24 Aralık 2015 Perşembe

Süskind, Leyla Gencer ve Diğer Mevzular

Kendi adıma, bir süredir yaşadığım hayattan memnunum. Gündemdeki her olayı takip etmek, her söyleme laf yetiştirmek, ve zaman zaman ortaya çıkan, değiştirme ya da eğip bükme kudretine sahip olmadığımız bir gerçekliğe ironi ile yaklaşmanın verdiği "dayanılmaz hafiflik" hissi, daha doğrusu bu ironiye başvurma çaresizliği, kişiye hiçbir katkı sunmamakla kalmıyor, onu yoruyor da. İşimdeyim gücümdeyim. İş dışında kalan zamanım -özellikle son bir aydır- verimli okumalarla geçiyor. Celal Şengör şöyle demiş, Başbakan böyle demiş, Putin öyle demiş, bunları her saniye takip edip günde yirmi tane haber bağlantısı paylaşmak, hele manipülasyonun ve yanlış bilgilendirmenin gırla gittiği, herhangi bir fotoğrafın altına akla gelebilecek her yorumun yazılabildiği bu çağda pek anlamlı değil. Daha genel, egemen toplumsal ruh hâlinin çözümlemelerine, mevcut zeitgeist eleştirilerine epey ilgi duyuyor, yeri geldikçe üç beş kelam ediyor, her geçen gün durmaksızın tanık olduğumuz tezahürlerinin altında yatan ve mevcut kültürü belirleyen ve besleyen metafizik önkabullerin eleştirisine koşulsuzca "evet" diyorum. Ama o tezahürlerin her birini her Allah'ın günü tek tek ele almaksa, işte ona yokum. Neyse. Son zamanlarda okumaları arttırdım. Giderek daha verimli ve tatminkâr bir hâl aldı bu eylem. Mesela Henrik Ibsen'in bir oyununu okuduktan sonra o oyunun videosunu internetten bulup aynı akşam izlemenin verdiği hazzın yerini hiçbir şey tutmuyor. Sanat yapıtıyla, en sakin, en odaklanmış anınızda karşılaşmanın, ona nüfuz edebilmenin yerini hiçbir deneyim tutmuyor. Hegel'in Geist kavramıyla ifade etttiği o tinsellik, o maneviyat, o kendini bilimde, kültürde, sanatta, edebiyatta dışavuran, insanlığın ortak zihinsel alanı var ya, sanat yapıtlarıyla ve kitaplarla meşgulken, kişi tam da o alanda yürüyüşe çıkmış gibi duyumsuyor kendini. Kendi evimizde, kendimizle baş başa olduğumuzu sandığımız o anlarda, insanlığın yarattığı ortak zihinsel uzamı paylaşıyor, tarihin en seçkin kişilikleriyle içli dışlı oluyoruz aslında. Nitelikli bir oyun, roman, öykü, şarkı ya da film, fark etmiyor, birkaç saatliğine de olsa, bunlar, kendimizi ayrıcalıklı bir cemaatin mensupları gibi hissetmemize sebep oluyor. Öyle anlar oluyor ki, hakikate çapraz bir bakıştan öte geçiyor, onunla yüz yüze geliyoruz. "İşte bu!" dediğimiz anlardan bahsediyorum. Koskoca kitabın bir cümlesinde, bir paragrafında, bir diyaloğunda duyumsanan o doluluk hissi, adeta hayatın anlamını kavradığımız duygusu -geçici de olsa. Bedensel varoluşumuzun ötesinde yer alan bu ortak zihinsel uzamın verdiği manevî/tinsel tatmin, kişide bir hırs yoksunluğuna da sebebiyet veriyor elbette. Para, ev, araba, makam, mevki umrunda olmuyor bu cemaatin mensuplarının. Bunun iyi ya da kötü bir durum olduğunu söylemiyor, ona herhangi bir değer atfetmiyorum. Tek bildiğim, kitapların, felsefenin, sinemanın, edebiyatın, yani o ayrı, o paralel evrenin tadını alan kişi, artık somut gerçekliğe giderek daha az heves ediyor ve bu durum bir hırs yoksunluğuyla sonuçlanıyor. Bisikletin yetiyor sana mesela, kitapların ve filmlerin yetiyor, evde patlayan ampülün yerine yenisini takmayı erteliyorsun, hayatın getirdiği angaryaları hâlleder hâlletmez o kutlu Dünyaya, o kıymetli paralel evrene doğru hızla yol almak istiyorsun. Kendini yalıttığını zannediyorsun ilk anda. Oysa asıl yaptığın, kim bilir hangi ruh hâliyle yazılmış bir metinde, çekilmiş bir filmde, bestelenmiş bir eserde o eserin yaratıcısıyla iletişim kurmak -asla kendini yalıtmak değil. Ona kulak vermek, onun da katkı sunduğu tinselliğe, insanlığın ortak bilincine -ve bilinçdışına- dahil olmak. İnsan, yine insan yaratısı olan bu paralel evrende daimi ikamet mümkün olmasa da, orayı mümkün olduğunca, hiç olmazsa arasıra ziyaret etmeyi ihmâl etmemeli. Hayat gailesi zaten hiç bitmez.

Leyla Gencer hiç Türkçe eser seslendirmemiş. Belki yıllarca yurtdışında yaşamak ana dilinde bozulmalara yol açmış olabilir diye düşünmüştüm. Oysa verdiği mülakatı izlediğimde Türkçe'yi gayet güzel konuştuğunu gördüm. Mülakatını dinlerken bizden birisi olduğunu hissettim az biraz. Hepimizin gündelik dilde kullandığı ifadeleri dillendiriyor, bir yerde "Allah yardım etti" bile diyordu örneğin. Ne var ki sahneye çıktığı vakit bizden birisi olmaktan çıkıyor, başka bir kimliğe, farklı bir varoluş moduna bürünüyor gibiydi. Biz mi sahip çıkamadık ona, yoksa o mu kendisini bize ait hissetmedi, bilemiyorum. Kendi kararıyla tüm hayatını Avrupa'da geçirdi. 2008'de vefat ettiğinde naaşının yakılmasını istiyor, vasiyetinin devamındaysa küllerinin İstanbul Boğazı'na dökülmesini rica ediyordu. Türkçe konuşurken ne kadar bizdense, İtalyan aryalarını seslendirirken o kadar bize yabancıydı. Küllerinin boğaza dökülmesini isterken bizden biri, naaşının yakılmasından söz ederkense bir yabancıydı. Ne buraya ne de oraya, hem buraya hem de oraya aitti sanki. Neden Türkiye'de kalmadığını kurcalamak, onu "kaçıp gitmekle" itham etmek bize düşmez. Bayburt'ta verilen klasik müzik konserini hatırlayın: "Bayburt Bayburt olalı böyle zulüm görmedi" dendiği rivayet ediliyordu. Gencer burada kalsaydı eğer, varlığının ve sanatının bu halk için zulüm olduğu açıkça söylenecek, söylenmese bile ima edilecekti muhtemelen. Fazıl Say gibi sürekli polemiklere girecek, sinirleri yıpranacaktı belki. Ülkesinde kendisini bir yabancı gibi hissedecek, her an çekip gitme arzusunun cazibesine tav olacaktı belki de. Tam olarak bir türlü anlayamamakla birlikte az buçuk duygudaşlık beslediğim bu hanfendi, Türkiye'den büyük ölçüde kopmuş olsa da, yakılan bedeninin küllerinin yine bu toprakların denizine dökülmesini istemekle şöyle diyordu sanki: "Siz bana bakmayın. Ne kadar uzaklaştıysam da hâlâ biraz buralı, hâlâ biraz sizden biriyim."

* * * 

Şey... Ben suçlu değilim. Hani sürekli korku filmi gibi kıyamet senaryoları anlatılıyor ya her yerde. Küresel ısınmanın geldiği noktadan, ozon tabakasındaki deliğin büyümesinden, tarım arazilerinin yok olmasından, erozyondan, kimi hayvan türlerinin tükenmesinden filan bahsediliyor ya hani. Mütemadiyen hepimizin suçlu olduğu söyleniyor, vicdan azabı içerisinde kıvranmamız gerektiği ve sessiz kalanların ihanet içerisinde oldukları ima ediliyor ya hani. Hani "Küresel ısınmaya dur de!", "Çevre katliamına son ver!" gibi sloganlarla üzerimize görev biçiliyor, bir şeyler yapmamız salık veriliyor ya. İşte ben kendimi -af buyurun ama- suçlu hissetmiyorum. Kıyamet yaklaşıyor diye korkmuyorum. Dünyayı ben yönetmediğim için vicdan azabı duymuyorum. Yerlere çöp atmamak, yemek israf etmemek, bahçemi, yaşadığım yeri ve çevremi elimden geldiğince temiz tutmak ve güzelleştirmek dışında n'apabilirim? Neden koskoca devletler ve uluslararası şirketler varken, "hepimiz suçluyuz!" diye ünlemli cümleler kurarak, masum insanları da bu suçlular kümesine dahil ediyorlar? "GEZEGENİMİZ ÖLÜYOR, BİR ŞEYLER YAP!!!!" Ünlem ünlem ünlem. N'apayım yahu? N'apayım? Kudretimizi aşan konularda neden suçlu biz oluyoruz?

Yakında insanlar, dinozorları da insanların yok ettiğini filan söylemeye başlayacak galiba. Muhakkak suçlamamız gerekiyor kendimizi. En kötü biziz, ah biz, sıradan yurttaşlar, ne kadar da suçlu, ne kadar da her şeyden sorumluyuz. Ne kadar kötülük varsa bizim eserimiz. Hatalarımızla yüzleşmeli, günah çıkartmalı, kendimizi yerden yere vurmalıyız ki başkalarının sempatisini kazanabilelim. 

Bir şey diyeyim mi? Bir halt yapamıyoruz çünkü sıradan insanlarız. Dünya'da yaşanan çevresel ve toplumsal sorunları biz küçük insanlar çözemeyiz. Mülteci krizi var mesela. Eee, n'apayım? Ben mi çözeceğim o sorunu? Sen mi? Sürekli "BİR ŞEYLER YAPMALIYIZZZZZ!!!!!!" diye çığırtkanlık yapmamız da bu acizliğimizin bir ifadesi. Öyle diyoruz, zira hiçbir şey yapamadığımız gibi vicdanımızı da rahatlatmamız gerekiyor. Ben suçlu filan değilim. Çoğumuz suçlu değiliz. Rahat olalım bence. Küresel ısınmaya karşı harekete geçip güzel bir film izleyeyim diyorum birazdan. Benim yapacağım bu. 

* * *

Yılbaşı yaklaşırken -geçen yıllara göre azalmış gibi olsa da- kutlanmalı mı kutlanmamalı mı tartışmaları ortaya dökülmeye başladı. Baymadı mı bu muhabbet artık? Bir kere insanları bir araya getiren, birlikte yemek yemelerini, sohbet etmelerini sağlayan, gülümsemelerine vesile olan her etkinlik iyidir. İyiliği arttıran her iş iyidir. Bunu bir kenara koyalım. İkincisi, benim kutladığım herhangi bir gün, sana zarar vermediği sürece ve kutlaman için sana baskı yapmadığım sürece sakıncasızdır. Üçüncüsü, geçen sene bir grup kendini bilmez densizin yaptığı şişme noel baba bıçaklama eylemi gibi eylemler nefret suçudur -bunun lamı cimi yok. Nefret suçları gerçek ve yakın bir tehdit varsa söz konusu olur. Ülkede zaten bir avuç hıristiyan varken sen Noel'e karşı bildiri dağıtıyorsan, Noel Baba'yı kötü bir karakter gibi, çatık kaşlı bir vampir gibi filan resmediyorsan, ülkedeki azınlığın diken üstünde hissetmesi için sebep yaratmış olursun. Çoğunlukta olan, tam da çoğunluk olduğu için, tehdit altında değildir. Dolayısıyla haz etmediği her etkinlikten ötürü hassasiyet göstermesi gereken taraf çoğunluk olmamalı. 100 milyonluk bir ülkede 50 bin müslüman varsa müslümanlara karşı dillendirilecek nefret söylemi gerçek ve yakın bir tehdit yaratır; zira çoğunluk tarafından linç edilmeleri riski çıkar ortaya. Benzer şekilde, 100 milyonluk ülkede 50 bin Budist varsa, çoğunluğun Budistler hakkında konuşurken dikkatli olmaları gerekir. Budistler, hakaret etmedikleri sürece, 99 milyon 950 bin kişiye dair konuşurken daha rahat olabilirler, zira o çoğunluk, zaten ezici bir çoğunluk olduğundan tehdit altında değildir. Yılbaşında bir çoğumuz tavuk, pilav, belki içki, belki kola, çerez, dostlar ve televizyondaki eğlence programlarıyla eğlenmeye çalışacağız. Aile bireyleri bir araya gelecek. Kimileri ise kutlamayacak. Keyfim olmazsa ben de kutlamam, açar kitap okurum belki ya ne bileyim. Sıkıntı yok. Kimse kimseyi incitmediği, tehdit etmediği sürece kutlayan da kutlamayan da iyidir. Sosyal ağlarda, yılbaşının kutlanmasından yana olanların, bunu haklı çıkarmak gayretinde olduklarını görüyorum bazen. Yılbaşı ve doğumgünü kutlamanın Batı'dan mı geldiği, hicrî takvime göre şöyle miladî takvime göre böyle mi olduğu, Noel Baba'nın esasen Demreli mi olduğu filan, bunlar, bana kalırsa gereksiz ayrıntılar. Özür diler gibi, "ya kusura bakmayın ama, lutfederseniz yılbaşı kutlayacağım kendi çapımda müsaadenizle" dermiş gibi tavırlara girmeye ne gerek var? Sanırım baskı altında hissetmekten, "günaha giriyorsunuz!" ithamlarından duydukları rahatsızlıktan ötürü yapıyor insanlar bunu. Hâlbuki kutla gitsin işte. Kimseye zararın yok. Üstelik bunu meşru göstermek için bir gerekçe sunmak zorunda da değiliz. Zararsız eylemlerin meşruiyeti açıklanmaya muhtaç değildir.

