18 Ocak 2015 Pazar

İstanbul'da İki İskandinav Seyyah: Hamsun ve Andersen


İstanbul Boğazı'nın İngilizcedeki karşılığının "Bosphorus" olduğunu bilirdim ama bu sözcüğün etimolojisini, "İstanbul'da İki İskandinav Seyyah" adlı kitaptaki bir dipnottan, henüz öğrendim. Yunanca kökenli bu sözcük, "öküz-geçidi", "inek-geçidi" gibi anlamlara geliyor. Tanrıların en güçlüsü Zeus, bir ölümlü olan İo'ya aşık olur. Onunla birlikte olmak ister; fakat İo, Hera tapınağında rahibedir. Hera, Zeus'un karısı olduğu için, başına dert açmak, dahası canından olmak istemez İo. Hâliyle Zeus'u reddeder. Zeus vazgeçmez elbette. Amacına ulaştıktan sonra İo'yu Hera'dan saklamak için bir ineğe dönüştürür. Hera, bu işte bir bit yeniği olduğunu anlar ve İo'ya musallat olmak üzere bir at sineği gönderir. At sineği İo'yu o kadar rahatsız eder ki, ondan kurtulmak için kıtadan kıtaya koşmaya başlar. Kaçarken İstanbul Boğazı'nı geçen İo, boğaza adını vermiş olur böylece: İnek-geçidi (Bosphorus).

"İstanbul'da İki İskandinav Seyyah" güzel kitap. İçinde Norveçli yazar Knut Hamsun ile, şu meşhur Andersen Masalları'nın yazarı Christian Andersen'in İstanbul'a dair izlenimleri var. Andersen 1841'de, Hamsun ise 1899 yılında İstanbul'a seyahât etmişler. Bu uzak ülkelerden gelen yazarların, o yılların Türkiye'sine dair izlenimleri gerçekten ilginç; zira bazı şeyler yalnızca dışarıdan bakınca anlaşılıyor. Rufailerden Mevlevilere, Kapalıçarşı'dan Karacaahmet Mezarlığı'na anlatmadıkları yer yok. Andersen, Üsküdar'da gittiği Rufai tekkesindeki ayinden nasıl rahatsız olduğunu, buna karşın Pera'da (Beyoğlu) izlemek fırsatı bulduğu Mevlevi semaında nasıl huzur bulduğunu anlatıyor mesela. Tabi her ne anlatıyorsa kendi sözcüklerini kullanıyor bu adamlar. Örneğin sema yerine "dans" diyor Andersen. Bu müthiş masal yazarının işine ne kadar tutkun olduğunu ise, Züleyha adındaki küçük bir Türk kızıyla konuşmaya çalışırken, "keşke Türkçe bilseydim, bu kıza hemen bir masal uydurur, anlatıverirdim" derken anlıyorsunuz. 

Hamsun'un izlenimleri ise daha ayrıntılı ve gerçekçi. Türkler adam yiyen insanlar değilmiş diye başlıyor, ne kadar dingin, telaşsız, huzurlu, dürüst ve kanaatkâr insanlar olduğumuzu söyleyerek devam ediyor. O zamandan bu zamana köprünün altından çok sular aktı tabi. Avrupalıların telaşesini eleştiren Hamsun, bugün İstanbul'daki telaşı, stresi, aceleciliği görseydi bir hayli şaşırırdı. Rum ve Ermeni esnaf elindeki ürünleri satabilmek için çırpınırken, Türk esnafın hiç ısrar etmediğini söylüyor. Andersen ise bir gümüş sikke verdiği kayıkçının, bu paranın fazla olduğunu, onun yerine vermesi gereken kuruşu gösterdiğini söylüyor. Tamah etmiyor bu insanlar, bir şey satmak için uğraşmıyor, ısrar etmiyor, çok konuşmuyor, sakinler, huzurlular, az yiyorlar ve sürekli nargile tüttürüyorlar gibi sözler ediyor Hamsun. Bunları okurken devrin ne denli değiştiğini düşünüyor insan, ister istemez:

"Avrupa'nın bu kadar yakınında yaşayan bir halk, kendini telaşa kaptırmamakla ne kadar iyi bir şey yapmış oluyor! Şimdi şurada yirmi adam sedirlere uzanmış, fabrikalara, bürolara koşturup yorulmaktansa, sabahın keyfini çıkarıyor. Bu insanlar neyle geçinir? Kalkıp gidenlerin yerine durmadan yenileri geliyor. Hepsinin de sabah keyfi yapmaya vakitleri var gibi. İş aramak üzere pazarda gezinen üstü başı dökülen ameleden, serçe parmağı yakut yüzüklü asil beyefendiye kadar, çeşitli sosyal tabakalardan kimseler oldukları görülüyor. (...) Bu ülkede geçinmek oldukça ucuza maloluyor; bir dilim ekmek, bir soğan ve bir yudum incir şerbeti bir Türk için bir öğün yemek sayılabilir. İş öncesi ve sonrası da kahvehaneye gelir. Yahut da bir cami avlusunda gölgede oturup, hayal dünyasına dalar." (s. 28)

Hamsun, Norveç'teki kuru inciri severmiş. Hayatında ilk defa İstanbul'da taze incir yemiş ve ı-ıh, sevmedim diyor :)


Tamer.