24 Ocak 2015 Cumartesi

Interstellar (2014) Üzerine


Interstellar'ı izledim geçen gün. Filmi izlemek, insanı fizik kuramlarına tekrar göz atmak için heveslendiriyor. Heisenberg'in belirsizlik ilkesinden solucan deliklerine, Schrödinger'in düşünsel kedi deneyinden genel görelilik kuramına savrulurken, hafızamı tazelemiş oldum. 

Eğer izlemediyseniz ve henüz filme dair bir şey duymak istemiyorsanız, aşağıda yazılanları okumayın.

Filmin en sevdiğim yanı, bilimsel kuramlarla olan tutarlılığıydı. Aslında, filmi her bakımdan sevdim. Belki son yarım saatlik kısmı bir saate yaysalar daha iyi olurdu; zira sebatla ve sabırla tırmanılan bir yokuşun ardından, birdenbire uçurumdan atladığınız hissine kapılıyorsunuz. Gerçi bu küçük eleştiri kayda değer sayılmaz. Bazı yorumlarda, film dinî bir gözle ele alınmış. Bu bakışaçısı bir hayli zorlama. Filmin bir yerinde, Amelia Brand, sevginin uzay/zamanı aşabileceğini söylüyor. Elbette burada kastedilen, sevginin -olgusal olarak- uzay/zamanın boyutlarını aşmamızı sağlaması değil. Şahsen bu ifadeleri olgu-değer ayrımı bağlamında düşündüm. Bilim olgularla ilgilenir. İşe yarayan bir yöntemdir; lâkin ondan insanlığı kurtarması beklenemez. Nötr bir disiplindir. Değerleri yaratan insanoğlu, bilimi kendi iradesi doğrultusunda işe koşar. İnandığı değerler uğruna bilimden yararlanarak atom bombası yapabilir. Öte yandan, bir hastalığa çare bularak insanları kurtarabilir de. Brand'in sevgiye ithafen söyledikleri, değer yaratan insanlığın, başkalarını kurtarmaya karar vermesi, iradesini bu doğrultuda kullanması olarak anlaşılırsa, filmin hiçbir mistik ya da dinî yönünün olmadığı anlaşılır.

Elbette bilimin olgularla ilgilenip, değerlerin inşasını felsefeye bırakıyor olması, onu önemsiz kılmıyor. Bu eleştirilerle bilime yüklenmek yerine, onu kötü amaçlarına alet eden politikacıları eleştirmek daha yerinde olur. Güzel bir benzetme okumuştum: Bıçak gibidir bilim: Onunla yemek hazırlamak da, adam öldürmek de mümkündür.

Interstellar şu noktayı vurgulamayı ihmâl etmiyor: İnsanlığı insanlık kurtarabilir. Ne Heidegger'in dediği gibi Tanrı, ne de doğa. Doğa, değerlerden muaf olmakla insanoğlunun varlığına karşı kayıtsızdır. Filmin hemen başında toprağın artık yanıt vermediğini görüyoruz. Önce buğday, ardından bamya, nihayet mısır ekilemez oluyor. İnsanlar toprağa dönmüş. Herkesin televizyonu ve bilgisayarı var ama yiyecek ekmeği yok. Copper doğa kötüdür dediğinde, Brand onu düzeltiyor: Doğa kötü değildir, tehlikeli olabilir ama "kötüdür" dediğinizde, doğaya bir değer atfetmiş olursunuz. Doğa kayıtsızdır. İyi ya da kötü değil.

