7 Aralık 2014 Pazar

Sanat Eserlerini Fotoğraflamak Üzerine


Gitgide daha az fotoğraf çeker oldum. Granada'daki Alhambra Sarayı'nda çok az fotoğrafım var örneğin. Bırakın kendimin kadrajda olmasını, sarayın içerisinin fotoğrafını bile pek az çektim. Bilerek böyle yapıyorum. Mimarinin büyüsüne kapılmak, o incelikli bezemeleri incelemek, sütunların üstlerinde ve tavanlardaki müthiş mukarnesat için verilmiş emeği tasavvur etmek, hepsinden önemlisi, harikulade bir mimari eserin atmosferine kendini bırakmak, onunla hemhâl olmak varken, eserle alımlayıcı arasına bir üçüncüyü, aracıyı, yani fotoğraf makinesini sokmak, deneyimin biricikliğini öldürüyor. Fotoğraf sanatçısıysanız diyeceğim yok; fakat benim gibi kendi çapında birkaç kare çekmeye çabalayan sıradan biriyseniz, çektiğiniz fotoğraflar, eve dönüp baktığınızda asla o mekânda deneyimlediğiniz hissi yaşatmıyor. Fotoğraflara bakınca ne heybet kalıyor geriye, ne de sihir. İştar Kapısı'nda, Seville Katedrali'nde, Sultan Ahmet Camii'nde, Al-cazar'da ya da Alhambra'da kendinizi küçücük, önemsiz ve gelip-geçici hissederken, sanatkârların, zamanında maddenin her santimetre karesine ne denli ince bir işçilik ve sabırla dokunup onu dönüştürmüş olduğuna ağzınız açık kalakalırken, dönüp fotoğraflara baktığınızda tek duyumsanan, bir çeşit boşluk ve anlamsızlık hissi. Bu yüzden hep ekleme gereği duyarız: "Aslında gerçeğini görsen, daha ihtişamlı. Orada olman lâzımdı."

Bir mekânda görmüştüm, "Tanrı aşkına", diye yazmıştı birisi, "hemen fotoğraf makinenize sarılmaktansa, şu müthiş manzaranın bir dakika olsun tadını çıkartın, biraz susun, yalnızca seyredin" diyordu. Bırakın da o deneyim size özgü olsun, biricik olarak kalsın. Zaten isteseniz de başkalarına aktaramazsınız.

Bu yazdıklarım yalnızca mimarî için değil, tüm sanat dalları için geçerli. Alımlayıcı ile eser arasında kapanmaz bir mesafe, bir türlü tamamlanmayan bir mütekabiliyet var. Eser özünü, hakikatini bir an için gösterip hemen üstünü örtüveriyor sanki. Bir an geliyor, kendinizi aştığınızı hissediyorsunuz. Alımlayıcı ile eserin, özne ile nesnenin birlik olduğunu idrak ediyorsunuz. Bu deneyim o kadar size özgü kalıyor ki, başkalarına aktarmayı denediğinizde yapabileceğiniz en fazla kekelemek oluyor. Sanat eserine ucundan azıcık nüfuz etmek alımlayıcı için bile bu denli zorluyken, eserin üreticisi olan sanatçı, herhalde hakikat havuzunda yüzüyordur. Onları kimse anlayamaz zaten; belki de bu yüzden dâhiler aynı zamanda ya da çoğunlukla biraz delidir. Aklın bir o yakasına giderler, bir öte yakasına. Her doğumun sancılı olması gibi, eserin yaratım süreci de bir hayli sancılı bir süreç olsa gerek. Onlar yaratıyor, bizse elden geldiği kadar nasiplenmeye çalışıyoruz. 

Bu arada ekteki fotoğraf, Avustralyalı heykeltraş Ron Mueck'in devasa yapıtlarından birinin yüz kısmı.