Bence 21 Aralık'ı da kutlamak gerek. En uzun gece olduğu için değil, bugünden itibaren gündüzler uzayacağı için :)

Süskind'in Koku'su neden bu kadar sevildi? Bir faninin hakikat arayışını ve sonunda buna muvaffak olmasını, koku gibi akla hayale gelmeyecek bir temsil üzerinden başarıyla gösterdiği içindir belki. Jean-Baptiste Grenouille'un kendi kokusu yok; zira o hakikate sahip değil. Hakikat derken, genel itibariyle hayatın anlamından anladığımız şeyi kastediyorum. Hakikatin yokluğuyla yaşaması böylesine tutkulu, böylesine tuttuğunu koparan birisi için mümkün değil. Bu nedenle, hakikat arzusunun peşinde her türlü çileye katlanıyor. Güzelliğin peşine düşüyor ve kadınlarda aldığı kokulara kalıcı olarak sahip olmak istiyor. Hayatın anlamının kalıcı olarak elde edilemeyeceğinin farkına vardığındaysa delirme aşamasına geliyor. Derhâl kokuları hapsedecek bir yöntem bulmak zorunda hissediyor kendini. Gelgelelim, yanında çalıştığı ustası, kokuları asla kalıcı olarak elinde tutamayacağını, onları hapsedemeyeceğini söylediğinde, hayatın anlamı avuçlarından kayıverdiği için havale geçiriyor. Ne de olsa anlamsızlık içerisinde yaşaması imkânsız. Hâliyle yataktan kalkamıyor -ta ki ustası, uzak diyarlarda bir yerde, kokuları kalıcı olarak elde etmenin bir yönteminin olabileceğini söyleyinceye dek. Hakikat peşinde yollara düşüyor Grenouille, saçı sakalı birbirine karışıyor, her tür ağır işte çalışıyor ve en sonunda kokuları hapsetmenin yöntemini keşfettiğinde, hayat artık bu tutkulu adam için daha anlamlı bir hâle geliyor. Yöntemi öğrenmişse de, hayatın anlamını, en nihai kokuyu, o kusursuz kokuyu elde etmek için gereken bileşenleri hâlâ toplamak zorunda. Bu kutsal amaç uğruna gaddarlıktan da geri durmuyor. Genç kızları gözünü kırpmaksızın öldürüyor. 

Bir kere hakikati elde ettikten sonra kitleleri peşine takması an meselesi. İşlediği cinayetlerden ötürü idam edilmesine ramak kala, bileştirdiği kusursuz kokuyu sürünüyor ve etrafındaki kitle bir anda aklını yitiriyor: Yeni bir peygamberin doğuşu. Hakikate sahip bir yüce varlık olmakla, kitleleri peşinden pekâlâ sürükleyebilir.

Hayatın anlamı, anlamın insanların bir-aradalığında yatması (kendi kokusu olmaması ve başkalarının kokusu), amaçlarla araçların uyumlu olup olmaması, arzu ve kitlelerin irrasyonelliği gibi felsefî meseleleri koku duyusu etrafında mükemmelen işlediği için insanlar bu denli etkileniyor muhtemelen. Hayatın anlamı, sözlük tanımı verilebilecek basit bir mesele olmadığından, ona ancak çapraz bir bakış mümkün olduğundan, ondan ancak metaforlarla bahsetmek mümkün olduğundan olsa gerek, Süskind'in romanı ve uyarlama film bu denli beğenildi.

* * *

“Nasılsın?” diye sorulduğunda iyi olup olmamamıza bakmaksızın “iyiyim” der geçeriz. İçimiz çökmüş de olsa iyi olduğumuzu söyleriz. Bu durumun samimiyetsizlik olduğu, her birimizin yüzünde birer maskeyle dolaştığı söylenir. Şahsen öyle düşünmüyorum. Daha doğrusu evet, maske var belki, ama kimse kimsenin derdini bunca iş güç ve koşuşturmacanın ortasında ayaküstü dinleyecek değil. Öylesine yorulduğumuz günler oluyor, hele insanlarla doğrudan muhatap olduğunuz, yani iletişime dayanan bir meslekte çalışıyorsanız, başka insanlara öylesine doyuyor, konuşmaktan öylesine bıkıyorsunuz ki, bir de -iyi niyetle de olsa- ayaktüstü hâl hatır soran birisine derdini anlatmak istemiyor insan. "İyiyim" deyip geçiyorsun. Doğrusu da bu. Hâl hatır sorduğumuz birisininse dertlerini dinlemek, maskesinin altında yatan gerçek yüzünü, “iyiyim” ifadesinin altında gizlediği kederini anlayıp paylaşmak için kudretimiz kalmıyor. Nasıl olduğunuzu soran birisine iyi olduğunuzu söylemek en pratik çözüm. Gerçekten de insanlığın güzel bir buluşu: "Nasılsın? "İyiyim, sen?" "Ben de." -bitti. Nasıl olduğunu ayaküstü sorduğum birisinin de kısaca “iyiyim” demesi şahsen beni rahatsız etmiyor. Çünkü yorgunken ve yüz yüze iletişime doymuş hâldeyken, kimsenin maskesinin ardında yatan kederi öğrenmeye heves etmiyorum. Heves ettiğim tek şey, bir an önce kendimle baş başa kalmak oluyor.

Tamer.

15 Aralık 2015 Salı

Aziz Sancar ve Diğer Meseleler: 1-15 Aralık



(1) İnsan ağız tadıyla Nobel Ödülü'nü de alamayacak demek ki. Acaba yeryüzünde bizdekiler kadar ama'cı bir güruh daha var mı? Alfred Nobel'in dinamiti icat etmiş olmasını bir yerden öğrendin diye Nobel Ödülü nazarında tüm prestijini yitirdi, öyle mi? Dinamit bir icattır. Tüm icatlar gibi iyi ya da kötü niyetlere hizmet edebilir. Bir kimyagerin keşfinden ilaç yapmak da, kimyasal silah yapmak da mümkündür. Orası ayrı hikaye. Sanırım burada bir kıskançlık söz konusu. Hak edene hakkını teslim etmekte bir tereddüt, helal olsun demekte, ayağa kalkıp alkışlamakta, şapka çıkarıp eğilmekte bir isteksizlik söz konusu. Hani memurların sekiz saat çalışmasına bakarak, kendisinin de sekiz saat çalışarak insanca bir hayat sürdürebilmesi gerektiği düşüncesine varacağına, "ben sürünüyorsam herkes sürünmelidir" fesatlığıyla, "memurlar da 12 saat çalışsın" diye hiddetlenen tezgâhtar gibi, "madem ben yapamadım, madem ben başaramadım, başaranı takdir etmeyeyim ki geri plana düşmeyeyim" kurnazlığı ve kıskançlığı -ötesi değil. "Sen sıradan değilsin, sen bizden biri, ortalama bir varoluş, vasat bir tekdüzelik değilsin, sen sıradışı çalışkanlığın, yüksek erdemin ve aklınla aramızdan sıyrılarak yukarıya çıkmış bir üst-insansın. Ve biz bunu kabullenemiyoruz" demektedir hınç içerisindeki vasat çoğunluk. Madem ben senin gibi olamıyorum, o hâlde ayaklarına sarılıp, tüm gücümle seni aşağıya, vasata, kendi seviyeme çekebilmek için gayret göstermeliyim, demektedir. "Evet, Nobel Ödülü almış olman anlamsız, çünkü Alfred Nobel dediğin adam dinamiti icat etmiş, kötü birisi" diyerek kendini avutmaktadır, "dolayısıyla söz konusu ödülün bir ağırlığı yok, hiçbir önemi yok benim gözümde" diye ekleyerek, tüm o kibriyle, kendince, kendinden yukarıda duranı güya küçümseyerek.

İyi de, herhangi bir takdirin senin gözünde ağırlığı olup olmaması Dünya'nın umrunda mı? Hatta vasatlığın tekil bir tezahürü olarak bizatihi senin varoluşun uygarlığın umrunda mı ki senin bu "müthiş" tespitini kaale alsınlar? Bir kere de ama demeden takdir edelim. Ölmeyiz.

(2) Türk basınının bir kısmı, on yedi yaşında evlenen kızları "çocuk gelin" ifadesiyle nitelendiredursun, zamanla yadırgandığı zannedilen bu durumu da olağan karşılayacağımıza dair bir his var içimde. 90'larda zikir hâlindeki tarikat mensupları gizli kameralarla basına yansıdığında "yok artık!" denilirdi. "Bunlar sapkın, bunlar aşırı, bunlar normal değil! Gerçek İslam bu değil!" Şimdi "hu-hu" çeken elli kişilik bir topluluk için bunları diyebilir mi basın? Asla ve haşa. Bunu derse derhâl vatandaşı hor görmekle, onu incitmekle, inançlara saygısızlık yapmakla, hoşgörünün filizlenmesine engel olmakla suçlanır. Aynı şekilde, demokrasi gereği, yarın bir gün taban "yetti be, reşit olma yaşı on altıya indirilsin!" talebini yükses sesle dillendirdiğinde, ilk anda ufak çaplı bir şaşkınlık yaşayacağız. Basın mensupları, zaman geçtikçe, yavaş yavaş buna ses çıkartamayacak, "vatandaş bunu istiyor kardeşim" gibi sorgulanamayan, zira "kutsal" ifadelerin halesine bürünmüş talepler karşısında giderek sessizleşecek, çoğunluğun taleplerine göre konuşmayı öğrenecek.

Talebin açıkça ortaya konmasının ardından, akademisyenler tarafından ilk yanıtlar verildiğinde, örneğin reşit olma yaşının on sekiz olmasının tabandan gelen taleplerle ilgili olamayacağı, hukukî mevzuatın salt çoğunluğun arzusuna göre şekillendirilemeyeceği, doğru olanın, hukuk ve demokrasinin bir arada varolması olduğu ifade edildiğinde, çeşitli alimler çıkacak ortaya -yani gayri resmî ulema. Yine başlayacaklar "hadiste buyurulduğu üzere evlenme yaşı on sekizin altıdır", "ayette buyurduğu üzere evlenme yaşı x'tir" diye konuşmaya. O vakit herkes ağzının payını almış, geri adım atmış, tabanın taleplerine boyun eğmekten başka çaresi kalmadığını anlamış olacak. Basın dâhil. 

Bir daha da "çocuk gelin" ifadesi dilledirilemeyecek, zira itici ve incitici bulunacak. Normal olmayan, olmaması gereken bir durum hızla sıradanlaşırken, hep birlikte bu yeni normu savunur hâle gelmemiz bile mümkün olacak: "Zaten benim annem on yedi yaşında evlenmiş", "tabi, hatta benimkisi onbeş yaşında evlenmiş" diyerek meşrulaştırırken bulacağız kendimizi. İtiraz edenlerse eski kafalı birkaç marjinalden ibaret kalacak.

Pek çok konuda süreç böyle işliyor.

(3) İnsanların dinî inançlarını mantıkla, matematikle çürütmek imkânsızdır. O meseleye daha sonra ayrıntılı gireriz. Beni rahatsız eden, inancın çürütülebilirliği ya da çürütülemezliği değil. Bir inancı, bir kimliği ya da bir tercihi taşıyan kişilerin takındığı yukarıdan bakan hâl ve tavırlar. Avrupa ile aramızdaki en büyük engel ne biliyor musunuz? Dil mi? Din mi? Kültür mü? Kamusal alanda yapıp ettiklerimiz mi? Bence tüm sorunlar aşılabilir. Ama bir konu kritik önemde: Kendimizi üstün görmemiz, yani oryantalizmin zıttı, bir nevi oksidentalizm. Müslümanlar, sırf müslüman oldukları için kendilerini haklı, üstün, cennetlik ve ayrıcalıklı görüyor. Buna bir türlü engel olamıyorlar. Kendi dinlerinden olmayan herkesin cehennemlik olduğuna sarsılmaz bir inanç beslediklerinden, tesadüfen ait oldukları bu kimliklerinden ötürü saygı bekliyorlar. Dikkatinizi çekerim: Yaptıkları iyiliklerden, erdemli davranışlardan ötürü filan değil. Sırf müslüman oldukları için bekliyorlar bu saygıyı. Ne zaman Avrupa memleketlerine gitsek, bir havalar, bir ilgi görme isteği, özellikle kendisini restoranlarda dışavuran kurum kurum bir kurumlanma. Domuz eti yememeni Avrupalı anlıyor, anlamıyorsa da buna saygı duyuyor. Ne de olsa inançtır, tartışmaya kapalıdır, absürttür, duygusala aittir. Ama bizimkiler önüne domuz eti gelmemesiyle yetinmiyor. Giderek domuz etinin olduğu masada oturmama kibrine kapılıyor, en nihayetinde "acaba balığı kesen bıçakla mı kestiler domuz etini?" diye sormaya, "acaba aynı fırında pişmiş midir?" gibi paranoyakça soruşturmaya başlıyor. Daha ileri aşamalarındaysa "kafirin elinden yemek yenmez zaten" gibi daha kategorik bir tavra varanlar görürseniz şaşırmayın. Herkes onun hassasiyetine saygı duymalı, etrafında pervane olmalı, çünkü o, hiçbir şey yapmadığı hâlde, sırf kimliğinden ötürü, sırf kendine biçtiği etiketten ötürü saygı bekliyor. Saygı gördüğünde, bununla da yetinmeyip, şımarmaya, üstünlük kurmaya, "benim kendi inancım doğrultusunda yaşamam yetmez, siz de benim gibi olacaksınız" demeye varıyor. Hani güzel bir ortamın içine eden, sizi de rezil eden bir arkadaşınız vardır ya çocukluktan, işte salt kimliğinden müteşekkil bir varlık olan bu zat-ı muhteremler de, ortamın içine ediyor, "pis sapkınlara" dudak bükerek, burun kıvırarak, onlardan birisi olmadığını, onlardan tiksinti duyduğunu ima ederek ortamın içine ediyor. Bir türlü eşitliği ve hoşgörüyü kabullenemiyor çünkü -çünkü ya güçlü karşısında ezilmeyi, ya da ezilmediği zaman havalara girip kurumlanmayı öğrenmiş -ortası yok. Birlikte-varolma diye bir mefhuma sahip değil. Birliktelik onun için yalnızca geçici bir aşama. Çünkü dominant bir kültür onunkisi. Hoşgörü onun için, kendisi güçleninceye dek katlanmak zorunda olduklarını "idare ediveren" bir geçici aşamadan ötesini temsil etmiyor.

Ve yeterince güçlendiğinde hoşgörüye ihtiyacı kalmayacak.

(3) Barbarlar, rakı içildiği gerekçesiyle Adana'da festival basmış. Şunu soracağım: Şaşırdınız mı? Elbette hayır. Peki Ramazan ayında sokaklara iftar sofraları kurulduğunda, oraya bir saldırı olsaydı şaşırır mıydınız? Evet. Eşitsizliğe bakar mısın? Ne, biri hoşgörü mü dedi? Ne hoşgörüsü? Bir taraf kendini üstün ve ayrıcalıklı görüyor, daima haklı görüyor, diğer tarafsa yaptığı her etkinlik için adeta özür diler gibi açıklama yapmak zorunda kalıyor, festivalin adını değiştiriyor, sürekli birilerini, valiliği filan ikna etmeye çalışıyor. Bir taraf kamusal alanda yaptıklarından ötürü dokunulmaz olduğunu bal gibi biliyorken, diğer taraf güvercin ürkekliğiyle yaşamak zorunda olduğunun farkında.

Kamusal alanı tamamen ele geçirmek için güç mücadelesi var ortada. Yakın arkadaşlarım bilir. Ben rakı içmem. Sert geliyor. Rakı bahane. Mesele o değil. Mesele şu ki, kendini üstün, ötekini sapkın olarak gören bir zihniyet var ve bu zihniyet -doğası gereği- kendinden olmayanı asla ve kat'a hoşgörmez. Yeterince güçleninceye değin tahammül eder, katlanır sadece. Hepsi bu.

