23 Nisan 2015 Perşembe

23 Nisan Vesilesiyle "Çağdaş" Eğitim Modeline Bir Eleştiri


23 Nisan vesilesiyle eğitim-öğretimden bahsedeceğim biraz. Lafı uzatabilirim gerçi ama belki ilginizi çeker. Real Finnish Lessons adlı kitabında Sahlgren, Finlandiya mucizesini ele almış. Finlandiya'nın, PISA sonuçlarına göre eğitimde dünyanın en başarılı ülkesi olduğu bilinir. Fakat 2001'de en üst sıraya yerleştikten sonra düşüş başlamış. 2009'da sözel ve sayısal tüm alanlarda PISA puanları düşerken, 2012'de durum daha da kötüye gitmiş. Finlandiya bu başarısını yeni eğitim politikalarına bağlarken, Sahlgren'in titiz araştırması bunun öyle olmadığını söylüyor. Başarının sırrının sosyo-ekonomik ve tarihsel nedenlerde ve bunların yanı sıra geleneksel bir kültürün korunmasında yattığını savunuyor. Finlandiya'nın Danimarka, İsveç ve Norveç'e göre geç sanayileşen bir toplum olması, sessiz bir toplum olarak konuşmaktan ziyade yapmayı tercih eden bir yapıda olması, çevre ülkeler çoktan sanayileşmişken ülkenin %60'ının hâlâ tarımla uğraşıyor olması, ardından hızla sanayileşme ve sanayi-sonrası dönemin gelmesi, tüm bu dönemler çok kısa aralıklarla bir araya geldiğinde toplumun geleneksel yapısının aynı hızla değişmemiş olması, 1939-1940 arasında Sovyetler Birliği tarafından yaşanan işgâl gibi sosyo-ekonomik ve tarihsel nedenler birleştiğinde, Finlandiya'nın diğer İskandinav ülkelerinden çok Japonya ve Güney Kore gibi başarılı Uzakdoğu ülkelerine benzediği görülüyor. Daha önce İsveç toprağıyken, 1809'da Rusya'nın toprağı hâline gelen Finlandiya'da bağımsızlık arzusu ve ulusal bir bilinç yaratma çabaları henüz 19. yüzyılda başlamıştı. 1917 gibi nispeten geç bir tarihte bağımsız olan Finlandiya'da, öğretmenlik kahramanlık gibi görürülüyordu. Öğretmenler, yeni nesilleri eğitecek, onlara gerekli donanımı sağlamakla kalmayıp ayrıca bir ulus olma bilinci verecekti.

Öğretmen ve okulların özerk bir yapı arz ettiği, öğrenci-merkezli "çağdaş" eğitim sistemine geçişse 1990'lara kadar yaşanmamıştı. 90'lara kadar, Finlandiya eğitim sistemi merkezi ve gelenekseldi. Öğretmenin merkezde ve otorite olduğu, öğrencilerin dersi sessizce dinleyip verilen ödevleri yaptıkları, klasik davranışçı modelin yürürlükte olduğu geleneksel eğitim sistemi uzun yıllar hüküm sürdü. Kitapda, ayrıca, geleneksel eğitimin daha başarılı olduğunu gösteren araştırmalara da değiniliyor. (Incidentally, an increasing body of research suggests that traditional methods are superior for raising pupil achievement.) Dolayısıyla, yıllarca komşu ülkeler tarafından işgal edilmiş olmanın, savaşların ve soğuk savaş döneminin yarattığı ve yıllarca beslediği ulus olma bilinci, hızla sanayileşen ve aynı hızda değişmeyen bir kültür (tıpkı Japonya'da olduğu gibi, dinleyen, kurallara uyan, hâtta itaatkâr diyebileceğimiz bir kültür; zira Finliler sessizlikleriyle bilinir), bildiğimiz, geleneksel, öğretmenin odakta olduğu, öğrencilerin alımlayıcı konumda olduğu ve ödev yaptığı, ödül ve cezanın yürürlükte olduğu, davranışçı eğitim modeliyle birleştiğinde, yıllar sonra ortaya -2000 PISA sonuçlarında görünen- başarı çıkmıştı. 

