23 Mart 2015 Pazartesi

Tanrı, İnsan, Bergman ve Spinoza Üzerine


Nattvardsgästerna (1963) Ingmar Bergman'ın, insanın Tanrı ile olan ilişkisini irdeleyen filmlerinden biri.

Karısının ölümüyle altüst olan bir papaz, hayatın anlamsızlığıyla yüzleşir. Tanrı'nın sessizliği onu rahatsız eder. Kilise cemaati için düzenlediği ayinlere, ettiği dualara artık kendisi de inanmayan bu din adamı, yeryüzünde vuku bulan onca kötülüğe rağmen Tanrı'nın sessiz kalışından yakınmaktadır. Tanrı'nın bu denli uzak duruşu, onda sağlam bir zeminden yoksunluk hissi doğururken, papaz, kendisine aşık olan kadının rahatlığı karşısında iyiden iyiye bocalar. "Tanrı yoksa ne fark eder ki?" diye sormaktadır kadın. Tanrı sessiz ve uzaktır, çünkü yoktur, hepsi bu. Aslında hakikât kişiyi özgür kılacaktır, onu tüm bağlarından azat ederken, zihnini çevreleyen önyargı duvarlarını yıkmasına vesile olur. Papazın yaşadığı şok geçici bir evredir. Ona aşık olan kadın bu evreyi çoktan atlatmış görünmekteyse de, özgürlüğün ve sınırsız seçim olanağının boğuntusu ve can sıkıcılığından bıkmış hâlde, artık birisine bağlanmak ister. İnsan'ın Tanrı'ya değil, yine insana bağlanması, büyük harfle İnsan'ı odak noktaya alması çözüm olarak görünür. Dikkat edildiğinde, papazın, karısının ölümü ile Tanrı'nın ölümünü iç içe geçmiş bir şekilde deneyimlediği anlaşılır. "Karım öldüğünde, kendim için değil, bir işe yaradığım için yaşadığımı anladım" der. Bağlı olma hâlidir onun için hayatı anlamlı kılan. 

Pagan geçmişlerini simgeleyen şeytanımsı bir yaratığı ayakları altına almış şekilde tasvir edilen Hıristiyan azizlerinin ortacağda yapılmış ahşap heykellerini görmüştüm. Filmdeyse papaz bu kez Hıristiyan geçmişini ayakları altına almak üzeredir. Üstelik film bu ruh hâlini karanlık bir ortamla yansıtmaz. Işıklar ve beyazlık daha kutlu bir geleceği müjdeler. Bergman'ın Nattvardsgästerna'sı, İnsan'la Tanrı arasındaki ilişkiden ziyade, tek tek insanların birbirleriyle olan ilişkisini irdeler gibidir. Müjdelenen bu müstakbel çağda, insanoğlu yeni sorular sormalıdır.

Bana kalırsa, Bergman'ın gerçek anlamda metafizik yapıtı Det sjunde inseglet (1957) idi. Nattvardsgästerna ise uhrevi görüntüsüne rağmen bir hayli dünyevi bir yapıt.


Spinoza tempolu bir filozof. Yazdıklarını okurken kitabı elinizden bırakamıyorsunuz. Her seferinde, üç-beş sayfa geriye dönüp önemli bulduğum yerlerin altını sonradan çizmem gerekti. Spinoza'nın düşünceleri nedeniyle Yahudi cemaatinden aforoz edildiği bilinir. Başyapıtı Ethica da ölümünden sonra yayımlanmış zaten. Bakın kitabın bir yerinde ne diyor:

"Öyle ki, doğanın mucizelerinin gerçek nedenlerini araştıran ve doğal olaylara bir budala gibi hayretle bakmak yerine onları bir âlim gibi anlamaya çabalayan insan, avamın doğanın ve tanrıların yorumcuları olarak taptıkları kişilerce dile düşürülür ve sırtına sapkın ya da dinsiz yaftası yapıştırılır. Çünkü bu kişiler bilirler ki cehalet ortadan kalkınca, kendi otoritelerini dayatmalarının ve sürdürmelerinin yegâne aracı olan o budalaca hayranlık da ortadan kalkacak." 

Ethica, 36. Önerme, Ek.

Özgür iradeyi reddettiği, dahası bu konuda -naçizane- ikna olmadığım için kendisiyle yollarımız ayrılsa da, keskin zekâsına hayranlık duyduğum filozoflardan birisidir Spinoza (Bu arada zekâ demişken David Hume'u anmadan geçemeyeceğim). Geçimini sağlamak için gözlük camı yapan bu adam, özgürlüğünden ödün vermemek adına zamanında üniversiteden gelen Hocalık teklifini reddetmiş. 44 yaşında, gencecik ölmüş -maalesef.

Tamer.