Tamer.

5 Aralık 2015 Cumartesi

Bulgakov ve Başyapıtı: Usta ile Margarita


Gündem Rusya madem... Moskova'da Bulgakov'un evini ziyaret etmiştim. Müzeleştirilmiş, nispeten küçük bir apartman dairesiydi. Yazarın adını duymuş olsam da hiçbir kitabını okumamıştım -ne de olsa bir Dostoyevski ya da Tolstoy kadar meşhur değildi. Evine girip hakkında bilgi edindikten sonra, daha doğrusu Türkiye'ye döndükten sonra, Bulgakov'un başyapıtı olan Usta ile Margarita'yı aldım. Geçenlerde okudum. Açıkçası epey şaşkınlıkla karşıladım kitabın içeriğini. Fantastik unsurlar kitapta fazlasıyla mevcuttu. Sovyetler Birliği'nde, Moskova'nın göbeğinde, rejime muhalif olarak yaşamak ve yazmak zor olduğu için olsa gerek, meramını anlatabilmek için dolaylı bir anlatımı, fantastik unsurları ve çeşitli benzetmeler kullanmayı tercih etmişti Bulgakov. 

Daha büyük bir daire elde edebilmek için başkalarını gammazlayanlar, birer tiyatro oyununa benzetilen yargılama süreçleri, yani tiyatroya dönmüş mahkemeler, satır aralarında yazarın hayatı boyunca sansür mekanizmasından nasıl da bezdiğini anlatması, sıradan halkın rüyasında göremeyeceği lüks yiyecek ve içecekleri tüketen üst düzey yöneticiler ve daha neler neler. Oyunlarının sahnelenmesinden ve romanlarının yayımlanmasından umudu kesse de, kitabın bir yerinde "müsveddeler yanmaz" diye bir ifade kullanmış Bulgakov. Sanırım fikirlerin ölmediğini vurgulamak istemiş. Kitap yaklaşık altı yüz sayfa ve farklı bir tarihsel ve toplumsal bağlama ait olduğu için, okumadan önce ve okuduktan sonra hakkında birkaç yazı okuma ihtiyacı hissettim. Yoruma fazlasıyla açık bir eser. Kitaptaki her şeye kadir şeytan Wooland ile Stalin'in anlatıldığını düşündüm. Bu konuda bana katılanlar kadar katılmayanlar olduğunu gördüm yorumlarda. Romanın anlatım tekniğinde en üst noktaya vardığı yerler, sanırım ana öyküye koşut giden ikinci öykü, yani İsa'nın çarmıha gerilme sürecinin anlatıldığı sayfalar. Okurken kendinizi milattan hemen sonraki yıllarda, Kudüs'ün orta yerindeymiş gibi hissediyorsunuz. 

Romanın sonlarında çok farklı yorumlanabilecek kısımlar var. Şahsi kanaatimce toplumun gidişatından umudu kesen Bulgakov, çözüm olarak kişilerin kendi iç dünyalarına kapanmalarını, kendilerini manevîyata adamalarını önermiş. Dindar birisi olduğu belli olan, Sovyetler'de dinin kamusal alandan silinmesinden hoşnutsuz olduğu her satırında hissedilen yazar, Şeytan'ın (sosyalizmin) Moskova'yı tarumar ettiğini söylerken -bana kalırsa- biraz ileri gidiyor: "Bu kara perde bir an çekildiğinde Margarita ardına baktı, alacalı kulelerin çoktan kaybolmuş olmasından başka, kentin de toprağa gömülerek ardında sis ve dumandan başka bir şey bırakmadığını gördü." (s. 549.) Bulgakov, maneviyatın kültür ve sanatı, hâtta insana dair duygusal olan ne varsa hepsini kapsadığını kabullenip, biraz daha fazla yaşasa ve Moskova'nın gelişimine tanık olsaydı, herhalde Sovyetler'e bu denli haksızlık etmezdi diye düşünmeden edemiyor insan.

Sovyetler'in alenen desteklediği edebiyatçı Maksim Gorki'nin adeta bir antitezi olan Bulgakov, gerçekten büyük bir edebî yetenek. Kitabını okumadığım hâlde evini gezdiğim için suçlu hissetmiştim kendimi. Şimdi ise o küçük apartman dairesi gözümde çok daha fazla değer kazandı. Sıkıntılı dönemlerden geçen insanlar daha üretken olurmuş. Bulgakov'un politik duruşunu tasvip eder ya da etmezsiniz, bunu bir kenara bırakıp yapıta odaklanmakta yarar var.

30 Kasım 2015 Pazartesi

Misyonerlik İfade Özgürlüğü Kapsamına Girer mi?


Dünkü meseleyi adam akıllı açalım. Öncelikle beni rahatsız eden konu her şeyin ifade ve propaganda özgürlüğü kapsamına alınabilmesi. Taksim'de "topuklu ayakkabı ve etek giymek haramdır" yazılı broşürler dağıtılması bir örnek sadece. Benzerini Hollanda'da bir Faslı yapıyor, takkesiyle, cübbesiyle, sünnete uygun şekildeki sakalıyla, ezelden beridir özgürlükçü ve seküler bir düzen tutturmuş Hollanda'nın sağladığı ortamdan sonuna kadar yararlanıyor, kimse onun kıyafetine karışmıyor, ne var ki o bununla yetinmeyip, "siz küfrü yaşıyorsunuz", "yanlış yoldasınız, sonunuz cehennem" gibi sözlerle Hollandalıları şehrin ortasında İslam'a davet ediyordu. Hoşgörünün tavan yaptığı bu ortamda bile birisi dayanamayıp Faslı arkadaşa saldırmıştı. Soru şu: Bu tebliğ olayı ifade özgürlüğü ile açıklanabilir mi? Baştan söyleyeyim: Hayır.

Mutaassıp bir muhite gidip, mesela üzerinde "başörtüsü çağdışıdır, kadın düşmanlığıdır, erkek egemen düzenin sürdürülmesine hizmet etmektedir, özgürlük değil, itaattir, zira dinin buyruğuna itaat etmek özgürlük olarak tanımlanamaz" gibi ifadelerin bulunduğu bir broşür dağıtmaya gidiyoruz diyelim. Pek hoş karşılanmayacağınızı az çok tahmin ediyorsunuzdur. Peki bu ifadeler ifade özgürlüğü kapsamına girer mi? Evet. Çünkü birinci durumda bir dinin, inancın ya da mezhebin propagandası yapılmaktadır ve bu konular tartışmaya açık değildir. İkincisinde söylenenlerse tartışmaya açıktır. Özgürlüğün ne olduğu zaten tartışmaya hayli açıktır. Ben ne dersem diyeyim, siz ne derseniz deyin, akşama kadar tartışabiliriz. Bu nedenle, hoşunuza gider ya da gitmez, önkabullerinize aykırıdır ya da değildir, savunacağım düşünceler ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilir; zira kişilerin düşünceleri tartışmaya açık, çürütülebilir, aksi örneklerle itiraz edilebilirdir. Ne var ki, birisi tebliğ peşinde ya da misyonerlik faaaliyeti içerisindeyse, ona karşı süreceğiniz hiçbir argümanı dikkate almayacaktır. Ayet şöyle demiştir, hadis böyle buyurmuştur, İncil'de şöyle bir kehanet vardır vs. Bunu sizinle tartışmazlar. Ben yalnızca bir görüş, bir düşünce ileri sürerim ve bunun bilincindeyimdir. Oysa tebliğciler salt kendi düşüncelerini ifade ediyor değillerdir. Onlar mutlak bir hakikati dillendirdiklerine, Tanrı'nın kelamının yayılması için kutsal bir görevi ifa ettiklerine, sorgulanamaz, şüphe edilemez bir hakikatin neferleri olduklarına inanırlar. Kendi düşünceleri değildir ifade ettikleri, zamandan ve mekândan münezzeh doğruların naçiz havarileridirler yalnızca. İşte bu nedenle, dinî propaganda ifade özgürlüğü kapsamına girmez. Tartışmaya kapalı olanla yalnızca mücadele edilir, tartışılmaz; zira onları asla ikna edemezsiniz. Ama sizlerin, benim, hepimizin kendi düşüncelerini ifade etmesi ifade özgürlüğü kapsamına girer; çünkü ikna edebilir ya da ikna olabilirim.

Avrupa uluslarının laikliğe varması kolay olmadı. 30 yıl savaşları, Katolik kilisesinin devlet işleriyle hemhâl oluşu, düzenlenen onca Haçlı Seferleri, ölen, öldürülen onca insan... İrrasyonalizmin doruklarıydı o dönemlerde yaşananlar. Mutlak hakikati haiz olduğunu iddia edenler tarafından iki kıtaya kan kusturuluyordu. Savaşa savaşa bir yere varamayacaklarını anladıkları zaman sekülerleşmeye, giderek birbirlerinin farklılıklarına saygı duymaya başlayıp, Reformasyon, Aydınlanma derken, en nihayetinde Papa'ya resti çekip laikliği icat etmek durumunda kaldılar. Kişiler çeşitli inançları benimseyebilir, onun gereklerini yerine getirebilir. Ama başkalarına müdahale ettikleri anda tekinsizlik baş göstermeye başlar. Tebliğ özgürlüğünden cihat özgürlüğüne giden yol çok kısadır.

Hani yumurtayı dışarıdan kırarsınız da civciv ölür, ama kabuğunu kendisi kırdığında civciv Dünya'ya merhaba der ya, Dünya'da olup bitenlere bakıldığında, bazı coğrafyaların bazı sorunları ancak zamanla çözebileceği görülüyor. Dışarıdan laikliği alıp Ortadoğu'ya götürüyorsunuz diyelim, güzel, ama yeterli eğitimle seküler bir bilinç ve kültür yerleştirilmediği vakit bu dikiş tutmuyor, teker teker patlamaya başlıyor. Bu nedenle, üzgünüm ama, Ortadoğu da Avrupa'nın geçtiği süreçlerden geçecek. Daha çok insan birbirine karışmaya, müdahale etmeye, onu sapkın ve kâfir olarak, kısacası kendinden aşağı olarak görmeye, "hakikate sahibim" diyerek kendinden olmayanlara hayatı dar etmeye, giderek birbirini katletmeye devam edecek. Belki ancak ondan sonra bir yerde hata yaptıklarını anlayacak, kendi Rönesanslarını, kendi Aydınlanmalarını kendileri icat etmek, laikliği kendi kendilerine tesis etmek zorunda kalacaklar.

Bu nedenle, bugün İslam coğrafyasında demokrasinin mümkün olup olmaması sorusunun da tartışılması gerekli. Aydınlanma yaşamamış, fikirleri kişilerden bağımsız olarak ele almayan, kendisini salt belirli bir mezhebe ait olmakla tanımlayan kitlelerin bulunduğu bir coğrafyaya parlamenter demokrasi getirdiğiniz vakit sizce o sistem ne kadar ayakta kalabilir? Halk "demokrasi var madem" diyerek şeriat talep ederse? Hadi bunu oylayalım, referanduma gidelim derse? Her etnik ve mezhepsel grup kör bir adanmışlıkla kendilerinden olan partiye oy verirse? Böyle bir kültürel atmosferde, işin içine din girdiği için, bir zamanlar yaygın olan tabirle "din siyasete alet edildiği" için, kimse kimseyi ikna edemeyecek, bir hakikatler çarpışması doğacak, güçlü olan daha da güçlendiği anda diğerlerini ezme yoluna gidecektir. Çünkü başta söylediğim gibi, dinsel dogmalar tartışmaya kapalıdır ve tartışmanın olmadığı göle çalınan demokrasi mayası asla tutmaz.

Toplumun zaten sekülerleştiği Hollanda, İsveç, Almanya gibi ülkelerde demokrasi oturmuştur zaten. Zaten adamların anayasasında laiklik ibaresi bile bulunmuyor; çünkü gerek kalmamış. Ortadoğu coğrafyasında ise -en azından günümüzde- laiklik mi önceliklidir yoksa demokrasi mi diye soracak olursak, tereddütsüz laiklik derim. Bu coğrafyada laikliği yürürlükten kaldırdığınızda, demokrasi zaten kendi kendisini imha eder. 

Türkiye'de her gün yaşadıklarımız yukarıda anlattıklarımın tezahürleri. Umarım meramımı anlatabilmişimdir.

Tamer.

27 Kasım 2015 Cuma

Değiniler: Kasım 15-30


(1) Akit gazetesi dün yaptığını yapabiliyor. Çünkü başına bir iş gelmeyeceğini biliyor. Çünkü hakaret ettiği, üzdüğü, incittiği kesim gidip de -mesela Fransa'daki Charlie Hebdo olayında olduğu gibi- otomatik silahlarla bunların ofisini basmaz. Biliyorlar ki kimse gidip "Allah-u Akbar!" nidalarıyla çalıştıkları mekânı kana bulamaz. Biliyorlar ki incittikleri insanlar çağdaş, hukuka inanan, nispeten eğitimli bir kesimdir. Gayet farkındalar ki incittikleri kesim kolay kolay, belki de asla şiddete başvurmaz. Başvursa bile bu şiddet onların yaptığının yanında devede kulak gibi kalır. En nihayetinde incittikleri kesim incindiğiyle kalır. Bu nedenle rahatlıkla kırıyor, üzüyor, rahatsız ediyorlar. Adamlar epey rahat yani. Ağlamasını da öğrendiler bu arada. İslamcı terör örgütleri insanları öldürdüğünde ve bunu eleştirdiğinizde suçlu yine "İslamofobik" veya "oryantalist" olmakla siz olursunuz. Tam da hem suçlu hem güçlü psikolojisi bunlardaki. 

Bu arada Dünya'da güzel şeyler de oluyor tabi. Okuduğum bir habere göre, Fransa, İran'ın "yemekte içki olmasın" talebini geri çevirmiş. Burada mesele içki değil aslında. Mesele bu adamların, hangi mezhepten olursa olsun siyasal İslam hareketinin, bu köktenci gericiliğin hadsizliğinin yüzlerine vurulması. Sen kimsin de davet edildiğin yerde neyin ikram edilip edilmeyeceğine karar verme hakkını kendinde buluyorsun? Yemek ikram edilir, şarabını içen içer, içmeyen içmez. Ama sırf senin bencilce ve şımarıkça tutumundan ötürü adamlar tüm mönüyü değiştirecek değil elbette. Kusura bakma, inancını yaşarsın, tamam, ama "ben böyle inandığıma göre Dünya ona göre düzenlenecek!" dediğinde karşında direnç görürsün. Hadsizliğin lüzumu yok.

