18 Şubat 2015 Çarşamba

Toplumumuzdaki Ahlâki Çöküntünün Çözümü Daha Fazla Din Dersi mi?

Adalet Tanrıçası Themis


Niyetim içinizi karartmak değil. Bazı gözlemlerimi ve düşüncelerimi paylaşmak istiyorum sıkılmazsanız. Bir kere toplumumuzda yalnızca kutuplaşma yok, kıskançlık ve başkalarının mağduriyetiyle tatmin olma alışkanlığı da yerleşmiş vaziyette. Herkes başkasının mesleğini kıskanıyor. Askerlerin lojman ve diğer olanakları, öğretmeninse tatili vardır. Esnaf bütün gün dükkanında oturur, şoförse bütün gün müzik dinleye dinleye gezer. "Komşunun çimenleri hep daha yeşil görünür." Para biriktirip yeni bir araba alan birisi için "demek ki ne biçim para kazanıyor" diyenleri duyarsınız. Örnek veriyorum: İngilizce öğretmenisiniz diyelim. Hani emniyette bir yabancıya tercümanlık yapmak için polis otosuna bindiğinizi görseler, "aa, tutuklamışlar galiba, kim bilir ne yapmıştır!" diye düşünenler olur. Yardımcı olduktan sonra eve dönüş yolunda, "geçmiş olsun ya, ne oldu?!" sorularına muhatap olabilirsiniz. 


Ülkemizde adalet anlayışı, "ben sürünüyorsam, herkes sürünmeli!" şeklinde. Tıpkı bir muhabirin uzattığı mikrofona, günde 12 saat çalıştığını, o hâlde herkesin 12 saat çalışması gerektiğini hınçla söyleyen simitçinin yaptığı gibi. Asla, "keşke ben de 9-5 çalışsaydım ve bu kadar çalışma geçinmeme yetseydi" demez. Yıllardır tanıdığımız, hiçbir kötülüğünü görmediğimiz birisine bir iftira atıldığını duyduğumuzda, "ateş olmayan yerden duman çıkmaz, yapmıştır şerefsiz!" diyenleri işitiriz. Bir kadın ya da çocuk, tecavüze uğradıysa ve/veya öldürüldüyse, o da sokağa çıkmasaydı, minibüse binmeseydi, okumak yerine kırıp dizini evinde otursaydı, hâtta kahkaha atmasaydı, göz teması kurmasaydı, gülümsemeseydi diyen insanlar görürüz. Kimse şunu demez: "Sokaklar senin mülkün değil kardeşim. O kadın da sahilde yürümek, deniz havasını koklamak, isterse oturup çekirdek çitlemek veya çay içmek hakkına sahip. Sen bi'zahmet saldırmayacaksın." Olay bu kadar basit.

Dinin insanla Tanrı, ahlâkınsa insanla insan arasındaki ilişkiyi ilgilendirdiği okullarda vurgulanmalı. Zorunlu din dersleri seçmeli hâle getirilmeli, seçen seçsin. Din derslerinin nicel olarak arttırılmasıyla toplumdaki ahlâkın iyiye gideceği yanılsamasından kurtulmamız lâzım. Aksi hâlde -örneğin- Özgecan Aslan'ı katleden kişinin Facebook'ta "Herkeze hayırlı Cumalar" diye paylaşımlar yaptığı hâlde nasıl babasını dövdüğünü, bıçakladığını, ve nihayet Özgecan'ın katili olduğunu anlayamayız, hatlar karışır. İbadet etmek kimseyi ahlâklı yapmaz. Oruç tutuyorsan, namaz kılıyorsan ve bu seni manevi olarak rahatlatıyorsa, Tanrı'ya karşı görevini yerine getirmiş olduğunu düşündürüyorsa, buna saygı duyarım. Ama ahlâk bu değil. Söz verip tutuyorsan, sorumluluklarını yerine getiriyorsan, güçlüyüm diye zayıfı ezmiyorsan, insanlara saldırmıyorsan, nezaket çerçevesinde davranıyorsan, yalan söylemiyorsan vs. o zaman ahlâklısındır. Bu yüzden dindar bir müslüman çok ahlâklı olabilir. Hiçbir dine inanmayan birisi de aynı derecede ahlâklı olabilir. Manevi gereksinimlerini sanat, şiir, edebiyat, müzik ve hâtta kendisine özgü, kimseye açıklamak zorunda olmadığı içkin ya da aşkın duygulanımlarda bulabilir. Herkesin tinsellik/maneviyat anlayışı ve hayatın anlamına dair düşünceleri farklı olabilir. Bu bizi ilgilendirmez. Buna karışmamız bile anayasal bir suçtur zaten (24. madde). İbadet ritüellerini (namaz, oruç) yerine getirmekle fazlasıyla meşgul olmak, ahlâki erdemlerin ikinci planda kalmasına sebebiyet bile verebilir. Bu riske karşı tetikte olmak gerek. Bu yazdıklarımdan ötürü çıkıp da "İslamofobik" filan demeyin, kolaycılık olur bu. 

