere gülüp geçesi geliyor.


Kafka'nın kitaplarında hep bir ulaşılmazlık vardır. Bu ulaşılmazlık, boğuntu deneyimi yaşatır. Şatodaki yetkililere erişmek mümkün değildir. Yargılanmakta olduğunuz davanın içeriğine dair hiçbir bilginiz yoktur. Bir böceksinizdir, ama sizin dışınızda herkes bu olağandışı durumu olağan karşılar. Çözüm bulmak imkânsızdır. Hakikât hemen orada gibiyse de, aslında sonsuzca uzaktır. Karadelik Güncesi, bu anlamda kafkaesk bir roman. Dava vekili İbrahim Nemrûd hakikâtin peşinde kıvranıp durmaktadır. Önce Seyfettin Stigma'yı arar; fakat bir türlü ulaşamaz. Ulaştığı anda onun çoktan ölmüş olduğunu öğrenir. Evlatlığı Sazinuş'un peşine düşer bu kez. Sazinuş'a ulaşmak çok daha zordur: "Ha, bak, Sazinuş'u tanımak başka şeydir, onun nerede olduğunu bilmek başka. Onun nerede olduğunu kimse bilmez. Eğer o istiyorsa, gelip seni bulur." (s. 277.) Güneş gibidir hakikât: Onun doğmasını sağlayamazsın, ancak o lûtfederse doğar, bulutlar lûtfederse dağılır ve güneş ışınlarının aralarından sızmalarına izin verir. Dünyayı dönüştürme iradesine sahip olman yetmez. Dünyanın da dönüşüme izin vermesi gerekir. Nihayet, Sazinuş'a eriştiğinde, Nemrûd, duyduklarıyla irkilir: Kim istemiştir ki ondan Sazinuş'u bulup, onu kurtarmasını? Hakikât, hiç ulaşılamayan bir lahana cücüğü gibidir. Soydukça küçülür, elinin altında olduğunu bilsen de, ona bir türlü ulaşamazsın. Sımsıkı kavradığında ufalanıp gider, gevşek tuttuğun vakitse avuçlarından sıyrılıp kaçar. Hakikâtin cazibesine karşı koymak zordur yine de:

"Gözümü alan bu tuhaf pırıltı beni büyülese, hızla dönen bir anafor gibi karşı konulmaz bir güçle kendisine çekseydi. Ona ulaşmak için derinlere dalsaydım. Ben dibe indikçe, pırıltı sürekli yer değiştiren şakacı bir benek gibi benden kaçsa, beni peşisıra derine, daha derine, hep daha derine sürükleseydi. Nefesim tükense, kollarım ve bacaklarımda derman kesilseydi. Sonra, ona ulaşmaktan artık ümit kestiğim bir sırada, birden kendimi onun tam üzerinde bulsaydım. O ufacık titrek pırıltı bir anda infilak etse, gözleri kör eden, bembeyaz, dev bir ışık topuna, bir akkor parçasına, hayır, süt rengi bir yalıma dönüşşe, beni olanca görkemiyle sarıp sarmalasa, içine alsa, yutsaydı." (s. 345.)

Yukarıda alıntıladığım müthiş metin, yapıtın bir özeti gibi adeta. Kafkaesk ulaşılmazlığın bir adım ötesine geçiyor Teoman. Hayatın anlamına, hakikâte, mündemiç tecrübeye, aydınlanma anına, ya da her ne derseniz deyin, ona kavuşma arzusu kuvvetli bir şekilde kendisini hissettirir. Bu arzuyu ifade etmek hiç de kolay değil, hâtta imkânsızdır: "Sözlerim göğe yükseliyor, düşüncelerim aşağıda kalıyordu." (s. 261.) Hakikât ile yüz yüze gelmek naif bir hayâldir, ona ancak göz ucuyla, çapraz bir bakış atabilirsiniz. Onu ifade edemez, ancak Teoman'ın yaptığı gibi, ifade etmeye yaklaşabilirsiniz. İbrahim Nemrûd, Kafka'nın bir kahramanı olsaydı, Sazinuş'a asla kavuşamazdı. Oysa Teoman'ın kahramanı olan Nemrûd, Sazinuş'a kavuşur. Gelgelelim bu hakikât pırıltısı bir anda bir ışık topuna dönüşür, onun sonunu getirir. En çok istenen, arzusun en yüce nesnesi, öz yıkımın bir aracıdır esasen. Tıpkı bir süpernova gibi, bir anlığına parlar ve sönmesiyle birlikte her şeyi yutan bir karadeliğe, sıfıra, kendisiyle çarpılan her sayıyı yutan, yutan elemana dönüşür: "Ve bilinir ki süpernovalar, evrenin o muzip ateşböcekleri, bir an, kısa, kıpkısa bir an parladıktan sonra, bir daha ışık vermemek üzere sönerler. Işıkları bize ulaştığında, aslında çoktan sönmüş, yitmiş, karanlığa gömülmüşlerdir. Ve karadelikler, yollarına çıkan herşeyi oburca soğuran o dipsiz kursaklar, denir ki, süpernovaların karaşın ardıllarıdır." (s. 382.)

Üç seçenek görünüyor: (1) Ye, iç, dedikodu yap, işe git, aile kur, eve dön, uyu döngüsünde, düşünümsüz bir yaşam. (2) Hakikâtin peşinde helâk olmanın göze alındığı, gözüpek bir eylem ve tefekkür hayatı. (3) Bu ikisinin ortası, yani ne ifrat ne tefrit. Nemrûd ikinci tercihe yönelmeden önce, üçüncü aşamada bir süre asılı kalmıştı aslında. Hiçliğin bağrında, Sinoplu Diyojen misali, kendisine bulduğu koca bir fıçının içinde, akışkan ve güvenilmez olan eşyadan, kısacası dünyadan -ve insanlardan- yüz çevirmiş hâlde, kimseden gölge etmelerinden gayrı bir ihsan beklemediği, gelip geçiciliğin, hiçliğin karnında tutunacak tek dalı olan pul defterine sarılmış hâlde, özne olmaktan vazgeçtiği anlardan söz ediyorum. 

Bu kitap, bana kalırsa, yaklaşık altı yüz sayfa boyunca varoluşu konu ediniyor. Elbette odakta insan var. Esas mesele insan. Varoluşun anlamını sorgulayan, onu anlamsız bulan ya da ona anlam atfeden tek varlık olan insan. Malûm, varoluşun anlamından söz edebilmek için, önce onun anlamından söz edenden söz etmek, yani insan üzerine odaklanmak gerekir. Muhtemelen bu yüzden, Teoman'ın, okuru rahatsız edecek denli açık seçik bir dille ortalığa döktüğü çirkinlikler, ardında sakladığı gerçekliğin üstüne serilmiş bir örtüden ibaret. Bir yerde, Teoman, bunu ima ediyor gibidir: 

"Görünüşte herşeyi açıkça söylerler, ama aslında esas sırrı bütün gözlerden saklamak için uyguladıkları kurnaz bir yöntemden başka bir şey değildir bu." (s. 282.)

Ali Teoman, 2011'de, kırk dokuz yaşında ölmüş.

Tamer Ertangil.