Sahlgren, 1990'larda başlayıp bugün artık tamamıyla yerleşmiş çağdaş eğitim modeliyle birlikte başarının düştüğünü, bunun sonuçlarının da 2009 ve 2012 PISA sonuçlarına yansıdığını söylüyor: “Teacher methods aren’t as traditional today. At the same time, our school results appear to have reached their peak and started to fall."

Türkiye'ye geçelim. Eski lise mezunlarını bilirsiniz. Her biri üniversite mezunu gibidir. Cumhuriyet'in özellikle ilk yıllarında, savaşlardan çıkmış bir halk ve yeni bir ulus inşa etmeye istekli kadrolar vardı. Öğretmenler, tıpkı Finlandiya'da olduğu gibi birer kahraman edasıyla göreve başlıyordu. Reşat Nuri Güntekin, Yeşil Gece adlı romanında bu arzuyu anlatır. Köy Enstitüleri'nin başarısını biliriz. Dil eğitimine bakarsak, Cemil Meriç örneği gelir aklıma. O dönemlerde, gayet geleneksel bir eğitim alan Cemil Meriç ile karşılaşan Fransız bir doktor, "benim dilimi bu kadar iyi kullanan bir yabancıya denk gelmemiştim" diyerek onu bekleme sırasından alıp özel olarak ilgilenmiş vakt-i zamanında. 

Finlandiya'nın çağdaş eğitim modelinin sonuçlarının 2009-2012 PISA verilerine yansımış olmasıyla, ve bir o kadar devam eden araştırma sonuçlarıyla, belki ülkemizde de bazı değişikliklere gidilir de, mesela %3 bile dilbilgisi öğretmeyen, google'dan bulduğu parçaları kopyalayıp yapıştırıp ondan sorular devşiren, hiçbir şey öğretmediği çocuktan bu soruları yanıtlamasını, yarım kalmış bir öyküyü tamamlamasını vb. bekleyen "çağdaş" kitaplar biraz olsun yenilenir. Sosyo-ekonomik ve tarihsel şartlar pek kontrolümüzde değil, orası doğru. Fakat en azından öğretmen biraz daha merkeze alınabilir. "Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?" derlerdi ya, belki bu dikkate alınır. Hiç ödev vermeyen öğretmeni çok seven çocuklara sevginin tek başına başarı getirmeyeceği anlatılır. Belki kararlılık, azim ve sebat olmadan öğrenmenin gerçekleşmesinin müstesna öğrenciler dışında zor olduğu anlaşılır. 

Aklıma gelmişken, bizi bir haftalık "çağdaş öğretme yöntemleri" seminerine tabi tutmuşlardı. Orada bir Hoca bize bir araştırma sonucundan bahsetmişti. Yapılan araştırmada, "yumuşak" ve esnek diyebileceğimiz öğretmenlerin öğrencileri, otoriter, tatlı-sert ve ilkeli öğretmenlerin öğrencilerinden düşük notlar almış. Aziz Nesin'in oğlu, Türkiye'nin önde gelen matematikçilerinden Prof. Ali Nesin ise geçenlerde şu minvalde sözler etmişti: Kardeşim, matematik kolay filan değildir. Gayet zordur. Çocuklara matematiği sevdireceğiz diye onun kolay olduğunu söylemek onları kandırmaktır. Çocukları kolaya alıştırmayın. 

2000'lerden beridir Kutlu Doğum Haftası'nın gölgesinde, sönük, anlamsız bir tatile indirgendi artık ama yine de 23 Nisan kutlu olsun.

Tamer Ertangil.