Köklü bir kültürel dönüşüme ihtiyaç var ve bu gibi konular referanduma kalacaksa, kimse zerre kadar değişmek istemeyeceği, herkes hâlinden ve bilhassa kendinden epey memnun olduğu için, yandık demektir. Öncelikle okullarda empati kurabilmenin, başkası adına sevinebilmenin, paylaşmanın ve haklıyken hakkını aramakla, haksızsen susmak gerektiğinin öğretilmesi gerek. Güçlüysen, sesin daha çok çıkıyorsa, arkanda daha kalabalık bir kitle varsa haklısındır anlayışının değişmesi gerek. Halka kin ve nefret aşılayan kişilerin ekranlardan uzaklaştırılması gerek. Kabataş'ta bilmemkaç tane yarı-çıplak erkek, başörtülü bacımı taciz etti, -afedesiniz- üzerine işedi gibi sözler eden, öyle bir olay olmadığı kayıtlarla ortaya çıktığı hâlde "ben video kayıtlarına inanmıyorum" diyen Elif Çakır gibi gazetecilerin yargılanması gerek. Toplum sağlığına halel getirecek, Müge Anlı, Esra Erol gibi kişilerin yaptığı programların yayından kaldırılması gerek. Bazen tepeden inme uygulamalar gerekli ve gayet yerinde olabiliyor. Halk, "n'olur kamusal alanda sigara yasaklansın" diye sokaklara dökülmüyordu, bu yasak tepeden indi ve gayet iyi oldu. Çocukları okula göndermek de zorunludur mesela. Ben göndermeyeceğim diyemezsiniz. 

Şiddetin o kadar boyutu var ki, bir kere öncelikle, haklı olduğun zaman bile karşındakine bağırarak, her ifadeyi ünlemli, gergin bir şekilde ifade ederek sözel şiddet uygulamaya dur denmesi gerek. Ne insanlar var, size vurmaz, küfretmez ama gerim gerim gerer, üzer, incitir, ezer.

Köklü bir dönüşüm yaşamamız lâzım. Kimse masum değil. Sadece erkekler suçlu değil, sadece kadınlar da değil. Egemen kültür, egemen atmosfer sorun olan.

Yarıyıl tatilinde, durakta hastane servisi beklerken, dört yaşlarında bir kız çocuğu bana bakmıştı. Çok sevimliydi. Ben de gülümsedim. Annesine dönüp, "anne bu adam bana gülümsedi" deyince annesi onu arkasına sakladı ve kaşlarını çatarak bana baktı. Erkeklerde durum bu. Kadınların ve çocukların işi çok daha zor, kendi durumumuzu onlarla kıyaslayamayız elbette; fakat bu gidiş iyiye gidiş değil. Köklü bir dönüşüme ihtiyacımız var. "Baldız baldan tatlıdır" diye bir deyim var bu kültürde. "Kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin" diye bir söz var. Daha ne sözler var yerleşmiş, yazmayayım şimdi, bilirsiniz. Elbette ülkemizi seviyoruz. Ama en ufak bir eleştiri getirildiğinde, saldırgan bir tavırla, "aynısı Avrupa'da da oluyor!" denmesi çocukça bir tavır. Tıpkı yanlış bir davranış sergileyen bir öğrenciyi uyardığınızda, aynı davranışı bir başka arkadaşının da yaptığını söyleyerek kendisini haklı çıkardığını sanmasında olduğu gibi.

Tamer Ertangil.

14 Şubat 2015 Cumartesi

Batılı Yaşam Tarzı ve Tecavüze Davet? Bir Değini.