(2) Akşam en son kahve reklamı ve şarkı paylaştım. Açık söyleyeyim, eğer Moğolistan'da filan yaşıyor olsaydım bu yaşananlar umrumda olmazdı. Şarkı paylaşırdım yine -n'olcak? Ne var ki sabah uyanıyorum ve yüzlerce insanın öldüğünü duyuyorum. Bunu umursamamak mümkün değil. Türkiye'de yaşıyor olmak, yarın birgün bir AVM'de, statta, okulda, çarşıda ya da başka bir yerde, körü körüne adanmış, kendini patlatan bir zebani tarafından öldürülebilir olma ihtimalinin giderek yükselmesi, insanın gözlerini gerçeklere kapatmasına engel oluyor.

Aslında sporda, sanatta ve bilimde yüzlerce yıldır kayda değer bir şey üretemeyince kıskançlık krizlerine girmeleri anlaşılabilir. Herhangi bir konuda başarı sağlayamıyorsanız, tek yapmanız gereken, etnik, dinî veya cinsel kimliklerinize sarılmaktır. "Bana saygı duyacaksın!" diye çırpınırlar. Tamam hacı, saygı duyayım da, neden? Ne yaptın da saygı talep ediyorsun? "Saygı duyacaksın çünkü benim etnik kökenim böyle, mezhebim şöyle, cinsel kimliğim öyle." Ya tamam, saygı duyalım da kardeşim, insan insana kimliklerinden değil, yaptıklarından ötürü, başka insanlara karşı sözünde duruyor musun, onlarla insan gibi bir arada yaşayabiliyor musun, onlara bir iyilik yapıyor musun, dürüst müsün, sorumluluklarını yerine getiriyor musun, bu gibi şeylere, kısacası davranışlarına bakarak saygı duyar. Ayinesi iştir kişinin. Kusura bakma da, bana ne senin tesadüfen bir aileye doğmakla sahip olduğun kimliğinden? BANA NE? Ne bu kibir? Ne bu eziklik? Hedef olarak konser salonlarının ve stadyumların seçilmesi epey manidar. Çünkü onlar müzik konusunda ya yasakçı ya da sansürcü iken, sporda ise hiçbir başarıları yok. Ha, gerçi bir ara Suudi Arabistan, Etiyopya'dan ithal ettiği bir koşucuyla gümüş madalya almıştı galiba -en fazla bu. Bir tarafta çatık kaşlı, korkunç ve canice bir yeryüzü cehennemi, diğer yanda sanatla, bilimle ve sporla kendini ifade eden bir medeniyet. Mısır gibi, bu medeniyete uyum sağlayarak ayakta kalabilirlerdi oysa. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesi ve yetiştirdiği nesiller bu çabanın eseriydi mesela. İyi kötü bunda başarılı da olunmuştu aslında. Ama siyasal İslam hareketleri bu fırsatı geri tepti. Madem Batılılaşmayacaktı, o hâlde ya Batı'yı yok edecek, ya da Batı tarafından yok edileceklerdi. 

Siyasal İslam çağımızın en büyük tehditidir. Nazizmin güncel versiyonudur. Sizi öldürmek, yok etmek isteyen insanlar için "tahammül" ve "bir arada yaşama" zırvalıklarını öne sürmek hiçbir işe yaramaz. Bu güzel lafları olsa olsa zayıflık ve korkaklık emaresi olarak görürler. Bunlarla bir arada insanca yaşayamazsınız çünkü göz teması kursanız tedirgin olursunuz, espri yaparken kırk kere düşünür, kendinize sansür uygularsınız, kadınlara günaydın desem mi, tokalaşsam mı, yok hayır en iyisi başımı öne eğip sessizce geçsem mi diye düşünür durur, ne yaparsanız yapın bunları incitmekten kurtulamazsınız. Sürekli pusuda bekleyen, açığınızı arayan bir anlayışa karşı ne yapsanız yaranamazsınız. Bu nedenle bir müslüman kendisini hıristiyan Avrupa'da, seküler Avrupa'da özgür ve güvende hissederken gider de mesela Suudi Arabistan'da ne özgür ne de güvende hisseder. Aman der, dikkatli olayım, ağzımdan çıkana dikkat edeyim, n'olur n'olmaz! Adam kendini doğuştan üstün görüyor bir kere, istersen karşılarında ezil, büzül, fark etmez. Ağzınızla kuş tutsanız da onların gözünde sapkın, kâfir ya da yanlış yoldasınızdır. Karşımızda sanata, spora, müziğe, tiyatroya, bilime, hayattan zevk almaya, eğlenmeye, kadınların kamusal varlığına, medeni hukuka, eşit yurttaşlığa ve kardeşliğe, kısacası insanca yaşamaya düşman bir küresel hareket var. Yeryüzünde iyi ve güzel olan ne varsa ona düşman olan bu zebanleri şuna tepki, buna tepki filan diye meşrulaştırmak mümkün değil. Bunlar imkân yakaladıkları anda kendisi gibi olmayanları yok etmeye programlıdır. Şahsen Avrupa'nın yerinde olsam, değil Ortadoğu'dan göçmen almak, Çin Seddi'ne benzer bir Avrupa Seddi inşa eder, sınırları tamamiyle kontrol altına alır ve kendimi kurtarılmış bölge ilan ederdim. Son yıllarda yaşananlar terör deyip geçiştirilemeyecek düzeyde. Bu adamlar gücü yettiğinde sivilleri, gücü yettiğinde askerleri öldürür, zira bunlarda etik filan yoktur. Çağımızın bu medeniyet düşmanlarının, bu korkunç barbarların çıkartmak istedikleri bir üçüncü Dünya Savaşı, terör filan değil. Onda bile bir kıskançlık kokusu alıyor insan: İki Dünya Savaşı da Batı tarafından başlatıldı, üçüncüsünü biz başlatalım da eşitlenelim diyor olsalar gerek. 

Vallahi laik kuvvetlerin güçlenmesi lâzım. Tehlike kapıda. Üstelik bundan ne Ortadoğu, ne Türkiye, ne Avrupa ne de Amerika kaçabilir. Seni hoşgörmeyen ve eline güç geçtiği anda yok edecek olan bir ideolojiyi hoşgörmek -çok afedersiniz ama- enayilik olur.

(3) Dün Ankara'daydım. Yollar, gökdelenler, siteler, son model arabalar, insanlarla dopdolu alışveriş merkezleri... Maşallah. Benim derdim ekonomi değil. Belki öğrencilik yıllarımda çok fakirlik çektiğim içindir ama şu an hâlimden memnunum. Benim derdim ideolojik. Görünen o ki başka bazı insanların derdi de esasen ideolojik. Işid'e, El-nusra'ya katılan insanların, bunu gelir adaletsizliğinden, ekonomik eşitsizlikten ötürü filan mı yaptığını sanıyorsunuz? Hiç de öyle değil. Bir kere bu örgütler cihat ilan etmiş. Kendilerinden olmayanları öldürmeyi ya da köle olarak kullanmayı gayet adil görebiliyorlar. İkincisi, hiçbir zaman bu örgütlerden ekonomik vaatler duymazsınız. Ne yani, Charlie Hebdo çalışanlarını katlettiklerinde siyasal İslamcıların amacı ekonomik eşitsizliği gidermek miydi? Hiç de değil. Mesele hep bunların aşırı duyarlılıkları, katı inançları, kör adanmışlıkları ve hınç dolu kalpleri. Yok efendim İslam'ın ampülünü AKP yakmış, o ampül avizeye dönmüş, Ortadoğu'da bir Güneş gibi doğuyormuş filan. Zihniyetteki tehlikeye bakar mısın? Benim derdim bu işte. Çünkü diledikleri kadar zengin olsunlar, bu insanlar insanca bir yaşam vaat etmiyor. Mesele zenginlik değil. Suudi Arabistan da zengin mesela. Sizi bilmem ama, şahsen 20.000 lira maaş verseler bile gidip orada çalışmazdım. Bunların ruhu kararmış, inandıkları siyasal İslam ideolojisiyle kalpleri kurumuş. Bu nedenle İngiltere'de yaşayan, üstelik geliri de iyi olan Pakistan asıllı bir doktor, gidip Işid saflarına gönüllü gönüllü katılabiliyor. Adam "ben cihat edeceğim, yeryüzünden birkaç sapkının daha silinmesine katkım olsa ne âlâ!" diye düşünüyor. Belki o arada 8-10 tane Işid militanının yaralarını tedavi eder de sevaba girerim diyor, ne ekonomisi Allah aşkına?

(4) Bir fikri kişiden bağımsız olarak tartışabilmek de bir erdem. Eğer karşınızdakinde bu erdemin eksik olduğunu gözlemliyorsanız konuşmanın anlamı yok. Yine de fikrî tartışmaların birebir yapılmasında yarar var. Ulu orta, konuyla ilgisiz kişilerin olduğu ortamlarda felsefî tartışmalara girişmek abesle iştigal. Öyle bir ortamda, karşınızdaki kişi, söylediklerinize bakmaksızın konuyu kişiselleştirerek, köşeye sıkışmış bir kedi gibi savunmaya geçebilir. Önkabuller bakımından ayrıldığınız insanlarla konuşmak imkânsız değilse de zordur. O nedenle ayaküstü, beş dakikada "bu konuda ne düşünüyorsun?" ve "neden?" sorularını yanıtlamaya kalkışmak olmaz. Ayaküstü, beş dakikada, molalarda ancak havadan sudan konuşulur. Önkabuller bakımından ayrıldığımız insanlarla çeşitli ortamlarda bir arada olmaktan kaçınamayız elbette. Bu yüzden nezaketten sapmamak ve tevazuyu elden bırakmamak gerek. Karşınızdaki dandun kimi konulara giriyor, sizin de onunla aynı önkabulleri paylaştığınızı baştan varsayarak olur olmaz konuşuyorsa o onun ayıbı. Fazla üstünüze gelirse cevap vermek gerek tabi ama her söze cevap yetiştirip "o öyle dedi sonra ben de böyle deyip onu orada bi'bozdum ki görmeliydin!" tavrı da marifet değil. Tüm işleri kölelerin yaptığı, köle sahibi yurttaşların tartışacak bol bol vaktinin olduğu Antik Yunan Atina'sında yaşamıyoruz.

(5) Öğretmenler günü ile ilgili biraz içimi dökeceğim. Öğretmenin fikri hür, vicdanı hür nesiller yetiştirmek gibi bir görev icra etmesi mümkün mü artık? Cumhuriyet kurulduğunda, Reşat Nuri'nin Yeşil Gece romanında ve nice başka kitapta izlerinin görüldüğü üzere, Anadolu'nun dört bir yanına gönderilen öğretmenlerin bir misyonu vardı: Fikri hür, vicdanı hür nesiller yetiştirmek, halkı saltanatın kullarından Cumhuriyet'in yurttaşlarına, zorbalığın değil hukukun üstün olduğuna inanan bireylere dönüştürmek. Şimdi ben Anadolu'nun ücra bir kasabasına gideceğim de oraya bilinç götüreceğim, oraya ışık götürüp yeni nesilleri aydınlatacağım, öyle mi? Hadi canım siz de. Burada demokrasi var artık. Halk ne talep ederse o. Onu dönüştürmek, onu yukarıya çekmek gibi sözleri ağzınızdan bile kaçırmayın sakın, anında Jakoben, elit, "halkı hor gören", "kendisini fildişi kulede zanneden" ukala entelektüel yaftasını yersiniz. Vatandaş çocuğunun müzik dersinde şarkı söylemesini istemiyor diyelim, inancı öyle buyuruyormuş, ne yapacaksın? Vatandaş kız çocuğunu beden dersine sokmak istemiyor, talep o yönde, ne edeceksin? Resmi bayramlarda, törenlerde sıraya girmek, bando çalmak filan, bunlar hep "militarist" uygulamalarmış. Vatandaş çocuğunun 19 Mayıs Bayramı'nda yer almasına karşıymış, ideolojikmiş çünkü, hadi bakalım, ne diyebilirsin? Öyle istiyor. Önceki okulumda kız çocuklarını okula göndermeyen aileler vardı. Kur'an kursuna gönderiyorlarmış. Dikkatinizi çekerim, yazın çocukların gönderildiği Kur'an kursları gibi değil, bildiğin devletin okullarına alternatif, sene boyunca eğitim veren mekânlar. Onca ikna çabaları hiçbir sonuç vermemişti; zira vatandaş öyle talep ediyor, öyle istiyordu. Çünkü demokrasi. Ne yapabilirsin? Hiçbir şey yapamadık zaten.

Bugün öğretmenden bekleneni ben size söyleyeyim: Teog, Ygs ve Lys'de okulun ortalamasının artması. Herhangi bir branş öğretmeninin öğrencilerinin yaptığı netler o yıl yükseldi mi, kral öğretmensin sen. Ertesi yıl düştü mü? Kötü öğretmensin. Yoksa kimse sizin aydınlatıcı, sorgulatıcı, fikri ve vicdanı hür bireyler, başkalarına saygılı, kendinden olmayana karşı hoşgörülü, güçlü olanın değil haklı olanın haklı olduğuna inanan bireyler yetiştirmenizle filan ilgilenmiyor. Medenî Kanun'la birlikte kadınlarla erkekler eşit miras hakkına kavuştu diyelim, önceden abilerine karşı ağzını açsa ağzının ortasına yumruğu yiyecek olan kadın, medenî kanun için "ama İsviçre'den alınmış sonuçta, Kurtuluş Savaşı'nı kazandık ama şeriatı kaybettik" diye karşında dikilecek, oradan buradan katıldığı sohbetlerle duyduklarını dillendirecek, sen bir şey dediğinde siyaset yapmakla suçlanacaksın mesela. Ne yapabilirsin? İstemiyor işte. Sen öğrencileri alıp "aydınlanma" sohbetleri düzenlesen anında şikayet edileceğinden emin olabilirsin; ne var ki cemaatçisi, şeyhi, abisi, ablası, partilisi, gençlik kolu, ilim yayma cemiyeti çocuklarımızı dilediği gibi, hamur gibi yoğuracak, ama onları şikayet edersen anti-demokrat olmakla itham edileceksin. Güzel kurdular düzeni vallahi ya, gerçekten helal olsun. Örnek almak lâzım.

Son yılların yaygın ifadesiyle "öğrenciler bizim müşterimizdir", dolayısıyla müşteri her zaman haklıdır. Veli ne isterse onu yapacak, efendi gibi İngilizceci İngilizce dersini, matematikçi matematik dersini işleyecek. Bizden fazlasını beklemiyor insanlar. Ders işlemek dışında, yeni nesillerin yetiştirilmesi işi İmam-hatiplerce yürütülüyor artık. Onlara her şey hak. Ama senin benim susmam gerekiyor. 

Karamsar filan değilim merak etmeyin. Bu devran birgün döner. Eskiden de çoook uğraşılmış bu işlerle. Bu işlerin sonu Ortadoğu'nun bugünkü durumudur. Herkes "benim inancım hakikâttir, ben mutlak doğruyum" diyerek kendinden olmayanı katlediyor. En sonunda insanlara tiksinti gelir, "yeter artık" diyecek karizmatik önderler çıkar ortaya, halk ona destek verir, işler değişir.

Tamer Ertangil.