19 Nisan 2015 Pazar

Masallar, Nükleer Enerji, Klişeler ve Empati

'66 doğumlu İtalyan ressam Marco Grassi'nin yağlıboya bir tablosundan.
(1) Hansel ve Gretel'in tam aksi mesajlar veren, en sevdiğim masallardan birisi, Küçük Kara Balık'ın yazarı Samed Behrengi, 1967 yılında, henüz 28 yaşındayken Aras nehrinde boğularak ölmüş. Kimileri öldürülmüş olabileceğini söylüyor. Behrengi'nin yazgısının Küçük Kara Balık'ınkine benzemiş olması çok acı... Masal yazabilmek insanın yapabileceği en güzel işlerden birisidir herhâlde. Yetişkinin yetişkine hitap etmesi için pek fazla gayret göstermesine gerek yok. Oysa bir yetişkinin, küçücük çocuklara hitap etmesi hayli zor. Sanki çocuk, yetişkinin minyatürü değil de apayrı bir varlık türüdür gibi gelir bazen. Bu nedenle -diyelim- Andersen Masalları'nı, Heidegger'in Varlık ve Zaman'ından daha değerli bulduğum olmuştur. Size de olur mu bilmem ama bazen çocuk kitapları okumak gelir içimden. Momo, Define Adası, Gulliver'in Sehayatleri, Küçük Kara Balık, Şeker Portakalı filan. Bir yerde, iyi bir çocuk kitabının genellikle yetişkinlere de hitap ettiğini okumuştum. Katılıyorum. Kötü Bir Şaka adlı küçük romanında -laf arasında- kendi ürettiği bir sürü masal anlatır Svevo. Yeteneğine hayran kalmamak mümkün değil. Keşke geceleri televizyonda Svevo gibi yetenekli, tonton bir dede çıksaydı da, Türkiye'ye masallar anlatsaydı. Ardından gidip uyusaydık. Her gece sıkılmadan izlerdim şahsen.

(2) Nükleer enerji konusunda doğru düzgün bir tartışma yok. Ya hükümetten yanasın ya da nükleere karşısın. Slogandan başka bir şey duymuyoruz. Bir kere başka bir hükümet nükleer santral kursaydı pekçok kişi karşı çıkmayacakmış gibi görünüyor. Kategorik olarak mı karşılar, yoksa koşullu olarak mı, belli değil. İkincisi, bilim insanları televizyon ekranlarına çıkıp bu konuda ciddi bir tartışma yapmalı. Mesela iki-üç yıl kadar önce NTV'de üç bilim insanının tartıştığı ciddi bir program vardı. Orada bir profesör, Türkiye'de rüzgar enerjisi tam anlamıyla kullanılsa bile ülkenin ihtiyacının %3'ünü anca'karşılar demişti. Bu gibi doneler önemli. Yoksa, karşı mısın, değil misin, bana anlamsız geliyor. Yeterli bilgim yok ki karşı ya da taraftar olayım. 

(3) "Gülmek devrimci bir eylemdir", "aşk örgütlenmektir", bir tane daha vardı, unuttum şimdi. Bu tip kulağa hoş gelen ama anlamsız sloganlar yerine gerçeklerle uğraşılsa daha iyi olur. Mesela araba fabrikalarında bir işçi gün boyunca, hatta bazen geceleri de olmak üzere, otomobilin sağ arka kısmını arabaya monte ediyor. Günde bunu yüzlerce kez yapıyor. O esnada zamanla yarışması lâzım. Bant hareket ediyor zira. Ne kadar zevkli bir iş değil mi(!)? Slogan demişken aklıma geldi. Toplumsal cinsiyet sorunu da sanıldığından çok daha kökleşmiş vaziyette. Okulda "scientist" sözcüğü için "bilim insanı" tabirini kullandığımda, ilk itiraz kız öğrencilerden geldi, "öğretmenim, bilim adamı demek gerekmez mi?" diye. Küçücük bir oğlan çocuğuna annesine benzediğini söyleyin, üzülecektir. Oysa kız çocuğuna babasına benzediğini söylediğinizde hiç rahatsız olmaz. Keşke öyle "kadın kadındır, çiçek babandır!" gibi yaratıcılık yoksunu sloganlarla dünya değişseydi. Yetişkinler olarak daha nice deneyimlerimiz var. Sorunlar sanıldığından çok daha köklü. Şahsen -özellikle bu konuda- zerre kadar umudum olmadığı için önceliklerim farklı.