Kant, uzay/zamanın insanın zihnine içkin olduğunu ispatlamıştı. Uzay/zaman ve kategorilerin süzgecinden geçen kendinde-şeyin ne olduğunu bilemeyiz. Kendinde-şey, uzay/zamanın süzgecinden geçerek, bize görüngü(fenomen) olarak verilir. Zihnimizde içkin olan biçimsel uzayın yapısı, en, boy ve derinlik olmak üzere üç boyutlu olduğundan, ne yaparsak yapalım, bu üç boyutun ötesini algılamamız imkânsız. Tabi kendinde-şeyin kaç boyutlu olduğunu bilemeyiz -hâtta kendinde-şeyden, yani algılayan öznenin yokluğunda, kendi olduğu hâliyle varolan bir kendilikten bahsederken, ona boyut atfetmek, onun boyutları olabileceğinin iddia etmek bile bir sınır ihlâli. Mevcut olanla mümkün olan arasındaki ayrıma dikkat etmek gerek. Kavrama ile algılama arasındaki ayrım da kritik önemde. Zihnimize aşkın, ondan bağımsız olarak düşünüldüğünde, ister süper sicim kuramının yirmi altı boyutlu uzayı olsun, ister kuantum mekaniğinin sonsuz boyutlu Hilbert uzayları olsun, bunlar son derece tutarlıdır. Film bu konuda, yani uzay/zamanın boyutları konusunda bilinen fizik kuramlarını müthiş bir şekilde görselleştirmiş. Bence kaçırmayın.

Birkaç kitaptan söz ederek bitirmek isterim: Tubitak'ın Zaman ve Uzay diye, bu konuları görsellerle açıklayan, giriş mahiyetinde güzel bir kitabı var. İmge Yayınevi'nin, Matematik Felsefesi adında küçük ve bir o kadar harika bir kitabı var. Yazarı Stephan Barker. Kitabım Tanrı, Özgürlük ve Ölümsüzlük de, özellikle ilk bölümlerinde uzay/zaman konusunu içeriyor.


Tamer Ertangil.

18 Ocak 2015 Pazar

İstanbul'da İki İskandinav Seyyah: Hamsun ve Andersen


İstanbul Boğazı'nın İngilizcedeki karşılığının "Bosphorus" olduğunu bilirdim ama bu sözcüğün etimolojisini, "İstanbul'da İki İskandinav Seyyah" adlı kitaptaki bir dipnottan, henüz öğrendim. Yunanca kökenli bu sözcük, "öküz-geçidi", "inek-geçidi" gibi anlamlara geliyor. Tanrıların en güçlüsü Zeus, bir ölümlü olan İo'ya aşık olur. Onunla birlikte olmak ister; fakat İo, Hera tapınağında rahibedir. Hera, Zeus'un karısı olduğu için, başına dert açmak, dahası canından olmak istemez İo. Hâliyle Zeus'u reddeder. Zeus vazgeçmez elbette. Amacına ulaştıktan sonra İo'yu Hera'dan saklamak için bir ineğe dönüştürür. Hera, bu işte bir bit yeniği olduğunu anlar ve İo'ya musallat olmak üzere bir at sineği gönderir. At sineği İo'yu o kadar rahatsız eder ki, ondan kurtulmak için kıtadan kıtaya koşmaya başlar. Kaçarken İstanbul Boğazı'nı geçen İo, boğaza adını vermiş olur böylece: İnek-geçidi (Bosphorus).

"İstanbul'da İki İskandinav Seyyah" güzel kitap. İçinde Norveçli yazar Knut Hamsun ile, şu meşhur Andersen Masalları'nın yazarı Christian Andersen'in İstanbul'a dair izlenimleri var. Andersen 1841'de, Hamsun ise 1899 yılında İstanbul'a seyahât etmişler. Bu uzak ülkelerden gelen yazarların, o yılların Türkiye'sine dair izlenimleri gerçekten ilginç; zira bazı şeyler yalnızca dışarıdan bakınca anlaşılıyor. Rufailerden Mevlevilere, Kapalıçarşı'dan Karacaahmet Mezarlığı'na anlatmadıkları yer yok. Andersen, Üsküdar'da gittiği Rufai tekkesindeki ayinden nasıl rahatsız olduğunu, buna karşın Pera'da (Beyoğlu) izlemek fırsatı bulduğu Mevlevi semaında nasıl huzur bulduğunu anlatıyor mesela. Tabi her ne anlatıyorsa kendi sözcüklerini kullanıyor bu adamlar. Örneğin sema yerine "dans" diyor Andersen. Bu müthiş masal yazarının işine ne kadar tutkun olduğunu ise, Züleyha adındaki küçük bir Türk kızıyla konuşmaya çalışırken, "keşke Türkçe bilseydim, bu kıza hemen bir masal uydurur, anlatıverirdim" derken anlıyorsunuz. 

