24 Ocak 2015 Cumartesi

Interstellar (2014) Üzerine


Interstellar'ı izledim geçen gün. Filmi izlemek, insanı fizik kuramlarına tekrar göz atmak için heveslendiriyor. Heisenberg'in belirsizlik ilkesinden solucan deliklerine, Schrödinger'in düşünsel kedi deneyinden genel görelilik kuramına savrulurken, hafızamı tazelemiş oldum. 

Eğer izlemediyseniz ve henüz filme dair bir şey duymak istemiyorsanız, aşağıda yazılanları okumayın.

Filmin en sevdiğim yanı, bilimsel kuramlarla olan tutarlılığıydı. Aslında, filmi her bakımdan sevdim. Belki son yarım saatlik kısmı bir saate yaysalar daha iyi olurdu; zira sebatla ve sabırla tırmanılan bir yokuşun ardından, birdenbire uçurumdan atladığınız hissine kapılıyorsunuz. Gerçi bu küçük eleştiri kayda değer sayılmaz. Bazı yorumlarda, film dinî bir gözle ele alınmış. Bu bakışaçısı bir hayli zorlama. Filmin bir yerinde, Amelia Brand, sevginin uzay/zamanı aşabileceğini söylüyor. Elbette burada kastedilen, sevginin -olgusal olarak- uzay/zamanın boyutlarını aşmamızı sağlaması değil. Şahsen bu ifadeleri olgu-değer ayrımı bağlamında düşündüm. Bilim olgularla ilgilenir. İşe yarayan bir yöntemdir; lâkin ondan insanlığı kurtarması beklenemez. Nötr bir disiplindir. Değerleri yaratan insanoğlu, bilimi kendi iradesi doğrultusunda işe koşar. İnandığı değerler uğruna bilimden yararlanarak atom bombası yapabilir. Öte yandan, bir hastalığa çare bularak insanları kurtarabilir de. Brand'in sevgiye ithafen söyledikleri, değer yaratan insanlığın, başkalarını kurtarmaya karar vermesi, iradesini bu doğrultuda kullanması olarak anlaşılırsa, filmin hiçbir mistik ya da dinî yönünün olmadığı anlaşılır.

Elbette bilimin olgularla ilgilenip, değerlerin inşasını felsefeye bırakıyor olması, onu önemsiz kılmıyor. Bu eleştirilerle bilime yüklenmek yerine, onu kötü amaçlarına alet eden politikacıları eleştirmek daha yerinde olur. Güzel bir benzetme okumuştum: Bıçak gibidir bilim: Onunla yemek hazırlamak da, adam öldürmek de mümkündür.

Interstellar şu noktayı vurgulamayı ihmâl etmiyor: İnsanlığı insanlık kurtarabilir. Ne Heidegger'in dediği gibi Tanrı, ne de doğa. Doğa, değerlerden muaf olmakla insanoğlunun varlığına karşı kayıtsızdır. Filmin hemen başında toprağın artık yanıt vermediğini görüyoruz. Önce buğday, ardından bamya, nihayet mısır ekilemez oluyor. İnsanlar toprağa dönmüş. Herkesin televizyonu ve bilgisayarı var ama yiyecek ekmeği yok. Copper doğa kötüdür dediğinde, Brand onu düzeltiyor: Doğa kötü değildir, tehlikeli olabilir ama "kötüdür" dediğinizde, doğaya bir değer atfetmiş olursunuz. Doğa kayıtsızdır. İyi ya da kötü değil.

Kant, uzay/zamanın insanın zihnine içkin olduğunu ispatlamıştı. Uzay/zaman ve kategorilerin süzgecinden geçen kendinde-şeyin ne olduğunu bilemeyiz. Kendinde-şey, uzay/zamanın süzgecinden geçerek, bize görüngü(fenomen) olarak verilir. Zihnimizde içkin olan biçimsel uzayın yapısı, en, boy ve derinlik olmak üzere üç boyutlu olduğundan, ne yaparsak yapalım, bu üç boyutun ötesini algılamamız imkânsız. Tabi kendinde-şeyin kaç boyutlu olduğunu bilemeyiz -hâtta kendinde-şeyden, yani algılayan öznenin yokluğunda, kendi olduğu hâliyle varolan bir kendilikten bahsederken, ona boyut atfetmek, onun boyutları olabileceğinin iddia etmek bile bir sınır ihlâli. Mevcut olanla mümkün olan arasındaki ayrıma dikkat etmek gerek. Kavrama ile algılama arasındaki ayrım da kritik önemde. Zihnimize aşkın, ondan bağımsız olarak düşünüldüğünde, ister süper sicim kuramının yirmi altı boyutlu uzayı olsun, ister kuantum mekaniğinin sonsuz boyutlu Hilbert uzayları olsun, bunlar son derece tutarlıdır. Film bu konuda, yani uzay/zamanın boyutları konusunda bilinen fizik kuramlarını müthiş bir şekilde görselleştirmiş. Bence kaçırmayın.

Birkaç kitaptan söz ederek bitirmek isterim: Tubitak'ın Zaman ve Uzay diye, bu konuları görsellerle açıklayan, giriş mahiyetinde güzel bir kitabı var. İmge Yayınevi'nin, Matematik Felsefesi adında küçük ve bir o kadar harika bir kitabı var. Yazarı Stephan Barker. Kitabım Tanrı, Özgürlük ve Ölümsüzlük de, özellikle ilk bölümlerinde uzay/zaman konusunu içeriyor.


Tamer Ertangil.