15 Kasım 2015 Pazar

Fransa'da Yaşanan Acıyı Paylaşırken Utanmalı mıyız?


Artık Stalin eleştirisi yapan solcu görünce dayanamıyorum. Anladık kardeşim. Evet. Hannah Arendth öyle dediydi. Hı hı. Hepsi totaliter bunların. Hitler olsun, Stalin olsun, Mao olsun. Mustafa Kemal olsun. Hepsi totaliter bu gözü kör olmayasıcaların. Hepsi aynıdır yani Hitler ya da Stalin ne fark eder sonuçta? Ya arkadaş, siyasal İslam diye hepimize Hitler'i filan mumla aratacak bir hareket var ve Arap coğrafyasında milyonlar tarafından destek buluyor, sen ne 1930'larından bahsediyorsun hâlâ? Kafanız mı iyi? Arendt bir kavram atmış ortaya, maşallah bu kavramla her şeyi açıklıyor, onu alıp önüne gelen tarihsel olguyu aynı kefeye koyuyorsun. 

Dün Ankara'daydım. Yollar, gökdelenler, siteler, son model arabalar, insanlarla dopdolu alışveriş merkezleri... Maşallah. Benim derdim ekonomi değil. Belki öğrencilik yıllarımda çok fakirlik çektiğim içindir ama şu an hâlimden memnunum. Benim derdim ideolojik. Görünen o ki başka bazı insanların derdi de esasen ideolojik. Işid'e, El-nusra'ya katılan insanların, bunu gelir adaletsizliğinden, ekonomik eşitsizlikten ötürü filan mı yaptığını sanıyorsunuz? Hiç de öyle değil. Bir kere bu örgütler cihat ilan etmiş. Kendilerinden olmayanları öldürmeyi ya da köle olarak kullanmayı gayet adil görebiliyorlar. İkincisi, hiçbir zaman bu örgütlerden ekonomik vaatler duymazsınız. Ne yani, Charlie Hebdo çalışanlarını katlettiklerinde siyasal İslamcıların amacı ekonomik eşitsizliği gidermek miydi? Hiç de değil. Mesele hep bunların aşırı duyarlılıkları, katı inançları, kör adanmışlıkları ve hınç dolu kalpleri. Yok efendim İslam'ın ampülünü Akparti yakmış, o ampül avizeye dönmüş, Ortadoğu'da bir Güneş gibi doğuyormuş filan. Zihniyetteki tehlikeye bakar mısın? Benim derdim bu işte. Çünkü diledikleri kadar zengin olsunlar, bu insanlar insanca bir yaşam vaat etmiyor. Mesele zenginlik değil. Suudi Arabistan da zengin mesela. Sizi bilmem ama, şahsen 20.000 lira maaş verseler bile gidip orada çalışmazdım. Bunların ruhu kararmış, inandıkları siyasal İslam ideolojisiyle kalpleri kurumuş. Bu nedenle İngiltere'de yaşayan, üstelik geliri de iyi olan Pakistan asıllı bir doktor, gidip Işid saflarına gönüllü gönüllü katılabiliyor. Adam "ben cihat edeceğim, yeryüzünden birkaç sapkının daha silinmesine katkım olsa ne âlâ!" diye düşünüyor. Belki o arada 8-10 tane Işid militanının yaralarını tedavi eder de sevaba girerim diyor, ne ekonomisi Allah aşkına?

Fransa'yı seviyorum. Bir yandan bazı konulardan, özellikle dış politikasından ve yirminci yüzyılın ikinci yarısında türettiği postmodernist filozoflarından ötürü kızıyorum; ama Fransız Devrimi'ni gerçekleştirmiş bir ülke orası. Bayrağının üç rengi sırasıyla özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ilkelerine tekabül eden, monarşiyi devirerek Cumhuriyet'i kurmuş, Dünya tarihini ileriye götürmüş bir ülke. Aydınlanma düşüncesinin yeşerdiği topraklar. "Özgürlük düşmanlarına özgürlük yok!" diyen Saint-Just'un ülkesi. Pastör'ün, Descartes'ın, Montaigne'in, Sartre'ın, Camus'nün ve Foucault'nun ülkesi. Laikliği anayasasında barındıran birkaç ülkeden birisi. Katolik Kilisesi'ne, "sen din işlerini yönet ama devleti ben yönetirim, herkes işine baksın" diyerek resti çeken seçkin öncüler çıkartmış bir toplum. Daha ileriye gidebilecek bir yolun taşlarını döşediği için seviyorum Fransa'yı. Evet. Profil resmimi Fransız bayrağıyla renklendirdim. Çünkü arkadaş listemde yüzlerce kişi var ama profilini değiştirenler yalnızca 8-9 kişi. Biliyorum ki "neden şehitler varken Türk bayrağı yapmadın? Ya Ankara, ya Silvan'da ölenler? Arakan'da müslümanlar katledilirken neredeydin? Ortadoğu'da insanlar her gün ölürken neden profilini karartmadın?" diyenler çıkacaktı. Oldu da nitekim. Mesaj atıp eleştirdi iki arkadaşım. Aslında tüm acıları, nerede olursa olsun tüm sivillerin ölümünü lanetlemek konusunda zaten katılıyorum böyle düşünenlere. Ama kendi çevreme baktığımda, Arakan'da, Ankara'da, Afrika'da ölen insanlara dikkat çeken o kadar çok insan görüyorum ki, biraz da inadına, biraz da azınlıkta olmak pahasına Fransa'ya dikkat çeken kişilerden olmak istedim. Artık "ama" demekten bıktım. Artık "ama Fransa eskiden sömürgeciydi, Cezayir'de neler yaptı neler!" diye söze başlamaktan bıktım. Evet, biliyorum Fransa'nın geçmişini. Fransa bugün Esad'ı değil de ÖSO'yu desteklediği için sizden daha çok öfkeliyim muhtemelen. Ama şu var ki, orada da ölenler masum insanlardı. Vücuduna sardığı bombaları statlarda, konser meydanlarında, kamusal alanlarda bir araya gelen masum insanları parça pinçik etmek pahasına patlatan bu insanlık düşmanlarını eleştirirken, onları lanetlerken, "ama" diye söze başlamak istemiyorum artık. Kaldı ki, Fransa'da, mesela bir Pakistan'a ya da bir Suudi Arabistan'a göre özeleştiri yapan, kendi devletlerinin politikalarını yerden yere vuran onca entelektüel varken, Bangladeş'te laikliği savunan blog yazarları katlediliyorsa, müsaade edin de Bangladeş'i de eleştirebileyim. Müsaade edin de, mahalle baskısına maruz kalmaksızın, suçlayan, yargılayan bakışlara maruz kalmaksızın Fransa'ya dikkat çekebileyim. Evet, profil resmimi Fransız bayrağına boyadım ve bunun açıklamasını kendi duvarımda yapmadım, yapmayacağım. Benim tercihim, benim vurgu yaptığım nokta bu yönde. Başkaları başka türlü yapsın protestosunu, ona da saygım sonsuz.

* * * 

Aslında sporda, sanatta ve bilimde yüzlerce yıldır kayda değer bir şey üretemeyince kıskançlık krizlerine girmeleri anlaşılabilir. Herhangi bir konuda başarı sağlayamıyorsanız, tek yapmanız gereken, etnik, dinî veya cinsel kimliklerinize sarılmaktır. "Bana saygı duyacaksın!" diye çırpınırlar. Tamam hacı, saygı duyayım da, neden? Ne yaptın da saygı talep ediyorsun? "Saygı duyacaksın çünkü benim etnik kökenim böyle, mezhebim şöyle, cinsel kimliğim öyle." Ya tamam, saygı duyalım da kardeşim, insan insana kimliklerinden değil, yaptıklarından ötürü, başka insanlara karşı sözünde duruyor musun, onlarla insan gibi bir arada yaşayabiliyor musun, onlara bir iyilik yapıyor musun, dürüst müsün, sorumluluklarını yerine getiriyor musun, bu gibi şeylere, kısacası davranışlarına bakarak saygı duyar. Ayinesi iştir kişinin. Kusura bakma da, bana ne senin tesadüfen bir aileye doğmakla sahip olduğun kimliğinden? BANA NE? Ne bu kibir? Ne bu eziklik? Hedef olarak konser salonlarının ve stadyumların seçilmesi epey manidar. Çünkü onlar müzik konusunda ya yasakçı ya da sansürcü iken, sporda ise hiçbir başarıları yok. Ha, gerçi bir ara Suudi Arabistan, Etiyopya'dan ithal ettiği bir koşucuyla gümüş madalya almıştı galiba -en fazla bu. Bir tarafta çatık kaşlı, korkunç ve canice bir yeryüzü cehennemi, diğer yanda sanatla, bilimle ve sporla kendini ifade eden bir medeniyet. Mısır gibi, bu medeniyete uyum sağlayarak ayakta kalabilirlerdi oysa. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesi ve yetiştirdiği nesiller bu çabanın eseriydi mesela. İyi kötü bunda başarılı da olunmuştu aslında. Ama siyasal İslam hareketleri bu fırsatı geri tepti. Madem Batılılaşmayacaktı, o hâlde ya Batı'yı yok edecek, ya da Batı tarafından yok edileceklerdi. 

Siyasal İslam çağımızın en büyük tehditidir. Nazizmin güncel versiyonudur. Sizi öldürmek, yok etmek isteyen insanlar için "tahammül" ve "bir arada yaşama" zırvalıklarını öne sürmek hiçbir işe yaramaz. Bu güzel lafları olsa olsa zayıflık ve korkaklık emaresi olarak görürler. Bunlarla bir arada insanca yaşayamazsınız çünkü göz teması kursanız tedirgin olursunuz, espri yaparken kırk kere düşünür, kendinize sansür uygularsınız, kadınlara günaydın desem mi, tokalaşsam mı, yok hayır en iyisi başımı öne eğip sessizce geçsem mi diye düşünür durur, ne yaparsanız yapın bunları incitmekten kurtulamazsınız. Sürekli pusuda bekleyen, açığınızı arayan bir anlayışa karşı ne yapsanız yaranamazsınız. Bu nedenle bir müslüman kendisini hıristiyan Avrupa'da, seküler Avrupa'da özgür ve güvende hissederken gider de mesela Suudi Arabistan'da ne özgür ne de güvende hisseder. Aman der, dikkatli olayım, ağzımdan çıkana dikkat edeyim, n'olur n'olmaz! Adam kendini doğuştan üstün görüyor bir kere, istersen karşılarında ezil, büzül, fark etmez. Ağzınızla kuş tutsanız da onların gözünde sapkın, kâfir ya da yanlış yoldasınızdır. Karşımızda sanata, spora, müziğe, tiyatroya, bilime, hayattan zevk almaya, eğlenmeye, kadınların kamusal varlığına, medeni hukuka, eşit yurttaşlığa ve kardeşliğe, kısacası insanca yaşamaya düşman bir küresel hareket var. Yeryüzünde iyi ve güzel olan ne varsa ona düşman olan bu zebanleri şuna tepki, buna tepki filan diye meşrulaştırmak mümkün değil. Bunlar imkân yakaladıkları anda kendisi gibi olmayanları yok etmeye programlıdır. Şahsen Avrupa'nın yerinde olsam, değil Ortadoğu'dan göçmen almak, Çin Seddi'ne benzer bir Avrupa Seddi inşa eder, sınırları tamamiyle kontrol altına alır ve kendimi kurtarılmış bölge ilan ederdim. Son yıllarda yaşananlar terör deyip geçiştirilemeyecek düzeyde. Bu adamlar gücü yettiğinde sivilleri, gücü yettiğinde askerleri öldürür, zira bunlarda etik filan yoktur. Çağımızın bu medeniyet düşmanlarının, bu korkunç barbarların çıkartmak istedikleri bir üçüncü Dünya Savaşı, terör filan değil. Onda bile bir kıskançlık kokusu alıyor insan: İki Dünya Savaşı da Batı tarafından başlatıldı, üçüncüsünü biz başlatalım da eşitlenelim diyor olsalar gerek.

Tamer.

13 Kasım 2015 Cuma

1-15 Kasım: Değiniler


(1) Bergman'ın 1963 yapımı Tystnaden adlı filminde, dillerini bilmedikleri yabancı bir ülkeye giden iki kız kardeşin hikayesi anlatılıyor. Dilini bilmediğiniz bir ülkede, kimseyle tek kelime konuşamadığınız bir yerde kendinizi nasıl hissederdiniz? Sohbet imkânından giderek yoksun kalmak, en insanî yönümüz olan iletişim ve etkileşimden büyük ölçüde mahrum olmak bizi ne hâle getirirdi? Farklı önkabullerle yaşayan insan grupları da adeta ayrı diller konuşan insanlar gibi. Kişi, farklı önkabullerle yaşayan bir grubun içerisine giremez, girse bile kendisini oraya ait hissetmez. Tıpkı dilini bilmediğiniz bir yerde yaşamak gibi, kendinize benzemeyenlerle yaşamak zorunda olmak da zordur. Ayrık kümelerizdir en nihayetinde -asla kesişmeyiz. Filmdeki kız kardeşlerin yaptığı gibi, vitrinden izler gibi izleriz hayatı ve bir türlü ona dahil olmayız.

İki kız kardeş bambaşka karakterdedir. Birisi tam bir aşk kadınıyken, çevirmen olan ablası programlı, çalışkan ve katı kuralları olan, ne var ki aynı zamanda başarılı bir kadındır. İkisinin de birbirini kıskanmalarına, içten içe birbirini takdir etmelerine şaşmamalı. İkisi de kendisinde olmayan özelliklere sahip oldukları için bir diğerini kıskanır -içten içe sever de. 

Yoruma hayli açık, fazlasıyla kişisel ve insanî bir film Tystnaden. Sevip sevmemeniz biraz da ruh hâlinize bağlı tabi.

(2) Türkiye'de entelektüeller "halkın çoğunluğu öyle dedi, öyleyse yapacak bir şey yok" demekten fazlasını yapamaz mı? Kanaat önderi diye geçinen birisi yol açar, ufuk çizer, ileriyi işaret eder. Öncü kuvvet olur. Bizimkiler sandıktan şeriat çıksa, recm çıksa, idam çıksa, İşid çıksa bize onu da olgunlukla karşılamayı salık verecekler neredeyse. Senin entelektüel olarak, profesör olarak, koca külliyatı yemiş yutmuş, ömrünü okuyup yazmaya adamış birisi olarak tek diyeceğin "taban öyle dediyse doğrudur çünkü demokrasi" mi?