(4) Gerçek bir empati olanaksız. Asla kendimizi başkasının yerine -tam anlamıyla- koyamayız. Orası kesin. Benim kendimi senin yerine koyabilmem için ben olmaktan çıkmam gerek. Senin tüm geçmişini, belleğini, yaşadığın travmaları, güzel anıları, deneyimlerinin bilincinde ve bedeninde bıraktığı izleri, sosyal çevreni, aileni ve hatta biyolojik yapını tam olarak kendime aktarabilmem mümkün değil. Gadamer, tüm metinlere, aslında her şeye, belli önyargılarla, biriktirdiğimiz deneyimlerle ve benliğimizle yaklaştığımızı söyler. Haklı. Kendimizi, inançlarımızı ve somut yaşantımızı biricik zannetmekte de üstümüze yok. Yahu yine de azıcık nesnel, uzaktan bakabiliriz bazı şeylere. Taraflar çıplak olgulara kendi biçtikleri elbiseyi giydirmek ve kendi anlatılarını hakikât belletmek için dezenformasyon yapmaya bayılıyor, hem de her konuda. Halk arasında "ayar vermek" diye bir şey var. İki kelimeyle herkes "ayar veriyor" birbirine. Eskiden Voltaire, Leibniz'in mevcut Dünyanın mümkün Dünyaların en iyisi olduğu düşüncesine "ayar vermek" için Candide diye bir kitap yazmıştı. Öyle iki kelime ile işi geçiştirecek kadar kolaycı değildi. Kant ilk başyapıtını yazdığında 57 yaşındaydı. John Rawls'ın iki önemli kitabı arasında 22 yıllık bir zaman geçmişti. Adamlar çalışıyor arkadaş. Sabırlı ve disiplinli olmak gerek. İtiraf edeyim, etik konusunda üç senedir işin içinden çıkamıyorum; lâkin bu adamların azmi bana sabırlı olmayı öğretiyor.


(5) Konuyla alâkalı değil ama Fransızların güzel bir sözü var paylaşmak istediğim: "Gençlik bilebilseydi, yaşlılık yapabilseydi."

Tamer.

6 Nisan 2015 Pazartesi

Güçler Mücadelesi ve Mükemmellik Üzerine


(1) Türk filmlerinde ve Türkçe romanlarda sık işlenen konulardan biri. Klişeden de öte bir hâl alan, İstanbullu entelektüelin Anadolu'ya gidip oranın insanını anlayamaması meselesi. Bir gün -nihayet- bir değişiklik yapıp, Anadolu insanının İstanbullu entelektüeli anlayamaması üzerine bir roman yazarlarsa okurum, söz. Ne de olsa bugün tersinden seçkincilik söz konusu. Oryantalizmden ziyade bir nevi"oksidentalizm". Türkiye'nin Batısını kültürel bakımdan yozlaşmış hâlde gören, burun kıvıran, yüzünü ekşiten, yeni seçkinci tuhaf bir Anadoluculuk hüküm sürüyor. Mesela yıllardır televizyonu her açtığınızda yüceltildiğini gördüğünüz, delidolu, horon tepen, sağı solu belli olmayan, silah seven, Teksas gibi şehirlerle (Rize), oradan çıkış olmadığını, ama her yerin onlar için orası gibi olduğunu söyleyen şehirlere (Trabzon) sahip karadeniz insanının nasıl da her daim kutsandığını görmemek ne mümkün? Son on yılın yapay kutsalıdır Doğu Karadeniz. Son on yılların kutsalı ise Anadolu. Son yaşanan silahlı saldırı olayına hanginiz şaşırdınız? Daha birkaç yıl önce Eğitim-iş üyesi birkaç öğretmen Rize'de bir basın açıklaması yaptığında neredeyse katlediliyordu. Bırakın Allah aşkına.

(2) Spinoza'dan öğrendiğim en değerli bilgi: Yanlış bir tasavvur (imgeleme), doğru, ispatlanmış bir fikirle karşılaştığında yok olmuyor. Tasavvuru ortadan kaldıran, yalnızca daha güçlü başka bir tasavvur. Örneğin "yüce" bir şahsiyetin aleyhinde dilediğiniz kadar kanıt, argüman veya gerekçe ortaya sunulsun. Daha yüce olduğuna inanılan alternatif bir şahsiyet ortaya çıkıncaya değin mevcut tasavvurun değeri zerre kadar azalmaz. Bir duyguyu ancak daha baskın başka bir duygunun bastırmasında olduğu gibi, aklî ve deneysel doğruluklar, imgeleri yerle bir etmek için yeterli değildir.

