9 Mart 2015 Pazartesi

Üç Renk: Kırmızı (1994) ve Fransız Toplumu Üzerine


Birkaç yıl önce Kieslowski'nin Üç Renk üçlemesini izlemiş, Mavi ve Beyaz'ın hakkını verirken, kötü çeviri nedeniyle Kırmızı'yı tekrar izlemem gerektiğine karar vermiştim. Dün akşam izledim. 

Üç Renk: Kırmızı'dan sonra Kieslowski hiç film çekmedi. Film, Preisner'in harikulâde müzikleri eşliğinde, kırmızı tonlara ağırlık verilmiş bir şaheser. Malûm, Fransız bayrağı mavi, beyaz ve kırmızı renklerden oluşur ve bunlar sırasıyla özgürlüğü, eşitliği ve kardeşliği simgeler. Dolayısıyla bu film kardeşliği konu ediniyor.

Bağlılık, belli bir noktada özgürlükten vazgeçiştir. Birisine ya da bir davaya bağlanmakla, kendimizden ödün vermiş oluruz. Özgürlük kolay bir durum değildir aslında. Beraberinde sorumluluk da getirdiğinden, insanoğlu birdenbire özgürlüğe kavuşunca ne yapacağını bilemez. The Matrix filminde olduğu gibi, esaret zincirlerini kıran kişi, mutluluk içerisine gömülmek yerine, kendisini kuluçkavari ve klostrofobik bir mekânda, boğulmak üzereyken bulur. Özgürlük zordur. Dostoyevski, Karamazov Kardeşler'in "Büyük Engizisyoncu" bölümünde bu konuyu başarıyla irdeler. İnsanoğlu özgürlüğüne kavuştuğu anda, bir an evvel ondan kurtulmak için, bağlanacak bir şeyler arar, bu yolda çırpınır durur. Gelgelelim, bağlılığı tercih ederek özgürlükten ödün vermenin, bağımlılığa ve baskıcılığa dönüşme riski de mevcut.

Filmde işlenen kardeşlik temasının, esasen bağlılık adı altında, geniş bir şekilde görülmesinde yarar var. Valentine'nin, telefonun sağladığı dolaylı bağlanmayı yetersiz bulup, "dün gece ceketine sarılıp uyudum" derken tüm içtenliğiyle dile getirdiği bağlılıktan ziyade, filmde ve filmin çekildiği ülke olan Fransa'da, bağlılık yorucu ve boğucu bir pratiğe dönüşmüş. Model olarak çalışan Valentine'a, sürekli "gül; gülme; üzgün görün" gibi yönergeler veren fotoğrafçıda tezahür ettiği üzere, Fransız toplumunda ilerlemiş bir müdahalecilik söz konusu. Kırmızı agresif ve baskın bir tondur. Şahsen, Fransız bayrağındaki kırmızının, mavi ve beyazı baskıladığını, kardeşliğin, özgürlük ve eşitliği arkaplâna ittiğini düşünüyorum. Nitekim filmdeki emekli yargıç da, komşularının telefon görüşmelerini gizlice dinlemektedir. 

Fransa'dayken, bizi ağırlayanların, idarecisiyle, öğretmeniyle, turist rehberiyle, bir türlü nefes aldırmadıklarını hissettim. Almanya'daki gibi kurallara uyma hâlinden öte, daha kötü, somut bir müdahalecilik söz konusuydu. Alman bir dostun, Almanya'nın nispeten küçük bir ilçesinde, bir gece vakti caddeden karşıya geçerken, "kırmızı ışıkta geçmeye çekinirim. Sanki etrafımızda küçük gözler vardır ve bizi izliyordur gibi gelir" dediğini hatırlarım. Fransa'daysa, içsel bir denetim yerine, dışarıdan her daim bir müdahale söz konusu. Gerek öğretmen gerekse turist olarak gittiğimde, Almanya'da kendimi özgür hissettim hep -Fransa'nın aksine.

"İnsan yaşamının taşıdığı değer akıldan kaynaklanmaz" diyor Carl Schmitt. Akıl, rasyonalite, bilim, bunlar çok önemli olmakla birlikte değerlerle ilgilenmez. Sanata yer açılmalı. Bilim ve sanatın, rasyonalite ve duygunun beraberce varolup, birbirini küçümsemediği bir ortamda nefes alınabilir ancak. Fransa ziyareti, belki biraz büyütüyorum ama, hayatın her alanını kuşatan, rasyonalizmde aşırıya kaçan her sistemin, somut bireyselliği ve rahat ve içten bir sosyal yapıyı boğmaya meyilli olduğunu düşündürdü bana. Oysa hem genel ve soyut olanı, hem de somut bireysellikleri ve eşsiz, yinelenmeyen deneyimleri kucaklamak mümkün. Matematik ve şiir, bilim ve sanat, akıl ve duygu, Apollon ve Dionysos birlikte varolmalı.

Filmde gün ışığına karşı duyulan bir özlem var. Lambalar patlıyor. Fırtınalı bir havada sona eren hikaye, sürekli gözetleyen, denetleyen, karışan, müdahale eden, yönergeler veren bir sosyal yapının muhtemel sonuna işaret eder gibi. Telesekreterini iptal eden Valentine, telefonda kendisine sürekli hesap soran sevgilisine şunları söylüyor: "Tek istediğim huzur. Sessiz sakin bir yaşam". Aldığı yanıtsa, "benimleyken, huzurlu bir yaşamın olmayacak" şeklinde. Kuşatıcı bir kardeşlik ilkesinin öne çıktığı, kırmızının mavi ve beyazı baskıladığı, yüzeyde dayanışma gibi görünen, oysa özünde rıza almaksızın müdahale etmeyi kendisine görev biçmiş olan bir sosyal yapı, somut hayat deneyimini ve kendiliğindenliği sekteye uğratıyor.

Apollon'un baskın geldiği yerde Dionysos'un ayak sesleri duyulmaya başlar. Dikkatli olmak lâzım.


Tamer Ertangil.