(3) Eski bir dostla buluştum bugün. Tamam internet üzerinde hepimiz etkileşim hâlindeyiz. Tamam, kitap okurken başkalarını dinlemiş oluyor, filmlerde başka insanları izliyor, başkalarının bestelediği müzikleri dinliyoruz. Evet, öyle ya da böyle insan insanla hep iletişim ve etkileşim hâlinde. Gelgelelim, sevdiklerinle, arkadaşlarınla, özellikle sana benzeyen ve ortak bir geçmişe sahip olduğun insanlarla yapılan sohbetler, özellikle onları dinlemek bambaşka. Dolaysız karşılaşmalar, yüz yüze bir aradalıklar bambaşka. Spinoza Etika'da yoksunluk bakımından benzeşenlerin aslında hiç benzeşmediklerini, başka bir deyişle, ortak hiçbir şeyleri olmayanların ortaklığından söz edilemeyeceğini gösterir. "Karşıtlar birbirini çeker", "farklı renkler gökkuşağı oluşturur" gibi ifadeleri benimsemiyorum. İnsan kendine benzeyene gidiyor, benzer benzeri çekiyor. Farklı renkleri karıştırdığınızdaysa ortaya çamur rengi çıkıyor. Ne mutlu ki değerli dostlarımız, ailemiz ve aynı zihniyeti paylaştığımız medenî arkadaşlarımız var.

(4) Finlandiya’da çeşitli pilot uygulamalardan sonra yurttaşların tamamının maaşa bağlanması yönünde adım atılmış. Çalışmayan insanlara da devlet 550 avro aylık verecek ve bu rakam zamanla 800 avroya çıkacakmış. Böylece herkes en azından barınma, ısınma, beslenme ve ulaşım gibi temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek, kendini herhangi bir sanata, edebiyata, felsefe gibi “önüne bir tas çorba koymayan” disiplinlere vermek isteyen kişiler o maaşla yaşayabilecek. Daha fazla para kazanmak isteyen çoğunluksa zaten çeşitli işlerde çalışmaya devam edecek. İş hayatından bunaldığınızda, bir yıl ara vermek istediğinizde, şöyle bir süre kafanızı toparlamak istediğinizde, düşünsenize, işten ayrılıyorsunuz ve belli bir miktar para almaya devam ediyorsunuz. 

Ne diyordum? Ha evet, Avrupa özentisiyim. Selamlar.

(5) "Üzerinde birleşinceye kadar neyin iyi olduğunu tartışabiliriz [...] Dolayısıyla, farklı hayat tarzları yanlış olabilir veya tartışmayla düzeltilebilir". Ah be Habermas Dedem! Orası Almanya tabi. '49'dan beridir hep koalisyonlarla yönetilmiş bir ülke orası. Bence haklısın. Kesinlikle iyilik göreceli değildir, iyi olanın üzerinde uzlaşılması mümkündür. Farklı yaşam tarzları birbiriyle kıyaslanmak suretiyle daha kötü olan tespit edilebilir. Mesela Bangladeş'te, Pakistan'da kadınların yüzüne kezzap atmak hayli yaygınken ben buna kötü diyebilmeliyim. "O da onların kültürü, saygı duyacaksın!" demek kötülüğü onaylamak olur. Ama burada işler öyle dogmalardan sıyrılmış rasyonel tartışma ile yürümüyor. Mesela gel Türkiye'ye gör, havuz medyasında hep kendilerinin ne kadar da haklı olduğunu yineleyen, birbirini onaylayan konukların davet edildiği kanallar var. Cemaatin medyasında da yine kendilerinin ne kadar da haklı oldukları vurgulanıp duruyordu yirmi dört saat -gerçi o medya organı müsadere edildi herhalde tamamen, tam bilmiyorum. Ha, mesela CNNTürk'te, Ahmet Hakan, programına her partiden temsilci davet eder ve bir tartışma ortamı yaratmaya çalışır, doğrudur. Bu yüzden onu fena patakladılardı en son. En son önünü iliklemiş kameralara bakarken capslediler adamı: "Ha şöyle yola gel!" diye yazmışlar altına. Burada rasyonel tartışma ve uzlaşma diye bir kültür yok sevgili Habermas. Burada çoğunluksan haklısındır. Uzlaşmaz, karşındakini ikna etmez, ona boyun eğdirirsin. Burada bir seçim olduğunda kazananlar "ŞİMDİ ONLAR DÜŞÜNSÜN!" derken, kaybedenler gelecek günlerin korkusuyla yaşar ve giderek suskunlaşır. Burada rakiplerin düşmandır ve düşmanlarınla mücadele edebilmek için taktiklerin, stratejilerin olmalı. Burada insanların bam teline dokunmalı, kitlelerin aidiyet duygularını okşamalı, onların hınçlarından yararlanmayı bilmeli, ağzın laf yapmalı, eğer bir şeyi doğru diye kabul ettirmek istiyorsan onu durmaksızın yinelemelisin. Her şeyden önce çoğunluk olmak zorundasın.

Welcome to the Middle East dear Habermas, welcome.

(6) "İnancım gereği organlarımı bağışlamıyorum." Anlıyorum kardeşim. Bağışlama sen organlarını. Biliyorsun, inancına saygı duyarız. Sen sakın bağışlama organlarını. İnsanlığa bir faydan olmasın. Aman bağışlama. Yıllarca böbrek bekleyen birisine belki yararın filan dokunur, yıllarca gözyaşı döken insanların yüzünde bir tebessüm belirir belki. Ama yok, tabi ki senin inancına saygı duymak boynumuzun borcu. Tabi ki sana saygı duymak insan hayatından bile önce gelir. Yok, estağfurullah, tabi ki inancına saygı duyarım. Sen Dünya'ya iyilik etmesen de olur sonuçta. Sakın bağışlama organlarını kardeşim. Aman bağışlama.

(7) Sabah çok erken kalkınca kahve yapıp bir kitaba devam ettim. Evden çıkmadan yazayım hemen. Toplumlara dair kuvvetli öngörülerde bulunmak zor, malûm. Toplum sizi şaşırtabilir. Beklenmedik toplumsal olaylar, patlamalar, buhranlar yaşanabilir. Piyasalar gibidir toplumlar. Öyle bir yazılım geliştirelim ki, ekonomiye ve mevcut şartlara ilişkin tüm veriler girildiğinde yarın borsada hangi hisse senedinin değer kazanacağını mükemmelen öngörsün. Bu hiçbir işe yaramaz; çünkü sonucu öğrenir öğrenmez insanlar yarını beklemeden o hisse senedine çullanacak, böylece ertesi gün o hisse senedi -yazılımın öngörüsünün aksine- değer kaybedecektir (Harari). Toplumlar da böyle. Yarın toplumsal çalkantılar ortaya çıkacak, devrim olacak, şu olacak, bu olacak gibi büyük sözler edersin. Bir de bakmışsın her şey süt liman. Ya da hiç beklenmedik anlarda, Gezi'de olduğu gibi, Arap Baharı denen olaylarda olduğu gibi, ortalık karışıverir. Sosyal bilimler bu nedenle sıkıntılıdır. Türkiye, matematik konusunda hep başarısızlığımızdan dem vurulsa da, dikkat edin, fen bilimlerinde başarılıdır. Burada iyi doktorlar ve mühendisler yetişir. Sosyal bilimlerde, tarihte, sosyolojide vs. ise durum rezalet. Sadece Türk akademisyenlerden kaynaklanmıyor bu sorun elbette. Sosyal bilimlerde yöntem tartışmaları bitmek bilmez; çünkü araştırma nesneni, yani toplumu ya da toplumsal grupları laboratuara kapatıp üzerinde sistematik gözlem ve deney yapamazsın. Anket gibi ölçme araçları ise fazlasıyla yanıltıcıdır. Biliriz ki insanoğlu yanar döner bir varlıktır ve anketlere doğru cevap vermeyebilir, trolleyebilir, doğru cevap verdiğini zannedebilir, bilinç düzeyinde mantıklı olsa da onun hayatına bilinçdışı önkabuller yön veriyor olabilir. Bu liste uzar gider. Bu gibi sorunlardan mütevellit, dikkat edin, topluma dair, insanlara dair konularda yorumları okumayı seviyoruz. Yorumdan öte, iki kere iki dört kesinliğinde bilgiler edinemiyor, hele hele öngörülerde bulunmaya ise hiç cesaret edemiyoruz. Hâl böyleyken, işin içine insan girdiği vakit, yorumları karşılaştırıyor ve hem aklımız hem de hislerimizle yorumlardan daha doğru bulduğumuzu takdir ediyoruz. 

Tamer.

29 Ekim 2015 Perşembe

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı, Siyasal İslam ve Sol


III. Selim'den beridir modernleşme gayreti içerisindeydi Osmanlı. Nizam-ı Cedid, Tanzimat, Islahat, I. Meşrutiyet ve II. Meşrutiyet derken, ürkek reform çabalarıyla bir türlü kökten bir çözüm bulunamıyor, İmparatorluk çatırdamaya devam ediyor, savaşlar üst üste kaybediliyordu. Aslında çökmekte olan yalnızca Osmanlı değil, imparatorluklar çağının kendisiydi. Çarlık Rusyası, Avusturya-Macaristan ve hâtta kadim Çin İmparatorluğu bile modernleşme karşısında ayakta kalamayacak, geleneksel derebeylik düzenleri kaçınılmaz olarak yıkılacaktı. İyidir, kötüdür, arzu eder ya da etmezsiniz, orası ayrı, ama ortada bir dönüşüm vardı ve bu dönüşüme ayak uyduramayanlar elenecekti.

Mustafa Kemal'in farkı şuydu. III. Selim'den beridir küçük adımlarla bugüne bir türlü yetişemeyen atıl bir yapıyı lağvederek, daha radikal, daha büyük adımlar atılması için daha cesur davranmış, gözü pek bir tutum benimseyerek risk almıştı. "Olmuyor kardeşim!" diyordu, bu ürkek, bu şüpheci, bu korkak adımlarla bir yere varılamıyordu. Bir örnek vermek gerekirse, 19. yüzyıl boyunca Arap alfabesinden Latin alfabesine geçilmesi tartışılmıştı dönemin münevverlerince. Ama bu reformu yaparak okuma-yazma oranının kısa sürede hızla artmasını sağlamak Mustafa Kemal'e nasip olmuştu. Çünkü bu adam çılgıncasına cesurdu kardeşim. Saltanatı ve hilafeti kaldırmış birisinden söz ediyoruz, düşünebiliyor musunuz? Şahsen bugün, bu çağda, tepemde babadan oğula bir hanedanlık olsun istemezdim. Sen kimsin yahu, sırf tesadüfen bir aileye doğmuş olmakla üzerimde hak iddia edeceksin? Bitti o devirler. Ha, bugün hâlâ, istersen, ecdadının ikamet ettiği o şaşalı Topkapı Sarayı'na gidebilirsin tabi, ama ancak parasıyla müze bileti alarak, efendi gibi gezip sonra çıkarak. Ancak bir turist olarak -ötesi değil.

Bugün her şey güllük gülistanlık demiyorum. Özellikle son yıllarda sıkıntılar çok; ama Cumhuriyet henüz tamamlanmamış bir proje. Daha ikinci ayak koşulacak, durun bakalım. Devletin laik, toplumun seküler olduğu, din ve vicdan hürriyetinin bireysel bazda teminat altına alındığı, zorbalığın değil haklılığın geçerli olduğu, toplumsal hayata kuralların hükmettiği, yoksulluğun ortadan kalktığı, nezaketin ve güleryüzün egemen olduğu, daha güzel, daha güneşli günlere hep birlikte ilerlemek dileğiyle Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun.


Ekteki fotoğrafa bakın. Zamanında "DURMAYALIM DÜŞERİZ" diye yazmışlar. Ne kadar da doğru. Dün ve bugün herkes kutlamalarını yaptığına göre şimdi sakince içimizi dökebiliriz. Öncelikle, yok yahu, elbette Mustafa Kemal'in Tanrı olduğunu filan söyleyen yok. Şahsen kimilerinin zaman zaman yaptığı bazı aşırılıklar hepiniz gibi beni de rahatsız etmiştir. Yağmur yağmıştır. Mustafa Kemal büstünün fotoğrafını çekerler ve fotoğrafı "ülkemizin bugünkü hâline Atatürk de ağlıyor" yazısıyla paylaşırlar mesela -bu bayağılığı elbette tasvip etmiyorum. Ne var ki insanlar bugün haklı olarak tepkililer. Cumhuriyeti iyi niyetle eleştirir, onu daha ileriye taşımak isterken, fırsattan istifade bazı gericilerin Cumhuriyetle derdi olduğunu, laiklikten nefret ettiklerini, siyasal İslam'ı, mezhepçiliği, şeriatı, hoşgörüsüzlüğü dayatmak istediklerini, Kayıp Ada Atlantis misali bir Osmanlı nostaljisi içerisinde olduklarını, bu çağda hanedanlıktan filan bahsettiklerini görünce, "haaaaaaa" dedi insanlar, "kardeşim, iyi niyetle eleştirelim, tamam ama senin niyetin bozuk."

Ortadoğu'da kan gövdeyi götürürken, önüne gelen kendinden farklı olanı katlederken, kendi mezhepsel inançlarını mutlak hakikât olarak görüp başkalarına bunu şiddetle dayatırken, Işid'iyle, El-kaidesiyle, El-nusrasıyla, Boko Haramıyla terör örgütleri insanlara hayatı zehir ederken, "bir dakika" diyordu insanlar artık, "bir dakika yahu, burada büyük bir sıkıntı var sevgili siyasal İslamcı kardeşim." Cumhuriyeti eleştirelim derken bana sunduğun vizyon bu mu? Mesela, çağdaş bir müslüman, kendini Avrupa kentlerinde özgür ve güvende hissederken, müslüman Ortadoğu ülkelerine gittiğinde kendisini göz hapsinde ve tehdit altında hissediyor ve "dur bakalım" diyordu, dur bakalım hacı, Batı matı diyoruz ama bu Ortadoğu'da da sıkıntı epey büyük. Önce Aydınlanma ve rasyonalizmi benimseyelim bakalım. Önce kul olmaktan çıkıp yurttaşlık bilincine bir ulaşalım bakalım. Hııı, önce laiklik ilkesinin gereği olarak din ve vicdan hürriyetini benimseyip ibadet edene ve etmeyene saygı duyalım da kimseye karışmayalım bakalım, ondan sonra geleceğe bakar, daha iyi bir toplum kurmak için eleştirilerde bulunuruz, diyordu. Binaya kat çıkacağım derken temellere dinamit koyanlarla olmayacaktı bu iş.

Önce kültürel burjuvalara dönüşelim bakalım, diye düşündü insanlar. Önce kamusal alanda nasıl davranılır, kurallara riayet neden önemlidir, centilmenlik, nezaket ve güleryüz neden lâzımdır, başkalarının yaşam tarzına saygı neden gereklidir, önce bunları bir çözelim, ondan sonra daha iyi limanlara doğru demir alırız, diye düşündüler. Bu nedenle bu sabah 29 Ekim törenine gönüllü gönüllü gittik. Yüzler gülüyordu. Herkes en şık kıyafetlerini giymişti. Kadın ya da erkek, gülümseyerek, tokalaşarak, birbirimizin bayramını kutlayarak, insanca bir "günaydın!" ile başladık güne. Bugün önceki yıllara göre sosyal ağlarda daha fazla Cumhuriyet ve laiklik vurgusu yapılıyordu, zira bu biraz da tepkiseldi. "Ehh, yetti be kardeşim!" diyordu insanlar, "insan gibi, çağdaş bir hayat sürmek, insanca yaşamak istiyorum bu ülkede." Her gün insanların ölmediği, gözyaşının, asık suratın ve mahalle baskısının olmadığı, insanca bir yaşam.

