2 Ocak 2015 Cuma

Eksikliğin Arzulanması, K-Pax ve Kuzey Ülkeleri


Kendimi bildim bileli, hayâllerimde hep bir ada vardı. Hastalıkların, kötü huylu bakterilerin, kasırganın ve açlık sorununun olmadığı bir yer. Hayatta olup olabilecek tüm olumlu özelliklerin vücut bulduğu bir mekân. Hava şartlarının hep iyi olduğu, turkuaz bir denizle çevreli, bereketli toprağı ve bitmek tükenmek bilmeyen nimetleriyle, harikulâde bir yer. Tüm hayâllerin gerçek olduğu, dilediklerinin, dilediğin anda vukû bulduğu, bununla birlikte bu gizemli yönünü kimsenin bilmediği, keşfedilmemiş bir ortam. Çocukken abimle beraber izlediğimiz Mavi Göl adlı filmden mi mülhemdir, emin değilim. Aslında, zihnimdeki bu ütopik ada tasavvuruydu bana Lost'un tüm sezonlarını izleten -ve tropik bir adada geçen tüm romanları merak ettirip okutan. Karasal bağlantılardan yoksun, yalıtık, tüm topluluklardan uzak ve bir o kadar güvenli olan bu hâyali cennet, belki de, insanoğlunun can sıkıntısından, baskıdan, iş-güçten, kısacası aynı olanın daimi-yinelenişinden kaçışının bir simgesidir. Yunan mitolojisindeki, suyundan içene geçmişi unutturan Lethe ırmağı, Ingeborg Bachmann'ın "Burası bir ada. Ve ben, unutmayı aradım" derken kurguladığı duygusal ütopya, Platon'un Timaious diyaloğunda bahsettiği, adeta bir yitik cennet olan Atlantis adası, tüm bunlar, varolanın getirdiği sınırlamaların ve sıkıntıların neden olduğu zihinsel kaçış-mêkanları olsa gerek. Ütopya, "olmayan-yer" anlamına gelir zaten. Sanat yapıtlarının her biri bir adadır esasında. Güzel bir adada simgeselleşen bu olmayana-sığınma arzusunu, edebiyat, müzik, sinema ve en önemlisi, gece, kısmen tatmin edebiliyor -iyi ki.

Gece demişken, Gündüz Vassaf'a kulak verelim: "Geceleri, tüm öteki duyularımız da daha duyarlıdır, çünkü düzen güçleri o saatlerde makinelerini kapatmış olurlar. Gece olunca sessizliği dinler, karanlığa nüfuz eder, hem bedenlerimizin hem de hayal gücümüzün dizginlerini koyveririz." 

Cehenneme Övgü, ss. 20-21.


K-Pax (2001), şu ana dek izlediğim en iyi filmlerden birisi oldu. Prot, Ursula Le Guin'in Mülksüzler romanındaki ütopik gezegen Anarres'ten gelmiş adeta:

- Bana gezegeninizdeki sosyal yapıdan bahsedebilir misin? Orada hükümet var mı?
- Hayır, yok. Gerek duyulmuyor.
- Yasalarınız yok mu?
- Yasa yok. Avukat yok.
- Doğru ile yanlışı nasıl ayırıyorsunuz?
- Kainattaki tüm varlıklar, doğru ile yanlışı ayırabilirler, Mark.
- Peki... Ya birisi kötü bir şey yaparsa? Yani cinayet ya da tecavüz gibi... onu nasıl cezalandırıyorsunuz?
- Sana bir şey söyleyeyim, Mark. Siz insanlar; büyük çoğunluğunuz, "göze göz, dişe diş" politikasını savunursunuz; fakat bunun çok aptalca olduğu tüm kainat tarafından bilinmektedir. Hâtta Buda'nızın ve İsa'nızın bu konuda çok farklı görüşleri vardı. Fakat kimse o görüşlere dikkat etmedi; buna Budistler ve Hıristiyanlar da dahil. Siz insanlar... Nasıl bu kadar zaman hayatta kalabildiniz, bazen aklım almıyor.



Pusulalar boşuna hep kuzeyi göstermiyor. Daha önce Estonya, Finlandiya ve Letonya'ya gittim. Almanya'nın kuzeydoğusu ve kuzeybatısında da bulundum. Çocukken en sevdiğim masal Hansel ve Gretel idi. Onun etkisi midir, bilmiyorum. Hiç bıkmıyorum. Uydu fotoğraflarına bakarken, nerede olsa gözüm hep kuzeye kayıyor. Bu yaz için geçen yıllara göre daha tatminkâr bir seyahât planlıyorum. Båstad'da yarı-maraton koştuktan sonra ver elini Göteborg, Skövde, Oslo, Kopenhag... Şimdiden heyecan duymaya başladım.

Kuzeye, daima kuzeye!

Tamer.