Hamsun'un izlenimleri ise daha ayrıntılı ve gerçekçi. Türkler adam yiyen insanlar değilmiş diye başlıyor, ne kadar dingin, telaşsız, huzurlu, dürüst ve kanaatkâr insanlar olduğumuzu söyleyerek devam ediyor. O zamandan bu zamana köprünün altından çok sular aktı tabi. Avrupalıların telaşesini eleştiren Hamsun, bugün İstanbul'daki telaşı, stresi, aceleciliği görseydi bir hayli şaşırırdı. Rum ve Ermeni esnaf elindeki ürünleri satabilmek için çırpınırken, Türk esnafın hiç ısrar etmediğini söylüyor. Andersen ise bir gümüş sikke verdiği kayıkçının, bu paranın fazla olduğunu, onun yerine vermesi gereken kuruşu gösterdiğini söylüyor. Tamah etmiyor bu insanlar, bir şey satmak için uğraşmıyor, ısrar etmiyor, çok konuşmuyor, sakinler, huzurlular, az yiyorlar ve sürekli nargile tüttürüyorlar gibi sözler ediyor Hamsun. Bunları okurken devrin ne denli değiştiğini düşünüyor insan, ister istemez:

"Avrupa'nın bu kadar yakınında yaşayan bir halk, kendini telaşa kaptırmamakla ne kadar iyi bir şey yapmış oluyor! Şimdi şurada yirmi adam sedirlere uzanmış, fabrikalara, bürolara koşturup yorulmaktansa, sabahın keyfini çıkarıyor. Bu insanlar neyle geçinir? Kalkıp gidenlerin yerine durmadan yenileri geliyor. Hepsinin de sabah keyfi yapmaya vakitleri var gibi. İş aramak üzere pazarda gezinen üstü başı dökülen ameleden, serçe parmağı yakut yüzüklü asil beyefendiye kadar, çeşitli sosyal tabakalardan kimseler oldukları görülüyor. (...) Bu ülkede geçinmek oldukça ucuza maloluyor; bir dilim ekmek, bir soğan ve bir yudum incir şerbeti bir Türk için bir öğün yemek sayılabilir. İş öncesi ve sonrası da kahvehaneye gelir. Yahut da bir cami avlusunda gölgede oturup, hayal dünyasına dalar." (s. 28)

Hamsun, Norveç'teki kuru inciri severmiş. Hayatında ilk defa İstanbul'da taze incir yemiş ve ı-ıh, sevmedim diyor :)


Tamer.