Bana alternatif mi sunmak istiyorsun? Sunacağın alternatif, bu mevcut durumdan çok daha iyi olmak zorunda kardeşim. Ha, sol cenahtasın ve sosyalist bir gelecekten, kimsenin kimse üzerinde tahakküm kurmadığı, yoksulluğun ortadan kalktığı bir ufuktan mı söz ediyorsun? Amenna. Ama bunu Aydınlanma ve rasyonalizmi dinamitleyerek, postmodern göreceliğe sığınarak yapamazsın kardeşim. Hannah Arendt'den mülhem söylemlerle, "Stalin, Hitler, Mustafa Kemal, Mussolini, Mao filan bunlar hep aynı şey sonuçta totaliter" diyerek, "abi Esad'ın laik rejimi olmasaydı bugün Işid ortaya çıkmazdı" diye bu psikopatları "anlayışla karşılayarak", "bugün Suudi Arabistan'da baskıcı bir rejim var da İsviçre'de yok mu sanki? Orada da polis var" diye her şeyi aynı kefeye koymakla, sapla samanı karıştırmakla, yöntemin/biçimin benzerliğine vurgu yapıp farklı içerikleri birbirinin muadili hâline getirerek, ne beni, ne benim gibi onca insanı ikna edebilirsin kardeşim.

Binanın üzerine kat çıkmak isteyen iyi niyetli herkese saygım sonsuz, ama gelip de temelleri ortadan kaldıralım, kusurlarına rağmen mevcut kazanımları, seküler, saygılı, kamusal alanda nasıl davranılacağını bilen nesiller yetiştirmiş Cumhuriyet'i yerden yere vuralım filan diyorsan, kusura bakma ama seni desteklemem mümkün değil. Burası İskandinavya değil, burası Ortadoğu'ya komşu bir coğrafya. Bazı şeyleri lağvettiğiniz vakit El-kaidesi senin Işid'i benim, ölümlerden ölüm, karanlıklardan karanlık beğenmek zorunda kalırız buralarda. O nedenle, hayatı dar eden, asık suratlı, ağlak, hep "mağdur", her yere nüfuz etmiş, kuvvetli ve ceberut bir siyasal İslam hareketinin varlığında bugünkü tepkileri az çok anlıyor, hak veriyor, hâtta destekliyorum. Hâl böyleyken, Avrupa-merkezci, ulusalcı, "saçı fönlü laikçi teyze" gibi ithamların günümüz bağlamında anlamını yitirdiğini düşünüyorum. Bırak bu işleri, bizler yaş alırken yeni nesiller yetişkin oluyor. Gel birlikte daha güzel nesiller yetiştirelim. Öğretmeniz ne de olsa, az buçuk bir etki alanımız var.

Bakalım gelecek bize neler getirecek.

Tamer.

23 Ekim 2015 Cuma

Değiniler - Ekim 2015


(1) Bugünlerde bir paylaşım dolaşıyor ortalıkta. Görmüşsünüzdür. Parlamento gibi ortamlarda kadınların erkeklerden daha az sayıda olmasından yakınılıyor. Açık söyleyeyim, bu duyarlılığı zerre kadar paylaşmıyorum. Parlamentoda bırakın erkeklerle aynı sayıda olmayı, tüm millekvekilleri kadın olsa ne olur? Diyelim ki siyasal İslamcı bir sürü kadın meclise girdi, bence bu bildiğin kâbus olurdu. İnsanların cinsiyetleri değil, tabi oldukları ideolojidir önemli olan. Böyle gerçeklerden kopuk, kayda değer kriterleri ciddiye almayan tutumlar bana yapay, yaratılmış sorunlar gibi geliyor -kusura bakmayın.

(2) Fotoğraf kanıt özelliğini yitirdi. Bir kere fotoşop diye bir şey var. Onu geçtim. Herhangi bir fotoğrafın altına herhangi bir şey yazıp paylaşmak adet oldu artık. Aynı fotoğrafın altına bambaşka şeyler yazıp paylaşıldığını görüyorum sosyal ağlarda. Bambaşka bir coğrafyada, bambaşka tarihlerde çekilmiş fotoğrafların alakasız olaylara malzeme yapılması da cabası. Bir örnek var aklıma gelen: Diyarbakır'da sanırım. Bir polisin ağzı yüzü kan içinde. Bu fotoğrafı kimisi "işte yöre halkının şefkati, yaralı polisle ilgileniyorlar" diye, kimisi ise "bakın, şerefsizler polisimizin ağzını burnunu dağıtmış" diye paylaşıyordu. Dezenformasyon ve çarpıtma çağında, görsellik, çoktandır hakikât bükücülerin elinde madara oldu. Şahsen ne zamandır fotoğraf konusuna karşı temkinli olmaktan da öte, soğumuş hâldeyim.

(3) Az önce Nami Başer Hocanın bir yorumunda okudum. Çok haklı. Hegel bunları duysaydı gülerdi, Marx şunları duysaydı öfkelenirdi, Heidegger dediklerini duysaydı seni sopayla kovalardı gibi ifadeleri sıkça kullanıyoruz. Bunu Zizek gibi filozoflar dahi yapıyor. Bu tutumun, Ortaçağ boyunca başa bela olan otoritecilikten farkı yok. Francis Bacon, Novum Organon adlı kitabında aklı esir alan putlardan bahsederken, saydıklarından birisi de bu otoritelere tapma eğilimiydi. Hani derler ya, Aristoteles atların şu kadar dişi vardır demiş diye yüzyıllar boyunca kimse atların dişlerini saymaya kalkmamış, zira Aristoteles ne derse haklıdır diye bakılmış hep, aynı o hesap. Ben de bazen bu eğilimin cazibesine kapıldığımı itiraf edeyim. Dikkatli olmak lâzım.

(4) Schopenhauer, İrade ve Temsil Olarak Dünya adlı yapıtında, yoksulların sefaletten, zenginlerinse can sıkıntısından ötürü acı çektiğini söyler. Sonuçta herkes acı çekmektedir. Herkes birdir. Her şey birdir, nihai varlık ilkesi olan İrade'nin tezahürleridir vs vs. Evet, büyük filozoflardan biri. Ne var ki bu her şeyi aynı kefeye koyma, her şey birdir, ying-yang vs. mevzuları sıkıntılı. Yoksula sorun bakalım, sefalet içerisinde, yarını belirsiz, akşam ne yiyeceğini, kirasını nasıl ödeyeceğini düşünerek mi, yoksa zengin olup can sıkıntısına katlanarak mı yaşamayı tercih eder? "Aman" diyecektir, "aman varlıklı olayım da can sıkıntısına razıyım!"

Schopenhauer'in her şeyi bir tutan düşüncelerini kimi eleştirmenler çok daha katı bir şekilde ele alıyor. Anne-babasından kalan mal varlığı sayesinde hiç çalışmayan, hazır yiyen, rantiye bir düşünür olduğu için, bu koşulların onu söz konusu düşüncelere ittiğini iddia ediyorlar. Bence Schopenhauer'in tüm yazdıklarını "rantiye filozof" diyerek bir kenara atmak haksızlık olur. Özellikle estetik üzerine saptamaları harikulade. Gelgelelim şu "en nihayetinde hepimiz aynıyız" kolaycılığı ve merhamet etiği makul değil.

(5) Ateist muhafazakârlar varmış Amerika'da. Kendilerini öyle adlandırıyorlar. Eskiden bunun mümkün olmadığını düşünürdüm. Şimdi gayet olağan karşılıyorum. Ateist sözcüğünü benimsemediğim için kendimi dindar olmayan biri olarak görüyor, bireysel bazda din ve vicdan özgürlüğünü, toplumsal bazda sekülerizmi savunuyorum. Yani insan ilişkilerinde, kamusal alanda dinlerden arınmışlığı, insan ilişkilerinde karşımdakinin hangi dine mensup olduğunu bilmeksizin iletişim kurabilmeyi, devletin laik, dolayısıyla tüm dinlere eşit mesafede olmasını vs. Öte yandan muhafazakâr da değilim. Ne var ki dindar olmayışım, camiye, kiliseye, cemevine ya da sinagoga gitmeyişim, insanoğlunun onbinlerce yıldır kolektif bilinçdışında taşıyageldiği her şeyi reddetmemi gerektirmiyor. Aile kurumunu önemsiyorum örneğin, annelik, babalık rollerini, aşkı, kadınlık ve erkekliği önemsiyor, bunları çok fazla belirleyemediğimizi, fazla kurcalanmasının olumsuz sonuçlar doğuracağını hissediyorum. Muhafazakâr bir tutum mu bu? Belki. Şu var: Bilinç düzeyinde sen bir kadın şöyle olmalı, böyle olmalı, abi kadınla erkek arasında hiç fark yok, şudur budur dersin ama gider söylediklerine hiç uymayan bir kadını arzu edersin çünkü bu işler bilinç düzeyinde yürümez. Bilinçdışını kontrol edemezsin. Bu nedenle erkekte centilmenlik, kadında zarafet gibi konuları, hepimizi bağlayan adab-ı muaşeret, mesafelilik ve nezaket gibi meseleleri değerli buluyorum. Benim Sol'dan anladığım ekonomik ilişkilerdir. Aydınlanmacı, rasyonel, seküler, çağdaş bir toplum kurmak için çabalamak, bu arada ekonomik sömürüyü ya ortadan kaldırmak, ya da mümkün olduğunca azaltmak. Feminizmi, ekolojizmi filan benimsemiyor, Sol'dan bağımsız, ayrı alanlar olarak görüyorum örneğin. (Bu arada İsveç'te feministler erkek çocuklarının da oturarak işemesi için pisuvarların kaldırılmasını savunuyormuş. Hatta bir parti yasa teklifi vermiş mecliste. Ne diyeyim, bence tuhaf, bir şey desen yüksek sesle konuşur, azarlar, sözel şiddet uygularlar, öyle de sindirdiler yani). Diyeceğim o ki, dindar olup olmamak tüm toplumsal kurumlara sahip çıkıp çıkmamakla sonuçlanmaz. Adam dindar değildir, ama maneviyat gereksinimini sanatla, şiirle, müzikle gideriyordur mesela. Adam dindar değil diye her şeye açık, her geleneğe, adete, teamüle ölesiye karşı olacak diye bir şey yok. Sanıldığından çok daha gri alanlar bunlar. 

(6) Hayır sevgili öğrencim, "Turkey" hindi anlamına geldiği için bize o ismi vermemişler. Amaçları bizi küçümsemek değil -tıpkı bizim Hindistan derken, Kazakistan derken o ülkeleri küçümsemek, hindiye ve kazağa göndermede bulunmak niyetinde olmadığımız gibi. Hayır sevgili öğrencim, ülkeleri sıralarken Türkiye'yi aşağılara yazmalarının nedeni bizi küçümsemeleri değil, alfabetik bir sıralama yapmış olmaları, dolayısıyla "t" harfinin sonlara düşüyor olması. Bu komplekslerden ne zaman arınacağız bilmem. Bir türlü rahat ve özgüvenli olamıyoruz. İsrail kötü çünkü yahudi, Avrupa kötü çünkü bizi sevmiyor, Arap ülkeleri kötü çünkü bizi sattılar, komşu ülkeler zaten kötü çünkü oralar bizim topraklarımızdı, Rusya kötü zira komünist artıkları, Japonlar böcek, Çinliler köpek yedikleri için kötü, Afrikalılar medeniyetten bihaber oldukları için kötü. Yeni Zellanda'ya dair bir hissiyatımız yok çünkü iyi ya da kötü olamayacak denli uzaktalar. Herkes kötü ama biz iyiyiz. 

Yahu tamam biz iyi olalım da herkes kötü değil. Biraz rahat olalım. Biraz özgüvenli olalım. Ötekine dair nefretle kimlik inşa edilmez ki. Bırak ötekini yahu, sen çalışmana, yaşamana bak. Sakin.

(7) Postmodernizm ile birlikte akıl, nesnellik ve evrensellik ideallerinin çöktüğü söylendi. Artık sadece farklı kültürler vardı. Ulus devletlerin milliyetçiliğinden evrensel İnsan'a geçmemiz, yani bir nevi kozmopolitanizm beklenirken, kültürün yeni mutlak halini almasıyla kimlik politikaları sahneye çıktı. Madem evrensel idealler, ilerleme fikri vs. yoktu, o hâlde geleceğe bakmak yerine geçmişe odaklanmak, geçmiş köklerimize sımsıkı tutunmak gerekecekti -eşittir kültürel görecilik. Kimlik politikalarıyla birlikte etnik, mezhepsel ve cinsel kimliklerimiz yeni kutsallarımız halini aldı. İşin kötüsü, belirli bir kültüre yaşam hakkı tanınması adı altında bireyin ezilmesiydi. Yani örneğin bir kadın artık köklerinden kopmuş, bağımsızlaşmış bir birey olarak değil, müslüman bir kadın olarak görülür olunca ait olduğu grubun geleneksel yapısına hapsolması kaçınılmazdı. Kimliklerimiz sanki hayatın yegane anlamı, adeta yeni üst-anlatılardı. Sol bugün bu nedenle etnik, mezhepsel ve cinsel politikalara sıkışıp kaldı. Asıl mücadele olan sınıf mücadelesi askıya alındı. Buradan, bu "light" politikalardan hiçbir şey çıkmaz. Anca'İslamcılık, Mormonlar, yeni mikro-milliyetçilikler ve LGBT vs çıkar. Ötesini beklemek hayal.

Bugün yurtdışında yaşayan bir profesör sırf Türk olduğu için milli kıvanç konusu edilmemeli derken, emin olamıyorum, acaba kimlik politikalarının etkisinden kaynaklı olarak, örneğin o profesör Kürdüm deseydi, Kürtler milli kıvanç duysaydı ve ben bunun yanlış olduğunu söyleyeydim faşist ilan edilir miydim edilmez miydim? Sol bence postmodernizm kavşağından dönme aşamasında. Üst-anlatıların restorasyonu şart. Bunu postmodernizmi eleştiren yazarlarda, Habermas'ta, hatta Zizek'te görüyoruz. Bakalım.

