3 Nisan 2015 Cuma

Taraf Tutmak, Bakışaçıları ve Şiddet Üzerine


İstiklâl Marşı'nı, "Garbın afakı" ne demek bilmeyen küçücük çocuklara ağlatarak okutmak, onları yarıştırmak çocuk istismarıdır. Çanakkale direnişi, Kurtuluş Savaşı'na alternatif, günümüz iktidarının işine yarayan ideolojik bir malzeme bugün -ötesi değil. Çanakkale filmi çekmişler şimdi, MEB genelge yayınlamış, tüm okullarda izlettirilecekmiş. Artık Kurtuluş Savaşı'nın esamesi okunmuyor okullarda, bilginize. Yakında kutlu doğum haftası var, yine bol bol çocuk istismarı yapılacak. Peygamber, tıpkı Hıristiyanlarda olduğu gibi, Tanrı'nın önüne geçti son on yıldır -gerçi konu bu değil. Toplum mühendisliğinin dik âlası yürütülüyor koşar adım. Egemen olan kendi paradigmasını Öteki'ne dayatırken, en ufak bir eleştiri getirmekten korkmanın gerekçeleriyse, kutsala hakaret korkusu, "acaba nefret söylemine mi kaydım?" tedirginliği ve cenah içerisindeki mahalle baskısı. Aradan sıyrılmaya çalışan birileri olursa, aşağıdakiler onun ayaklarına sarılıp, kendi seviyelerine çekmek için mümkün mertebe çaba sarf ediyor. Hâl böyleyken, elde kalan, hiçbir işe yaramayan küçük farkındalıklardan müteşekkil koca bir çöplükte oynaşarak kendini avutan bir güruh.

Türkiye'yi turist olarak gezmek güzeldir. Kapadokya semalarında balonla süzülmeyi kim sevmez? Ortaköy'de boğaza karşı lüfer yemek hoştur. Midye dolmaya, iskender kebaba, baklavaya çoğu turist hayır demez. Topkapı Sarayı, Sultah Ahmet Camii, Aya Sofya ve Galata Kulesi -ve tüm o müzeler. Gez gez bitmez. Gelgelelim, Türkiye'de, özellikle İstanbul'da iş bulup çalışan çok sayıda yabancı var. Onlara "expat" deniyor. Expatlar burada yaşadıkça, çalıştıkça iş ortamındaki güvensizliğin farkına varmışlar. Türk insanına güvenmenin zor olduğunu söylüyorlar. "Babana bile güvenmeyeceksin diye bir söz var sizde" diyorlar. Onu öğrenmişler.

2010 sıraları her muhalife Ergenekoncu derlerdi. Üye olduğum sendika için en yakın arkadaşlarımdan birisinin, "ha şu Ergenekoncu sendika mı?" diye burun kıvırdığını hatırlarım. Şimdi ne Ergenekon kaldı ne de Balyoz. Bir yıl öncesine kadar Fethullah Gülen, "Hoca Efendi Hazretleri" idi. Hakkında şaka bile yapamazdınız, taraftarları hemen size kaşlarını çatardı. Hâtta eskiden Kenan Evren için, "Allah ondan razı olsun. Kardeş kavgasını bitirdi" diyen insanlar, bir de bakıyordunuz darbelere karşı olduğunu iddia eden, demokrasi havarisi sevgi kelebeklerine dönüşmüş. Bizim kamuoyu manüpilasyona son derece açık. Üzgünüm ama kimseye güvenilmez. Her an dönebilir, dönüşebilir bir taban var.

Bakışaçılarının yüceltildiği postmodern çağı öngören Nietzsche, "hakikât yok, yalnızca bakışaçıları var" demişti. Oysa bakışaçılarının öznelliğinden muaf, nesnel, ulaşılması bir o kadar zor ve üzeri örtülü bir hakikât var. Evet, körler, bir filin orasına burasına dokunduğunda hep kendi hissettiklerini -belki de işlerine geldiği şekilde- betimler. Ne var ki, farklı yorumlardan münezzeh, gerçek bir fil vardır ortada. Yorumların çeşitliliği, yorumların dayandığı nesnel zeminin varlığını ortadan kaldırmaz. Aynı olguyu farklı kuramlarla açıklayabiliyor olmak, orada çıplak bir olgu olduğu gerçeğini değiştirmez.

Sokaktan bir adamı kolundan tutun, çevirin ve şiddete karşı olup olmadığını sorun. Emin olun şiddete karşı olduğunu söyleyecektir. Sorsanız herkes şiddete karşıdır zaten. Fakat şiddet bir türlü bitmek bilmez. O hâlde kimsenin şiddete karşı olduğu filan yoktur aslında. Daha fazla konuşmam yersiz. Şiddet ve savaş üzerine düşünmek isteyen herkes Ingmar Bergman'ın Skammen (1968) adlı filmini seyretmeli.

Tamer Ertangil.