17 Ocak 2015 Cumartesi

Yakınları İhmâl Etmemek Gerek: Günübirlik İzmit Gezisi

İnsan hep uzakları merak ederken, yaşadığı yeri, belki yeterince gizemli ve farklı gelmediği için, ihmâl eder. Ben de böyleydim -ta ki bugüne kadar. Çoktandır üşendiğim bir gezi düzenledim kendimce. Vapurla İzmit'e gittim. Bu arada vapurlara bayılırım. Ferahtır, deniz kokar, kitabını okursun, oturacak yer bulursun, konforludur, üstelik tüm bu artılarına karşın ucuzdur. Vapurdan indiğimde ilk olarak Arkeoloji ve Etnoğrafya Müzesi'ne girdim. Vaktim olduğundan tüm yazıları okudum -zaten aksi hâlde anlamsız geliyor müzeleri gezmek. Fotoğraf çekmek yasaktı. Gerçi her gördüğüm şeyi fotoğraflama meraklısı değilsem de, oradaki Sokrates büstü ile mevsimleri temsil eden insan heykellerinin fotoğrafını çekmek isterdim. Yaz mevsimini temsil eden heykel yarı çıplakken, kış tamamen giyinikti mesela. Sonbahar da vardı ama ilkbahar kayıptı. Helen ve Roma sütunlarını bilirim ama ilk kez bir Bizans sütununu yakında görme şansım oldu. Ölen çocuğunun lahiti üzerine babasının yazdırdıklarını dilimize çevirmişler. Çarpıcıydı hakikâten. Öte yandan eklemem gerekir ki müze pek büyük ve zengin içerikli değildi. Belki Berlin'deki müzelerden sonra beğeni çıtam biraz yükselmiş olabilir.

Kocaeli Arkeoloji ve Etnoğrafya Müzesi'nden 8-10 dakikalık yürüme mesafesinde meşhur Saat Kulesi var. Saat Kulesi, 1900-1901 yıllarında, II. Abdülhamit'in tahta çıkışının 25. yılı onuruna inşa edilmiş. Kimi kaynaklar mimarının Vedat Tek olduğunu, kimileri ise Mihran Azaryan adlı Bahçecikli bir Ermeni olduğunu söylüyor. Kesin bilgi yok. Bu arada saat bozuktu :) Sorunca öğrendim ki, yaklaşık bir ay önce tamire gönderilmiş.

Saat Kulesi'nin hemen yukarısında Kasr-ı Hümayun var. Bu küçük saraya Av Köşkü de deniyor. Sultan Abdülaziz'in, dinlenme ve kimi konuklarını ağırlama amacıyla kullandığı bir köşkmüş. Dolmabahçe Sarayı'nın mimarları Balyan Kardeşler'den Karabet Amira Balyan'a yaptırılmış. Kasr-ı Hümayun beklediğimden daha ilginç ve güzeldi. Zemin kattaki bir odada, 1923 Ocak'ında, Mustafa Kemâl, o günün gazetelerinin temsilcileriye bir basın toplantısı yapmış. Eşyalar olduğu gibi duruyor. Sanki toplantı bir gün önce yapılmış gibi hissediyorsunuz. Gazeteciler dediysem, isimlere dikkat: Ahmet Emin Yalman, Halide Edip Adıvar, Falih Rıfkı Atay, Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve saireden bahsediyorum. Bu arada içerideki tek konuktum. Görevli sağolsun, sabırla bekledi beni.

Kasr-ı Hümayun, nam-ı diğer Av Köşkü.
Kasr-ı Hümayun'dan biraz daha ileride Atatürk ve Redif Müzesi var. Oraya girmek için dışarıdaki demir kapıyla bayağı bir uğraşmam gerekti. Sonra bir görevli beni görüp içeri aldı. Bu müzede Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin  kuruluş yıllarına ait kimi bilgi, belge ve eşyaları görebilirsiniz. Bir Kasr-ı Hümayun kadar etkilenmediysem de, hem bazı bilgilerimi tazelememe, hem de Yahya Kaptan'ın kim olduğunu öğrenmeme vesile oldu. İzmit'te Yahya Kaptan denince bir muhit gelir akla. Meğer bu adam tıpkı Çerkez Ethem gibi bir çete önderiymiş. Yalnız Atatürk Kuva-yi Milliye'ye katılmasını istediğinde, bunu kabul edip adamlarıyla birlikte Kurtuluş Savaşı'na canla başla katkı vermiş. Yahya Kaptan'ın, daha 30 yaşını doldurmadan İttihatçılarca öldürülmesine çok öfkelenen Mustafa Kemâl, Nutuk'ta kendisine 15-20 sayfa ayırmış. 