2013 Ağustos'unda Helsinki'deyken çekmiştim bu fotoğrafı. Finlandiya'da önemli bir maç. Şehri gezdikten sonra, dönüşte denk gelince, iki tane bira alıp maçı seyretmiştim. Kimsenin küfrettiğini sanmıyorum. İnsanlar sakindi; ama ciddi ataklarda ve gol olduğunda coşkuluydu. Bu "beleştepe" diyebileceğim nokta da dâhil olmak üzere, "kızlı-erkekli" izliyordu insanlar maçı. Kimse kimseyi taciz etmiyor, kimse kimseyi potansiyel tecavüz hedefi olarak görmüyordu. Finlandiya'da yılda kaç kez böyle olaylar yaşanıyordur ki zaten? Hele bizde olanlar, Özgecan Aslan'ın tecavüze uğraması, bıçaklanması, ardından cesedin -tanınmaz hâle gelmesi için- yakılması. Katillerden birisi Facebook'ta daha önce erdem nutukları atan bir paylaşım yapmış. Şoförmüş kendisi. "Şoförlüğü küçümsemeyin" demiş. "Şoföre yavrunuzu, ananızı, bacınızı emanet ediyorsunuz, canınızı emanet ediyorsunuz" demiş. Zaten bir konuyu çok vurgulayan kişiye inanmayacaksın. Ahlâka çok fazla vurgu yapan erdem hatiplerini samimi bulmazdım. Artık bu tip nutuklar çeken ahlâk bekçilerinin ne denli tehlikeli oldukları, iyiden iyiye ayyuka çıktı. Demek ki sana bir şey emanet edilmezmiş pislik herif, demek ki niyetin belliymiş ki üzerini örtmek için ahlâki nutuklar atıyormuşsun.


Avrupa'ya özenmek mi? Hani bazı muhafazakâr ve/veya İslamcı yazarlar, çözümü kadınları pembe otobüslerde yalıtmakta, kadınları mümkün olduğunca gözden uzak tutmakta buluyor ya, hani onlara göre tüm bu yaşananların müsebbibi Batı tarzı yaşama özenmekmiş ya, o bakımdan söyledim. Bence tam aksi. İnsan ilişkileri, akşam sohbetleri, bir-aradalık kültürü, kadınlık-erkeklik durumları, nezaket, mahremiyete, inançlara ve tercihlere saygı konularında, sonuna kadar Avrupa özentisi olduğumu açıkça itiraf ediyorum. Her şey ekonomi demek değil. Dünyanın en zengin ülkesi olsan ne yazar, insanlık bakımından geriye gittikten sonra. Şu Finlandiya'daki insana saygıya özenmek özentilikse, sonuna kadar özentiyim.


Tamer.

5 Şubat 2015 Perşembe

Laiklik Önceliği ve Biraz Müzik


Işid'in yaptığı katliamlar malûm. Geçenlerde Japon bir gazeteciyi öldürmüşlerdi. Bugünse Ürdünlü bir pilotu yakarak infaz ettiler. Zamanında Kuteybe Bin Müslim'in, onca Türk'ü, İslamiyete dönmediler diye katlettiği bilinirken, yapılan bu katliamlara gerçekten şaşırıyor musunuz? "İşte gerçek İslam bu!" diyecek değilim. Bu tip saldırgan bir tavır hiçbir şey kazandırmıyor. Bunu yapınca, insanlar -bilakis- dinî inançlarına dört elle sarılıyor. Çeşit çeşit İslam anlayışları, yorumları var. Mezhepler var, hadisler var, o hadis sahih, bu hadis sahte diyenler var, hadisleri bırakıp Kuran'a dönelim diyenler var, var oğlu var. O yüzden gerçek İslam nedir tartışmaları bana boş geliyor. Gerçek komünizm Kuzey Kore'deki mi? Küba'daki mi? Sovyetlerdeki miydi? Yoksa henüz hiçbir yerde tesis edilmedi mi? Siyasal İslamcılar, mükemmel olanın İslam olduğunu, kusurlu olanınsa müslümanlar olduğunu söylerken, sosyalistler, sosyalizmin mükemmel olup, kusurlu olanın sosyalistler olduğunu ima ediyor. Sapla samanı birbirine karıştırmak istemiyorum; ama bir koşutluk olduğuna da kuşku yok.