(8) İnsan değişir mi? Sanırım kısmen, evet. Eskiden biriktirmeyi severdim. Şimdi evde kullanmadığım bir eşya varsa derhâl ondan kurtuluyorum. Eskiden sevdiğim filmleri ve müzikleri arşivlerdim örneğin. Şimdiyse izledikten ya da dinledikten sonraki ilk işim dosyaları silmek oluyor. Sosyal ağlarda ya da cep telefonunda mesajlaştıktan sonra mesajları siliyorum. Kimi zaman, aklıma bir fikir geldiğinde sesimi telefona kaydederim. O sesli notları bir metne dönüştürür dönüştürmez ilk iş siliyorum. Hayatımda kalıcılıktan ziyade gelip geçicilik daha öncelikli bir hâl aldı ve ben bu dönüşümün nasıl gerçekleştiğini, eski arşivci zihniyetimin nasıl olup da şimdiki şekline evrildiğini hiç fark etmedim. Hiçbir şeyi elde tutmamak, hemhâl olduktan sonra onu elden çıkarmak, adeta dinlenme tesislerinde bir süreliğine duraklamaya benziyor. Gelip geçicilik hissi gibi. Hep yolda olma hissi gibi. Bir tesiste geçici olarak konaklar gibi, şeylerle olan ilişkimi de gelip geçicilik ilkesi yönetiyor. O kadar ki, hiç yük olmaz dediğim, asla vazgeçmem dediğim evdeki kitaplar bile belli bir sayıyı aştıktan sonra beni rahatsız etmeye başladı.

(9) “Ben böyleyimdir, dobrayım, yapım öyle!” Hayır, sen dobra filan değil, bildiğin patavatsızsın. Nerede nasıl konuşulması gerektiğini bilmeyen, nezaketten bihaber, arkadaş ortamına dahi sokulmayacak bir görgüsüzsün. Gerçekleri söylediğini, gerçekçi olduğunu söylüyorsun sürekli. Hâlbuki, esasen, karamsarlık yaratmaktan, iç karartmaktan başka bildiğin bir şey yok. Sürekli eksikliklere, kusurlara ve kötülüğe dikkat çekmekle, durmaksızın kötümser bir atmosfer yaratıp bunu beslemekle, geriye kalan tek tük umut kırıntılarını da yok etmiş oluyorsun. 

Aman gözünü seveyim uzak dur, az ötede otur.

Tamer.

3 Ekim 2015 Cumartesi

Heidegger ve Hümanizm


Hümanizm üzerine okuma yapıyorum. Heidegger'in hümanizm üzerine yazdıkları, Sloterdijk'in İnsanat Bahçesi için Kurallar'da Heidegger'i tartışması vs. Postmodernizmin ve post-yapısalcılığın hümanizmi eleştirdiği de malûm. Kimi eleştiriler insanı merkeze almanın onu kibre götüreceği, bencilce davranıp kendi türünden başka türleri umursamayacağı yönünde. Şahsen eleştirilmez bulmamakla birlikte, hümanizmi benimsiyorum. Aydınlanma'nın henüz tamamlanmamış bir proje olduğunu savunan Habermas, Sloterdijk ile tartışırken, hümanizmi eleştirenlerin doğru düzgün bir alternatif sunmadığını söyler. Alternatif var aslında: İnsanı aşağılayan nihilizm formlarının tezahürleri her yerde hortluyor. Hümanizmden hoşnutsuz düşünürlerin genellikle aydınlanmadan, rasyonaliteden, herhangi bir dogmadan bağımsız şekilde, açık fikirle tartışmaktan da hoşnutsuz olduklarını fark etmek zor değil. Çoğunlukla dindar, kilise yanlısı, İslamcı vb. kişilerin hümanizme karşı olmalarında şaşılacak bir şey yok. Hümanizmi yerden yere vuran şu postmodernizm garabeti geride kalmak üzere. Açıkçası yeni bir dönemin eşiğinde olduğumuzu hissediyorum. Çok-kültürcülük projesinin tutmaması, Aydınlanma eleştirisinin bağnaz grupların güçlenmesiyle sonuçlanması gibi sorunlar yeni ve daha ölçülü bir hümanizmin doğuşuna ön ayak olacak.

Heidegger'in Varlık ve Zaman'ını çalışırken, Hümanizm Üzerine Mektup'unu okurken, kısmen Sloterdijk gibi hissediyordum. Bu işte bir yanlış vardı. Hümanizmden, İnsan'dan kurtulmaya çalıştığın yerde İnsan'a dönüyordun yine. Üstelik doğru düzgün bir alternatif sunmuyordun. Heidegger, Dasein için bir türlü İnsan demez de, orada-olan, bulunuş, Dünya-içinde-olan-varlık, zamansal varlık gibi kavramsallaştırmalara gider. Heidegger'in derdi malûm: Descartesçı özne metafiziğini yerle bir etmek. Heidegger'e göre özne-nesne ikiliği ve bilince ayrıcalıklı ve özerk bir yer verilmesi, mesela insanın özne, doğanınsa nesne olarak görülmesi sıkıntılıdır. Bu nedenle Heidegger özne demez. Dasein, bağlamsal bir varoluşu haizdir. İçinde bulunduğu tarihsel ve toplumsal koşullar, diğer varolanlar, her şey tarafından belirlenen, belirlenen demeyelim de, onlarla birlik içerisinde varolan bir varlıktır -ayrı, yalıtık, bağımsız bir özne değil. (Daha ileri okumalar için bkz. vorhanden/zuhanden ayrımı) Ne var ki, Heidegger açıkça şunları da söyler: Varlık'ı anlamak, Varlık sorununu çözmek için bu soruyu sorana, onu çözümleyene bakmak, ondan yola çıkmak gerekir. Birkaç cümle sonra bu soruyu soranın, varlığı, anlamı, hayatı sorgulayanın Dasein olduğunu söyler. Lafı dolandırmadan söyleyelim: Yani İnsan. 

Bir kere bizler insanız. Kendimizden yola çıkmamız, kendimizi merkeze almamız için özel bir çaba gerekmiyor -ne de ayrıcalıklı bir konum. Ben, bizatihi insan olduğum için, insandan yola çıkmak zorundayım. İnsanı aşağılayan, insan yeryüzünün mikrobudur, en lanetli varlığıdır, yeryüzünün hayrına yok edilmelidir gibi büyük laflardan haz etmiyorum. Hümanizm eleştirisi nihilizme yol açacaksa ben orada yokum.

Tamer Ertangil.

27 Eylül 2015 Pazar

Haklılık Despotizmi, Şiddet Pornosu ve Yeni İnsanlar Tanımak


(1) Haklılık despotizmi, mağduriyet despotizmi gibi. Her an baskısını hissettiriyor. Haklı olmayı, ya da haksızsa eğer, en sonunda haklı çıkmayı takıntı hâline getirmiş kişiler sanki bir nevi despotmuş gibi geliyor. Dinledikçe bir an evvel uzaklaşmak istiyorum. Konuşurken içtenlik arıyorum ben. Kişinin söyledikleri ya da yazdıkları içtenlik barındırıyor mu, orası önemli. İfade edilenleri haklı bulmayabilirim, ama içtenlikle ifade edildiklerini hissediyorsam o kişiye yakınlık duyuyorum. Aynı şekilde başkaları beni pek çok konuda haksız bulabilir, yanıldığımı düşünebilir. İçten davrandığımı, kendim olduğumu, yaranmak uğruna yapaylaşmadığımı bilsin, samimi olduğumu düşünsün, bana göre bu, haklılıktan çok daha değerli. Doğruyu tespit etmek, haklı olmak önemsizdir demiyorum; ama her şey demek değil. Vallahi açıkçası doğruyu tespit eden kişiden çok doğrunun kendisi önemli benim için. O nedenle birisinin KENDİSİNİN hep haklı çıkma gayreti içerisinde olması hakikat arayışı değil, kişisel tatmin olsa gerek. Bruckner okuyorum bu sıralar, Harrari okudum, bazı makaleler okudum bazı konularda. Haklı bir düşünce, doğru bir tespit ya da ilginç bir veri gördüğümde seviniyorum. Bu doğruluklara ben ulaşmışım ya da bir başkası, hiç önemli değil, önemli olan ulaşılmış olması, doğrunun kendisi ve insanlığın kolektif bilincinde yer edinmesi.

(2) Balkonu yıkadım. Camları sildim. Perdeleri astım. Bugünlük bu kadar yeter. Bilgisayara bir bakayım dedim. İçim karardı. Şu şiddet pornosundan bir türlü kurtulamayacağız galiba. Farkındalık yaratmak şöyle dursun, devamlı ölü bedenler, hüzünlü bakışlar, ağlayan insanlar filan görmek insanın yaşama kudretini azaltıyor. Bu tip fotoğrafları özensizce paylaşmak iki kere kötü. Birincisi, zaten Dünya'nın bir yerinde kötü bir olay olmuş. İkincisi, bunu en müstehcen hâliyle insanların gözüne sokup onların kötü hissetmesine, insanlığa, Dünya'ya ve geleceğe dair kötümser bir tutum geliştirmelerine sebep oluyorsun. Üstelik hiçbir çözüm üretmiş olmuyorsun. Hayvan haklarına duyarlılığı arttırmak için şu güzelim günde mezbaha fotoğrafı paylaştın da ne oldu yani şimdi? Sen vegan olabilirsin. Herkesin kendi midesi, kendi bedeni. Yahu veganizmin propagandasını karikatürlerle yapsan belki daha kolay ikna olur insanlar. Şu Testere tarzı filmler mi bozdu insanları, bilmiyorum. Ne meraklı milletmişiz arkadaş ceset görmeye, karamsarlık yaratmaya, ağlamaya, üzmeye ve üzülmeye. Arabesk dünya görüşü hücrelerine işlemiş insanların. Zaman zaman hortluyor. Ortalık, birisine gülümseyerek selam verdiğinizde "hayırdır, çok mutlusun?" diyen insan dolu sonuçta. İnsanın nötr hâlinin güleryüzlü olabileceğini tasavvur edemiyor olsalar gerek. N'apayım, üzgün mü dolaşayım ortalıkta? Benim tercihim acımı içime gömüp mutluluğumu paylaşmaktan yana. Evet, Dünya'da çok acı var. Haklısın da, bunu sürekli dillendirince acılar ortadan kalkmıyor, hâtta fazladan üzüntü yarattığın için acıyı arttırmış oluyorsun. Ha, ya da ne istersen yaz ama şiddet pornosu sınıfına girecek fotoğraflar eşlik etmeyiversin, olmaz mı? Sizi bilmem ama rahatsız edici fotoğrafları görür görmez bunu gizle mi, sakla mı, öyle bir seçenek var, ona basıyorum.

Daha önce demişimdir ama aklıma Spinoza'nın acı üzerine yazdıkları geliyor. Deleuze, Spinoza üzerine konuşurken, Spinoza'nın "hüzünlüyseniz hapı yutmuşsunuz demektir, hüzün size hiçbir şey kazandırmaz" minvalinde sözler ettiğini söyler. Spinoza "hapı yutmak" ifadesini kullanmıyor tabi ama neyse, orası detay. Batı'da acı para etmez; zira adamlar Rönesans'tan beridir tedricen aştılar bu sorunu. Onlar acısını içine gömer, cenazelerde sessizce, metanetle bekler, güneş gözlükleriyle gözyaşlarını gizlerler. Kendini yerden yere atıp, bağırıp çığrışarak acısını haykırmak, "ben acı çekiyorsam hepiniz acı çekmelisiniz!" bencilliğiyle ağıtlar yakmak Ortadoğu'ya özgü. Hadi bu şımarıklığı yapıyorlar, bununla övünmeseler bari. Ortadoğu'da sevincini içine gömersin. Eğlenmek, kahkaha atmak, sevincini dışarı yansıtmak ayıptır çünkü. Türkiye bu arabeski öylesine benimsemiş hâlde ki, solcusu sağcısı fark etmiyor, bir vicdan edebiyatıdır tutturmuşlar gidiyor, her Allah'ın günü ağlayan çocuk fotoğrafları, üzgün yüzler, hatta şiddet pornosu diyebileceğim, parçalanmış cesetler paylaşarak güya vicdanlara sesleniyorlar. Oysa bunun hiçbir faydası yok. İki kez kötülük bu. Zaten bir kötülük mevcut. Bunu müstehcen görsellerle daima dillendirerek daha da fazla üzüntü yaratmış oluyorsun. Böylece kötülük artmış oluyor. Neyi çözdün peki? Hiç. Farkındalık yarattım derler belki. Açıkçası farkındalık filan değil, düpedüz yaşama kudretini, conatus'unu zayıf düşürüyorlar insanların. Daha da kötümser hâle gelen bir coğrafya giderek daha da atıllaşıyor bu kötümserlikle birlikte.

(3) Sanırım Knut Hamsun'ın bir kitabında okumuştum: "Kimse kendi memleketinde peygamber olmaz." Ne kadar da doğru. Memleketinizde sizi tanıyanlar, aileniz, arkadaşlarınız, çocukluğunuzu, geçmişinizi bilen her kim varsa, dikkat edin, söylediklerinizi dinlemeye daha az eğilimlidir. Sizi alıştıkları şekilde görmek isterler. Onlar sizin "çocukluğunuzu bile bilir". Bir yol gösterici olamaz, olsa olsa onların çocukluk arkadaşı ya da evladı olursunuz. Roller bellidir. Bırakın sonradan belirli bir aşama kaydetmeyi, harikalar dahi yaratsanız, ağzınızla kuş tutsanız bile fark etmez: Sonuçta memleketinde ufuklar sınırlıdır. Muhtemelen bu yüzden peygamberler başka şehirlere ya göç etmiş, ya da sürgün edilmişti. Bir şekilde uzaklaşmışlardı memleketlerinden. Zira aksi hâlde taraftar bulmalarına olanak yoktu. Muhtemelen bu yüzden, mesela azimli bir genç, köyünü ya da kasabasını terk etmek, yeni ufuklara yelken açmak ister; çünkü doğduğu yerde onu ciddiye alan hiçkimse olmayacak, ondan ancak üzerine biçilen rolü oynaması beklenecek, aykırı hareket ettiği, başlarına yeni bir icat çıkardığı, normları sarstığı vakit "normale" dönmesi için ya onu uyaracak, ya da sabırla bekleyecek, onu "kendi hâline bırakacaklardır."

Hâlbuki kişinin tanınmadığı yerde önyargılarla karşılaşma olasılığı daha düşüktür. Dolayısıyla, insanların ona kulak verme ihtimali daha yüksek olur. Karşınızdakinin size karşı önyarglı olması için birlikte zaman geçirmiş olmanız gerekir. Hamsun kendi mi söylemiş, yoksa aktarmış mı bilmem ama doğru söz hakikaten.

Memleketimden çıkma ünlü bir sanatçı geliyor aklıma. Doğup büyüdüğü yerde kaale alınmazken, yeteneği ve azmi sayesinde Türkiye çapında ünlendiğinde dahi, "biz onunla çocukken parkta oynardık", "gençliğinde hamburgercide çalışırdı", "şimdi ünlendi, kimseyi tanımıyor, .ötü kalktı işte, sanki biz onu bilmiyoruz" deniyordu arkasından. Nietzsche demişti zamanında, "nerede birisi ortalama insanı aşacak olsa, nerede yetenekli, farklı bir kişi yukarılara çıkacak olsa, vasat çoğunluk onun ayaklarına sarılır ve kendi seviyesine çekmek için elinden geleni yapar."

Tamer Ertangil.