28 Mayıs 2015 Perşembe

Gezi Direnişi İki Yaşında!


Nasıl dolduğumuzu hatırlıyorum. Hınç doluyduk. AKP'nin gemi azıya aldığı, en pervasız dönemiydi. Erdoğan her cümlesine "bunlaaarr" diye başlar, "biz" diye bitirirdi. Yaşam tarzlarına müdahale hat safhadaydı. Her Allah'ın günü söze içkiden giriliyor, hamile kadınlar sokağa çıkmasından devam edilip kürtajdan çıkılıyordu. İnsanların bedenleri üzerinde biyo-iktidar kurma çabaları, dine dayalı toplum mühendisliği çalışmaları hızlandırılmıştı. Dine dayandığı ve dinler/inançlar tartışmaya açık olmadığı için gık çıkarmanıza izin verilmiyordu. Ağzınızın payını anında alıyordunuz. Alkol konusunda "iki ayyaşın" çıkarttığı kanun neden önemli olsundu? Yeni köprüye "kudretli padişahımız" Yavuz Sultan Selim'in adı verilecekti. İstanbul'un Fethi kutlanacak, Çanakkale Direnişi Seyit Onbaşı figürüne indirgenerek yeniden-kurgulanacak, Kurtuluş Savaşı her geçen gün unutturulacak, her an her yerde Yeni-Osmanlıcılık vurgusu ile insanlar ayrıştırılacak, 1 Mayıs kutlamaları için iki yıldır izin verilen ve hiçbir olayın çıkmadığı Taksim Meydanı, bu kez "inşaat var, tehlikeli" denerek yasaklanacaktı. Basın-yayın organları iyiden iyiye iktidar yanlısı yayınlar yapıyordu. Hükümetin Suriye'deki iç savaşa ilişkin tutumu pekçok insanı rahatsız ediyordu. İzlenen dış politika sonucu Reyhanlı patlamalarında 51 kişinin ölmesi bu tabloya tuz biber ekmişti. Muhalif bir ses çıkamıyor, siyaset yapması gereken temsilciler "püskevit" dedi diye, şivesinden ötürü alaya alınıyor, CHP lideri içinse ismine istinaden "mal" deniyordu: Ke-mal. Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, 4+4+4 sistemini hızla çıkartmış, ardından görevi bırakmıştı. En kıytırık konuda bile sayfalarca anket yapan MEB, koskoca eğitim sistemi değişirken bizlere anket yapma, nezaketen dahi olsa görüşümüze başvurma gereği duymamıştı. Milyonlarca insan kendini ülkesine ait hissetmiyordu artık. Onlar (AKP) bu milletin öz evlatlarıydı. Onlar her şeyin en iyisiydi. O sıralar kapağı nasıl yurtdışına atsam diye araştırdığımı hatırlıyorum.


Derken güzel bir şey oldu. Hani böyle militan olmayan, polisle çatışmaya girmemiş, çevreci insanlar vardır ya. Hani böyle insancıl, hayvansever, paylaşımcı, güleryüzlü, edebiyat seven, iyi eğitimli, zararsız. Bu naif çevrecilere pata küte, biber gazıyla saldırılınca hayatında meydanlara inmemiş, siyaset konuşmayı sevmeyen, en sıradan yurttaş dahi "eh, yettiniz artık!" diye isyan etti. 1 Mayıs'ta girilmesine izin verilmeyen Taksim Meydanı işgal edildi. Polis bu büyük kalabalıklarla baş edemedi. İnsanlar pencere pervazlarına limon, süt, ıslak mendil koydu. İnsanlar parkta bir araya gelip şarkılar söyledi. Kimileri gönüllü olarak yemek yaptı, kimileriyse varsa üzerlerine düşen öteki işleri.

Genel seçimler yaklaştı. Hiç heyecan duymadığımı itiraf etmeliyim. Heyecan duymuyor fakat rahatsız oluyorum. Köprü yaptık, yol yaptık, Marmaray yaptık de, ne dersen de, amenna. Ama mitinglerde elde Kur'an sallamalarından, "bunlaaar Zerdüşt!" diye haykırmalarından, kutsal/kutlu davamız dedikleri müphem kavrama vurgu yapmalarından sıtkım sıyrıldı. Ya 75 milyondan tek bir yurttaş dahi Zerdüştse? Neyse, bu tip gündelik politik tartışmalar insanın enerjisini sömürüyor. Genel bir tutum almak daha doğru. 

Gezi Direnişi'nin ikinci yaşı kutlu olsun. Seçim sonuçlarından değil ama gelecekten umutluyum. Mevcut ekonomik pasta büyük. İnançların toplumsal hayatı belirlemeyip bireysel uzamda kaldığı, seküler, gelir adaletsizliğinin biraz törpülendiği, -en zengin %5'in pastanın %70'ine sahip olduğu değil de- çalışan herkesin az çok refah bir hayat sürdüğü bir ülke olmamız imkânsız değil. Ancak o zaman siyaset konuşmayı bırakırız, temsilciler işlerini yapar, yurttaşlar olarak bizse -Kuzeyliler gibi- yemek sofralarında filmlerden, müzikten, sergilerden, kitaplardan bahseder, konserlere gider, bahçemizle uğraşır, mesela tekne filan alırız.


Tamer Ertangil.