Gerçek İslam nedir, onu bilemem. Ama şu anda Ortadoğu'da görüleni pek matah bir pratik değil. Geçenlerde -şu an için adını unuttuğum- muhafazakâr bir yazâr, "ninelerimizin, dedelerimizin müslümanlık anlayışına dönmemiz gerek" diyordu. Siyasal İslam bataklığında debelenmenin, daha da diplere batmaktan gayrı bir işe yaramadığını anlamış gibi duruyor, ve dinin, Allah'la kul arasında, Tanrı ile kişi arasında, bireysel bazda yaşanması gerektiğini söylüyor, "siyasete dinî bulaştırmaksızın, ninelerimiz gibi, orucumuzu tutmamız, ibadetimizi yapmamız lâzım" diyordu. Be adam, tarif ettiğin, önerdiğin bu şey laikliğin ta kendisi zaten!

Lamı cimi yok. Bu Işid, El-kaide, Boko Haram ve benzerlerine karşı kategorik bir tavır takınılması, örneğin Suriye'de Esad'ın desteklenmesi şart. Laiklik askıya alındığı vakit İslam coğrafyasında kan gövdeyi götürür. Türkiye için de en öncelikli konu laiklik. Kim neye inanıyorsa, bireysel bazda inancını yaşayıp, ibadetlerini ifa eder zaten. Gelgelelim, Tanrı ile insanın arasına bir üçüncü girdiğinde orada kaos baş gösteriyor. Toplumsal hayatın ve devletin, bir dinî inanca göre inşa edilmesi hâlinde, orada baskı, terör, şiddet, kan eksik olmuyor.



Türkçe rock sevenler, Bulut Bazen grubunun Hayallerinin Peşinde (2014) albümüne bir şans versin derim. Hikâye adlı parçaları aklımda yer etti. Gece'nin, İyi Niyetli Bir Gün (2014) albümünü de beğendim. Bulut Bazen ile Gece benzer şarkılar yapıyorlar. Caz seviyorsanız ve Türk kadın solistlerin hepsinin aynı ses tonundan sıkıldıysanız, Ercüment Gül'ün Aniden'i (2013) vokalsiz bir albüm. Klasik Türk Müziği sevenler için, Fatih Erkoç'un Babamdan Miras (2012) albümü birebir. Fatih Erkoç'un sesini severim. 1991 yılında yaptığı Ellerim Bomboş adlı albümü hâlâ tümüyle ezberimdedir. Eline hangi enstrümanı verseniz çalan bu birikimli müzisyenin Türk Sanat Müziği eserlerini icrası dinlemeye değer. Fazıl Say'ın Say Plays Say (2014) albümü de takdire şayan. Yine Bir Gülnihâl'den Nietzsche und Wagner'e, Türk Marşı'ndan Paganini'ye bazı parçaları Fazıl Say kendi üslubunca yorumlamış. Keyifle dinledim. Piyano seviyorsanız, Klasik Batı Müziği'ni sevin ya da sevmeyin, Fazıl Say dinlenir. Son olarak, bu sıralar loş ışıkta, akşamları kitap okurken bana Olafur Arnalds'ın albümleri eşlik ediyor. Amiina'nın Kurr (2007) ve Tides of Nebula'nın Earthshine (2011) albümleri de tıpkı Arnalds'ınkiler gibi, ruh dinlendirici, sarıp sarmalayan türden ve sözsüz. Sizi bilmem ama, şahsen, kitap okurken rock dinleyemem.

İzmit'te tiyatrolar kışın oldukça etkin olsa da, insan İstanbul'da yaşayanların olanaklarına imrenmeden edemiyor bazen. Mesela 16 Şubat'ta, Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda Ólafur Arnalds'ın konseri varmış. 

Bu arada İzmit'e hemen her gidişimde Elektronik Kent Müzesi'nin bilmeden yanından geçiyormuşum. Bir dahakine içini gezeyim bari.

Aklıma şu geldi. Bence bir kitapsevere verilebilecek en güzel armağan, derleme, ciltli, özel bir baskı. Örneğin Ursula L. Guin'in Yerdeniz altılısının derlendiği kocaman bir kitap var. Yaşar Kemâl'in İnce Memed dörtlüsü var. Edgar Allan Poe'un tüm öykülerinin bir derlemesi, Thomas Mann'ın Büyülü Dağ'ı ve Musil'in Niteliksiz Adam'ı var ikişer cilt hâlinde. Özellikle Yerdeniz'den daha güzel bir armağan tasavvur edemiyorum.

Tamer.