Atatürk ve Redif Müzesi
Oradan geriye döndüm. Yokuş aşağı iniyorsunuz, zaten sokağın adı gayet yerinde bir şekilde "Saray Yokuşu". Sağda bir bina fark ettim. Cumbaları ve estetik güzelliğiyle göze çarpıyordu. Üstünde tarihi önemine dair hiçbir bilgi yazmıyordu. Sağ tarafında "Çocuk Evleri Koordinasyon Müdürlüğü", ön tarafında, "Aile ve Soysal Politikalar İl Müdürlüğü", "Dokümantasyon Merkezi" ve "Türk Müziği Korosu" yazıyordu. Kapalı olduğu için giremedim. Sanırım müzeleştirilmemiş, hâlen faal olarak kullanılan bir bina. Şimdi baktım, evet görünce tanıdım, Eski Vali Konağı'ymış.

Eski Vali Konağı
Vapura binmek için iskeleye dönerken, yol üstünde TCG Gayret ve TCG Hızırreis müzelerine uğramaya karar verdim. Gemiden ziyade denizaltıya girmek beni etkiledi. Diğer müzelerde hep tek başınaydım ama Gayret ve Hızırreis çok ilgi gördüğünden, bizim grup on iki kişi civarındaydı mesela. Das Boot (1981) adlı şaheseri izlediğimden beridir bir denizaltının içine girmek istiyordum. Yanıbaşımdaymış meğer. Üstelik bir asker bize rehberlik edip, pekçok teknik ayrıntıyı anlattı. Bir zamanların yelkenli ve kürekli kalyonlarını düşünüyor insan, bir de daha 1940'larda yapılmış şu denizaltının teknik donanımına, gücüne bir bakıyor... Aradaki fark muazzam.

Neyse, lafı uzattım. Elbette her yer bir İstanbul değil; fakat her yerde ziyaret edilecek önemli mekânlar var illa ki. Bundan böyle, uzakları merak etmeye devam ederken, yakınları göz ardı etmemeye karar verdim.

Tamer.

7 Ocak 2015 Çarşamba

Ölümsüz Olmak Mümkün


Ölümsüz olmak mümkün. İnsanoğlunun en büyük ikinci arzusu hayvanların konuşmasıysa (masallarda bunun yansımalarını görürüz), birinci arzusu ölümsüzlük olmuştur hep. The Matrix'i esinlemiş olan Ghost in The Shell (1995) adlı animasyon bana bu konuları hatırlattı yine. Tüm ontolojik ve metafizik sorular bir kenara bırakıldığında, varoluş gizemli bir olgu olarak ortada duruyor. Gerçekliğin ne olduğu, derinlemesine irdelendiğinde, kesin bir yanıtı olmayan bir konu. Bedensel sonluluğun verdiği korkuya karşı, insan bilincinin geldiği nokta artık çözümler üretmeli. Ölümsüzlük, elbette bedensel bakımdan -şu anki teknolojiyle- olanaksız olsa da, bilinç düzeyinde mümkün. Tekil bilincimizin yapısı ve -buna ek olarak- belleğimiz, bugünün teknolojisiyle kopyalanabilir. Klonlanan bedenimize yüklenen bu kopya ile, her defasında sıfırlanan bedenimize, sıfırlanmayan, fakat tıpkı x + 1 döngüsünde olduğu gibi, sürekli geçmişin eklendiği bir bilinç yerleştirilebilir. Bu noktada etik mülahazalar ve psikolojik sakıncalar devreye giriyor elbette. Kişinin rızası olmadan bu işlemi yapmak uygun olmaz. Öte yandan, eğer kişi, bedeninin klonlanmasına, bunun yanı sıra bilinç haritasının kopyalanmasına ve belleğinin yedeklenmesine müsaade ediyorsa, o kişinin yine, yeni, yeniden hayata dönmesi, daha doğrusu hayata olduğu yerden devam etmesi, kısacası ölümsüz olması gayet mümkün.