(3) Kendini beğenmek de lâzım biraz. Özeleştiri yapacağım derken kendini yerden yere vuran, daima kendiyle uğraşan kişide örtük kibir olabilir. Aşırı tevazu da örtük bir kibrin göstergesi olabilir. Her söze "ben" diye başlayan kişi kadar, kendisinden hiç söz etmeyen, daima genel ve soyut konularda konuşan kişi de benmerkezci olabilir. Birincisi alenen benmerkezciyken, ikincisi kendinden kaçmakla, aslında sürekli kendisiyle meşgul olduğunu ifşa etmiş olur. Sıcağı sıcağına bir olayı değerlendirmek yerine, bazen dışarıdan soğuk bir bakış daha sağlıklı olabiliyor. İnsan hem dışarıya dışarıdan bakabilmeli, hem de kendisinin dışına çıkabilmeli (eks-staz / dışa-duruş). Dışa-duran öznenin kendisine ve Dünyaya koyduğu mesafe ile nesnelliğe bir adım daha attığı söylenebilir.

(4) Ortak hiçbir şeyi olmayanların ortaklığı mümkün mü? Kulağa çok romantik geliyorsa da, üzerinde durup düşünmek gerek. Spinoza'nın müthiş bir çözümlemesi var: Yoksunluk bakımından, yani sahip olmadıkları özellikler bakımından uyuşan şeyler, aslında hiç de uyuşuyor değildir. Somut bir uyumdan söz edebilmek için, x ve y'de belirli özelliklerin yokluğu, bu yokluk bakımından örtüşmeleri yetmez. Benzer benzeri çeker. Farklılıkların bir-aradalığı, gökkuşağı, çok renklilik vb. söylemler son on yılların klişeleri. Tarih bu söylemi yalanlıyor zaten. Gücü eline geçiren x, ya y'ye boyun eğdirir, ya onu sömürür, ya yok eder, ya zayıf tutar, ya da onu kendine benzetir. Günümüzde de bu durum aynen devam ediyor. Gerek sertlikle, gerekse ikna süreçleriyle. Bu kutuplu ortam ve erk sarhoşluğunun pervasızlaştırdığı yöneticilerin arsız tavırları felâket getirebilir. Her şey yerle yeksan olduktan sonra mevcut nesilden fayda gelmeyeceği için sıradaki nesillerin eğitim süreci başlamalı.

(5) Cennet tasavvurunun, mükemmelin, öngörülü belirlenmişliğin, kusursuz oranların, şaşmaz bakışımlılığın, ödün vermez planlılığın, steril, hijyenik bir ortamın ve tekdüze davranış örüntüsünün kaçınılmaz sıkıcılığına tanık olmak için -ilişikte resmini gördüğünüz- Den Brysomme Mannen (2006) adlı filmi öneririm. Mükemmel, tamamlanmış olandır. Artık hiçbir şeye ihtiyaç duymaz, hiçbir yeniliğe ve değişikliğe gitmez. Hâl böyleyken mükemmel olanın donup kalması ve giderek kendini imha etmesi kaçınılmaz olur. Kuzey Kore'de olduğu gibi.


Tamer.