Jules Verne, Denizler Altında Yirmi Bin Fersah'ı yazdığında denizaltı icat edilmemişti -ne de Ay'a Yolculuk'u yazdığında henüz Ay'a ayak basılmıştı. Bilim kurgu yapıtları, ortalama izleyiciye hitap eden aksiyon türlerinden arındırıldığında, geleceği öngörme potansiyeline sahip eselerdir. Tarih bunu gösterdi. 

Sanal ağlarda, rumuzlarla varolmak, bu işlemin bir ön adımıydı. Bir rumuz uydurup, ağlarda sanal bir kimlikle varolabiliyoruz çoktandır. İyi de, ne zaman bir yazılıma dahil olup sanal gerçeklikte salt zihin olarak varolacağız? Zihnin bedenden özgürleştiği, bedenin sınırlamalarından ve hastalıklarından kurtulduğu, ne erkek ne kadın, ne yetişkin ne de çocuk olduğu ve nihayet kendi kendisini farklı ağlara ve zeminlere kopyalayabildiği o günler çok uzakta olmasa gerek. Mevcut teknolojiyle, ölmeden en azından şunu görsek artık. 

Gelecek neler getirecek bakalım.

Tamer.

4 Ocak 2015 Pazar

Bazı Konulara Kısa Değiniler


(1) Fotoğraftaki kişi Vera Farmiga. Güzel kadın. The Departed'tan sonra Source Code'da da izledim. Hayran oldum gerçekten de. '73 doğumluymuş üstelik. O bakışlar filan. Nev-i şahsına münhasır bir güzelliği var.

(2) Bir arkadaş dikkatimi çekti. Koca bir paragraf yazıp sildim az önce. Hassas konular. Düşündüm de, uzatmaya gerek yok. Erkek-egemenliğin ve dahi homofobinin kökenleri o kadar derinlerdeki... Çoğunluk, kadın taklidi yapan erkeğe gülerken, erkek taklidi yapan kadına gülmez. Erkek eşcinselliğine karşı beslenen horgörünün de daha ziyade kadınlaşmaya, kadınsı olmaya, kadınlığa karşı duyulan horgörü olduğunu göz ardı etmemek gerek.

(3) Dünyada kayda değer müzik grupları, dikkat ederseniz, üyeleri hep çok gençken kurulmuş. Vi är bäst! (2013) adlı İsveç yapımı film bunu gösteriyor. Maddi imkânları kısıtlı birkaç ergen, eğitimli ve varsıl yetişkinlerden çok daha tutkulu ve hırslı olabilir; çok daha iyi şarkılar üretebilir. 30'undan sonra ünlenmiş kişiden hayır bekleme. Hayatını teminat altına almış, tutkusunu yitirmiş kişiler çıkar olsa olsa, Ferhat Göçer filan. Müzik tarihine, özellikle muhalif müzisyenlere dikkat edin, 17-18 yaşında, parasızlık içerisinde, ikinci el enstrümanlarla evin garajında prova yapmış gençlerdir çoğu. Belki de bu yüzden Pink Floyd'un son albümü hiç tat vermedi.

(4) Geçen gün Yalova'daydım. Vakit bulunca gezip oyalanmayı severim. Soğuktan ve yağmurdan korunmak, biraz da zaman geçirmek için bir kahveye girdim. O kahvede, son yıllardaki toplumsal kutuplaşmanın tabandaki tezahürüne tanık olmak mümkündü. Kırk yaşlarında birisi, gayet saldırgan bir tonda, yüksek sesle anlatıyordu: "Kâfirleri tanıyalım abi!" diye girdi söze, "yeni yıl kutlamaları yapanlar hıristiyanlaşmış oluyor" diye bitirdi. Kimin dinden çıkıp çıkmadığına kendisi karar veriyor demek ki hazret. Bu saldırgan tavrın kökeninde kıskançlıkla karışık yüzeysel bir din öğretisi yatıyor olsa gerek. Artık gri diye bir ton yok. "Dindar" var, "dinsiz" var. "Yurtsever" var, "vatan haini" var. Ortası yok. Birlik yok. Sentez yok. Vatandaş seni beni gözünden tanıyor artık -çoktandır gözden çıkarmış. Hoşgörü gerçekten de masalmış. Platon'un bir diyaloğunda geçiyordu: Tanrı bir şeyi emrettiği için mi o şey doğrudur, yoksa o şey doğru olduğu için mi Tanrı onu emreder? Eğer ikinci şık geçerliyse, ahlâki doğrular dinden bağımsız demektir. Din ve etik farklı konular. Bir arada da varolabilirler, bağımsız olarak da. Senin dediğini bu bağlamda anlıyorum. Bir de dini ritüellerin (ibadet), ahlâki erdemlerle etik değerlerin yerini alması riski var. Gündelik yaşantılarımızda görüyoruz bunu.

(5) Twitter'da dönen Barış Atay muhabbetine dair diyeceğim tek şey var: Lafı eveleyip gevelemeye, sözün etrafında dolaşmaya gerek yok: "Özgürlük düşmanlarına özgürlük yok!". "Esaretin özgürlüğü olmaz" der geçerdi eskiler. Şimdi, bir dostumun dediği gibi, özgürlük "kullanışlı" bir kavrama döndü, içi boşaltıldı. Tıpkı torba yasa gibi, içine ne atsan alıyor. Oh, ne âlâ. Bir kadın çok güzel eleştirmiş: "2x2 kafes aldım, tekerlekli. Onun içinde yaşama özgürlüğümü kullanmak istiyorum. Laf eden darbecidir." 


(6) Fotoğraftaki Hollanda'da, Lahey kentinin deniz kıyısında, Scheveningen diye bir yer. Her yeni yılın başlangıcında, insanlar topluca buz gibi denize hücum ediyor. Bu gibi faaliyetler ne kadar eğlencelidir, kim bilir? Düşünüyorum da, bizim burada, mesela ilçenin kurtuluş yıldönümünde -hurrraa- herkes denize koşsa. Harika olurdu. Özenmişimdir hep böyle faaliyetlere. Daha makûl bir öneridir, dikkate alınır belki diye geçen sene belediyeye dilekçe vermiştim: Yılda bir kez sahil koşusu düzenlenmesi için. Böylece hem bir festival havası yaşanır, hem de komşu il ve ilçelerden koşu meraklıları gelirdi. Belediye kaale bile almadı tabi. Aslında örgütlenip kendin yapacaksın böyle şeyleri. Mesela Eskişehir'de gençler sosyal ağlarda haberleşip, toplaşıp kar topu savaşı yapıyorlarmış, merkezde, her yılbaşında. Ne güzel.

2015'te kimsenin sağlık sorunu yaşamamasını diliyorum. Selamlar.

Tamer.