3 Nisan 2015 Cuma

Taraf Tutmak, Bakışaçıları ve Şiddet Üzerine


İstiklâl Marşı'nı, "Garbın afakı" ne demek bilmeyen küçücük çocuklara ağlatarak okutmak, onları yarıştırmak çocuk istismarıdır. Çanakkale direnişi, Kurtuluş Savaşı'na alternatif, günümüz iktidarının işine yarayan ideolojik bir malzeme bugün -ötesi değil. Çanakkale filmi çekmişler şimdi, MEB genelge yayınlamış, tüm okullarda izlettirilecekmiş. Artık Kurtuluş Savaşı'nın esamesi okunmuyor okullarda, bilginize. Yakında kutlu doğum haftası var, yine bol bol çocuk istismarı yapılacak. Peygamber, tıpkı Hıristiyanlarda olduğu gibi, Tanrı'nın önüne geçti son on yıldır -gerçi konu bu değil. Toplum mühendisliğinin dik âlası yürütülüyor koşar adım. Egemen olan kendi paradigmasını Öteki'ne dayatırken, en ufak bir eleştiri getirmekten korkmanın gerekçeleriyse, kutsala hakaret korkusu, "acaba nefret söylemine mi kaydım?" tedirginliği ve cenah içerisindeki mahalle baskısı. Aradan sıyrılmaya çalışan birileri olursa, aşağıdakiler onun ayaklarına sarılıp, kendi seviyelerine çekmek için mümkün mertebe çaba sarf ediyor. Hâl böyleyken, elde kalan, hiçbir işe yaramayan küçük farkındalıklardan müteşekkil koca bir çöplükte oynaşarak kendini avutan bir güruh.

Türkiye'yi turist olarak gezmek güzeldir. Kapadokya semalarında balonla süzülmeyi kim sevmez? Ortaköy'de boğaza karşı lüfer yemek hoştur. Midye dolmaya, iskender kebaba, baklavaya çoğu turist hayır demez. Topkapı Sarayı, Sultah Ahmet Camii, Aya Sofya ve Galata Kulesi -ve tüm o müzeler. Gez gez bitmez. Gelgelelim, Türkiye'de, özellikle İstanbul'da iş bulup çalışan çok sayıda yabancı var. Onlara "expat" deniyor. Expatlar burada yaşadıkça, çalıştıkça iş ortamındaki güvensizliğin farkına varmışlar. Türk insanına güvenmenin zor olduğunu söylüyorlar. "Babana bile güvenmeyeceksin diye bir söz var sizde" diyorlar. Onu öğrenmişler.

2010 sıraları her muhalife Ergenekoncu derlerdi. Üye olduğum sendika için en yakın arkadaşlarımdan birisinin, "ha şu Ergenekoncu sendika mı?" diye burun kıvırdığını hatırlarım. Şimdi ne Ergenekon kaldı ne de Balyoz. Bir yıl öncesine kadar Fethullah Gülen, "Hoca Efendi Hazretleri" idi. Hakkında şaka bile yapamazdınız, taraftarları hemen size kaşlarını çatardı. Hâtta eskiden Kenan Evren için, "Allah ondan razı olsun. Kardeş kavgasını bitirdi" diyen insanlar, bir de bakıyordunuz darbelere karşı olduğunu iddia eden, demokrasi havarisi sevgi kelebeklerine dönüşmüş. Bizim kamuoyu manüpilasyona son derece açık. Üzgünüm ama kimseye güvenilmez. Her an dönebilir, dönüşebilir bir taban var.

Bakışaçılarının yüceltildiği postmodern çağı öngören Nietzsche, "hakikât yok, yalnızca bakışaçıları var" demişti. Oysa bakışaçılarının öznelliğinden muaf, nesnel, ulaşılması bir o kadar zor ve üzeri örtülü bir hakikât var. Evet, körler, bir filin orasına burasına dokunduğunda hep kendi hissettiklerini -belki de işlerine geldiği şekilde- betimler. Ne var ki, farklı yorumlardan münezzeh, gerçek bir fil vardır ortada. Yorumların çeşitliliği, yorumların dayandığı nesnel zeminin varlığını ortadan kaldırmaz. Aynı olguyu farklı kuramlarla açıklayabiliyor olmak, orada çıplak bir olgu olduğu gerçeğini değiştirmez.

Sokaktan bir adamı kolundan tutun, çevirin ve şiddete karşı olup olmadığını sorun. Emin olun şiddete karşı olduğunu söyleyecektir. Sorsanız herkes şiddete karşıdır zaten. Fakat şiddet bir türlü bitmek bilmez. O hâlde kimsenin şiddete karşı olduğu filan yoktur aslında. Daha fazla konuşmam yersiz. Şiddet ve savaş üzerine düşünmek isteyen herkes Ingmar Bergman'ın Skammen (1968) adlı filmini seyretmeli.

Tamer Ertangil.