2 Ocak 2015 Cuma

Eksikliğin Arzulanması, K-Pax ve Kuzey Ülkeleri


Kendimi bildim bileli, hayâllerimde hep bir ada vardı. Hastalıkların, kötü huylu bakterilerin, kasırganın ve açlık sorununun olmadığı bir yer. Hayatta olup olabilecek tüm olumlu özelliklerin vücut bulduğu bir mekân. Hava şartlarının hep iyi olduğu, turkuaz bir denizle çevreli, bereketli toprağı ve bitmek tükenmek bilmeyen nimetleriyle, harikulâde bir yer. Tüm hayâllerin gerçek olduğu, dilediklerinin, dilediğin anda vukû bulduğu, bununla birlikte bu gizemli yönünü kimsenin bilmediği, keşfedilmemiş bir ortam. Çocukken abimle beraber izlediğimiz Mavi Göl adlı filmden mi mülhemdir, emin değilim. Aslında, zihnimdeki bu ütopik ada tasavvuruydu bana Lost'un tüm sezonlarını izleten -ve tropik bir adada geçen tüm romanları merak ettirip okutan. Karasal bağlantılardan yoksun, yalıtık, tüm topluluklardan uzak ve bir o kadar güvenli olan bu hâyali cennet, belki de, insanoğlunun can sıkıntısından, baskıdan, iş-güçten, kısacası aynı olanın daimi-yinelenişinden kaçışının bir simgesidir. Yunan mitolojisindeki, suyundan içene geçmişi unutturan Lethe ırmağı, Ingeborg Bachmann'ın "Burası bir ada. Ve ben, unutmayı aradım" derken kurguladığı duygusal ütopya, Platon'un Timaious diyaloğunda bahsettiği, adeta bir yitik cennet olan Atlantis adası, tüm bunlar, varolanın getirdiği sınırlamaların ve sıkıntıların neden olduğu zihinsel kaçış-mêkanları olsa gerek. Ütopya, "olmayan-yer" anlamına gelir zaten. Sanat yapıtlarının her biri bir adadır esasında. Güzel bir adada simgeselleşen bu olmayana-sığınma arzusunu, edebiyat, müzik, sinema ve en önemlisi, gece, kısmen tatmin edebiliyor -iyi ki.

Gece demişken, Gündüz Vassaf'a kulak verelim: "Geceleri, tüm öteki duyularımız da daha duyarlıdır, çünkü düzen güçleri o saatlerde makinelerini kapatmış olurlar. Gece olunca sessizliği dinler, karanlığa nüfuz eder, hem bedenlerimizin hem de hayal gücümüzün dizginlerini koyveririz." 

Cehenneme Övgü, ss. 20-21.


K-Pax (2001), şu ana dek izlediğim en iyi filmlerden birisi oldu. Prot, Ursula Le Guin'in Mülksüzler romanındaki ütopik gezegen Anarres'ten gelmiş adeta:

- Bana gezegeninizdeki sosyal yapıdan bahsedebilir misin? Orada hükümet var mı?
- Hayır, yok. Gerek duyulmuyor.
- Yasalarınız yok mu?
- Yasa yok. Avukat yok.
- Doğru ile yanlışı nasıl ayırıyorsunuz?
- Kainattaki tüm varlıklar, doğru ile yanlışı ayırabilirler, Mark.
- Peki... Ya birisi kötü bir şey yaparsa? Yani cinayet ya da tecavüz gibi... onu nasıl cezalandırıyorsunuz?
- Sana bir şey söyleyeyim, Mark. Siz insanlar; büyük çoğunluğunuz, "göze göz, dişe diş" politikasını savunursunuz; fakat bunun çok aptalca olduğu tüm kainat tarafından bilinmektedir. Hâtta Buda'nızın ve İsa'nızın bu konuda çok farklı görüşleri vardı. Fakat kimse o görüşlere dikkat etmedi; buna Budistler ve Hıristiyanlar da dahil. Siz insanlar... Nasıl bu kadar zaman hayatta kalabildiniz, bazen aklım almıyor.



Pusulalar boşuna hep kuzeyi göstermiyor. Daha önce Estonya, Finlandiya ve Letonya'ya gittim. Almanya'nın kuzeydoğusu ve kuzeybatısında da bulundum. Çocukken en sevdiğim masal Hansel ve Gretel idi. Onun etkisi midir, bilmiyorum. Hiç bıkmıyorum. Uydu fotoğraflarına bakarken, nerede olsa gözüm hep kuzeye kayıyor. Bu yaz için geçen yıllara göre daha tatminkâr bir seyahât planlıyorum. Båstad'da yarı-maraton koştuktan sonra ver elini Göteborg, Skövde, Oslo, Kopenhag... Şimdiden heyecan duymaya başladım.

Kuzeye, daima kuzeye!

Tamer.